İbtila ve İmtihan
 

Tasavvuf, islami, islamic, the islam, sufizm, musluman, muslim

İbtila ve İmtihan

PEYGAMBERLERİN İMTİHANI

Hiçbir peygamber yoktur ki imtihandan geçmemiş olsun. Allah-u Teâlâ o sevdiği seçtiği peygamber kullarından her birini çeşitli şekillerde imtihanlara tâbi tutmuştur. Kimisi kavmi tarafından hüsn-ü kabul görmeyip yalanlanmış, alay edilmiş, hakaret ve işkencelere mâruz kalmış; Davut ve Süleyman peygamberler gibi kimisine bol nimetler verilmiş; Eyyub Aleyhisselâm gibi kimisini de sıkıntı ve ıstıraplarla imtihan etmiştir.

Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:

“Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler, sizin başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız?

Başlarına öyle yoksulluk ve sıkıntı geldi, öyle sarsıldılar ki, nihayet peygamber ve beraberindeki müminler: ‘Allah'ın yardımı ne zaman?' demişlerdi. Biliniz ki Allah'ın yardımı çok yakındır.” (Bakara: 214)

Onlara verdiği bu ibtilâ ve mihnetleri onlara gazap ettiği için değil, bir iyilik ve bir mükâfat olarak bahşetmiştir. Onlar ise o ibtilânın içine ne gibi bir cevher yerleştirildiğini çok iyi bildikleri için, bir ibtilâ ile karşılaştıklarında hiç şikâyet etmemişler, son derece haz duymuşlardır.

Allah-u Teâlâ bir peygamberi gönderirken birçok hediye-i ilâhî ile gönderir. Havsalanın dahi alamayacağı nimetlerle, rızıklarla, feyiz ve bereketlerle gönderir. Bütün insanların rızıklanmasına vesile olurlar. Fakat insanlar bunu bilmez.

O emanet-i ilâhî'yi taşıyan her peygamber, o yükün altında inler, ibtilâların her çeşidine maruz kalır, her türlü hakarete uğrar.

Bir Âyet-i kerime'de şöyle buyruluyor:

“Resulüm! Senden önceki peygamberler de yalanlanmıştı. Onlar yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine rağmen sabrettiler. Nihayet yardımımız onlara yetişti.” (En'am: 34)

Ona bütün bunlar revâ görülmesine rağmen, o ise ilâhi hediyeleri ile geldiği için hediye-i ilâhi'yi nasipdar olanlara ulaştırmayı arzu eder. Bütün güçlüklere, ezâ ve cefalara katlanır.

Âyet-i kerime'de şöyle söyledikleri beyan buyurulmaktadır:

“Bize yollarımızı gösteren Allah'a niçin güvenmeyelim? Sizin bize ettiğiniz eziyete elbette katlanacağız.” (İbrahim: 12)

Resulullah (S.A.V.) Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:

“İnsanlar içinde en ziyade mihnet ve meşakkatle imtihan olunan Enbiyâ-i izam, ikinci derecede Evliyâ-i kiram ve üçüncü derecede onlara benzeyen kimselerdir.” (Tilmizi)

Bir Hadis-i şerif'lerinde de şöyle buyuruyorlar:

“Mükâfatın büyüklüğü, ibtilânın büyüklüğü nispetindedir.” (Tilmizi)

Ashâb-ı kiram'dan Ebu Saîd-i Hudrîder ki:

“Peygamber (S.A.V.) humma hastalığından yatakta iken yanına girdim. Elimi onun üzerine koyunca, hararetini örtünün üstünde ellerimle hissettim ve:

‘Yâ Rasulallah! Ateşinin hararetine hayret ederim.' deyince:

‘Biz (peygamberler) böyleyiz. Bizim için ibtilâ kat kat fazla olur ve sevabı da bizim için (bu derecede) kat kat fazla olur.' buyurdu.

‘Yâ Rasulallah! Hangi insanlar en şiddetli ibtilâya uğrarlar?' diye sordum.

‘Peygamberler.' buyurdu.

‘Onlardan sonra kimlerdir?' diye sordum.

‘Sonra sâlih insanlardır. Onlardan herhangi biri fakirliğe cidden öyle mübtelâ olur ki, büründüğü abadan başka hiçbir şey bulamaz ve biriniz mutlulukla sevindiği gibi onlardan herhangi birisi ibtilâya uğramakla cidden sevinir.' buyurdu.” (İbn-i Mâce: 4024)

Resulullah Aleyhisselâm Ve Tâif Yolculuğu:

Kureyşliler Resulullah Aleyhisselâm ve Müslümanlar üzerindeki zulüm ve baskılarını kat kat artırdılar. Bunun üzerine yanına evlâtlığı Zeyd bin Hârise'yii alarak Mekke devrinin onuncu yılında Şevval ayında, Mekke'ye iki günlük mesafe olan Tâif şehrine gitti. İslâmiyet'i oralarda yaymayı düşünüyordu.

Tâiflilerle Mekke halkının büyük dedeleri Mudar olduğu için bir sülâleden idiler. Fakat aralarında rekabet vardı. Bu rekabet Resulullah Aleyhisselâm'a ümit veriyordu.

Tâif, bağlık bahçelik bir yerdi. Orada bulunan Sakîf kabilesi putlara tapıyorlardı. Onları İslâm'a çağırmak ölüme gitmek demekti. Fakat o tebliğ görevini yerine getirmek istiyordu. Tâif'te on gün kaldı, oranın ileri gelen eşrâfını çağırtarak onlarla konuştu. Kendisinin Allah tarafından gönderilen bir peygamber olduğunu arz ederek Allah'a imana dâvet etti. Fakat hiçbiri Müslüman olmadıkları gibi, kaba ve ters sözlerle teklifi reddettiler. Gençlerin Müslüman olmalarından korktular. “Allah peygamber göndermek için senden başka kimse bulamadı mı?” dediler. “Kavmin senden nefret etti, onlar sözlerini kabul etmeyince bize geldin. Vallahi biz de kavmin gibi senden kaçınır, seni reddederiz!” dediler. “Memleketimizden çık git, nereye gidersen git!” dediler. En çirkin bir red ile ilâhî dâveti reddettiler.

