İslamiyet
 

İslam, İslamiyet, islam, islamiyet, Allah, hz. muhammed, din, hak din, islam tarihi, kabe, kuranı kerim, kuran-ı kerim

İslamiyet

Son peygamber hazret-i Muhammed'e gönderilen din. Bütün hurâfelerden, efsânelerden temizlenmiş olan, yalancı kerâmetleri reddeden, insanları günahkâr değil, aksine Allah'ın kulu ve doğuştan günahsız olarak kabul eden, onlara hayatta çalışma ve iyi yaşama imkânını veren, bedenin ve ruhun temizliğini emreden İslâmiyet, en son ilâhî dindir.

İslâm, lügatte, “sulh ve sükûnet, selâmet, barış ve tek olan Allah'a, kendini tamamiyle teslim etmek” demektir.

Terim olarak ise; “Cebrâil ismindeki melek vasıtasıyla sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma gönderdiği, insanların dünyâda ve âhirette rahat ve mesut olmalarını sağlayan usûl ve kâideler” olarak târif edilir. İslâmiyet, mîlâdî 610 senesinde Mekke'de Muhammed aleyhisselâma Allah-u Teâlâ tarafından gönderilmeye başlanmış, bu vahiyler 23 sene sürmüştür.

İslâm dîni, bütün zamanlara, mekanlara ve bütün insanlara gönderilmiştir. O, evrenseldir. Bu durumda İslâmiyet, bir ırkın, bir sınıfın ve zümrenin dîni değildir. O, bütün milletlerin, toplumların ve sınıfların dînidir. Bu bakımdan Allah, “Rabbülâlemin”, yâni âlemlerin Rabbi'dir. Başka dinlerde olduğu gibi yalnız O dînin mensuplarının Allah'ı değildir. İslâm dîninde Peygamber, tıpkı bizim gibi bir insandır. Fakat kusursuz (mâsum)dur. Allah O'nu, kendi emirlerini bütün insanlara bildirmek için seçmiştir.

İslâm dîni, hazret-i Muhammed'in bu dîni bildirmeye başlayıncaya kadar gelmiş olan bütün peygamberleri tanır. Bunların hepsini sever ve hürmetle anar.

Her asırda gönderilen peygamberler insanları doğru yola dâvet etti. Peygamberlere uyanlar kurtuldu, uymayanlar ise sapık yollara düştüler. Çünkü rehbersiz doğruyu bulmak mümkün değildir. Bütün peygamberler, aynı îmânı bildirmişler, tek olan Allah'a inanmayı, O'na ibâdet etmeyi ve O'nun mahlûklarına karşı nasıl davranılacağını göstermişlerdir. Esâsen eski din kitaplarında ve hakîki İncil'de bir son Peygamberin geleceği yazılıdır. Hazret-i Muhammed en son peygamberdir ve O'ndan sonra bir daha peygamber gelmeyecektir.

Hazret-i Muhammed'in Allah'ın peygamberi olduğuna inanmak demek, O'nun bildirdiği Kur'ân-ı kerîmde yazılı olan emirlerin ve yasakların hepsinin Allah'ın emirleri ve yasakları olduğuna inanmak, hepsini kabul etmek, beğenmek demektir. Böyle inanan kimse, bunlardan bazılarına uymazsa, îmânı bozulmaz. Müslümanlıktan çıkmaz. Fakat bunlardan birine bile uymadığına üzülmez, hatta bu hali ile öğünürse, Peygambere inanmamış olur, îmânı bozulur, dinden çıkar. Uygunsuz hareketinden dolayı Allah'a karşı boynu bükük, kalbi üzüntülü olursa, îmânının kuvvetli olduğu anlaşılır.

İslâmiyet'te türlü âyinler, dinde reformlar, türlü yortular yoktur. İslâm dîni, insanların dürüst ve nâmuslu yaşamalarını esas tutmuştur. İbâdet için emrettiği zamanlar kısadır. İbâdet bir âdet olarak değil, Allah'ın huzuruna çıkıp, O'na cânı gönülden şükretmek ve O'na yalvarmak için yapılmaktadır. Gösteriş olarak yapılan bir ibâdeti Allah kabul etmez. Kur'ân-ı kerîmde de meâlen: “Kimseye yardımı dokunmayan ve açı doyurmayan, fakat yalnız namaz kılanlara ne yazık! Onlar kıldıkları namazdan gâfil olanlardır, onlar gösteriş yapanlardır.” (Mâûn sûresi) buyrulmaktadır.

İslâm dîninin kitâbı, Kur'ân-ı kerîmdir. Kur'ân-ı kerîm, hazret-i Muhammed'e Allah tarafından indirilmiş ve kendisi tarafından insanlara tebliğ olunmuştur. Kur'ân-ı kerîmin âyetleri büyük bir dikkatle zapt edilmiş ve bir harfi bile değişmeden, bugüne kadar gelmiştir. Hiçbir dîni kitap, Kur'ân-ı kerîm kadar beliğ değildir. Aradan on dört asır geçmiş olmasına rağmen bugün de, o berraklığını muhâfaza etmektedir.

İslâm dîni, ruh ve beden temizliği esası üzerine kurulmuştur. İslâmiyet bu ikisini eşit tutar. Eski dinlerin görünür ve görünmez bütün iyiliklerini İslâmiyet kendinde toplamıştır. Bütün saâdetler, muvaffakiyetler ondadır. Yanılmayan, şaşırmayan akılların kabul edecekleri îmân, ibâdet esasları ve güzel ahlâktan ibârettir.

