İnsandan Önce ve İnsandan Sonra, II
 

İnsandan Önce ve İnsandan Sonra, II

Hazırlayan: Akhenaton

II. Bölüm: İnsandan Sonra

6. İnsanın Yaratılışı

Kur’ân-ı Kerim'de insanın nasıl ve neden yaratıldığını açıklayan âyetlerin sayısı bir hayli kabarıktır ve bu âyetler çeşitli sûrelere serpiştirilmiştir. Kur’ân'da ilk insanın yaratılış maddesi olarak iki şeyden söz edilir: biri toprak, diğeri "Allah'ın ruhu". Toprak ise, tek bir şekilde olmayıp, çeşitli isimler altında geçer. Bunlar;
  1. Türab (toprak),
  2. Tîyn (çamur),
  3. Tîn-i lâzib (şekil kabul eden çamur),
  4. Salsal (kuru balçık),
  5. Hame-i mesnun (şekillenmiş kara balçık)

olup, insanın belli tavırlardan geçirilerek yaratıldığını belirten âyete de [29] dayanan Ragıp el-İsfahânî gibi bazı âlimlere göre bunlar, "Allah'ın ruhundan üflenme" ile birlikte ilk insanın altı yaratılış merhalesini ifade etmektedir.[30] İlk insandan sonraki insanlar için ise, yaratılış maddesi olarak menî ve nutfe gibi maddeler de nazara verilir.

İnsanın yaratılış maddelerinden olan çamur ve bilhassa "atılan su" olarak nitelenen menî, hor ve hakîr bir maddedir. Bu hususa Kur’ân-ı Kerim'de dikkat çekilmekte ve insanın neden yaratıldığına bakmadan böbürlenip, Allah'a düşman kesildiği anılmaktadır. Ama öte yandan bu çamura, ilk insandan sonraki insanlar için ise, bir hadis-i şerife göre, anne karnında altıncı haftanın bitiminde cenine "Allah'ın ruhu"ndan üflenmesinden bahsedilir.[31] Yani insan varlığının, Kur’ân'da "Allah'ın ruhu" olarak nitelenen çok önemli bir hususiyeti, bir boyutu daha vardır. Bunun anlamı ve niteliği burada konumuzun dışındadır. Fakat şurası inkâr kabul etmez bir gerçektir ki, çamurdan yaratılan bu insan, "Allah'ın ruhu"ndan üflemeye bağlı büyük bir şerefe sahiptir. Tefsircilerin çoğu da, bu ruhtan kasdın, insana verilen yükseklik ve şerefi belirtmek için olduğu görüşündedir.

Bir yandan çamur, öte yandan "Allah'ın ruhu"ndan üflemeye bağlanan bir şeref ve yükseklik. Çamur, bayağılığın, durgunluk, hareketsizlik, çirkinlik gibi hususiyetlerin simgesiyken, Allah'ın ruhu ise, mutlak ve sonsuz güzelliğin, ihtişamın, kuvvetin, şuur, duygu, aşk, irade, hürriyet, bağımsızlık ve sonsuzluğun simgesi ve insanı zirvelere, yücelere, göklerin azametine taşıyan bir unsurdur. Bunu, Kur’ân'da, ulema ve mutasavvıfların eserlerinde de görürüz. Bir yanda "çamur", öte yanda "Allah'ın ruhu"ndan üfleme; bir yanda "nefis" ve "şeytan", öte yanda "kalb, ruh" ve "melek."

Gerçekten insan, iki zıt kutup arasında gidip gelen bir varlıktır. Allah, insanı yarattıktan sonra, meleklerin onlara secde etmesini emretmiş ve böylece onun ne yüce bir varlık olduğunu ortaya koymuştur. Tabiî olarak, böylesine yüce bir yaratılışı olan insan başıboş bırakılacak değildir. Onun yüceliğine denk sorumluluğunu ise Kur’ân, "emanet" olarak takdim buyurur.[32]

Müfessirlerin bazısı, emanetin namaz, oruç gibi emirler, işlenmesi yasak edilen haramlar olduğu görüşünde ise de, Kadı Beydavî ve Seyyid Kutub, bu arada Mevlâna, onun "irade" olduğunu söyler. Bediüzzaman Said Nursi ise, çok daha farklı ve önemli bir yorumla, emanet'in insanın "ene"si, yani, beni veya egosu olduğunu beyan eder.[33] Şu kadar ki, irade, insan benliğinin en önemli ve temel unsurlarından biridir. İnsan, bilme veya öğrenme kabiliyeti, konuşması ve hür iradesiyle, yeryüzündeki bütün yaratıklardan farklı kılınmıştır. Cinleri istisna edersek, varlıklar içinde yalnız o, hür iradesiyle "içgüdü"lerine aykırı davranabilir. Bütün dağlar, gökler Allah'ı tanıyıp O'nun iradesine boyun eğmişler, hiç bir gayret harcamadan Allah'a itaatkâr olmayı kabullenmişler, emanetin sorumluluğundan ürpermişler, ama insan, insan olma emanetini ve bunun unsurları veya gerekleri olan irade emanetini ve bundan doğan Allah'a ibadet ve itaat emanetini, özel çalışma ve gayret isteyen dînî sorumluluklar emanetini yüklenivermiştir. Bu emanet dolayısıyla insan, yaptıklarından sorumludur. Yeryüzünde yüklendiği bu emaneti yerine getirip getirmemek konusunda imtihan edilmektedir. Bu emaneti başardığı an o, meleklerin de üstünde bir yüceliğe ermekte, başaramadığı ve emaneti yerine getirmediği zaman "aşağıların en aşağısı"na yuvarlanmaktadır;

"Biz hakikat insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına yuvarladık. Ancak, iman edip de, sâlih amellerde bulunanlar başka".[34]

Allah, emanetini yerine getirmesi için, yerde ve gökte ne yarattıysa insanın hizmetine vermiştir:

"Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini Allah'ın muhakkak sizin için müsahhar kıldığını, açık ve gizli bir çok nimetlerini sizin üzerinizde bol bol tamamladığını görmediniz mi?" [35][36]