Alay etmekle başladılar, işi çirkin hakaretlere kadar vardırdılar. Onu Tâif'ten çıkarmaya mecbur etmekle kalmadılar, içlerinden bir takım ipsiz, ayak takımından kimseleri kışkırtıp musallat ettiler. Onlar da yolun iki yanına sıralanıp taş ve sopalarla saldırdılar. Bağırıp çağırıyorlar, küfürler yağdırıyorlardı. Resulullah Aleyhisselâm'ın mübarek ayakları ve topukları kan içinde kalmıştı. Dermansız düşüp oturdukça zorla kaldırıp yürüttüler, taşlamaya devam ederek gülüşüp eğlendiler. Evlatlığı Zeyd bin Hârisede kendisini korumak için çaresizlik içinde vücudunu ona siper ediyordu. Onun da başı yarılmış, ayaklarından kanlar akıyordu.

Resulullah Aleyhisselâm nihayet yorgun ve bitkin bir halde Rebiâ'nın oğulları Utbe ve Şeybe'nin yol üstündeki bağına sığınarak tâkiplerinden kurtuldu. Onlar da çekip gittiler.

Üzgün ve bitkin bir halde bir asmanın gölgesinde biraz dinlenip sükûnet bulduktan sonra ellerini semâya kaldırdı, şöyle ilticâ ve niyazda bulundu:

“Ey Allah'ım! Kuvvetsiz ve çaresiz kaldığımı, halkın nazarında hor ve hakir görüldüğümü ancak sana arz ve şikâyet ederim.

Ey merhametlilerin en merhametlisi! Herkesin hor görüp de dalına bindiği biçârelerin Rabbi sensin, benim Rabbim sensin. Sen beni kötü huylu yüzsüz bir düşman eline düşürmeyecek, hatta hayatımın dizginlerini eline verdiğin akrabamdan bir dosta bırakmayacak kadar bana merhametlisin.

Ey Allah'ım! Senin gazabına uğramayayım da, çektiğim belâ ve sıkıntılara hiç aldırmam. Fakat senin af ve merhametin bana bunları göstermeyecek kadar geniştir.

Ey Allah'ım! Senin gazabına uğramaktan, rızândan mahrum kalmaktan, sana senin o karanlıkları aydınlatan dünyâ ve âhiret işlerini yoluna koyan ilâhî nuruna sığınıyorum.

Ey Allah'ım! Sen hoşnut oluncaya kadar affını dilerim.

Ey Allah'ım! Her kuvvet, her kudret ancak seninle kâimdir.”

Rebia'nın oğulları Utbe ve Şeybe, Sakiflilerin yaptıklarını görmüşlerdi, ona revâ görülen bu kötü muameleye üzüldüler. Aradaki akrabalık ilişkisi, kendilerini Resulullah Aleyhisselâm'a karşı gayrete getirdi. Hıristiyan köleleri Addas ile bir salkım üzüm gönderdiler. Resulullah Aleyhisselâm, kendisine üzüm getiren köleye İslâmiyet'i anlatarak Müslüman olmasını sağladı.

Daha sonraları buraya bir mescid yapılmıştır.

İbrahim Aleyhisselâm'ın Oğlu İle İmtihanı:

Allah-u Teâlâ'nın halili İbrahim Aleyhisselâm'ın dillere destan olan imtihanını hiç düşündün mü?

Hadis-i şerif'te bildirildiğine göre İbrahim Aleyhisselâm Burak ile bir günde Şam'dan Mekke'ye gelip giderdi. (Buhari)

Bu ziyaretlerin birinde Mekke'de iken bir rüyâ gördü. O gün Zilhicce'nin sekizinci günü idi. Rüyâsında Allah-u Teâlâ ona ilk ve tek oğlu olan İsmail'i kurban etmesini emrediyordu. Önce bu rüyânın Rahmâni olup olmadığında tereddüt etti. O güne bundan dolayı “Terviye günü” denilmiştir. Zilhiccenin dokuzuncu günü aynı rüyâyı tekrar görünce, rüyânın rahmâni olduğuna dair, yavaş yavaş kendisinde bir kanaat hasıl olmaya başladı. Bunun içindir ki bu güne “Arefe günü” denilmiştir. Onuncu günü tekrar aynı rüyâyı görünce, artık bunun kat'i bir emir olduğunu anladı. Oğlunu kurban etmeye karar verdiği için de o güne, kurban günü mânâsına gelen “Yevm-i Nahir” denilmiştir.

Allah-u Teâlâ Halil'inin tam bir teveccüh ve teslimiyet içinde olduğunu, onun Allah için her türlü fedâkârlığa katlanabilen numune bir insan olduğunu göstermek için çok ağır bir imtihana tâbi tutuyordu. Şu kadar var ki büyük bir imtihan olduğu için bu emri bir defada ve kesin bir şekilde indirmemiş, arka arkaya rüyada göstermek suretiyle tedrici olarak beyan buyurmuştur.

Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:

“Çocuk kendisiyle beraber yürüyüp gezecek çağa erişince ‘Ey oğulcuğum! Rüyada ben seni boğazladığımı görüyorum. Bir düşün, ne dersin?' dedi.” (Saffat: 102)

İsmail Aleyhisselâm babasının bu teklifine hiç tereddüt etmeden teslimiyet içinde cevap verdi:

“Ey babacığım! Emrolunduğun şeyi yap! İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın.” (Saffat: 102)

Oğlunun bu derece metin olduğunu ve en kıymetli sermayesi olan canını bile Allah için seve seve verebilecek bir durumda olduğunu gören İbrahim Aleyhisselâm son derece memnun olmuştu.

“Her ikisi de Allah'ın emrine ram oldular.” (Saffat: 103)

Âyet-i kerime'sinde belirtildiği üzere, sıra emrin icrasına gelmişti.

Beraberce Minâ denilen mevkiye vardılar.

Ciğerparesini bağrına bastı, öptü öptü, yüzükoyun yatırarak Allah-u Teâlâ'nın emrini yerine getirmeye hazırlandı. Bu şekilde yatırmasının sebebi, oğlunun yüz ifadesini görüp şefkatinin ağır basması dolayısıyla Allah-u Teâlâ'nın emrini yerine getirememe korkusuydu.

Nihayet vedâlaştı ve bıçağı boğazına çalmaya başladı. Birkaç kere çaldı ise de bıçak kesmedi. Tekrar tekrar çaldı, fakat yine kesmedi. Her defasında bıçağın ağzı geri dönüyordu.

Nefeslerin kesildiği bir anda emr-i ilâhi geldi.

Âyet-i kerime'lerde şöyle buyruluyor:

“Babası oğlunu alnı üzerine yatırınca biz ona: ‘Yâ İbrahim!' diye seslendik. Rüyâna sadâkat gösterdin, işte biz iyileri böyle mükâfatlandırırız.” (Saffat: 103-104-105)

Baba ve oğul tarafından kulluğun en mükemmel numunesi ortaya konulmuş oluyordu.