İslâmiyet'in içinde hiçbir zarar yoktur. İslâmiyet'in dışında hiçbir menfaat yoktur ve olamaz. İslâmiyet insanların sevişmelerini, yardımlaşmalarını, kardeşçe yaşamalarını, memleketleri imar ve insanları mânevî ve maddî olarak yükseltmeyi emretmekte, Allah-u teâlânın emirlerini büyük bilip saygı göstermeyi ve mahlûkata merhameti, vatanını, bayrağını sevmeyi, kânunlara isyan etmemeyi istemektedir. Nefsin temizlenmesini temin etmekte, kötü huyları iyi huylardan ayırarak iyi huyları emretmekte, kötü huyları ise şiddetle yasak etmektedir. Gayri müslim vatandaşlarla ve iyi, kötü herkesle iyi geçinmeyi, her bakımdan iffet ve hayâyı, tam sıhhatli olmayı istemektedir. Müslümanların, başkalarının malına, canına, namusuna, şeref ve itibarına el, dil, fiil, resim ve yazı ile saldırmaları kesinlikle yasaktır. Yalan, iftira, gıybet, hasetlik, düşmanlık reddedilmiştir. İslâm dîni, herkese karşı edepli, saygılı olmayı, ana babaya, akrabaya, arkadaşlara, muhtaçlara dâimâ müşfik, merhametli, iyilik edici olmayı, hayvanların dahi hakkını gözetmeyi, cömert olmayı, israftan sakınmayı emretmektedir. Tembellik ve boşa vakit geçirmeyi yasaklamıştır. Ziraata, ticârete, sanâyiye, sanata, ilme, fenne, tekniğe, endüstriye lâyık olduğu üzere ehemmiyet verir. İnsanların yardımlaşmalarını, birbirlerine hizmet etmelerini istemekte; dîni, vatanı, inanışı başka olanların canlarını, mallarını ve nâmuslarını korumayı mecbur edip, bunlara saldırmayı kesinlikle yasaklamaktadır. Fertlerin, evlâdın, âilenin ve milletlerin haklarını ve vazifelerini öğretmekte, dirilere, geçmişlere, geleceklere, herkese karşı bir hak ve mesuliyet gözetmektedir. Bir hadîs-i şerîfte buyruldu ki: “İslâmiyet, Allah-u teâlânın emirlerini tâzim etmek, büyük bilmek ve O'nun yaratıklarına da acımak, merhâmet etmektir.”

İslâmiyet; insanın hem rûhî, hem de maddî refâhını temin edecek bir ahlâk getirmiştir. Bu mukaddes din, sâdece fert ile Allah arasında râbıta kurmakla kalmayıp, fertlerin birbirlerine, hattâ insanlık câmiasına karşı haklarını ve vazifelerini temin eden, hep ileriyi gösterir, ileriyi ister ve ilericidir. İlericiliğin ve dinamizmin mümessilidir. Bu din, insan ruhunu ve bütün insanlığı saâdete kavuşturacak prensiplerden ibârettir. Sosyal adâlet esasları üzerine kurulmuştur. İslâmiyet'te sınıflaşma yoktur. Müslüman olan herkes aynı haklara, aynı îtibâra sâhiptir. Adâlet karşısında devlet reisi de, çoban da eşit haklara mâliktir ve eşit mesuliyetler taşır. Bir kişinin veya belli bir cemiyetin değil, bütün insanlığın hür ve medeni bir hayat seviyesine ulaşmasını emretmekte, bunun için de sosyal adaleti esas tutmaktadır. Ancak İslâmiyet'in bildirdiği sosyal adaletin, sosyalizm ve komünizmle hiçbir alâkası yoktur.

İslâmiyet, komünist ve kapitalist düşüncelerin tam ortasını bildirmiş, bir yandan zenginlerin fakirlere yardımını emretmiş (zekat gibi) bir yandan da bütün insanları biraraya getirerek (hac gibi), fakat aynı zamanda onların dürüst olmalarını sağlayacak, yâni disiplini de koruyarak dünyada düşünülebilen en mükemmel sosyal hayâtı tâyin etmiştir.

Allah-u Teâlâ,İslâm dînini hayatın yürümesini, ihtiyaçların değişmesini karşılayacak, terakkileri sağlayacak esaslar üzerine kurmuştur. İslâmiyet insanların mukadderâtını, muayyen, müstekâr, hiç değişmeyecek olan sağlam bir adâlet temeline bağlamıştır. Halkın mukadderâtını tesâdüfe, şansa değil, beyaza-siyaha ve doğuya-batıya yayılan eşit haklara, âdil hükümlere bağlamıştır. İslâm'da, modern ilimlerle tezata düşen (zıt gelen) hiçbir nokta yoktur. Emir ve telkin ettiği bütün hususlar, tamamiyle mantıkî ve akla uygundur. Fen adamlarının hayatları boyu uğraşmalarının sonucunda elde ettikleri ilmî gerçekler, İslâmiyet'e tam uygun çıkmakta, diğer dinler ise bu hakikatlere ters düşmektedir.

Bozulmuş olan diğer dinler, yalnız mâneviyâta hitap eden bir takım mistik ideallerle doludur. Bunların hakikî hayat ile hiçbir ilgisi yok gibidir. Halbuki İslâm dîni, insanın hayatta ne yapması gerektiğini de öğretir. İslâm dîninin emirleri, insana yalnız âhirette değil, aynı zamanda dünyâda da hayatın her safhasında doğru yolu gösterir. İslâm, tamamiyle tarafsız ve ancak insanların iyiliğini isteyen, yüce Allah'a kul olmayı emreden bir dindir.

İslâmiyet'te îmân esasları: İslâmiyet insanlardan ilk önce îmân etmelerini ister. Îmân, hazret-i Muhammed'in Allah-u teâlâdan bildirdiklerine kalple kabul etmek, dil ile söylemektir. İslâmiyet'e ilk giriş Kelime-i şehâdeti söylemek ve mânâsına inanmakla olur. Kelime-i şehâdet “Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh” sözüdür. Mânâsı “Yerde ve gökte Allah'tan başka ibâdet edilmeye hakkı olan ve tapınılmaya lâyık hiçbir varlık yoktur. Hakîki mâbûd (ibâdet edilmesi gereken) Allah-u teâlâdır.” demektir. Böyle inanan kimse, mümin ve Müslüman'dır. Müslüman olmak için Kelime-i şehâdeti bir din görevlisinin yanına gidip söylemek şart değildir. Böyle bir uygulamanın bulunması, din görevlisinin Müslüman olacak kimseye yardımcı olması içindir.

