פרקליט, Faraklit
 

פרקליט, Faraklit

FARAKLİT YA DA “İSMUHU AHMEDU” פרקליט

Kur'an'da bildirildiğine göre, Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa'ya ait isim ve sıfatlar, Ehl-i Kitab'ın onu tanıyıp iman etmesi ve desteklemesi için Tevrat ve İncil'de beyan edilmiş, kendilerinden buna dair söz alınmıştır. Nitekim Hz. İsa da Hz. Musa'ya ve Kutsal yazılara atıf yaparak Yahudilerin kendisine iman etmelerini istemişti. Dolayısıyla Tevrat'taki bu bölümün, “benden sonra gelecek ve tevhid ilkesini sürdürecek olan nice peygamberlere tabi olun/” anlamı taşıdığı açıktır. Oysa Ehl-i Kitap bu kutsal yazıları ya meâlen tahrif etmiş ya da saklamıştır. Nihayet, Kur'an'da geçtiği üzere, Hz. İsa İncil'de peygamberimizin geleceğini müjdelemiştir. Biz burada Saf suresi'ndeki Ahmed “أحمد “ kelimesinin özel isim olarak Tevrat ve İncil'deki yerlerini araştırırken, ayrıca bu kelimenin Arapça'daki ef'alu “أفعل.” kalıbından bir sıfat olup olup olamayacağı üzerinde de duracağız.

Saf suresi Fetih suresiyle büyük benzerlikler gösterdiği gibi Maide, Al-i İmran, Nisa, Bakara, Tevbe, Hadîd ve Enfâl gibi surelerle de paralellikler arz eder. Örneğin Maide suresiyle sözünde durma, ahde vefa ve cihat noktasında örtüşürler. Daha açık bir ifadeyle bütün bu sureler iman ve İslam daveti uğruna mal ve canla cihat etmeyi vurgulayan öğelere sahiptir. Bu sureler Peygamber efendimizin evvelki inanç sistemlerinin eksiklerini tamamlar ve yanlışlarını düzeltir mahiyette zuhur etmek üzere görevlendirildiğini bildirirken Tevrat ve İncil'deki temsillere , dolayısıyla Hz. Musa ve Hz. İsa'daki mücâhid mümin profillerine dikkat çekmek ister. Nitekim Hz. İsa'nın el-Mesih sıfatı, İncil'e paralel olarak, kesme fiilinden türediği gibi, kılıç anlamına gelen Hadîd suresinde, Uhud savaşıyla ilgili Al-i İmran suresinde yer alır. Kur'an bu peygamberlerin uygulamadıkları bir kitabı taşıyan, ya da manastırda oturan münzevi rahipler olmadıklarını, tam aksine iç ve dış düşmanlara karşı koyan, silahlı mücadele veren birer mücâhid olduklarını hatırlatır. O peygamberlerin ümmetleriyle sözleştikten sonra nasıl ihanete uğradıklarını, zalim ve fâsık ümmetleri tarafından nasıl yalnız bırakıldıklarını, fakat yine de bir avuç imanlı kadrolarıyla galip geldiklerini anlatır.

Saf suresinin 5. ayeti Bakara 92 ile uyum halinde olup, bir kavmin evvelce bir peygambere (Hz. Musa'ya) inanmış olsa bile bir süre sonra inancından sapabildiğini vurgulamaktadır. Hz. İsa işte o, yoldan sapmış İsrail oğullarına gelmiş ve Tevrat'ı tasdik etmiş bir peygamber olarak onlara, kendisinden sonra gelecek, adı ve vasfı Ahmed olan, başka bir deyişle daha hamid olan, izzet ve şerefi daha büyük olan bir peygamberi müjdelemiştir. Zira örneğin İncil'de Yahya peygamber İsa peygamberi kendisinden çok daha aziz tutmakta, ondan tazimle söz etmektedir. Bir takım peygamberlerin bir takım peygamberlerden “daha üstün” meziyetlere sahip olması Kur'an tarafından da zikredilmiş bulunmaktadır. Örneğin Hz. İsa'nın Kutsal Kitap'ta pek çok bakımdan Hz. Yahya, Hz. Musa, Hz. Süleyman, Hz. Yunus gibi öteki peygamberlere “daha üstün” olduğu bildirilmektedir. Bu “daha üstünlük” kavramı, Hakk'a dair bir iddia sahibi olarak şirk ve küfre meydan okuyan, eşyaya bir ölçü koyan Kur'an-ı Hakim de de çok belirgindir. Örneğin Kur'an Hz. Harun'u daha iyi konuşan birisi olarak zikretmiştir. Kur'an varlıklara dair daha iyi, daha temiz, daha saygın ve daha muttaki, daha görkemli, daha alçak, daha hikmetli gibi öğeleri sıralarken kendisini de en sağlam kulp, en uygun zemin, en düzgün yol gibi sıfatlarla nitelemiştir. Yeri geldikçe de en zayıf, en çirkin gibi olumsuz örnekler sunmuştur.