İnsan havsalasının alamayacağı, kelimelerle ifade etmeye gücü yetmeyeceği bu hadise hakkında Âyet-i kerime'de:

“Bu gerçekten apaçık bir imtihandı.” buyruluyor. (Saffat: 106)

Öyle bir imtihan ve ibtilâ ki, büyüklüğü apaçık meydandadır.

İbrahim Aleyhisselâm bu ilâhi nidâyı işitince etrafına baktı. Bir de ne görsün! Gözleri sürmeli, boynuzlu bir koçla Cebrail Aleyhisselâm semâdan doğru geliyor.

Âyet-i kerime'de:

“Biz oğluna bedel olarak ona büyük bir kurbanlık verdik.” buyruluyor. (Saffat: 107)

İbrahim Aleyhisselâm koçu kurban ederek Allah-u Teâlâ'ya hamd ve senâsını, şükranlarını arz etmiştir.

Allah-u Teâlâ o zamanda İbrahim Aleyhisselâm'a yaptığı in'am ve ihsanla kalmamış, kıyamete kadar nesiller ve çağlar boyunca hatırasının anılacağını Âyet-i kerime'sinde haber vermiştir:

“Sonra gelenler arasında ona iyi bir ün bıraktık.” (Saffat: 108)

Müminlerin, hayvanlarını Allah için kurban etmeleri bu teslimiyet hadisesini kıyamete kadar canlı tutmaktadır.

Teslimiyet imtihanını lâyıkıyla veren İbrahim Aleyhisselâm:

“Bizden selâm olsun İbrahim'e!” (Saffat: 109)

İltifât-ı ilâhi'sine mazhar olmuştur.

Böylesi bir imtihanı başarı ile verdikleri için, her ikisi hakkında da:

“İşte biz muhsinleri böyle mükâfatlandırırız.” buyrulmuştur. (Saffat: 110)

İbrahim Aleyhisselâm çok büyük olduğu için çok büyük imtihanlara çekildi. Bütün imtihanları başarı ile kazandı ve Allah-u Teâlâ'nın çok büyük ihsanlarına nâil oldu.

Bir Âyet-i kerime'de ise şöyle buyruluyor:

“Bir zamanlar Rabbi İbrahim'i bir takım kelimelerle (emirlerle) imtihan etmiş, o ise bunları tamamen yerine getirmişti.” (Bakara: 124)

İbrahim Aleyhisselâm kendisine emredilenlerin hepsini yapmıştı. Onun ulaşmış olduğu bu makam gerçekten ulu bir makamdır.

Geçmişi de geleceği de en ince teferruatına kadar hakkıyla bilen Allah-u Teâlâ, Halil'ini imtihana tâbi tutmakla; kendisinin bildiği, fakat başkaları için meçhul olan bir hususu açığa çıkarmış, onun ilâhi tekliflere ne kadar riâyetkâr olduğunu beşeriyete ilân etmiştir.

Sabır Sembolü Eyyub Aleyhisselâm:

Eyyub Aleyhisselâm geniş servete sahip bulunuyordu. Evlatları, pek çok malı-mülkü, arazisi, bağ ve bahçeleri, her türlü hayvanlardan sürüleri vardı. Allah-u Teâlâ önce onu bu bol lütuflarla, zenginlik ve rahatlıkla, sıhhat ve âfiyetle imtihan etti. O ise bunların hiçbirine aldanmadı, bir an bile gaflete dalmadı, zikrine ve şükrüne bütün ihlâsı ile devam etti. Dünyalık onu şaşırtmıyor, kulluğunu yapmaya, insanları Allah yoluna dâvet etmeye mâni olmuyordu.

Daha sonra Allah-u Teâlâ onu ibtilâ ve musibetlere karşı sabır ve teslimiyette insanlara numune olarak göstermek üzere, büyük bir imtihana tâbi tuttu. Ona bahşettiği maddi imkânların hepsini geri aldı. Bütün serveti, malı-mülkü sonuncusuna varıncaya kadar elinden çıktı, çocukları öldü. Kendisi de şiddetli bir hastalığa yakalandı, vücut-u nebevîlerini ıstırap verici bir hastalık sardı.

Şu muhakkak ki onun bu hastalığı insanlara nefret verecek, çirkin görünüş verecek bir hastalık değildi. Zira peygamberler o gibi nefret verici hastalıklardan korunmuşlardır.

İlahî takdirin bir cilvesi olarak bir takım musibetler ardarda gelmeye devam ediyordu. Hanımının dışında akraba ve dostları kendisinden yüz çevirdi, yanına kimse uğramaz oldu. Vaktiyle bir ev halkı gibi geçindirdiği kimseler, kendisini tanımaz oldu, bütün hakları inkâr edildi.

Aradan seneler geçmiş, hastalığı uzadıkça uzamıştı. O ise Allah için sabrediyor, sabah-akşam, gece-gündüz Mevlâ'yı zikrediyor, O'na hamd-ü senâda bulunmaktan ayrılmıyor, ibadetlerini hiç aksatmıyordu. Bu durumu gören şeytan, onu bu kulluk makamından düşürmek ve imtihanı kaybettirmek için var gücü ile musallat oldu.

Derdin de devânın da aynı kaynaktan geldiğini çok iyi bilen Eyyub Aleyhisselâm ise; Allah-u Teâlâ'nın kendisini yalnız bırakmayacağına, güzel bir sabır bahşedeceğine dair bir inançla Zât-ı Bâri'ye sığındı, şeytanı şikâyette bir mahzur görmedi.

Âyet-i kerime'de şöyle buyruluyor:

“Resulüm! Kulumuz Eyyub'u da an!

O Rabbine ‘Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve eziyet verdi.' diye nidâ etmişti.” (Sâd: 41)

Eyyub Aleyhisselâm mal ve servetini kaybetmiş olmaktan, bütün yakınlarının kendisinden yüz çevirmesinden, böyle acılı bir hastalığa yakalanmış olmaktan daha çok, şeytanın kendisine durmadan vesvese yoluyla eziyet etmesinden ve yorgun düşürmesinden yakınıyordu.

Hanımı da dahil olmak üzere, kendisine vefâkârlığını devam ettiren dostlarına da şeytan türlü türlü vesveseler vermekten geri kalmıyordu. Şeytanın tahriklerine aldanan bazı kimseler: “Eğer Allah Eyyub'u sevseydi onu mihnetlere mübtelâ etmezdi.” diyorlardı. Bazıları ise: “Allah Eyyub'da bir hayır görseydi, bu musibet ona erişmezdi.” diyordu. “Bu kadar senedir sıkıntı içinde yaşıyor, Allah ona acımıyor, kim bilir ne günah işledi ki kendisinden bu ibtilâyı kaldırmıyor?” diyenler de vardı. O ise bütün bunları işitiyor, işittiklerini içine atıyor, hiçbir zaman ümidini kesmiyor, halkı yine vahdaniyete çağırmaya devam ediyordu.