Kelime-i şehâdeti söyleyip, mânâsına inanan kimsenin aslında Kelime-i şehâdetin mânâsı içerisinde mevcut olan şu altı esâsı da öğrenip inanması gerekir. Bunlar: Allah-u teâlâya, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kazâ ve kadere (hayrın ve şerrin Allah-u teâlâdan geldiğine) inanmaktır.

İslâm dînine girmiş olanlara, yâni Müslümanlara farz olan, muhakkak yapılması gereken beş esas vazife vardır: Bunlar, tek Allah'a ve O'nun Peygamberi ve kulu olan hazret-i Muhammed'e inanmak, namaz kılmak, Ramazan ayında oruç tutmak, hacca gitmek ve zekât vermektir. Bu beş esasa “İslâmın binâsı” (yâni şartlar) denir.

İslâm dininde, insana, gücü yetmeyeceği, altından kalkamayacağı bir şey emredilmemiştir. Sıhhatini feda ederek, hastalanarak ibâdet etmeyi, Allah-u Teâlâ hiçbir zaman istememiştir. Allah, çok kerîm, gafûr ve rahîmdir. Tövbe edenleri affedici ve merhametlidir.

Namaz, günde beş defa yapılan dînî vazifedir. Namaza başlamadan evvel abdest almak, yâni elini, yüzünü, kollarını, ayaklarını yıkamak, başını mesh etmek lâzımdır. Günde beş defa bu vazifenin yapılması, normal çalışmaya mâni olmaz. Namaz, câmiye gitmeden her yerde yalnız kılınabilir. Su bulunamazsa ve hastalık özrü varsa toprak ile “teyemmüm” adı verilen tarzda abdest almak mümkündür.

Oruç, senede bir ay, yalnız gündüzleri yemek ve içmekten uzaklaşmak demektir. Bunun mânâsı, insanlara açlığın ve susuzluğun ne demek olduğunu da öğretmektir. Oruç, toklara, aç insanın neler çektiğini hatırlatır. Aynı zamanda nefse hâkim olmayı sağlar. Oruç tutma zamanı Kamerî aylara göre tâyin edildiğinden, her sene (şemsî sene hesâbıyla) evvelki seneye göre 10-11 gün evvel gelir. Bu sebepten, yaklaşık otuz üç sene içinde her mevsimde oruç tutmak mümkün olur.

Zekât, serveti yerinde ve fıkıh kitaplarında bildirilen ihtiyacından fazla malı ve geliri olan Müslüman'ın, elindeki toplu kazancın yüzde iki buçuğunu, yâni kırkta birini senede bir defa, muhtaç olanlara vermesi demektir. Bu farz, varlıklı Müslümanlar içindir. Kazancı ancak kendi geçimine yeten kimseler, yâni zengin olmayanlar zekât vermez.

Hac ise, hiçbir borcu bulunmayan ve seyâhatteyken âilesinin nafakasını (geçimini) onlara bırakabilen varlıklı kimselerin, ömründe bir kere Mekke şehrine gidip Kâbe'yi tavaf ve Arafat meydanında Allah'a duâ etmesi demektir. Bu da, bu şartlara hâiz olan Müslümanlara farzdır.

İslâmiyet'te din bilgileri “edille-i şer'iyye” denilen dört ana kaynaktan elde edilir. Bunlar:

  1. Kur'ân-ı Kerîm: Dînî hükümlerin birinci derecede kaynağıdır. Müslümanların mukaddes kitabıdır. Son îlâhî kitaptır. Önceki kitapların hükümlerini kaldırmıştır.
  2. Sünnet: Peygamber efendimizin işleri, sözleri ve görüp de mâni olmadıkları şeylerdir.
  3. İcmâ: Bir asırdaki müctehid âlimlerin bir meselenin hükmü için sözbirliği etmeleridir.
  4. Kıyâs: Müctehid âlimlerin, dinde hükümleri açıkça bildirilmeyen işlerin hükümlerini açıkça bildirilenlere benzeterek anlamadır.

Bu dört ana delilden çıkarılan bilgilerin tamâmına fıkıh bilgileri denir. Fıkıh bilgileri başlıca dört ana kısma ayrılır:

  1. İbâdetler; bunlar namaz, oruç, hac, zekat, kurban, sadaka-i fıtır ve cihaddır.
  2. Muâmelât; kısmen medenî hukuk, amme hukûku, borçlar hukûku ve kısmen kişisel haller.
  3. Münâkehat; medenî hukuk ve kişisel haller.
  4. Ukûbât; cezâ hukûku, ahlâk ve görgü kurallarıdır.

Müslümanlar, Allah'a, Peygamberlere, kitaplarına, meleklere, âhiret gününe, hayır ve şerrin Allah'tan geldiğine ve ölümden sonra tekrar bir dirilme olacağına inanırlar. Esâsen diğer ilâhî dinler de, bunlara inanmayı emretmektedir.