7. İnsanın Hilâfeti

Allah, insanı niçin yaratmıştır? Bir yerde "aşağıların aşağısı"na yuvarlanan, "kan dökücü, zalim, cahil, nankör, isyankâr" olduğu halde gökler, ay, güneş, yıldızlar, dağlar, bitkiler, hayvanlar, sular hizmetine verilen bu varlık, yeryüzünde niçin var edilmiştir? İnsan ki, yeryüzünü kirletmekte, fesada vermekte, kan dökmekte, zulmetmekte ve hayvanlardan daha aşağı bir derekeye düşmektedir. Yeryüzünde savaşlar çıkaran, Allah'ın toprağını paylaşamayıp, O'nun nimetlerini yalnız kendine ayırmaya kalkan ve başka insanlar üzerinde taht kurmaya çalışan yine insandır. O insan olmasa, yeryüzündeki her varlık belki rahat rahat yaşayıp gidecekti. Kanlar dökülmeyecek, Allah'a karşı gururlanıp böbürlenenler, haddi aşanlar bulunmayacaktı. Ama, öyle değil! İnsan olmasa belki bu bitkiler, bu hayvanlar, bu yer, bu gök, bu denizler de olmayacaktı. Bütün bu kâinat, taşıyla toprağıyla insanı meyve vermek için, insan da yeryüzünde "halife"lik fonksiyonuyla yaratıldı; yalnızca Allah'a ibadet etsin, kulluğunda O'na kimseyi ortak tanımasın diye yaratıldı: "Hani Rabbin meleklere: 'Muhakkak ben yeryüzünde bir halife var edeceğim' demişti. (Melekler) de: 'Biz seni hamd ile tesbih ve Seni takdis edip dururken, orada bozgunculuk edecek, kanlar dökecek kimse mi var edeceksin?' diye sormuşlardı. Allah (da): 'Sizin bilemeyeceğinizi herhalde Ben bilirim' cevabını vermişti." [37]

"Hilâfet, başka birine vekillik etmek demektir: kendisine vekâlet edilen kimse ister ortada bulunsun, isterse vekil (halife) bıraktığı kişiyi ölüm sebebiyle veya aczinden ya da yüceltmek için böyle bir göreve getirmiş olsun, durum değişmez." [38]

Şu halde, eğer insanın halifeliğini, bazı müfessirlere ittibaen "Allah'a halifelik" şeklinde anlayacak olursak, onun halife kılınışından gelen kıymet ve şeref, onu halife yapan Allah'ın ululuğunun derecesinden kaynaklanmakta, o, yüceliğini, kıymetini ve şerefini Allah'tan almaktadır. Melekler, ister insandan önce yeryüzünde fesat çıkaran cinlerle insanı mukayeseden, ister insanın mahiyet ve niteliğini kavramış olmaktan, isterse kendilerinden başkalarının masum ve günah işlemez olmayacaklarını hissetmelerinden veya bütün bunların hepsinden ileri gelmiş olsun, Allah'a insanın yeryüzünde halife kılınmasının hikmetini sormaktan kendilerini alamamışlar ve "orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi var edeceksin?" demişlerdi. Yaratılmaktan gaye, Allah'ı hamd ve tesbih etmek değil miydi? Bunu da melekler yapıyordu. Ama Allah, "Ben sizin bilemeyeceklerinizi bilirim" diyerek, bu icraatında meleklerin bilmediği pek çok hikmetlerin bulunduğunu beyan etti.

Ne yapacaktır bu halife yeryüzünde? Allah'ın kendine verdiği halifeliğin gerektirdiği yetkilerle donanmış olarak yeryüzünde ve oradaki yaratılmışlar üzerinde bir takım tasarruflarda bulunacak, Allah'ın adına yeryüzünde O'nun "ahkâm"ını yürürlüğe koyacaktır.[39] Yeryüzünü imar edecek, oradaki kuvvet ve enerji noktalarını, hammadde kaynaklarını bilip keşfederek, onları hayatın gelişip ilerlemesi için kullanacak, ama her şeyi Allah adına, O'nun adıyla ve O'nun iradesinin gerçekleşmesi için yapacak, kâinat kanunlarıyla ahenk içinde bir hayat sürecektir.[40] İşte, yeryüzünde halife olmanın anlamı budur. Kâinatların ruhundaki esrarı keşfedecek, dünyanın bağrındaki gizli kuvvet, kudret ve potansiyel imkânları ortaya çıkaracak, her şeyi yerli yerinde kullanarak, Allah'ın ilim, irade, kudret.. gibi sıfatlarına şuurlu bir temsilci olacaktır. Ve insan, kendine verilen emaneti, Allah'a inanıp ibadet etmeden eşya ve hâdiselerin esrarına vâkıf olmaya, ondan da tabiata müdahale etmeye kadar fevkalâde geniş bir dairede cereyan edecek [41] bu temel misyonu yolunda kullanacak ve bu misyonun, yani hilâfetin gereğini yerine getirdiği zaman, O'nun gerçek kulu olacaktır. Bunun adı da, yalnızca Allah'a "ibadet"tir.

Demek ki insan, yalnızca Allah'a ibadet etmek için yaratılmıştır. "İbadet", köle olmak ve kulluk etmektir. Her ikisinin lügat anlamı da, "itaat etmek ve alçak gönüllülük göstermek"tir. Daha açık bir ifade ile, isyan etmeden, yüz çevirmeden, karşı koymadan itaat etmek ve boyun eğmektir. Kendisine boyun eğilen de, boyun eğeni dilediği gibi istihdam eder. Şu halde insan, başka hiçbir şeye, meselâ nefsine, menfaatlerine, heva ve hevesine, kendi cinsinden olsun veya olmasın bir takım başka varlıklara, putlara değil, yalnızca Allah'a kul olacak, yani yalnızca O'na "ibadet" edecek, ibadetinde O'na hiçbir ortak tanımayacaktır.