Allah-u Teâlâ onun iyi bir kul oluşu, Hakk'a yönelip boyun eğmesi sebebiyle Âyet-i kerime'sinde medh-ü senâ etmiştir:

“Doğrusu biz onu çok sabırlı bulmuştuk. O ne iyi kul idi! Daima Allah'a yönelirdi.” (Sâd: 44)

Sabır çağlayanı Eyyub Aleyhisselâm, başına gelen bütün bu musibetlere biiznillâh-i Teâlâ sabır ve tahammül gösterdi, ibtilâları görmüyordu bile, çok ıstıraplı günler geçirmesine rağmen, halinden hiçbir zaman şikâyet etmedi. İtimadını hiçbir zaman sarsmadı. Takdirine rızâ ile boyun eğdi. Sabrını Mevlâ'sına sığınmakta buldu, “Allah'ım! Sen aldın sen verdin!” buyururdu. Bütün olanlar sadece sabrını, ümidini, hamdini ve şükrünü artırdı. Hiçbir ibtilâ ve sıkıntı onu bir an bile Mevlâ'sından alıkoymadığı gibi, bilhassa yaklaştırdı.

Nihayet takdir edilen süre tamamlanınca, tam bir teslimiyet ve merbudiyetle ilk ve son olarak naz ile niyaz etti:

“Bana bir dert gelip çattı. Sen merhametlilerin en merhametlisisin!” (Enbiyâ: 83)

Bunun ötesinde hiçbir şeyden söz etmedi. Edep ve hayâsının kemâlinden ötürü hiçbir istekte bulunmadı. İtimadını hiçbir zaman sarsmadı. Her şeyi Mevlâ'sına bıraktı.

Böyle bir itimat, böyle bir yöneliş içinde iken, merhametlilerin en merhametlisi olan Cenâb-ı Hakk Eyyub'unun duâsına icabet buyurdu, çilesine son verdi, imtihanını nihayete erdirdi.

Ona kendi katından şifâların en güzeli ile şifa vermeyi murad edince, önce zâhiri sebepleri harekete geçirdi ve:

“Ayağını yere vur!” buyurdu. (Sâd: 42)

Artık vaktin saatin geldiğini anlayan Eyyub Aleyhisselâm, kemâl-i teeddüble ayağını yere vurdu, yerden su kaynayıp akmaya başladı.

Allah-u Teâlâ devamla şöyle buyurdu:

“İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su!” (Sâd: 42)

Yerden fışkıran bu şifalı soğuk su ile hem yıkandı hem de kana kana içti. Bir mucize olarak iç ve dış hastalıklarının hepsinden derhal şifâya ve âfiyete kavuştu, yorgunluğu dinlendi, yüreği soğudu, sapasağlam olarak ayağa kalktı. Eskisinden daha sıhhatli ve kuvvetli, önce olduğundan daha güzel ve daha üstün oldu. İlk anda karısı bile neredeyse onu tanıyamayacaktı, gülümseyince ancak tanıyabildi.

Sabrın ne güzel neticelere vesile olduğuna dair Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurur:

“Biz de onun bu niyazını kabul etmiş, uğradığı sıkıntıyı kaldırmış, tarafımızdan bir rahmet ve KULLUK EDENLER için bir hatıra olmak üzere ona hem ailesini hem de kaybettikleriyle beraber bir mislini daha vermiştik.” (Enbiyâ: 84)

Hakk'a gönülden bağlı olanların mükâfatı budur.

Onun bu imtihan karşısında sabır ve metanet göstermesi kıyamete kadar beşeriyete bir ibret numunesi olmuştur. Şayet onlar zamanının en faziletli kulu olduğu halde Eyyub Aleyhisselâm'ın başına gelenleri hatırlarlarsa, dünya sıkıntılarına karşı teselli bulmuş olurlar. Bir insanın, ne kadar büyük olursa olsun, bir musibete uğradığı zaman sabretmesi ve sadece Allah-u Teâlâ'ya sığınıp O'ndan yardım dilemesi gerekmektedir.

EVLİYÂULLAH'IN İMTİHANI

Dürr-i Yektâ:


Allah ehline niçin büyük ibtilâlar veriliyor? Sen O'nu sevdiğini iddia ettiğin için. Senin O'na karşı sevgi dereceni sana göstermek için.

Bir genç düşün, sevdiği kız uğruna canını dahi fedâ edebiliyor. Bir ehl-i dünya ki, dünya kazancı için icabında geceleri uykusuz kalıyor. Durup dinlenmek bilmeden sağa-sola koşuyor. Topladığı malın mülkün muhafazası için de, canını bile ortaya koyuyor. Sen Hakk için neyini fedâ ettin? O'nun yolunda nelere katlandın?

Şayet canını dahi veremezsen, değil malını; o zaman bu iddiâdan vazgeç, bu sahada kusurunu itiraf et ve çekil.

Mihnet, meşakkat, eziyetlere tahammül ve kusurları affetmek... Bunlar ancak ehline âit işlerdir.

Hakk'ın sevgilileri niçin bu kadar takip ediliyor, eziyet edilip öldürülmek isteniyor? Böyle azılı düşmanların yanında niçin bu kadar da sevenleri var? Çünkü onda bir Dürr-i yektâ var, başka hiç kimsede bulunmayan. Sevenler onun için seviyor onu. Dostu onun için ona âşık. Düşmanı da onun için ona haset ediyor.

Onlar yaratılışta bir istidat üzerine yaratılmışlardır. Ruhları pek büyük, çok yüksektir, kimsede bulunmaz. Bunlar Allah-u Teâlâ'nın ârifleridir. Bu dürr-i yektâya sahip olanları ehil kimseler hemen tanırlar.

Allah ehli bu dünya âleminde zindan hayatı yaşarlar, gariplik çekerler. Ömürleri mihnet ve şiddetle, gam ve kederle geçer.

“Dünya müminin zindanıdır.” Hadis-i şerif'i bunların hâlini anlatır. (Tilmizi)

Kâinatın Gülü:

Allah-u Teâlâ gülü izzetinden, hüsn-i ziynetinden yarattığı halde üzerinde birçok pirecikleri de halk etti.