İbâdette ihmal ve kusuru olanları âhirette Allah-u Teâlâ, dilerse affeder dilerse cezalandırır. Fakat başkasını aldatanlar, başkasının hakkını yiyenler, yalan söyleyenler, hilekârlık yapanlar, zulmedenler, adâletsizlik yapanlar, riyâkarlar, anasına-babasına ve büyüğüne itâat etmeyenler, başkasının hakkını yiyen veya başkasını aldatanlar, hak sahipleri ile helalleşmedikçe affedilmeyeceklerdir. Ancak husûsî hallerde (şehit olmak, müzdelîfe vakfesinde bulunmak, bol sadaka vermek) affolunabileceklerdir. Üzerinde kul hakkı olan kimseler, daha dünyâdayken pişman olarak, o kulun hakkını ödeyip, onunla helalleşmeli, sonra Allah'ın merhâmetine sığınmalı, bir daha böyle kötü harekette bulunmaktan çekinmeli, birçok iyilikler yaparak günahlarını affettirmeye çalışmalıdır. O zaman, Cenâb-ı Hak, belki onların kusurlarını bağışlayacaktır. Bu ancak Allah'ın irâdesine bağlıdır. Kur'ân-ı kerîmde dâimâ Allah'ın çok merhâmetli ve affedici olduğu tekrarlanmakta olduğundan ümit olunur ki, cidden nedâmete gelip tövbe edenler ve hayırlı işler yaparak günahlarını affettirmeye çalışanlar, Cenâb-ı Hakk'ın mağfiretine, bağışlamasına lâyık görülsün!

Cenâb-ı Hak meâlen; “Kim zerre kadar iyilik yapmışsa, onun karşılığını görür, kim zerre kadar kötülük yapmışsa onun da karşılığını görür.” (Zilzal sûresi: 3) buyurmaktadır ve bunu yalnız Müslümanlara tahsis etmeyerek, bütün insanlara âit kılmıştır. Yalnız insanlara iyilik etmek düşüncesi ile çalışarak, insanlığa faydalı keşifler veya işler yapmış, insanlara yardım için hayatını, sıhhatini tehlikeye koyarak, en güç şartlar altında çalışmış olan bir kimse bile, Müslüman olmayıp, kâfir olarak ölürse, iyilikleri onu küfrün cezâsından kurtaramaz. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın huzurunda her türlü fenalığı ve hilekârlığı yapan, yalan yere ibâdet eden münâfıkların cezâsı muhakkak bunlarınkinden daha çok olacaktır.

İslâmiyet'te inanılacak ve amel edilecek hususlarda doğru bir îtikât ve doğru bir amel gerekir. Bu îtikât ve amel, Peygamber efendimiz ve arkadaşlarının bildirdiği îtikât ve ameldir. Bu îtikât bilgilerine inanan ve amel bilgilerini yapana Ehl-i sünnet veya kısaca Sünnî denir. Bugün dünyâda Ehl-i sünnet olanlar inanılacak hususlarda iki imâma yâni İmâm-ı Mâtürîdî ile İmâm-ı Eş'arî'ye tâbidirler. Amelî hususlarda ise Hanefî, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezheplerine tâbidirler. Bu mezheplere ve imâmlara tâbi olmayan kimseler Ehl-i sünnetten değildirler.

Ehl-i sünnet îtikâdında olmayan Müslümanlara Ehl-i bid'at veya Ehl-i dalâlet denir. Bunlar 72 fırka (grup)dır. Bunlar îmânı gideren bir inanışın içine düşmedikçe yine Müslüman'dırlar.

İslâmiyet, kadınlara en büyük hakları vermiştir. İslâm dîninde birkaç kadınla evlenmek gibi bir emir yoktur. Bu hususta İslâm dîni, dörde kadar evlenmeye izin vermiştir. Bunu da ağır şartlara bağlamıştır. İslâm dîni zuhur ettiği zaman, Araplar istedikleri kadar kadınla, hiçbir hak tanımaksızın birlikte yaşarlar ve onlara köle muamelesi yaparlardı. İslâmiyet, kadınları bu feci vaziyetten kurtarmış, onların haklarını korumuştur. Peygamber efendimiz; “Cennet anaların ayağı altındadır.” buyurarak, yüce dînimiz kadınlara seçkin bir mevki vermiştir. Hak dinlerin dışında insanların uydurduğu hiçbir dinde kadınlara böyle bir hak tanınmamıştır.

İslâm dîni, son dindir. Kur'ân-ı kerîm, ilk gününden bu güne kadar hiç bozulmadan, bir kelimesi bile değişmeden gelmiştir. Bu o kadar bârizdir (açıktır) ki, artık başka din gelmeyeceği, insanların dîni ihtiyaçlarının tamamıyla giderilmiş bulunduğu, İslâm dîninin hakîki Allah dîni olduğu kendiliğinden meydana çıkar.

Bir cümle ile İslâmiyet, insanın dünyâ ve âhiret saâdetini içinde toplayan en son ilâhî dindir. Nitekim Allah-u Teâlâ Kur'ân-ı kerîm'de meâlen buyuruyor ki:

Bugün size dîninizi ikmal ettim ve size ihsanda bulunduğum nîmetlerimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm'ı seçtim. (Mâide sûresi: 3)

Muhammed (Aleyhisselam)in getirdiği İslâm dîninden başka din isteyenlerin, dinlerini Allah-u Teâlâ sevmez ve kabul etmez. İslâm dînine arka çeviren, âhirette ziyân edecek, Cehenneme gidecektir. (Âl-i İmrân sûresi: 85)

Doğrusu, Allah katında makbul olan din, İslâm'dır. Kendilerine kitap verilen Hıristiyan ve Yahûdîler, hakikati bildikten sonra, aralarındaki ihtirastan dolayı, İslâm dîni hakkında ihtilâfa düştüler. Kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse, şüphe yok ki, Allah onun cezâsını çok çabuk görücüdür. (Âl-i İmrân sûresi: 19)

İslâmiyet'in emrettiği gibi îmân edip bu îmân ile ölenler, âhirette Cennete gidecektir. Cennet, Allah-u teâlânın âhirette Müslümanları ebediyyen sayısız nimetlerle mükâfatlandıracağı yerin adıdır. Îmân etmeyenler ve îmânsız olarak ölenler, Cehennemde ebediyen cezalandırılacaklardır. İslâmiyet'te mükâfat ve cezaları ancak Allah-u Teâlâ takdir eder. Hiçbir kulun O'nun takdirine karışmaya, beğenmemeye hakkı yoktur. Ancak peygamberler, evliyâlar, âlimler, şehitler, sâlih Müslümanlar, bülûğa ermeden ölen Müslüman çocukları, Allah-u teâlânın izni ile Müslümanlardan günahkâr olanların affedilmesi ve sâlih Müslümanların da mükâfatlarının arttırılması için şefâat edeceklerdir. Âhirette buna kavuşmak için îmân ile ölmek şarttır.