Kutsal Kitap'ta Hz. Musa'nın Hz. İsa'yı müjdelediği bildirilmektedir. Buna göre Hz. İsa Tevrat'ta kendisinin geleceği müjdelenmiş birisi olması hasebiyle insanlardan destek istemektedir. Böylece bir peygamber ismiyle olmasa bile, 1200 yıl arayla başka bir peygamberi sıfatlarıyla müjdelemiş olmaktadır. Buradan hareketle, Saf suresi 6. ayette geçtiği üzere, Hz. İsa'nın da İncil'de fahr-i kainat, mefhar-i mevcudat efendimiz Hz. Muhammed'i müjdelemiş olduğunu söyleyebiliriz. Muhtemelen peygamberimiz hem isim hem de sıfatlarıyla zikredilmiş olsa bile, biz burada daha ziyade sıfat olarak “daha hamid” ve ya “en hamid” kavramları üzerinde durmak istiyoruz.

Bilindiği üzere, Allah'a hamd etmek, onu Tesbih etmek, onu noksan sıfatlardan tenzih etmek kavramları bütün kutsal metinlerin ana temasıdır. Kur'an da hamd ve tesbih kavramlarına bolca vurgu yapmıştır. Mezmurlar'ın yanı sıra Ezra , Nehemya ve özellikle de Daniel bölümlerinde hamd ve tesbih içerikli “niyaz” bölümleri çok dikkat çekicidir.

Matta İncili 23. bab'da ise, Yeruşalem halkı tarafından yalnız bırakılan, hatta taşa tutulan Hz. İsa'nın geleceğe ait ilginç bir sözü nakledilir. Hz. İsa, baştan sona Allah'a hamd-u sena içeren Mezmurlar 118'e ait bir söz söyler ve der ki “Rabb'in adı ile gelecek olan mübarek olsun” diyeceğiniz güne kadar bir daha görüşemeyeceğiz. Mezmurlar kitabı Kur'an'da Zebur olarak zikredilmiştir ki ayetlerden bir tanesi yerin mirası bağlamındadır. Bilindiği üzere Hz. Muhammed Mustafa'nın özelliklerinden birisi de Allah'ın adını çokça zikretmesidir. O, ilk inen ayetlerden itibaren Allah'ın adı ile gelmiş, Allah adını hamd ile tesbih etmiştir. Besmele-i şerife de bunun en güzel göstergesidir.

Hamd, genelde kutsal metinlerin ve özelde de Zebur'un (Mezmurlar'ın) ve Kurân'ın en önemli kavramlarından biridir. Övgü anlamı taşımakla birlikte, şan, şeref, izzet, haşmet ve kemal manalarını da kapsamaktadır. Örneğin el-hamdu li'llah dediğimizde “övülmek – ne putlara, ne de putlaştırılan peygamberlere, sadece - Allah'a mahsustur”u kastettiğimiz gibi “her türlü izzet, güç ve haşmet Allah'a aittir” de demiş oluruz. Başka bir deyişle putlara ve fani varlıklara değil, Yaratan ve Esma-i Hüsnâ sahibi olan Allah'a şükrederiz, sadece onu övgüye değer buluyoruz, onu arzuluyoruz, demiş oluruz. Zira “hamd” kelimesi çoğu yerde aziz ve gani, yani güçlü ve zengin kelimelerine bitişik kullanılmıştır. Ancak böyle bir varlık “Veli”, yani güçlü bir kayırıcı olabilirdi.

Bu noktadan itibaren, giriş kısmında kısaca değinmiş olduğumuz Saf suresi ile Fetih suresi paralelliğini detaylandırarak “ismuhu aHMeDu” kavramını açığa kavuşturmaya çalışalım. Demiştik ki her iki surede de, Tevbe 111 deki gibi Tevrat ve İncil'deki mücâhid ve mukatil mümin imajına vurgu yapılmaktadır. Bir adım ileri giderek, İbrahim suresini ve Daniel kitabını da işin içine katmamız gerekiyor. Zira Feth 29'daki tohumun ağaç olması örneği çok önemli bir ayrıntıdır. Aynı örneği, bir tane tohumun ağaç haline gelip meyve vermeye başlamasını Kutsal kitabın pek çok bölümünde bulabildiğimiz gibi, detaylı dua, niyaz, secde, takva, tevazu ve basiret müfredatıyla Daniel kitabında da görmekteyiz. Bu örnek, yine Fetih 29'da belirtildiği üzere İncil'de ve tabi Kur'an'da da geçmektedir. Bu, Hz. İbrahim'in soy ağacının simgesidir ki Muhammed Mustafa onun meyvesidir.