Eğer Mevlâ onun açmasını murad ettiyse açar ve gönüllere neşe saçar. Haşarat ona zarar vermez.

Allah-u Teâlâ'nın indinde kâinatın gülü vardır, o da insan-ı kâmildir. Üzerinde kuvve-i beşerin haricinde bir çok ibtilâlar mevcuttur. Allah-u Teâlâ açmasını murad etmişse, ibtilâları ona zarar vermez.

Yakınlığı Cefâda Bulanlar:

Allah-u Teâlâ'nın bütün sevgilileri yakınlığı cefâda buldular, ilâhî rahmete ibtilâ ile kavuştular.

İbrahim Aleyhisselâm bu rahmeti ateşin içinde buldu.

Yakup Aleyhisselâm Kenan illerinde evlat hasretiyle ah ederken buldu.

Yusuf Aleyhisselâm kuyuda buldu, zindanda buldu.

Yunus Aleyhisselâm balığın karnında, karanlıklar içinde buldu.

Eyyub Aleyhisselâm hasta iken buldu.

Ashâb-ı Kehf saraylarda bulamadıkları bu rahmeti mağarada buldular.

Allah-u Teâlâ'nın biricik Habibi (S.A.V.) Sıddık-ı Ekberile beraber sığındıkları mağarada buldular.

Ey kardeş! Onlar burada buldular, sen nerede arıyorsun?

Şâh-ı Nakşibend Kuddise Sırruh-:

Şah-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Hazretlerimiz, şeyhi Emir Külâl -kuddise sırruh- Hazretlerinin kapısına yalın ayak, dikenler batmış, yorgun olarak varıp içeriye girdiği zaman: “Kim o gelen?” diye sordular. “Bahaüddin” denince, “Atın dışarıya!” buyurdular. Dışarıya atıldı ve kapı da yüzüne kapatıldı.

Sultanımız buyururlar ki:

“Nefsim bu durumdan üzülerek serkeşlik yapmak istedi. Ben de onun kulağını çektim ve dedim ki ‘Ey nefis! Şeyh ne yaparsa haklıdır, ben bu yolu Allah için kabul ettim.” Başımı eşiğe koydum, sabaha kadar kaldırmadım. Ertesi günü Şeyh Hazretleri sabah namazına çıkarlarken ayaklarını uzattılar, boynuma bastılar. ‘Kim bu?' dediler. ‘Bahaüddin' denince, ellerini uzattılar, beni kaldırdılar, içeriye götürdüler. Su ısıttılar, dikenleri bir bir elleriyle çıkardılar. Sonra üzerlerindeki hil'at-ı şerif'i çıkarıp sırtıma giydirdiler ve: ‘Oğlum bu hil'at sana yakışır.' buyurdular.

Şeyhimin o hali ile benim o halim hiç gözümün önünden gitmiyor. Şimdi biz de her sabah evden çıkarken böyle mürit arıyoruz amma, şimdi zaten mürit kalmadı ki, hepsi şeyh halife oldu.”

Dervişlerin durumu böyle olursa, avamın ve âhir zaman ulemasının durumu ne olacak?

Öyle kimseler de vardır ki, ilim-irfan mektebine dehalet etti. Fenâfişşeyh, Fenâfirrasul ve Fenâfillâh'a ulaştı. Gayesine, maksadına nâil oldu.

Ve fakat bunlar çok azdır. Hacı Bayram Veli -kuddise sırruh- Hazretlerinin binlerce müridi vardı, fakat imtihana çektiği zaman bir buçuk müridi çıktı.

İbrahim Ethem -Kuddise Sırruh-:

Hicrî ikinci asırda yaşayan İbrahim Ethem -kuddise sırruh- Hazretleri Belh şehrinde dünyaya geldi. Başlangıçta Belh sultanı idi.

Bir gece sarayında yatarken damın üzerinde bir gürültü duydu. “Kim var damda?” diye bağırdı. Bir ses: “Yabancı değil, develerimi kaybettim de onları arıyorum!” diyordu. Kızgın bir şekilde: “Ey insan! Kaybolan develeri sarayın damında mı arıyorsun?” diye sordu. Yine aynı ses, bu defa şöyle diyordu:

“Ey gafil! Sen de Allah'ı atlas yataklar içinde mi arıyorsun?”

İbrahim Ethem -kuddise sırruh- Hazretlerinin içine bir ateş düştü, hemen adamlarını çağırdı, her tarafı arattı, hiç kimseyi bulamadılar. Sabaha kadar uyuyamadı.

Sabah divan kuruldu, erkân ile memleket meselelerini görüşüyorlardı. İçeriye birdenbire heybetli bir adam girdi, tahtın yanına kadar geldi.

Onunla şöyle konuştular:

-Ne istiyorsun, sen kimsin?

-Yolcuyum, bu handa konaklamak istiyorum.

-Çekil git! Burası han mı? Benim sarayımdır!

-Senden evvel burada kim vardı?

-Babam.

-Ya ondan evvel, ondan evvel?..

-Dedelerim.

-Onlar ne oldular?

-Öldüler.

-İşte benim dediğim. Birinin göçüp öbürünün konduğu yer han değil de nedir?

Ve o heybetli adam hızla geriye dönüp divan odasından çıktı. İbrahim Ethem -kuddise sırruh- Hazretleri hızla peşinden koştu, fakat nereye baktıysa bulamadı.

Can sıkıntısıyla bir gün de maiyyetiyle beraber ava gitmişti. Bir avın izini takip ederken onlardan ayrıldı. Tam avını vuracağı sırada gaiplerden bir ses duydu. “Ey İbrahim! Vallahi sen bu işler için yaratılmadın!” diyordu. Bu ses üç kere tekrarlandı.

Bu üç hadise arka arkaya gelince içi titredi, intibaha geldi. Artık ne saray, ne taht, ne de mal mülk!

Bir çobana rast geldi. Çobanın yünden yapılmış kepeneği ile kendi elbisesini değiştirdi ve memleketinden ayrıldı. Nasuh bir tövbe ile tövbe etti.

Memleketini, dostlarını, her şeyini terk ettikten sonra diyar diyar gezdi. Helâl kazanç ve nefsini tezkiye için dağlardan sırtıyla odun toplayıp pazarlarda sattı. Hamamlarda Müslümanların kirlerini yıkayacak kadar nefsini alçalttı.

Daha sonra Mekke-i Mükerreme'ye gitti. Orada Süfyân-ı Sevrî -kuddise sırruh- ve Fudayl bin İyaz -kuddise sırruh- gibi zâtlarla görüştü, sohbetlerde bulundu. Bir mürşidin rehberliğinde Allah yolunda mesafeler kat etti.