İslâmiyet için ne dediler?

Asrımızın meşhur İngiliz ediplerinden olan Bernard Shaw (1856-1950): “Dünyâ için bir tek din seçmek gerekirse, bu muhakkak İslâm dîni olacaktır. Her devre hitap edecek kudrette olan biricik din, İslâm dînidir. Ben Müslümanlığın yarınki Avrupa'nın kabul edeceği din olduğunu söylüyorum.”

Lord Hadley: “İslâmın sâde, fakat nur içinde parlayan büyüklüğünü gördükten sonra insan, karanlık bir dehlizden çıkıp, gün ışığına kavuşan bir adam gibi oluyor.”

Chatfeld: “Araplar, Türkler ve başka Müslümanlar, Hıristiyanlara karşı, batılı milletlerin, yâni Hıristiyanların Müslümanlara karşı uyguladıkları muamele ve gaddarlığın aynını yapmış olsalardı, bugün doğuda tek Hıristiyan kalmazdı.”

Dünyânın tanıdığı en büyük ilim adamlarından biri olan İskoçyalı Thomas Carlyle (1795-1881) seyâhat hâtırasında: “Almanya'da dostum Goethe'ye İslâmiyet hakkında topladığım bilgileri ve bu husustaki düşüncelerimi anlatmıştım. Goethe beni dikkatle dinledi ve en sonunda bana; «Eğer İslâm bu ise, hepimiz Müslüman'ız.» dedi.”

Hindistan devletinin istiklâl kahramanı Gandhi (1869-1948): “İslâm, en azâmetli ve muzaffer günlerinde bile, mutaassıp olmamıştır. İslâmiyet, dünyâyı yaratana ve O'nun eserine hayran olmayı emretmektedir. Batı korkunç bir karanlık içinde iken, doğuda parlayan göz kamaştırıcı İslâm yıldızı, azap çeken dünyâya ışık, sulh ve rahatlık vermişti. İslâm dîni yalancı bir din değildir. Hintlilerin bu dîni saygı ile incelemelerini isterim. Onlar da İslâmiyet'i benim gibi seveceklerdir.”

Târihe dünyânın en büyük askerî dehâsı, aynı zamanda kıymetli bir devlet adamı olarak geçen Fransa İmparatoru Birinci Napoléon (1769-1821): “Öyle sanıyorum ki, yakında bütün dünyânın aklı başında kültürlü insanlarını biraraya toplayarak bir hükümet kurmak ve bu hükümeti İslâmiyet ile (Kurân'da yazılı olan esaslara göre) idâre etmek imkânını bulacağım. Ancak, Kurân'da yazılı olan esasların doğruluğuna inanıyorum. Bunlar insanları bahtiyarlığa götürecektir.”

İslâm Târihi

İslâm dîninin târihi, hazret-i Muhammed'in doğumu esas alınırsa mîlâdi 571, Allah-u teâlâdan ilk vahyin gelmesi, yâni peygamberliğinin kendisine bildirilmesi başlangıç kabul edilirse 610, insanları İslâmiyet'e açıkça dâvet etmesi düşünülürse 613 senesinde başlar. Hicret; İslâm târihinin en mühim hâdiselerinden biri olup, İslâm takviminin başlangıcıdır. Hicret târihi mîlâdi 622'dir.

Din olarak İslâmiyet'in hazret-i Muhammed'e O'nun tarafından da insanlara bildirilmesi 23 hicri senede tamamlanmıştır. Peygamberimize 610 yılında Mekke'de Hira Dağındaki mağarada gelen ilk vahiyle bildirilen âyet-i kerîmeler, Kur'ân-ı kerîmin İkra' sûresinin ilk beş âyetleridir. Bu sûrede meâlen; “Ey Muhammed, yaratıcı Allah'ın adı ile oku! O, insanı pıhtılaşmış kandan yarattı. Oku, Allah büyük kerem (iyilik) sâhibidir. O, kalemle öğretir, insana bilmediklerini öğretir.” buyruldu.

En son gelen de Nasr sûresidir. Bu sûrede de meâlen; “Allah'ın yardımı ve zafer günü gelip insanların, Allah'ın dînine akın akın girdiklerini görünce, Rabbini överek tesbih et! O'ndan af dile! Çünkü O, tövbeleri dâimâ kabul eder.” buyrulmaktadır.

Bu ilk ve son gelen âyetler arasında, 23 seneye yakın zamanda bildirilen ve Kur'ân-ı kerîmde mevcut bulunan bütün âyet-i kerîmeler ile İslâmiyet insanlara dünyâ ve âhiret nizâmı olarak bildirilmiş, geçmiş ümmetlerden ve gelecekteki olacaklardan çeşitli bilgiler ve misaller verilerek bütün insanlardan dünyâ hayatlarında İslâmiyet'e tâbi olmaları istenmiştir. Peygamber efendimizin son haclarında deve üstünde 124.000 kadar sahabiye hitâben buyurdukları sözler de “Vedâ Hutbesi” ismiyle meşhur olmuştur. Bu hutbe ile de İslâmiyet topluca ve öz şekliyle insanlara son bir kere daha tebliğ edilmiş ve uymaları istenmiştir. Böylece İslâmiyet'in gelmesiyle bütün dinler yürürlükten kalkmış, kıyamete kadar gelecek insanlara Allah-u teâlânın yanında makbul olan yegâne dînin İslâmiyet olduğu bildirilmiştir.