Kur’ân, Firavun'un yeryüzünde gururlanıp, İsrail Oğulları'nı kendine kul, köle edindiğini, Nemrud'un rububiyet konusunda Allah'la çekiştiğini, Ehl-i Kitab'ın Hz. İsa'yı, Hz. Üzeyr'i ve bilginlerini, rahiplerini rabbler ve ilâhlar edindiklerini, kendilerine yanlarından çıkardıkları hükümlerle kanunlar ortaya koyan ortakları bulunduğunu, müşriklerin Allah'ı hakkıyla tanımayıp, O'nun yanısıra kendilerine yarar ve zararı olmayan birtakım putlara taptıklarını anlatır.[42] Ve bütün müşrik kavimlerin şirk koştukları yönleri ayrı ayrı açıkladıktan sonra, Allah'tan başka hiç bir ilâh ve rabb olmadığını, ulûhiyet ve rububiyetin parçalanma kabul edemeyeceğini, bunun kâinat için de insan için de aynı olduğunu ilân eder. Her türlü duanın, sığınmanın ve başvurunun mercii Allah'tır. O'nun, nasıl bütün kâinatı yaratırken hiçbir ortağı yoktu ise, O, kâinatın hayatı için koyduğu kurallarda da ortak kabul etmez. Saltanatında O'na denk ve ortak olacak kimse yoktur, O birdir; eşi, benzeri, ortağı olamaz; babalık ve oğulluk gibi, yaratılmışlara ait bütün hususiyetlerden mutlak manâda uzaktır. O'nun yanında, yaratılmış olmaları bakımından bütün insanlar eşittir ve bu insanların birbirlerini ilâh ve rabb edinmesi yasaktır ve şirke varan bir durumdur. O, insanların da Rabbi, Melik'i ve İlâhıdır.

Allah, sorumluluğu çerçevesinde insana "isim"leri öğretmiştir. Bu isimler, müfessirlerin kabulüne göre, bütün eşyanın isimleri olduğu gibi, Hz. Âdem'in zürriyetinden kıyamete kadar gelecek insanların da isimleridir. İsim müsemmanın aynısı olduğu için, isim koymak, isimle tanımak, ismin sahibini de tanımak ve onun üzerinde tasarrufta bulunabilmek demektir. Yani insan, kendisine öğretilen isimlerle, tasarruf sahasındaki varlıklar üzerinde, sınırlı ve sorumluluk getiren bir hakimiyet elde etmiştir.[43] Daha sonra Cenab-ı Allah (c.c.), insanı, mahiyeti konusunda farklı görüşler bulunan cennete eşiyle birlikte yerleştirdi ve onu bir imtihana tâbi tuttu. Bu imtihan, esasen yeryüzünde yaşamak ve hilâfet fonksiyonunu yerine getirmek için yaratılmış bulunan insanın, yeryüzündeki hayatına uzanan süreçte geçeceği bir merhale idi. İnsan, zahiren bir sürçme ile bu merhaleyi geçti ve yeryüzündeki hayatına başladı.[36]

8. İnsan, Yeryüzünde

Hz. Âdem ve eşi Hz. Havva'nın yeryüzüne indirilmesiyle, yeryüzünde ilk insan topluluğunun oluştuğunu görüyoruz. Bu ilk insan toplumu hakkında çok çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.

Semavî olmayan bütün eski dinlerde, bu ilk toplumla ilgili bir "Altın Çağ" efsanesi göze çarpmaktadır;

"Bu ilk çağda dünya kronos denilen zaman tanrısı tarafından yönetiliyordu. O'nun zamanında eşitlik, doğruluk, hürriyet ve bolluk vardı. Mutluluk içinde yaşayan insanlar, yoksulluk nedir bilmezler ve birbirlerinin haklarına tecavüz etmezlerdi. Tanrı'nın barış ve kardeşlik içinde yaşayan sevgili kulları olduklarından tanrılar gibi yaşarlar, yaşlılık nedir bilmeden ölürlerdi." [44]

Bu, Yunanlıların ileri sürdüğü "Altın Çağ"dı. Lao-Tze'yi izleyen Kwang-Tze ise, Çinlilerin Altın Çağını şöyle anlatıyor:

"Mutlak erdem çağında insanlar, akıllılığa değer vermiyorlardı. Dürüst ve namusluydular. Böyle olmanın haklılık olduğunu bilmeden, iyilik olduğunu bilmeden birbirlerini severlerdi. İçtenlik olduğunu bilmeden namuslu ve içtendiler. İyi niyetlilik olduğunu bilmeden görevlerini tam olarak yaparlardı." [45]

Batılı sosyologlar, bu ilk toplumun bir aile toplumu olduğunu ve çobanlıkla geçindiğini ileri sürmektedirler. Gerçi, "ilkel toplumların kökenlerinin çözülmesine imkân olmadığını" söyleyenleri de bulunmakla birlikte, Kitab-ı Mukaddes'te anlatılanlara dayanarak, bu toplumun türü üzerinde fikir yürütenleri de pek çoktur. Onların "tabiatın ortak masasında yemek yediklerini, avcılık ve balıkçılıkla geçindiklerini, hayatlarında herhangi bir özel mülkiyet türünün görülmediğini" iddia etmekte ve bu toplumda hiyerarşik bir düzenin başlamasını, avcılık ve balıkçılık toplumundan tarım toplumuna geçişte görmektedirler. Bunlara göre, Habil ve Kabil kavgası, bir çoban ve tarım toplumu kavgasıdır.[46][36]

9. Müslüman Âlimlere Göre İlk İnsan Toplumu

Şurası bir gerçektir ki, yeryüzündeki insan hayatının ilk devresinde ihtilâfsız bir dönem yaşanmıştır. Hz. Âdem'in iki oğlundan biri diğerini öldürünceye kadar bu hayat sürmüş ve bu cinayet olayıyla, tek bir ümmet olan insanlar bölünmüşler, başkalaşmışlar ve sonuçta, farklı özelliklere sahip çeşitli dinler ve toplumlar doğmuştur.

Müslüman müfessirler, ilk insan toplumunun oluşumu üzerinde bazı fikirler ileri sürmüşlerdir. Fakat bu konuda Kur’ân'da ve hadislerde kesin bilgiler mevcut olmayıp, bütün görüş ve teoriler, genellikle eldeki Kitab-ı Mukaddes'in verdiği bilgilere dayanmaktadır. Allah (c.c.), Hz. Âdem'i topraktan ve eşi Havva'yı da, Hz. Âdem'den veya onunla aynı mahiyette bir özden yarattığını Kur’ân'da bize bildirmekte [47], çoğalmanın ise Âdem'in çocukları arasındaki evlenmeden ileri geldiğini ise müfessirler belirtmektedir. Onlara göre, Havva vâlidemiz yirmi doğum yapmış ve her doğumda ikiz çocuklar dünyaya gelmiştir. Tabiîdir ki, bunlar da birbirleri arasında evlenerek çoğalmışlardır. Fakat, yine müfessirlerin verdiği bilgiye göre, Allah, Hz. Âdem'e bir batında doğan çocuğun, diğer batındaki karşıtıyla evlenmesini, yani çaprazlama bir evlilik usulünü vahyetmiş ve böylece insan soyu üremiş durmuştur. Fakat, bu tür evliliğin, bir müddet sonra neshedildiği ortadadır.
İlk insan toplumu ve tarihin daha sonraki gelişimi konusunda Kur’ân-ı Kerim şöyle buyurur:

