İslamiyet’e Yöneltilen “Uzak Tanrı” Eleştirisi Üzerine
 

İslamiyet'e Yöneltilen “Uzak Tanrı” Eleştirisi Üzerine

Kişisel Tanrı ve Kişisel Olmayan Tanrı

Hıristiyanlığın İslamiyet'e yönelttiği “Uzak Tanrı” yada “Uzaktaki Tanrı” eleştirisinin özü, Tanrı'nın kişi yada kişisel olup olmadığı konusuyla çok yakından ilgilidir. Ancak günümüz Hıristiyan dünyasında Tanrı'nın kişiliği ve kişiselliği konusunda ortak bir görüş olmadığı içindir ki, Batı'dan “4 Ruhsal Kural”ın içinde gelen bu kavram, Hıristiyanlığın “hazır paket”, “acele kargo” olarak sunulduğu çoğu ülke gibi ülkemizde de “kişisel” tevil ve yorumlardan ibarettir.

Ben, bir ilahiyatçı değilim, teolog yada dini konularda uzman biri de değilim. Sadece “sokaktaki adam”ım ve yine sokaktaki adamdan biri olarak bu konudaki düşüncelerim, sadece kendi bakışım ve diğerleri gibi “kişisel” yorumlarımla sınırlıdır.

“Kişisel Tanrı” kavramından pek çok şey çıkarmak mümkün. Yazının başında da ifade ettiğim gibi, Batı'daki kilise vizyonlarında bile –bu konuda- ortak bir fikir sağlanabilmiş değil. Benim bu kavramdan çıkardıklarım şunlar:

a) Bireylerin kendi hayatlarında bizzat müşahede edebilecekleri bir Tanrı kavramı. Yani, “Kişi Tanrı'yı nasıl görüyorsa Tanrı da öyledir, kişiye göredir.” düşüncesi.

b) Kişiliği insanla “ortak” özellikler gösteren, insanın Tanrı benzerliğinde yaratıldığı gibi Tanrı'nın da insanın benzerliğinde olduğu düşüncesi. (Tekvin 1:26)

c) İsa Mesih'in çarmıha gerilişinden sonra 3.gün ölümden dirildiği ve yaşayan bir Tanrı olduğu, kendisini hayatına kabul etmek isteyen herkesle ruhsal bir paydaşlıkta olduğu düşüncesi. (Akşam Yemeği Alegorisi)

d) Emmanuel, yani Tanrı'nın insan olup aramızda yaşadığı, bu yüzden de Tanrı düşüncesinin insan zihninde bulanık bir kavram halinden çıkıp netleştiği, gözle görülebilir ve elle dokunulabilir bir netlik kazandığı düşüncesi. (Eski Ahit Peygamberlikleri)

e) Tanrı'nın çarmıhta çektiği acılar düşünülerek insanı kolayca anlayabileceği, çünkü kendisinin de acı çektiği ve tüm boyunduruğu (yükü) ağır olanları, acı çekenleri bugün de kabul edeceği ve onların günahlarını / acılarını kendisi yüklendiği düşüncesi.

Tüm bu (olası) maddeleri göz önünde tuttuğumuzda Tanrı'nın tasavvuru muğlakta kalmayan, net; elle tutulabilir, gözle görülebilir bir nitelikte olduğu, Tanrı özünden soyunup insan bedeninde (Teolojik bir terim olarak “bedende”) yeryüzüne geldiği, insan olup aramızda yaşadığı, diğer insanlar hastalıklara, açlıklara (ve çarmıhına gerilirken işkence ve hakaretlere) mâruz kaldığı, bu “deneyimleri” sonucu –diğer dinlerde tanımlanan Tanrı anlayışına nazaran- kendi köşesine kurulmuş, insanlara emirler yağdıran, onların acılarıyla ya da “kişisel” olarak onlarla yani kullarıyla ilgilenmeyen bir Tanrı değil, yine bu “deneyimleri” sonucu insanları anlayabilen, günaha olan zaaflarını ve insanın diğer zayıf yanlarını bilen bir Tanrı portresi çıkar karşımıza. Bu yüzden de Mesih inancının diğerleri gibi bir “din” değil de, Yaşayan Tanrı'yla, yani İsa Mesih'le başlayacak bir uzun bir yolculuk olduğu görüşü savunulur.

Şimdi bu maddeleri tek tek gözden geçirip İslam'daki Tanrı anlayışıyla kesişen / uyuşmayan noktaları inceleyelim.

a) Birey'e Özgü Tanrısallık Anlayışı ve İslam

"Kulum Beni nasıl zannederse Ben öyleyim." 7- Buhârî, Tevhid, 15; Müslim, Tevbe, 1; Tirmizi, Zühd, 51; İbn Mace, Edep, 58

Mesnevi'de şöyle bir hikâye anlatılır.