İslâm dîni Allah-u Teâlâ tarafından Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma gönderildi. Muhammed Aleyhisselam peygamberlerin en üstünü ve sonuncusudur. Babası Abdullah'tır. Mîlâdın 571 senesi Nisan ayının yirmisine rastlayan Rebiülevvel ayının 12. Pazartesi gecesi sabaha karşı Mekke'de doğdu. Doğumundan evvel babasını, altı yaşındayken annesini kaybetti. Yirmi beş yaşındayken Hadîce-tül-Kübrâ ile evlendi. Kırk yaşındayken bütün insanlara ve cinne peygamber olduğu bildirildi. Üç sene sonra herkesi îmâna çağırmaya başladı. Mîlâdî 622 yılında Allah-u teâlânın emri ile Mekke'den Medîne'ye göç etti. Bu yolculuğuna “hicret” denir. İslâm târihinin en büyük hâdiselerinden biri olan hicret, İslâm takviminin başlangıcı olduğu gibi, ilk İslâm devletinin kuruluşunun da başlangıcıdır.

Muhammed Aleyhisselam bundan sonra Medîne'de İslâmiyet'i yaymaya devam etti. Mekkeli müşriklerle hicretin ikinci senesinde Bedir, üçüncü senesinde Uhud, beşinci senesinde ise Hendek gazâlarını yaptı. Hicretin sekizinci senesinde Mekke fethedildi. Bu arada Arabistan'daki uzak ve yakın pek çok kabile reisleri ve guruplar gelerek Müslüman oldular. Çeşitli beldelere ilk İslam vâlileri tâyin edildi. Böylece İslâmiyet, Arap Yarımadasının tamâmına yayılmış oldu. Peygamber efendimiz hicrî 11 (M. 632) senesinde Rebiül-evvel ayının on ikinci Pazartesi günü vefât etti. Vefâtında 63 yaşındaydı.

Dört halîfe devri: Peygamberimiz hazret-i Muhammed'in 632 (H. 11) târihinde vefâtından sonra, Eshâb-ı kirâm arasından; hazret-i Ebû Bekir (632/H.11-634/H. 13), hazret-i Ömer (634/H.13-644/H.23), hazret-i Osmân (644/H. 23-656/H.35), hazret-i Ali (656/H.35-661/H.40) sıra ile halîfe seçildiler. Böylece dört halîfe devri başladı. Bu devir otuz yıl kadardır. Bunlar Peygamber efendimizin vazîfelerini tam olarak yaptıklarından “Hulefâ-i Râşidîn” de denir. İslâm târihinde Dört Halîfe'yi Emevî halîfeleri takip etti. Dört Halîfe Devri (632/H.11-661/H.40), İslâmî fazîletlerin yaşandığı “Altın Çağ” olarak kabul edilir. Bu devirde İslâm orduları Kuzey Afrika, Kıbrıs, Sûriye, Anadolu, Irak, İran içlerine seferlere çıktı. Buralarda pek çok ülke ve şehir fethederek, İslâmiyet'i insanlara ulaştırdılar. Muhârebelerden alınan ganîmetler ile İslâm memleketleri îmâr edildi, Müslümanlar rahat ve huzur içinde yaşadılar.

Emevîler: Dört Halîfe Devrinden sonra İslâm devletinin başına, halîfe (devlet başkanı) olarak hazret-i Muâviye seçildi. Onun Ümeyyeoğullarına mensubiyetinden dolayı devlet, “Emevîler” adı ile anıldı. Böylece İslâm târihinde Emevîler devri başlamış oldu. Şam'daki Emevî halîfeleri 661 (H.41)den 750 (H.132)ye ve İspanya'daki Endülüs Emevî Sultanlığı da 756 (H.138)dan 1492 (H. 898) târihine kadar devâm etti. Şam'daki Emevî Halîfeliğini Abbâsîler devri takip etti.

Emevîler Çin, Orta Asya, Hazar ülkesi, Hindistan, bütün Orta Doğu ülkeleri, Kuzey Afrika'dan İspanya dâhil Avrupa içlerine kadar aralıklarla sekiz yüzyıl hüküm sürdü. Emevîler, İslâm dînini İspanya'dan Avrupa'ya soktu. Fas, Kurtuba ve Gırnata üniversitelerini kurup, batıya ilim ve fen ışıklarını yaydılar.

Abbâsîler: İslâm devleti başkanlığını(hilâfetin) Emevîler'den sonra hazret-i Peygamber'in amcası hazret-i Abbâs soyundan olan Ebü'l-Abbâs Abdullah es-Saffah ele geçirdi. 750/H. 132'de Abbâsîler devri başladı. Devletin başşehri Şam'dan Bağdat'a nakledildi. Irak'taki Abbâsî hilâfeti, 750 (H. 132)den 1256 (H.656)ya ve Mısır'daki Abbâsî hilâfeti ise 1257 (H. 656)den 1517 (H.923)ye kadar devâm etti. Abbâsîlerden sonra halîfelik, Osmanlı sultanlarına geçti.

Abbâsîler [750 (H. 132)-1517 (H.923)] devrinde, hicrî ikinci asırdan îtibâren Abbâsî halîfeleri adına hutbe okutan emirlikler ve devletler kuruldu. İslâm dîni, doğuda Büyük Okyanustan, batıda Atlas Okyanusu kıyılarına, kuzeyde Rusya içlerinden, güneyde Hint Okyanusu kıyılarına kadar yayılıp, üç kıtada İslâm devletleri hâkim oldu.