İnsanlar bir tek ümmetti. (Kimi iman etmek, kimi küfre sapmak sûretiyle ihtilâfa düştüler.) Bu sebeple Allah, (onlara) (rahmetinin) müjdecileri (ve azabından) uyarıcılar olmak üzere peygamberler gönderdi ve beraberlerinde insanların ihtilâf ettikleri hususlarda aralarında hüküm vermek için hak kitaplar indirdi. Halbuki, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, birbirleri aleyhinde "bağy" sebebiyle ihtilâfa düşenler, o (kitap) verilenlerden başkası değildir. Allah, iman edenleri, kitap verilenlerin ihtilâf ettikleri hususlarda, bizzat iradesi ve izniyle gerçeğe ve doğruya ulaştırdı. Allah, kimi dilerse, onu doğru bir yola iletir.[48][36]

İlk insan toplumu ve onun dini üzerinde çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bu dinin, totemizm, natürizm veya animizm olduğunu iddia eden Batılı dinler tarihçilerin yanısıra, Müslüman müfessir ve âlimlerden de, ilk insanın dininin semavî bir din (İslâm) olmadığını ileri sürenler de olmuştur. Herhalde bunların ayrıldığı nokta, Hz. Âdem'in peygamber olarak mı yeryüzüne indirildiği, yoksa yeryüzüne indirildikten bir müddet sonra mı kendisine peygamberlik geldiği sorusudur. Kur’ân, Hz. Âdem'in yeryüzüne indirilişinden hemen sonra, Allah'tan bellediği kelimelerle tevbe ettiğini açıklamaktadır ki, ilk insan toplumunun bir şirk veya ilkel dine inanan bir toplum olduğunu ileri sürmek için, Hz. Âdem ve Havva'nın yeryüzüne indirildikten sonra irtidat etmiş olmaları gerekir. Bu da, düşünülemeyecek bir şeydir. Nitekim Kur’ân'da söz konusu edilen Âdem'in iki oğlunun kıssasının biz ilâhî bir dinden ilk ciddi sapma olduğunu sanıyoruz. İlk insan toplumunun, bundan önce ihtilâfsız olduğu âyetten anlaşılmaktadır. Çünkü ihtilâfın ilk ümmet olma durumunu takiben meydana geldiği âyette açıktır. "İnsanlar, başka değil, ancak tek bir ümmettiler, sonra ihtilâf ettiler" [49] âyeti, ilk toplumun ihtilâfsız bir ümmet olduğu konusunda yeterince açıktır. Bu konu üzerinde duranların görüş ayrılığı, ihtilâfsız ilk durumun nereden kaynaklandığı konusundadır. Bunu, ilk toplumu oluşturan insanların düşünce, his ve "içgüdü" bakımından basit, ayrıca his ve temayüllerde henüz farklılaşmaya yol açacak bir tekâmül derecesine ulaşamamış olmaları gibi bir iddia ile açıklamaya yeltenenler bulunduğu gibi [50], bazı Mutezile âlimleri de, ilk insanın dininin "akılcı bir din" olduğunu ve bu dönemde insanların aklî kurallara göre bir organizasyona gittiklerini ileri sürmüşlerdir. Onlara göre Allah, Kendi varlığını bilmenin dışında haram ve helâl sınırları için insanları sorumlu tutmamıştır.[51]

Oysa insan, her zaman insandır; onun hisleri, temayülleri, arzuları, tutkuları, "içgüdüleri," ilk insan için de, bugünkü insanlar için de farklı olmasa gerektir; çünkü bunlar, onun bizatihî mahiyetinden kaynaklanır. Bunu, Hz. Âdem ve Hz. Havva'nın daha yeryüzüne inmeden, cennetteki ilk sürçmelerinde görüyoruz. Fark, bunları etkileyecek, farklı yönlere çekecek, artırıp azaltacak zemin ve şartlardır. İlk insanlarda da mutlaka kıskançlık, bencillik vardı. Dolayısıyla, iki kişi de olsa, birlikte hayatları için belli kuralların ve bu kuralların dayanacağı adaletin bulunması gerekirdi. Ve hiçbir insanın aklı, bu adaleti bütün boyutlarıyla kavrayamaz; dolayısıyla onun tesbit ve sağlanması için de gerekli kaideleri vazedecek olan her zaman Allah'tır. Adalet üzere ihtilâfsız bir toplum, hangi çapta olursa olsun, ancak İlâhî kurallar üzerine oturabilir.

İkinci olarak, Hz. Âdem (a.s.), bir peygamber olduğuna göre, ilk insan toplumunun oluşumununda vahyin temel teşkil etmediğini söylemek zordur. Hele Hz. Âdem'e on sayfalık bir kitap (suhuf) indirildiğini de göz önüne alırsak, bu durum daha çok aydınlığa kavuşacaktır. Bu bakımdan, Batılıların anladığı ve iddia ettiği anlamda bir ilkel toplumdan söz etmek bize göre imkânsızdır. Biz, gerek Hz. Âdem'e suhuf indirilişine ve o'nun peygamber oluşuna, gerekse, Kur’ân'da, "insanların önceden tek bir ümmet olduğu"nu belirten âyete ve "bir toplumun ümmet olabilmesi için, insanların tek din, tek emir, tek zaman ve mekân üzerinde toplanmalarının şart olduğu"na [52] dayanarak, bu ilk insan toplumunda, basit de olsa en azından bir cemaat teşkilatlanmasının bulunduğu düşüncesindeyiz. Çünkü Allah (c.c.), Hz. Adem'e gönderdiği suhufta, herhalde yeryüzünde nasıl davranacaklarını açıklamış ve bununla ilgili bazı emir ve yasaklar koymuştur. Kaldı ki, Hz. Allah'ın (c.c.), Hz. Âdem ve Hz. Havva'yı yeryüzüne indirirken, "Artık bundan böyle size Benim tarafımdan bir hidayet gelir de, kim Bana ait bulunan o hidayet kaynağına uyarsa, onlar için bir korku söz konusu olmayacak ve onlar, herhangi bir şekilde üzülmeyecekler de." [53] buyurduğunu Kur’ân-ı Kerim'de okuyoruz. Bu da, Allah'ın insanı yeryüzünde kendi başına ve sahipsiz bırakmayacağına ve bırakmadığına açık bir işarettir.