Musa, dağda bir çobana uğradı. Çoban aklınca Allah'ı zikrediyordu. şöyle diyordu:

“Hey koca Tanrı!.. Gel bana sakalını tarayayım, gel bitini ayıklayayım, gel sana süt içireyim, gel de kulübemde dinlen”

Musa hiddetlendi:

“Behey sersem, Allah'la nasıl konuşursun? Dua ederken kâfir oldun gitti, behey akılsız”


Çoban bir feryat etti ki, ağlayarak tası tarağı bıraktı çöllere düştü. Allah Musa'ya vahyetti;

“Kulumla arama girmeye utanmaz mısın? O ne güzel beni kendi aklı ve gönlünce anardı. Ey Musa sen Allah'a yaklaştırmaya mı geldin uzaklaştırmaya mı?” Musa hatasını anladı ve üzüldü de çobanın ardına düştü. Çoban çöllerde idi artık. Musa “Hakkını helal et, sürünün başına dön” dedi. Çoban “Sen beni azarlayana dek ben dünyada idim. Şimdi Rabbim beni öyle bir nurla ateşledi ki durmam artık, perde açıldı ey Musa!” dedi ve gözden kayboldu. Can, sevgiden nurdur. Allah can ehlinin diline bakmaz kalbine bakar. Kâbe'nin içine girene “Kıbleye dön” demek ne kadar abestir.

Allah-u Teala'nın insanları yaratma nedeni, bir kûdsî hadiste şöyle anlatılır:

“Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim (bilinmeye muhabbet ettim) ve kâinatı ... Bilinmek istedim, mahlukatı yarattım” buyurulur. (Acluni, II, 132).

Yani insanın (ve cinlerin) yaratılış nedeni, (fıtratlarında vâr olan) Yaratıcısını tanımak, O'nu bilmek ve O'na kulluk etmesidir. Bu tanıyış ve arayış, gerek resûlleri aracılığıyla insanlara tebliğ ettiği ilâhî vahiy, gerek kâinat kitabının tefekkür dolu sayfaları ve gerekse -başta da söylediğimiz gibi- insanın fıtratında vâr olan istidatlar ile mümkündür. Yine bir kudsî hadiste şöyle buyrulur:

“Siz bana bir adim atın, ben size on adım atayım. Siz bana doğru emekleyin, ben size koşa koşa geleyim”


O'nu tanımak arzusu içimizde güçlendikçe gerek (kendi) hayatımızda (ve günlük yaşantımızda), gerek kainat kitabında ve gerekse bizlere kendi mesajı olan Kur'ân-ı Kerim'i “anlama”, “idrâk” noktasında kalbimizdeki mührün gün be gün kırılıp varlığının ve nûrunun kalplerimizde inkişâfı mümkün olacaktır:

Nefsinin arzusunu ilah edinen, Allah'ın; (halini) bildiği için saptırdığı ve kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah'tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız? (Kur'ân-ı Kerîm, Câsiye, 45/23)

O'nun Esma'ül Hüsnâ'sını (güzel isimlerini ve bu isimlerin mahiyetini) günlük yaşantımızda tefekkür ettikçe, kalbimize O'nun zikrini ve tefekkür'ünü yerleştirdikçe kalplerimiz (sadece etten bir organ olmaktan çıkıp), Sıdret'ül Münteha gibi O'na yakın olduğumuz ve kainat Yaratıcısını ağırlayan kutsal bir mabede dönüşecektir:

“Yere göğe sığmadım; fakat mü'min kulumun kalbine sığdım.” (Kudsî Hadis)

Bu tefekkür, her şeyde, bazen yeni açmış bir goncada, otobüste insanların yüzlerindeki “El Musavvir” isminin zuhûrunda, sonbaharda dalından düşen bir yaprakta (çünkü O'nun bilgisi olmadan bir yaprak bile yerinden düşmez…) kısacası kainat kitabının günlük hayatımıza girdiği her köşesinde O'nu bize daha da yakın kılar. Aldığımız her nefeste O, aklımızda, kalbimizde ve yanı başımızdadır Öyle ki bize şah damarlarımızdan daha da yakın…

İbadetlerimizin nedeni, sevap kazanıp Cennet'e gitme arzusu değil, aşk'la, tam bir bağlılıkla kendimizi ona teslim etmek, O'nu aldığımız her nefeste “bu aşkla” hissedebilmek, İhlâs'la (YANİ O'NU GÖRÜYOR GİBİ) O'na yakınlaşmaktır İşte bu yüzden “Namaz, mü'minin mirâcıdır.” Her secdemiz, Sidret'ül Münteha'dır. O'nunla baş başa olduğumuz o bulunmaz KAVUŞMA ANI, bir vuslat, rûhlarımızı süsleyen göz yaşlarımızın ve O'na yakarışlarımızın materyalist dünyanın “huzûr” mefhûmunu yitirdiği bir çağda Yaratıcı'mızın bize bir nimetidir. Çünkü;

“Onlar, inananlar ve kalpleri Allah'ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah'ı anmakla mutmain olur (huzur bulur).” (Kur'ân-ı Kerîm , Râd 13/28)

b) Tanrı'nın Benzerliği
c) Tanrı'nın Kul Özü Alması
d) Tanrı'nın İnsanlarla Olan İlişkisi
e) Tanrı'nın İnsanın Acı ve Zaaflarını Bilmesi

Devam edeceğim..

Gizli İlimler Admin
30 Eylül 200, Cumartesi.





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36709793 ziyaretçi (102768308 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.