Osmanlı Devleti: En uzun ömürlü Türk-İslâm devletidir. Mısır'daki son Abbâsî halîfesinin 1517 (H. 923)de Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim Hana hilâfeti bırakmasından sonra, dünyâdaki bütün Müslümanların başı olmuştur. 1281 (H. 680)den beri Kayı Aşireti Reisi Osman Gâzi tarafından 1299 (H. 699)da Söğüt kasabasında kuruldu. İlk başşehirleri Yenişehir'di. Daha sonraları da 1326 (H. 726)da Bursa, 1364 (H.767)te Edirne, 1453 (H. 857)te İstanbul başşehir yapıldı. İslâm dîni ile idâre edildi. Osmanlı Sultanları 1517 (H. 923)de Yavuz Sultan Selim Hanın Mısır'ı fethetmeleriyle halîfeliğin de kendisine verilmesi üzerine bütün Müslümanların da halîfesi oldular. 1908 (H. 1326)de halîfelerin salâhiyetleri sınırlandı. Osmanlı Devletinin 1922 (H. 1340)de yıkılmasından sonra 1924 (H. 1342)te hilâfete de son verilerek, İslâm halîfeliği yeryüzünden kaldırıldı.

Osmanlı Devletinin hâkimiyeti Avrupa'da Viyana'ya, Asya'da Kırım, Kafkasya, bütün Ortadoğu ülkeleri, Afrika'da Kuzey Afrika, Hint ve Atlas okyanusları ile Karadeniz, Marmara, Ege, Akdeniz, Adriyatik, Umman denizlerinde sürdü. Kıymetli âlimler yetişip, muhteşem ilim ve sanat eserleri inşâ edildi.

İslâmiyet, aynı zamanda yeryüzünde en çok devlet kurmuş bir dindir. Günümüzde de bu en son ilâhî din hiçbir misyoner teşkilâtı olmadığı, propagandası için devlet hazineleri sarf edilmediği halde, başka dinden olan birçok insan tarafından benimsenmekte ve Müslümanların sayıları artmaktadır. Bilhassa Afrika'da bir çığ gibi büyüyen İslâmiyet, Amerika, Avrupa, Çin, Japonya gibi dünyânın her tarafındaki devletlerde hızla yayılmakta, Müslüman cemâatler teşekkül ederek câmiler ve çeşitli isimler altında İslâm cemiyetleri kurulmaktadır.

Bugün yeryüzünde bir milyardan fazla Müslüman yaşamaktadır. Yaklaşık 26 milyon km2 toprak üzerinde hüküm süren çoğunluğu Müslüman olan devletlerin bir kısmının isimleri şöyledir:

Afganistan, Bahreyn, Bangladeş, Borneo Sultanlığı, Birleşik Arap Emirlikleri, Cezayir, Çad, Güney Yemen, Kuzey Yemen, Endonezya, Fas, Gabon, Gambia, Gine, Gine-Bisseau, Irak, İran, Kamerun, Katar, Kuveyt, Libya, Lübnan, Maldivler, Malezya, Mali, Mısır, Moritanya, Nijer, Pakistan, Senegal, Sierra Leona, Somali, Suriye, Sudan, Suudi Arabistan, Tunus, Türkiye, Uganda, Umman, Ürdün, Yukarı Volta.

İslâm medeniyeti ve sanatı: İslâmiyet, bütün dünyanın üzerine kıyâmete kadar batmayacak bir güneş olarak doğmuştur. Bütün insanlığı yükselmeye, şeref ve îtibar sâhibi olmaya, sevgi ve kardeşliğe, huzura ve hürriyete dâvet eden bu güneş; dünyâdaki âfâkî (objektif) ve enfüsî (sübjektif) bütün putların karanlığını ilk ışıklarıyla berâber boğmuş; beyazı-siyahı, kadını-erkeği, câhili-âlimi, fakiri-zengini bir olan hakîkî mâbuda, yâni Allah-u teâlâya kulluk yapmakta eşitliğe kavuşturmuştur. İnsanlar arasında kaba kuvvete, bâtıl inançlara, zulme, sahtekarlığa, soy-sop, mevki-makam ve zenginliğe dayalı olarak kurulmuş bütün sahte otoritelerin zâlim ve sömürücü saltanatlarına son vermiş, hakîki hâkim ve kudret sâhibi, âlemlerin Rabbi olan Allah-u teâlânın dîni içinde emniyet ve adâlet tesis etmiştir. İslâmiyet'in özü olan tevhid inancı (Lâilâhe illallah) ile, daha ilk kelimede halledilen bu fevkalâde büyük ve o derece yüksek işlerin kıymetini ve İslâm medeniyetinin mükemmelliğini anlamak için İslâmiyet'in doğduğu yıllarda bütün dünyânın içinde bulunduğu pek acıklı hâli hatırlamak lâzımdır.

O yıllarda, mîlâdî 6 ve 7. asırlarda, Avrupa meşhur ortaçağ karanlığının en zifiri günlerini yaşıyordu. Papazların elinde oyuncağa çevrilmiş ve defalarca değiştirilmiş İncil, kilisenin insanlığa tahakküm ve zulmünü devam ettirebilmek için bir kalkan hâline getirilmişti. Hıristiyanlık dininde olanlar uydurma “teslis= üç tanrı” inancının saçmalığına kurban edilmekle kalmamış, ayrıca Allah'a ibâdet etmek, tövbe ve duâ etmek, O'ndan yardım dilemek için de Allah ile aralarına, tanrının vekili denilerek papalar sokulmuş, insanların önce îmân ve ibâdet noktasında kilise tarafından vicdanları esir alınmıştı. Diğer taraftan derebeyler, krallar, diktatörler elinde köle gibi çalıştırılan halk; can, mal, namus, adâlet, hak, hukuk emniyetinden uzak, boğaz tokluğuna çalıştırılıyor, sefil bir hayat sürüyordu. Fen bilgileriyle uğraşmak yasaklanmış, ilim-teknik ve sanatın izi yok olmuş, son derece iptidâî, temizlik mefhumunun bulunmadığı, salgın hastalıkların arkasının kesilmediği hayat şartları içinde; Avrupa kavimleri boyunları bükük, gelecekten ümitsiz, o günlerinden endişeli bir halde Doğu ve Batı (Bizans) Roma İmparatorlarının zâlim hakimiyetlerine teslim olmuşlardı. Avrupa'yla beraber Anadolu ve Kuzey Afrika topraklarını da hükmü altında bulunduran bu mutaassıp kilise ve zâlim derebeylik idaresi işbirliği, medeniyetin yolunu tıkayan en büyük engellerden biriydi.