Bu âyet, din konusundaki evrim teorisini de çürütmektedir. İlk insan hayatı ilâhî ışık altında başlamış ve Allahü Tealâ, ilk insan olarak Hz. Âdem'i yarattığında ona gerçeği açıklamış ve doğru yolu göstermiştir.

Hz. Âdem'in oğulları bir süre bu yolda yürüdüler ve sonra hak yoldan saparak kendilerine ayrı ayrı dinler icad ettiler.[54] Kur’ân'da ilk açıklanan sapma da, Âdem'in iki oğlu hakkındadır:

"Onlara Âdem'in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Hani onlar, (Allah'a) yakalaştıracak birer kurban sunmuşlardı da, ikisinden birininki kabul olunmuş, öbürününki olunmamıştı. Kabûl olunmayan, (kardeşine) "elbette seni öldüreceğim" dedi. (Beriki de şöyle) cevap verdi: "Allah, ancak müttakîlerden kabûl eder." [55]

Âdem'in bu iki oğlunun kıssası hakkında Kitab-ı Mukaddes'te anlatılan ayrıntılar Müslüman müfessirlerce de tekrarlanmıştır. Fakat, bu konuda rivayet edilen en sağlam hadiste, bu iki oğulun adları bile anılmamaktadır.

"Hiç bir Âdem oğlu zulümle öldürülmez ki, onun kanından (günahından) Âdem'in ilk oğluna da bir pay ayrılmamış olsun. Çünkü, bu cinayeti âdet edenlerin önderi odur." [56]

Görülüyor ki, hadiste fazla ayrıntıya inilmemektedir. Fakat, bazı müfessirler, Hz. Âdem'in iki oğlundan Kabil'in kardeşi Habil'i, kendisiyle doğan ve çapraz evlenme biçimiyle Habil'e düşen kızı almak istediğinden öldürdüğünü söylerler. Kur’ân-ı Kerim'de "takarrüb" maksadıyla, her iki oğulun da birer kurban adadıkları, ama kurbanı kabûl edilmeyenin, kâbul edilen kardeşini öldürmeye yeltenmesi üzerine, öbürünün, "ancak takva sahiplerinin kurbanlarının kabul edileceğini" söylediği anlatılıyor. Bu kurban sırf Allah'a yaklaşmak için mi sunulmuştur. Yoksa müfessirlerin anlattığı gibi, Kabil'in Habil'e zulmetmek istemesi sonucu mu sunulmuştur, bilemiyoruz. Hattâ, müfessirler, Habil'in çoban olduğundan koyunlarının en iyisini (veya bir koçu) kurban ettiği halde, çiftçi olan Kabil'in, cimrilik ederek zayıf başakları kurban olarak sunduğunu [57] ve gökten gelen bir ateşin Habil'in koyununu alıp gittiğini belirtirler. Bu konudaki tartışmalar, konumuz açısından bizi çok ilgilendirmiyor. Konumuz açısından bu hâdisenin ortaya koyduğu gerçek, Kabil'le birlikte ilâhî ahkâmdan sapıldığı ve ittifak üzere bulunan ilk toplumda ihtilâfların baş göstermeye başladığıdır. Taberî gibi bazı müfessirler, Kabil'in Yemen taraflarına gittiğini ve sundukları kurbanı bir ateş alıp götürdüğünden, ateşe tapınmanın Kabil'le başladığını ileri sürmektedirler. Bundan sonra, her zaman için artık bir hak din ve bunun karşısında çok sayıda batıl dinler olagelmiştir.[58]

10. İlk İhtilâftan Sonra

İnsanlar doğru yoldan saptıkça, Allah onlara peygamberler göndermiştir. Yukarıda da söylediğimiz gibi, insan her zaman için yaratılışının çamur yönüne gitme eğilimindedir. O kadar ki insan, heva ve hevesini ilâhlaştırır; [70] bütün fakültelerini, kabiliyetlerini arzularını tatmin yolunda kullanır. Bir hadis-i şerifte,

"Gök kubbesi altında kendilerine tapınılan (sahte) tanrıların Allah katında en kötüsü heva ve hevestir, nefistir"

buyurulmuştur.[59]

Şeytan da, sürekli olarak insanı azdırmak, onu heva ve hevesine uydurmak için tuzaklar kurmakta ve onu iğfal etmeye çalışmaktadır. Bu sebeple Kur’ân, Allah'tan başkasına tapınmayı şeytana tapınma olarak da belirtir.[60] Fakat, Kur’ân'da İblis'ten tekil olarak söz edildiği halde, yer yer "şeyatîn" şeklinde şeytanlar tabiri geçmektedir ki, bundan pek çok şeytan bulunduğunu anlıyoruz. İşte insanlar, hak yolu bırakıp bu şeytanların peşinden gittikçe ve onları kendilerine rabbler, ilâhlar edindikçe, Allah, azabının korkutucuları ve rahmetinin müjdecileri olarak peygamberler ve yanlarında, insanlar arasında hükmetmeleri için kitaplar indirmiştir.