Oradan Şam'a geçti, vefatına kadar orada kaldı ve elinin emeği ile geçindi.

Bir sultan iken, ulvî hayata nâil olmak için, dünya sultanlığından vazgeçti, Allah-u Teâlâ'yı tercih etti.

Birisi ona kabul etmesi ricasıyla bin altın takdim etmişti.

Buyurdu ki:

“En hakir bir şeyle adımızı dervişlik kütüğünden kazımak mı istiyorsun?”

Bir gün hamama gitmişti. Çıkarken para istediler. “Param yok.” dedi. “Paran yoksa hamama niye girdin?” dediklerinde vecde geldi ve bayıldı. Kendisine gelince, niçin bu hâle büründüğünü sorduklarında:

“Boş el ile şeytan evine koymuyorlar, Rahman evine amelsiz nasıl girebiliriz?” cevabını verdi.

İşte süflî hayatı bırakıp ulvî hayatı tercih edenlerin âkıbeti budur.

Dikkat edilirse büyük zâtlar hep böyle büyük imtihanlardan geçtiler.

Tasavvura Sığmayan İbtilâlar:

Birçok müritler hayatları boyunca Fenâfişşeyh'te kalır. Nasibi varsa Fenâfirrasul'e de Fenâfillâh'a da geçer.

Fenâfişşeyh'te tâlim ve terbiye görüp nefsini tezkiye edecek ki, varlığını ifnâ edebilsin. Fenâfişşeyh oluncaya kadar sülûk yolunda bir mürit birçok terakkiler seyreder. Allah-u Teâlâ her terakki yolunun üzerine bir ibtilâ engeli koymuştur. O engeli aşabilen, oradaki mükâfata nâil olur.

Bu ibtilâlar bazen canla, bazen de malla olur. Akla-hayale gelmeyecek ibtilâlar gelebilir. Bu ibtilâyı, bu engeli aşamazsa terakkî edemez.

Anlatılamayacak kadar, tasavvura sığmayan ibtilâ dalgalarını ancak mürşidine karşı göstereceği teslimiyet, sevgi, saygı, hürmet sebebi ile aşabilir.

Bir müridde bu haller olacak ki mürşid ona himmet etsin. Başka türlü himmete nâil olamaz.

Mürşidin himmetiyle, müridin de azim ve gayretiyle, ihlâsı ve ubudiyeti ile hem en ağır ibtilâları geçer, hem de tecelliyât-ı ilâhî'ye nâil olur. Anlatılmayacak kadar ibtilâ, anlatılmayacak kadar tasavvurun haricinde gizli tecelliyât başlar.

Öyle esrarlar bildirirler ki, meselâ karınca bir havuza düştüğü zaman bir deryaya düştüğünü zannettiği gibi, mürit de bu tecelliyâtların içine girdiği zaman, mânen deryada yüzdüğünü zanneder. her şeyi bildiğini, melekler âleminin sırlarına vâkıf olduğunu sanır.

Bu tecelliyâtlar o kadar devam eder ki, mektebin her sınıfının dersi ve tecelliyâtı ayrı ayrıdır. Bir sınıf bitince ikinci tecelliyâtı koyarlar ve dersi değişmiş olur.

Artık onun ibtilâsı değişir, zikri değişir. Bu hâller Fenâfişşeyh'e erinceye kadar devam eder. Fenâfişşeyh'e vardığında fâni olur. Daha önce kendisinin bir fazilet sahibi olduğunu, bir şeyler bildiğini, bir şeyler gördüğünü sandığı gibi, perde aralanınca aslını görür. Meğer bir damla kerih sudan ibaret imiş, bildikleri zandan ibaret imiş. Bunlar tarikat oyunlarıdır, müridi böylece yetiştirmeye başlarlar.

Fakir der ki:

“Tasavvuf nedir?

Bir ilim-irfan mektebidir, alınmakla girilir.

Hülâsâ mânâsı nedir?

Koca bir adam olarak girdim, zerre hakir olduğumu bildim.”

Seyr-ü sülûke çıkanlar ancak ve ancak imtihandan sonra mahviyete inerler ve sülûke devam ederler.

Bu hakikat, Fenâfişşeyh'te yok olduğu zaman, Râbıta sayesinde bilinir.

Fenâfirrasul'de murakabalar sayesinde yokluğunu yok eder.

Fenâfillah'ta ise gerçekten hiç olduğunu anlar. O hiçlikten sonra ikinci bir varlığın husule gelmesi mümkün değildir.

Bir tohum yer altında bulunarak büyüyüp kemâl bulduğu, yavaş yavaş bitki olduğu gibi; bir derviş de ayak altında yavaş yavaş tekâmül eder. Çünkü derviş demek, kapı eşiği demektir. Boynunu eğmiş, başını top etmiş, her ibtilâya tahammül ediyor. Hiç şüphe yok ki tekâmüliyet pişmekle kaimdir. Bunu da pişirecek şey ibtilâdır.

Onun içindir ki sabırla, sükut ile, ihlâs adımlarını yavaş yavaş atarak onu merdivenden çıkarırlar.

Allah-u Teâlâ lütfunu ibtilânın içine koyuyor. O ibtilâyı hazmedersen, o lütfa mazhar olursun.

Bir arkadaşın var, elindeki bir şeyle sana vursa kızar mısın? “Kızarım.” Amma dese ki: “Bunun içinde altın var, senin olsun!” derse ne yaparsın? “Sevinirim.” İşte ibtilâ budur. Allah-u Teâlâ sana vurur, verir. Amma mükâfatı ile beraber verir. İbtilâsız hiçbir şey verilmez.

Merdiveni çıkmak isteyen ibtilâlara hazır olsun, kendisini gelecek ibtilâlara hazırlasın.

Tarikat-ı aliye'de ibtilâ gıda gibidir.

İBTİLÂ VE İMTİHAN

Hayat ve Ölüm:


Mülkün mutlak sahibi olan Allah-u Teâlâ insanları dünya sahnesine denemek için göndermiştir.

Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurmaktadır:

“Mutlak hükümranlık elinde olan Allah, yüceler yücesidir ve O'nun her şeye gücü yeter.” (Mülk: 1)

Gökte ve yerde hiçbir şey O'nu âciz bırakamaz, dilediğini yapmakta hiç kimse O'na mâni olamaz. Dilediği olur, dilemediği olmaz. Kudreti sonsuz ve sınırsızdır.