Daniel kitabının bir başka özelliği de içinde حمد kökünden İbranice חמדת HeMDa kelimesini barındırmasıdır. Bu kelime, “çok sevilen, çok değerli” anlamında .Daniel, peygamber için, ya da mücevherat, lezzetli yiyecek, arzu edilen, hoş armağan, güzel yurt anlamlarında kullanılmış idi. Daniel peygamberin חמדות sıfatı שלומ “SeLaM : iSLaM” kelimelerine de bitişik idi. Dolayısıyla Daniel kitabı, içerdiği kelimeler ve mesajlar itibarıyla Peygamberimizin sıfatlarını anlatmış gibidir.

Bunun yanı sıra Hagay kitabında da HMD ve SLM kökleri yakın olarak kullanılmıştır Bu kısmın manası ise “Ulusların arzusu gelecek…Bu yere esenlik vereceğim” şeklindedir.

Bu tür bir yakınlaşmayı Yuhanna İncili'nde de görmekteyiz. Bu kısmın manası, “Size başka bir nasihatçi verecek…Size esenlik bırakıyorum, size kendi esenliğimi veriyorum”. Enteresan olan nokta; nasihatçi, şefaatçi ve kayırıcı anlamında kullanılan yunanca Paraklitos παρακλητος kelimesi de “esenlik: İslam” anlamında “iren, irina” ile aynı bapta geçmiştir. İbranice “faraklit” פרקליט kelimesi savunma makamı, avukat anlamında kullanılmakta olup Hz. İsa'nın kendisinin bir sıfatı olduğu gibi, kendisinden sonra geleceğini müjdelediği şahsiyetin de sıfatıdır. Bu metinde bir olmak, birlikte yek vücut olmak ve birbirini sevmek teması Saf suresindeki sağlam duvar gibi tek sıra durmak temasıyla da örtüşmektedir.

Nihayet, Kur'an-ı Kerim'de de HMD ve SLM köklerinin münasebet halinde bulunmakta olduğunu görüyoruz. Örneğin: Yunus suresi 10. ayet

“Müminlerin Cennet'teki duası şöyle olacaktır: "Allahım. Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz!" Orada birbirleriyle karşılaştıkça "selâm" ederler. Onların dualarının sonu da şudur: “Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.”

Neml 59,

(Resûlüm!) De ki: Hamd olsun Allah'a, selam olsun seçkin kıldığı kullarına. Allah mi daha hayırlı, yoksa O'na koştukları ortaklar mı?

Saffat 181, 182

Gönderilen bütün peygamberlere selam olsun! Alemlerin Rabbi olan Allah'a da hamd olsun!

Sonuç

Kutsal metinlerden anlaşıldığı üzere Hamd ve Selam kelimeleri yan yana olduğu gibi, esenlik de şükrün bir sonucu olarak tecelli etmektedir. Dünya hayatında hamd edenler, övgüyü ve görkemi sadece Allah'a tahsis edenler neticede selamete ve esenliğe çıkacaklardır. Aynı durum ahiret hayatlarına da yansıyacak, orada da selam ve hamd üzere olacaklardır. Her kim hamd üzere ise, hamd ve şükür ediyorsa, mütevâzı ve kanaatkar oluyorsa, Allah'a isyan etmiyorsa, o kimse gerçek esenliğe nail olmaktadır.

Ahmed kelimesini Tevrat ve İncil'de Arapça HMD kökünün yanı sıra, hamd ve tesbihin İbranice ve yunanca mukabilleri nezdinde de bulmak mümkündür. Peygamber efendimiz İslam ve imanın isimlerinin yanı sıra sıfatlarıyla ve yaşantısıyla zuhur etmiştir. Bugün İslam (selam) ve İman kelimeleri Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa ile ete kemiğe bürünmüş, onunla sistematik ve somut bir hale gelmiş bulunmaktadır.

Saf suresi 6. ayette geçen ve Hz. İsa'nın kendisinden sonra geleceğini müjdelediği peygamberin ismi ve sıfatı olarak düşünülen ﺍ;ﺤ;ﻣ;ﺩ; ahmedu” ibaresi Ahmed, Mahmud ya da Muhammed gibi özel bir isim olabileceği gibi, kanaatimizce daha ziyade, Hz. İsa'nın ismi deyince el-Mesih sıfatıyla kullanılması gibi, Hz. Muhammed'in şahsiyetinin ve eylemlerinin sağlam kalıcılığı nedeniyle, en çok hamd eden, dolayısıyla hamde de en çok layık olan kişi anlamındadır. Zira Kur'an'da, somut bir şey yapmadıkları halde övülmek isteyen şahısların varlığından bahsedilmişti (Al-i İmran 188). Ayrıca ahmedu'l-enbiya anlamında, gelmiş geçmiş tüm peygamberlerin en ihtişamlısı, en görkemlisi, en övülesi anlamında bir sıfat olabilir.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36895415 ziyaretçi (103093475 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.