Kur’ân'da eski kavimlerin kıssalarının anlatılmasının maksatlarından biri, belki en önemlisi, biz Müslümanların onlardan ibret almamızdır. Hâdiselerin yeri, zamanı ve oluş tarihi gibi ayrıntılara genellikle fazla bir önem atfetmeksizin anlatılan bu kıssalar, bir yerde İslâmî tarih anlayışının da önemli ipuçlarıdır. Kuşkusuz, Kur’ân'da ismi geçen peygamberler ve anlatılan kıssalar, bütün gelip geçen kavimlerin hallerine bir örnek ve herhalde, Arap Yarımadası'nda ve komşu bölgelerde geçen kıssalar olarak nakledilmiştir. Dolayısıyla bu, hiç bir zaman başka yerlerde başka peygamberlerin de bulunmadığı manâsına gelmez. Batıl dinler olarak kabûl edilen Zerdüştlük, Budizm, Taoizm, Konfüçyanizm gibi dinlerde bile önemli ölçüde Tevhid dini özellikleri göze çarpmaktadır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim, peygamber gönderilmeyen veya peygamber tebliğinin erişmediği hiç bir kavmin olmadığını bize bildirmektedir:

"Andolsun ki Biz, her ümmete, "Allah'a kulluk edin, putlar(a tapmak)tan kaçının" diye tebliğat yapması için bir peygamber göndermişizdir." [61]

Kur’ân-ı Kerim'de peygamberlerin gönderiliş sebeplerini açıklayan âyetlere dikkat ettiğimizde, onların Allah'a şirk koşan, O'nun yanısıra başka başka rabbler ve ilâhlar edinen kavimlere gönderildikleri hemen gözümüze çarpar. Onlara karşı çıkanlar ise, genellikle takip edegeldikleri yolu ve başkalarının rağmına rahat hayatlarını bırakamamaktan, soyluluk kavgalarından, gurur ve enaniyetlerini yenemeyip, bir zaman idareleri altında bulunan insanlarla başka şartlarda ve başka değerler çizgisinde bir araya gelememekten ve çıkar hesaplarından dolayı karşı çıkıyorlardı.[62]

Yine Kur’ân'da açıkça ifade edildiği üzere, Arap müşrikleri de, daha bazı sebeplerin yanısıra, Hz. Peygamber'in (s.a.s.) getirdiği dini kabûl edip, tek Allah'a kulluk ettiklerinde makam ve mevkileri sarsılacağı, çıkarları zedeleneceği, alıştıkları hayatın değişeceği endişesiyle, bir zaman köleleri olan ve istedikleri gibi kullandıkları insanlarla İslâmî değerler çizgisinde bir araya gelmeye gurur ve enaniyetleri elvermediği için Resul-ü Ekrem'e karşı çıktılar. Bu karşı çıkışta, kabile ve kavim çekişmelerinin de çok önemli olduğu açıktır. Burada Ebu Cehil'in şu sözünü aktarmak, yerinde olacaktır düşüncesindeyim:

"Muhammed'e inanmak mı? Haşim Oğulları hacıları yedirdiler, biz de yedirdik; onlara su verdiler, biz de verdik Her işte onlarla at başı gittik ve hiç bir zaman geri kalmadık. Şimdi ise, onlarda, kendisine gökten haber geldiğini söyleyen bir peygamber var, biz de olamayacağına göre, imkânı yok iman etmem." [63]

İşte Hz. Âdem ve Hz. Havva'dan itibaren, ilk insan-ilk peygamberin rehberliğinde ihtilâfsız bir toplumla başlayan insanlık tarihinde, bazılarının, Allah'ın Dini'ne uyulduğunda sağlanan adalet, insanların kanun karşısında mutlak eşitliği, üstünlüğün ırk, renk, servet, makam, isim vs.de değil, sadece takvada, Allah'a bağlılıkta, O'nun koyduğu değerlere sadakatte yattığına tahammül edemeyip, heva ve heveslerine ittibaen diğerleri üzerinde bağy etmeleri, onların haklarına tecavüz etmeleriyle ihtilâflar çıkmış, bu ihtilâflar farklı ve batıl din, farklı toplum ve sistemlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu durumu yeniden Allah'a iman ve teslimiyete, dolayısıyla adalete, hakkaniyete, ebedî değerlere çevirmeleri için Allah peygamberler göndermiş ve beraberlerinde kitaplar indirmiştir. Tarih, bir bakıma bu süreçten ibarettir diyebiliriz.[58]

11. İlk İnsanlar, İlkel ya da Vahşi miydi?

Taş devri, tunç devri gibi devirlerin aslı yoktur. İnsanların maymundan gelmesi, uzay insanları, UFO yalanları gibi bu da hayâl mahsulüdür. Bir karıncayı, bir hücreyi bile yaratmaktan aciz olan dinsizler, bütün kainatı yoktan yaratan Allahı inkar maksadıyla böyle şeyler uydurmuşlardır. Her şeye gücü yeten Cenab-ı Hak, ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdem'e her ilmi öğretti. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki:

"O, Âdem'e bütün isimleri öğretti." [64]

Bu husustaki hadis-i şeriflerden ikisi de şöyle:

"Âdem, Cennetten dünyaya inince, Hak teâlâ, ona her sanatı, her ilmi öğretti." [65]

"Allahü teâlâ, Âdem'e bin çeşit sanat öğretip buyurdu ki: Evlatların, torunların, bu sanatlardan biri ile rızkını talep etsin! Dini geçim vasıtası yapmasın! Din ile dünyayı talep edene yazıklar olsun!" [66]

İlk insanların dil bilmedikleri, işaretle anlaştıkları da tamamen yalandır, dinsizlerin uydurmasıdır. Hıristiyan ve yahudiler de bilir ki, Hz. Âdem cennette meleklerle konuşurdu. Hadis-i şerifte "Âdem, Allahü teâlâ ile konuşan bir peygamberdir." buyuruluyor.[67]

Âdem aleyhisselamdan sonra, çocukları kafileler halinde başka başka ülkelere gittiler. Ayrı bir dil ile konuştular. Böylece babalarının bildiği dilleri unuttular. Devamlı konuştukları dil üzerinde kaldılar.[68]

İlk İnsanlar Medeni İdi

Dinsizlerin uydurduğu gibi, Hz. Ademin çocukları da, ilimsiz, fensiz görgüsüz, çıplak, vahşi değildi. Hz. Âdem ve ona iman eden torunları şehirlerde yaşarlardı. Okumak, yazmak bilirlerdi. Demircilik, iplik yapmak, kumaş dokumak, çiftçilik gibi sanatları vardı.

Bugün, Asya, Afrika çöllerinde ve Amerika ormanlarında vahşiler yaşadığı gibi, Hz. Ademden sonra da bilgisiz, basit yaşıyanlar vardı. Fakat, bundan dolayı ne bugünkü, ne de ilk çağdakilerin hepsi için, vahşi denilemez.

Allahü teâlâ, Hz. Âdem'e gönderdiği kitaplarda, iman edilecek hususlar, çeşitli dillerde lügatler, namaz, oruç, gusl, birçok sanatlar, tıb, ilaçlar, aritmetik, geometri gibi şeyler bildirilmişti. Altın para basılmıştı. Leş, kan ve domuz haram edilmişti.