“O hanginizin daha güzel amel işleyeceğinizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratandır. O Aziz'dir, çok bağışlayıcıdır.” (Mülk: 2)

“Amelin en güzel” olması liveçhillah, yalnızca Allah için olması demektir. Doğru olması Rızâ-i ilâhi'ye uygun olması demektir.

Allah-u Teâlâ ilm-i ezelisinde kimin ne yapacağını biliyordu. Daha cenin halindeyken kişinin takdirini dürmüştü. Fakat kulun kendisi de görsün diye sahneye göndermiştir.

Ezelî ve ebedî ilmi ile olmuş ve olacak her şeyi en iyi bilen O'dur. O'nun sonsuz ve sınırsız ilminden gizli hiçbir şey yoktur.

Hayat deneme ve mükellefiyet yeridir, ölüm ise ceza ve mükâfat yeridir; orası imtihanın sonucudur.

Hayat, her kemâlin ve lezzetin esası olması itibariyle insanlar hakkında nimet olduğu gibi; ölüm de dünyadan âhirete intikal vasıtası olduğu için, Müslümanlar hakkında hayat gibi bir nimettir.

Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:

“Allah sizi yarattı, sonra sizi vefat ettirecek.” (Nahl: 70)

Bu durumda en genciniz onu ertelemeye güç yetiremediği gibi, yaşlınız da bunu öne alamaz.

İnsanlar kimi zaman musibetlerle, kimi zaman nimetlerle, kimi zaman darlık kimi zaman bollukla, kimi zaman hastalık kimi zaman sağlıkla imtihandan geçmektedirler.

Abdullah bin Mesud'dan rivayete göre, Resulullah (S.A.V.) Efendimiz bir defasında yer üzerine değnekle bir kare çizdi. Onun ortasından yana doğru bir çizgi çekti. Bu çizgiden de yukarıya, aşağıya birkaç hat çekti ve buyurdu ki:

“Şu insandır. Şu da insanın ecelidir ki, insanı tamamen kaplamıştır. Şu ecel çizgisinden dışarıda kalan hat ise insanın gayesidir.

Dışarıya uzanan hattan aşağı ve yukarı çıkan hatlar ise insanın başına gelecek âfetler ve musibetlerdir. İnsan bunun birini geçerse bir başkası gelir. Onu da geçerse bir başkası.

Onu da geçerse ecel gelip çatar.” (Buhârî, Tecrid-i sarîh: 2164)

Peygamber Aleyhimüsselâm Hazerâtı ile Evliyâullah Hazerâtının ibtilâları çok şiddetli olur. Fakat hiç şüphe yok ki Müslümanlardan her biri de derecesine göre ibtilâdan ve imtihandan geçer.

Allah-u Teâlâ insanlara mal ve can vermiş, insanları bunlarla imtihan etmektedir. Bu imtihan ecel gelinceye kadar devam eder.

Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurmaktadır:

“Andolsun ki mallarınıza ve canlarınıza ibtilâlar verilerek imtihan olacaksınız.” (Âl-i İmran: 186)

İmtihan ve deneme çoğu zaman zor ve ağır olan şeylerde olur.

“Andolsun ki biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltmekle sizi imtihan edeceğiz.” (Bakara: 155)

İbtilâlara sabredip ilâhî hükme teslim mi olacaksınız, yoksa olmayıp isyan mı edeceksiniz? Böylece bu durum ortaya çıkmış olacak.

Çünkü imtihan bir mihenk taşı gibidir, kişinin iç durumu imtihan neticesinde anlaşılır.

Bu sıkıntıların her birini çekmekle mükellef bulunmak, hiç şüphesiz ki mümini ahirette çok büyük nimetlere ulaştıracaktır.

“Resulüm! Sabredenleri müjdele!” (Bakara: 155)

Sabredenler bu ibtilâlar başlarına geldiğinde tahammül edip Allah-u Teâlâ'ya sığınan ve yönelenlerdir.

Âyet-i kerime'de şöyle buyruluyor:

“Onlar ki, kendilerine bir musibet geldiği zaman: ‘Biz Allah içiniz ve biz O'na döneceğiz.' derler.” (Bakara: 156)

Bu bir teslimiyettir ve Hakk'a boyun eğmektir. Bunu yalnız dil ile değil bütün kalıbı ile söyler. Bu ise sabrın en ileri noktasıdır, rızâ ise bundan daha üstündür.

Böylece O'ndan çıkacak ilâhî hükmü peşin olarak kabul ettikleri gibi, vakti gelirse O'na döneceklerini de belirtmiş oluyorlar.

Onların bu samimi itirafları ve ihlâsla yönelmeleri neticesinde Allah-u Teâlâ onlara iltifatta bulunmaktadır:

“İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır, yalnızca onlar doğru yolu bulmuşlardır.” (Bakara: 157)

Dinin esası işte budur. Allah-u Teâlâ bu kimselerin hidayete erdirildiklerine, doğru yolda olduklarına şehadet etmektedir.

Kadere Rızâ Göstermek:

Allah-u Teâlâ'nın her türlü hükmüne râzı olmak, hoşnutluk göstermek amellerin en faziletlisi, ahlâkın en güzelidir.

Câbir'den rivayet edildiğine göre Cenâb-ı Fahr-i Kâinat (S.A.V.) Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Kul hayrıyla şerriyle kadere inanmadıkça, kendine hayır ve şerden isabet edecek şeyi atlatamayacağını, hayır ve şerden kaçacak olan şeyi de yakalayamayacağını bilmedikçe iman etmiş olmaz.” (Tirmizi: 2145)

İnsanoğlu dünyaya imtihan için gelmiş bulunmaktadır. Muhakkak ki imtihanlara tâbi tutulacak, birçok ibtilâlara musibetlere maruz kalacaktır. Ömür imtihanlarla ibtilâlarla doludur.

Enes bin Mâlik -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resul-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Mükâfatın çokluğu ibtilânın büyüklüğüyle beraberdir. Allah bir topluluğu sevdiği zaman şüphesiz ki onları ibtilâlarla imtihan eder.

Kim ki rızâ gösterirse Allah'ın rızâsı o kimseyedir. Kim de öfkelenirse, Allah'ın gazabı o kimseyedir.” (İbn-i Mâce: 4031)

Allah-u Teâlâ her müslümana bir ibtilâ taksim etmiştir. İnsanın ibtilâdan kaçması, onu istememesi boşunadır. Takdir ettiği ibtilâ muhakkak başına gelecektir. Kula düşen Hakk'a sığınmak ve bitmesini beklemektir. Damlaya damlaya biter, sonra gider, sonu hayırla neticelenir.

Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

“Andolsun ki biz sizi imtihan edeceğiz. Tâ ki içinizden cihad edenlerle sabır gösterenleri meydana çıkaralım.” (Muhammed: 31)

İlâhî emirlere uyarak, değil malını, canını bile ortaya koyan, isteye isteye ortaya atılan, en şiddetli ibtilâlara karşı sabır göstererek ilâhi takdire teslimiyette bulunan müminler belirlenmiş olsun.

Allah-u Teâlâ öyle bir imtihan tertip eder ki, bu imtihanda hakiki müminler ortaya çıkar, münafıklar da rezil ve rüsvay olurlar.

Bu imtihan bilgi edinmek maksadıyla değil, bilgilendirmek kabilindendir. Allah-u Teâlâ insanların ne yapacağını ilm-i ezelîsinde biliyordu. Onların da bilmesi için imtihan sahnesine göndermiştir.

“Ve haberlerinizi de açıklayalım.” (Muhammed: 31)

İman ve sadakatinizle, yaptıklarınızla ilgili haberleri ortaya döküp beşeriyete ilân edelim de güzellikleriniz açığa çıkmış olsun. Çünkü haber, haber verilen şeye göredir. Haber verilen şey iyi ise, haber de iyidir, kötü ise haber de kötüdür.

Nitekim İbrahim Aleyhisselâm'ı oğlu İsmail'i kurban etmekle imtihana çekmiş, o ise sadâkatini en güzel şekliyle ispat etmişti. Allah-u Teâlâ o zamanda İbrahim Aleyhisselâm'a yaptığı in'am ve ihsanla kalmamış, kıyamete kadar nesiller ve çağlar boyunca hatırasının anılacağını Âyet-i kerime'sinde haber vermiş ve:

“Sonra gelenler arasında ona iyi bir ün bıraktık.” buyurmuştur. (Saffat: 108)

Bu ve buna benzer birçok misaller vardır.

Kâinat da İnsan da Kâğıttır:

Allah-u Teâlâ kâinat ve insan hakkında Levh-i mahfuz'da ne ki yazmışsa o tecelli eder. Bir kâğıt, üzerindeki yazıyı silmeye muktedir midir? Değildir. Kâinat da kâğıttır, insan da bir kâğıttır, üzerindeki yazıyı silemezler.

Resul-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde:

“Kim Allah'ın takdir ve taksiminden râzı olursa, Allah da ondan râzı olur.” buyuruyorlar. (Câmiüs-sağir)

Allah-u Teâlâ kâinatı yaratmadan önce mahlûkat hakkındaki takdirini Âyet-i kerime'lerinde haber vermektedir:

“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir Kitap'ta yazılmış olmasın.” (Hadid: 22)

Her türlü muvaffakiyetler Allah-u Teâlâ'nın lütfu olduğu gibi, bütün musibetler de ezelî ilminde yazılmış bir takdiridir.

“Şüphesiz ki bu Allah'a göre kolaydır.” (Hadid: 22)

Yarattığı mahlûkatın takdirini önceden ve ayrı ayrı tayin etmek O'na güç değildir.

Onun içindir ki böyle bir inanca sahip olmalı ve o yolda hareket etmelidir. İbtilâlara karşı kadere bağlanmanın; kalbe sağlamlık vermesi yanında, gerek acı ve gerekse tatlı hadiseler karşısında insanı sarsmayan bir faydası vardır.

Bu husus Âyet-i kerime'de şöyle beyan buyurulmuştur:

“Bu, elinizden çıkana üzülmemeniz ve Allah'ın size verdikleri ile sevinip şımarmamanız içindir.” (Hadid: 23)

Üzüntüden maksat ümitsizliğe düşüren üzüntüdür, sevinçten maksat da şımarıklığa ve taşkınlığa iten sevinçtir. Burada her ikisi de yerilmektedir.

Hepsinin de takdir edilmiş olduğuna imanı olan kimseler, insan olarak üzüntü duysalar da; ne üzüntünün ızdırabına ne de sevincin gurur ve heyecanına kendilerini kaptırmazlar. Hepsinin Hakk'tan indiğini ve nice nice gizli hikmetler bulunduğunu bilerek her iki halde de gönüllerini Allah-u Teâlâ'nın mağfiret ve hoşnutluğuna bağlarlar.

Abdullah bin Mesud buyurur ki:

“Yaktığını yakan ve bıraktığını bırakan bir ateşe dokunmam; olmayan bir iş için ‘Keşke olsaydı!' dememden bana daha sevimli gelir.”

Her nimet ve musibetin takdirle olduğunu bilen bir kimse, kaybettiğine fazla üzülmez, elde ettiğine fazla sevinmez. Allah-u Teâlâ bunların pek yakında yok olmasını takdir edebilir. Elden çıkan düşünmekle geri gelmez, elde edilen de sevinmekle devam etmez.

“Allah kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.” (Hadid: 23)

Çünkü dünyadaki payına sevinerek böbürlenen bir kimse bununla başkalarına karşı övünür, insanlara karşı büyüklük taslar.

Kendini beğenip nefsine güvenen kimse Rabbine ihtiyaç hissetmez. Allah-u Teâlâ da onu kendi haline bırakır. Daha o zaman imtihanı kaybetmiş olur.

Dünya saâdetini ve ahiret selâmetini arzu eden kimse, ortak ve yardımcıdan müstağni olan Allah-u Teâlâ Hazretlerine yönelip, sebeplerini halketmesini de o Zât-ı Ecell-ü Âlâ'dan istemelidir.

Hayır ancak Allah-u Teâlâ'nın kudret elindedir. Hayrı da şerri de ancak O bilir. Biz iyilikleri O'ndan isteyeceğiz. Her şey O'nun takdirine dayanır, her şeyi dilediği gibi yapar.

Sinemaya giden bir insan, film seyrederken bazen heyecanlanır. Nihayet ışıklar yanınca bir hayal olduğunu anlar. Dünya da böyledir. İnsanın başından, herkesi hayretler içinde bırakan birçok hadiseler geçer. Nasıl takdir etmişse hep o işler olur, başkası olmaz. Olmadığına göre telâşa da lüzum yok, endişeye de lüzum yok.

Kul bütün iyiliklerini Hakk'tan bilecek, kötülüklerini ise kendi nefsinden. Kula düşen budur.

İmanın en sağlam kalesi Allah-u Teâlâ'ya ümit bağlayıp hadiseler karşısında dayanma gücünü ortaya koymaktır.

KAYNAK BELİRTİLMELİ






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36848875 ziyaretçi (103011677 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.