Hz. Ademden sonra medeniyette gerileyen kavimler olmuştur. Buna rağmen Hz. Nuh zamanında da maden ocakları işletilip, çeşitli aletler, makinalar yapılmıştı. Nuh aleyhisselamın gemisinin, ateş yanarak, kazanı kaynayarak hareket ettiği, yani buharlı gemi olduğu Kur'an-ı kerimde [69] bildiriliyor.[64]

12. Medeniyetlerin Yıkılışı

Kazılarda medeniyetlere rastlanması, eski insanların vahşi olmadıklarını göstermektedir. Kazılarda İlkel toplumlara da rastlanması medeniyetlerin, zirveye çıktığını, sonra çeşitli sebeplerle yıkıldığını göstermektedir. Medeniyetler zirvede iken, tıb çok ilerlemişti, her hastalığın çaresi bulunuyordu. Bugünkü radarlar eskilerin yanında çok ilkel kalır. Bir aletle dünyanın her tarafını görmek mümkündü. Her medeniyet yok olunca, yenisini kurmak için sıfırdan başlamak gerekir.

Hz. Nuhun gemisine binen insanlardan başka her şey harap olmuş, o zamanki medeniyet yıkılmıştı. Yeryüzünde zelzelelerle birçok medeniyetler yok olmuştur. Tekrar belli bir noktadan başlıyarak yükselmeye başlamıştır. Mısır ehramları gibi dünyadaki harikalar, o zamanki medeniyet seviyesini göstermektedir.

Medeniyet grafiği inip çıkmıştır. Medeniyetlerin zirvedeki durumlarını görüp eski insanların hepsine medeni demek nasıl mümkün değilse, medeniyetlerin yıkılıp yeni kurulan medeniyet seviyesi çok düşük olanlara bakıp hepsi vahşi idi de denilemez. Putlara tapınılan bir toplum bulununca, ilk insanların çok tanrıya taptığı da söylenemez. Yani ilk insanlar çok tanrıya tapardı, sonra tek tanrıya taptılar görüşü çok yanlıştır. İlk insan Âdem aleyhisselam tek ilaha ibâdet ederdi. Asırlar sonra puta tapanlar çıkmıştır. Şimdi bile yeryüzünde çeşitli dinler mevcuttur. Ateşe, ineğe tapanlar vardır. Herhangi bir sebeple bugünkü medeniyet yıkılsa, Hindistanda bir kazı yapılsa, bütün dünya ineğe tapıyordu mu denir? Türkiye batsa, asırlar sonra kazı yapılsa, yaşayan insanların neye taptığı söylenecektir? Netice olarak toplumlar belli bir çizgi takip etmemiştir.

13. Tarihte Medeniyetler

Tarihte iki çeşit medeniyet görülmüştür. Bunlardan biri ilahi dinlere inananların ortaya koyduğu medeniyetler, diğeri de inançsızların medeniyetleridir.

Eski Hind, Asur, Mısır, Yunan ve Roma medeniyetleri putperest toplumların dünya hayat anlayışlarını göstermektedir. Bu toplumlarda birçok tanrıya inanılır, heykelleri yapılır, onlara tapınılır ve saçma sapan birçok şeye inanılır, onların bazı insanlara bilhassa krallara (Firavun, Promethe, Afrodit gibi) hulul ettikleri, böylece bu kralların yarı tanrılaştıkları kabul edilirdi.

Buna göre şekillenen günlük hayatta insanlar, asiller, aristokratlar, plepler, köylüler, köleler ve daha türlü çeşitli isimler altında sınıflandırılır, hakim olan sınıflar diğerlerini dini, ekonomik ve beşeri bakımdan sömürürler ve zulmederlerdi.

Atinadaki hipodromlarda insanları üryan olarak spor müsabakalarına sokmak, çeşitli adlar altında tertipledikleri eğlencelerde şarap içerek her türlü çılgınlığı yapmak ve Romada köle yaptıkları ve gladyatör dedikleri insanları birbirleriyle ölümüne dövüştürmek ve günlerce aç bırakılmış arslanlara parçalattırmak vahşeti, zevkleri idi.[64]

14. Hıristiyan Medeniyeti

Hıristiyanların ortaya koydukları medeniyet ise hıristiyan olan milletlerin eski inanç, örf, adet ve anlayışlarıyla karışarak yarı putperest bir medeniyet olmuştur. Hz. İsadan sonra Yahudilerin tertip ve teşvikiyle bozulmaya başlayan hıristiyanlık, felsefecilerin, papaların ve krallarının müdahaleleriyle daha çok bozulmuştur. Böylece Orta Çağ Avrupası, puthaneye döndürülmüş kiliseler ile zâlim derebey ve kralların şatoları etrafında binbir çeşit hurafe ile doldurulmuş kafalar, adalet ve merhametten mahrum kalbler ve cehaletin kararttığı daracık ufukları içinde kaba, görgüsüz ve yarı vahşi insanlarla doldu. Hastalıklar çaresiz, hastalar bakımsız, fakirler ve köylüler hor ve zelil, ilim adamları, düşünürler tehlikeli, kadınlar her türlü hakaret ve zilletin hedefi idi.

Müslümanların İspanyayı fethederek burada bir İslâm medeniyeti kurmaları ve haçlı seferleri sonunda Avrupalılar önce şaşkınlık ve hayranlık içinde bocalamışlar, sonra yavaş yavaş uyanarak çocuklarına Endülüs Üniversitelerinde fen bilgileri, tahsil ettirmeye, İslâm âlimlerinin fen bilgileri kitaplarını kendi dillerine çevirmeye ve müslümanlarda gördükleri teknik aletleri yapmaya başladılar.

Bu arada İslâm âlimlerinin eski Yunan filozoflarının bozuk kitaplarına verdikleri ilmi, inandırıcı cevapları okuyarak içine düştükleri bataklıklardan kurtulmaya çalıştılar. Bu hâl, İslâmiyetin üstünlüğü karşısında ezilen ve papazların aforoz tehdidiyle suskunluk içinde olan Avrupalıları bu defa eski Yunan mitolojisini incelemeye, öğrenmeye sevketti. Öğrendiklerini resim, heykel, felsefe ve edebiyat eseri, müzik bestesi olarak kendilerine göre yeniden yazarak ve yayarak yeni bir yol tuttular. Bunlara rönesans, hıristiyanlık dininde yaptıkları değişikliklere de reform adını verdiler.

Böylece Avrupada gün geçtikçe tesiri azalan ve bir süs unsuru haline gelen bir kilise, ruhi açlıklarını tatmin için sık sık değiştirdikleri sanat ve estetik anlayışları ile maddi refahı hedef alan bir ilim, teknoloji ve sanayileşme başladı. Fransızların övündükleri Versailles sarayında bir hamam yoktu. Su ve temizlik düşmanlığı, papazlardan başlayarak, krallarda, asillerde ve halkta yaygındı.

15. En Güzel Medeniyet

Müslüman milletlerden ve bilhassa Osmanlılardan görüp öğrendiklerini tatbik ederek, üzerinde asırlar boyu çalışıp geliştirerek bu günkü ilmi ve teknolojik seviyelerine ve ihtilallerle yerleştirilen rejimlere ulaştılar. Hıristiyanlığın, bir fantezi ve teselli kaynağı olarak kabul ettikleri teslis denilen üç tanrı inancı bir süs eşyası olarak taşıdıkları haçlar ile her türlü eğlencelerinin sembolü haline gelmiş şarap ve kilise korolarından türemiş çılgın bir batı müziği ve bunların neticesi olarak her gün süratle artan ahlâki çöküntüye medeniyet demek mümkün müdür?

Medeniyetler içinde her bakımdan mükemmeli İslâm medeniyetidir. İslâm âlimleri medeniyeti, beldelerin imar edilerek insanlığın ihtiyaçlarını karşılayacak, rahat ve huzur içinde yaşayacak şekle sokulması, insanların da ruhen, maddeten, fikren ve ahlâken yükselmesi şeklinde tarif etmişlerdir.

Müslümanların tarih boyunca kurdukları bütün medeniyetlerin kaynağı, mümtaz örneği ve rehberi, asr-ı saadettir. O devirdeki islâm medeniyeti sonra gelen müslüman milletlerin daha çok benzemek için çırpındıkları ötelerin ötesindeki bir nurlu idealleri olmuştur.

Tarihte olduğu gibi, bugün de dinimizi iyi öğrenip, onu doğru anlamaya, ona uymaya çalışırsak maddi ve manevî sahada en yüksek bir medeniyete ulaşmamız son derece kolay olacaktır.[64]

Kaynaklar ve Dipnotlar

[1] Taberî Tefsiri, I/192-195.
[2] Kurtubî Tefsiri, I/256
[3] Hud, 11/7
[4] bk. Nursi, İşârâtu'l-İ'caz, 286-287. Ebû's-Suud efendi de benzer ifadelerle aynı konuyu işlemiştir, bkz. İrşâdu'l-Akli's-Selîm ila Mezâye'l-Kur'ani'l-Kerîm, IX/102-103
[5] Bakara, 2/30
[6] "İşaratü'l-İ`caz", s. 201.
[7] www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=article&aid=2572
[8] Fahrettin-i Razî, "Tefsir-i Kebir Mefâtihul Gayb"
[9] www.sorusorcevapbul.com/soru-cevap/melekler/melekler-insanlarin-fesat-cikaracagini-nereden-biliyordu/
[10] Hicr: 15/ 26, 27
[11] www.sorusorcevapbul.com/soru-cevap/melekler/cinler-insanlardan-once-mi-yaratildi/
[12] Taberi, "Tefsir", I , 195-214; "Tarih", I/1,107-112;
[13] Zariyat 56
[14] Hicr 27
[15] Kehf 50
[16] Secde 13
[17] www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=1765
[18] Neml 17 / Hicr, 26-27
[19] www.gizliilimler.tr.gg/Semum.htm
[20] Sâd, 38:71-78; A'raf, 7;
[21] www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=show_qna&id=4920
[22] Hak Dini, IV, 20.
[23] Hak Dini, VII, 369.
[24] Muhtasar Ruhu 'l-Beyan, V, 122.
[25] Tahrim, 66:6
[26] Muhtasar Ruhu'l-Beyan, V, 123
[27] Matta, 25:41
[28] Kehf, 18:50
[29] Nuh, 71/14
[30] İsfahanî 1961
[31] Müslim, "Kader," 3
[32] Ahzab, 33/72
[33] Sözler, "30'uncu Söz"
[34] Tîn, 95/4-6
[35] Lokman, 31/20
[36] www.yeniumit.com.tr/konular.php?sayi_id=62&konu_id=237&yumit=bolum2
[37] Bakara, 2/30
[38] İsfahani, "Halife" md.
[39] Yazır 1960, 1/299
[40] Kutub, 1/144; 16/75
[41] Gülen, Nisan 1999
[42] Bakara, 2/258; Âl-i İmran, 3/64; Maide, 5/72; Tevbe, 9/30-31; Hud, 11/59; Şuara, 26/22; Şura, 42/21; Zuhruf, 43/51
[43] Yazır, 1/309-310
[44] Hesiod, "İşler", çev: Yakup Baydur, (MEB yay) İst, 1949, s.7
[45] C. N. Parkinson, "Siyasal Düşüncenin Evrimi", çev: M. Harmancı, İstanbul 1976., s.20
[46] C. N. Parkinson, a.g.e., 20-21
[47] Nisa, 4/1
[48] Bakara, 2/213
[49] Yunus 10/19
[50] Esed, Bakara, DN: 197
[51] Yazır, 2/749
[52] İsfahani, 23
[53] Bakara, 2/38
[54] Mevdudi, 1/228
[55] Maide, 5/27
[56] Zebidî, 9/83
[57] Taberî, 1/88
[58] www.yeniumit.com.tr/konular.php?sayi_id=62&konu_id=237&yumit=bolum3
[59] Taberani, Mu'cemü'l-Kebir, HN: 7502
[60] Ya-Sin 36/60
[61] Nahl, 16/36
[62] Bakara, 2/258; Hud, 11/59; Mü'minûn, 23/24; Şuara, 26/151-152...
[63] Köksal 1973, 200
[64] Bekara 31
[65] Taberânî
[66] [Hakim]
[67] Beyhekî
[68] Mirat-i Kainat
[69] Hud 40
[70] Furkan 25/43





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36944680 ziyaretçi (103184011 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.