Aynı asırlarda Asya kavimleri de Brehmen, Buda, Konfüçyüs gibi felsefeye dayalı putperestliklerin yanı sıra bunların ve târihin derinliklerinden gelen eski inançların karışımlarından müteşekkil Şamanizm gibi isimlerle anılan inanç sistemlerinin hâkimiyeti altındaydı. Bâzı hayvanlardan, güneşe, yıldızlara, hatta ırmak ve göllere kadar birçok tanrı çeşidi içinde bunalıyor, bocalıyor ve çâresizlik içinde kıvranıyordu. İran'da yerleşmiş olan Mecusilik, ateşi tanrı tanıyor, çeşitli hayvanlara ve hayali varlıklara kutsallık izafe ediyordu. Buralarda da din adamı denilen büyücü ve kâhinlerin insanlık üzerindeki tahakkümlerinin yanı sıra bilhassa Güney Asya'da çeşitli sınıflara bölünen insanlar racaların, asillerin, varlıklı olanların boyunduruğu altında köle gibi kullanılıyordu. Kadınlar orta malı yapılmış, sosyal hayatta adâlete, hukuka yer verilmeyerek, îtirâza tahammülü olmayan otoriteler cemiyeti eziyor, sömürüyordu.

Afrika kavimleri ise tamâmen iptidâî, vahşî bir hayat sürüyor, türlü çeşitli totemlere dayalı gülünç inançlar içinde medeniyetten habersiz, dünyâdan geçip gidiyorlardı.

Çeşitli yerlere dağıtılmış bulunan Yahûdîler, İsâ Aleyhisselam vâsıtasıyla Allah-u teâlânın yürürlükten kaldırdığı muharref Tevrat'a inat ve ısrarla bağlılıklarını sürdürüyor, gittikleri her yere kin, hased ve düşmanlık tohumları ekiyorlardı. İncil'i tahrif etmişler, Hıristiyanlığı bozmuşlar, insanlık arasına türlü fitne ve fesatlar sokmuşlardı. Devlet hâline gelemedikleri için toplu halde yaşadıkları yerlerde, kendi cemiyetlerinde ekalliyat (azınlık) psikolojisi ve diğer kavimlere duydukları düşmanlık ateşi içinde yaşıyorlar, bütün insanlığı köle gibi kullanacakları günün hasreti ile yanıyorlardı. Mûsevîlik, tamamen bozulmuş, yalnız Yahûdî ırkından olanların girebildikleri millî bir din hâline sokulmuştu.

Arabistan kavimlerinin durumu da içler acısıydı. Başta mübârek Hicaz toprakları olmak üzere, bütün Arabistan Yarımadası başına buyruk kabilelerin kendi aşiret kânunlarına göre yaşadığı bir bölge hâline gelmişti. Her kabilenin kendine mahsus bir putu olup, ona tapınıyorlardı. Allah'ın evi olan Kâbe'yi 360'dan fazla putla doldurmuşlardı. Kaba kuvvet, soyla övünme, fâiz, kumar, kan davası, fuhuş, kadınların orta malı olarak kullanılması, hatta kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeye varacak kadar vahşetler içinde çalkalanıp durmakta olan Arabistan yarımadası kavimleri, bir devlet bile kuramayacak, kâh Rumların kâh Acemlerin vesâyeti altında ilimden, medeniyetten bîhaber yaşıyorlardı. Çöllerde yaşayanları hayvancılık, şehirlerde olanları da ticâretle meşgul idiler. Aralarında îtibâr gören ve fevkalâde ilerledikleri tek sâha “hitâbet-edebiyat” bilgisiydi.

İslâmiyet, böylesine karanlığa gömülmüş bir dünyâ ve yolunu şaşırmış insanlığa tebliğ ettiği tevhid inancı ile yalnız Kâbe'deki 360 putu değil, bütün dünyâda çeşitli inanç, felsefe ve tanrı isimleriyle insanların inanmaya ve tapınmaya zorlandıkları her çeşit putu devirmiştir. Yaratılmışların en şereflisi olan insana yaratanından (Allah-u teâlâdan) en son, en açık ve en kesin bir şekilde son peygamber hazret-i Muhammed vâsıtasıyla gelen bu dâvete koşanlar, kendileri gibi birer mahluk olan nesnelere esir olmaktan kurtulup hakîkî hâlıka, yaratana kul olmak şeref ve hürriyetine kavuşmuşlardır. İslâm medeniyetinin zirvesini teşkil eden bu îmânla, Hâlık (yaratıcı) ve mahlûk (yaratılmış) kesin olarak birbirinden ayrılmış, Müslüman olanların gönülleriyle beraber zihinlerini de her türlü karışıklık, bulanıklık ve istifhamdan kurtaracak safiyet ve berraklığa kavuşturmuştur.

İslâm dîninin diğer îmân, ibâdet ve ahlâk esasları da insanların ruh ve bedenlerini, hal ve hareketlerini olgunlaştırarak medeni bir cemiyet hayatı kurmuştur. Adâlet, bu cemiyet hayatının en mümtaz vasıflarından biri olmuş, devlet başkanı da çoban da adâlet karşısında aynı haklara sahip olmuşlardır. Başka dinden, milletten olanlar da bu adaletten en geniş ölçüde faydalanmışlar, o kadar ki, Müslüman idâresi altında yaşamaya can atmışlardır. Çalışanın ücretinin tam ve zamanında verildiği, fakir, âciz, kimsesiz, yetim ve zavallıların ihtiyaçlarının temin edilerek korunduğu, sosyal adâleti esas alan hoşgörü, kardeşlik, karşılıklı sevgi, saygı, hakkaniyetle bezenmiş bir sosyal hayat, Müslüman cemiyetlerine mesut ve huzurlu bir dünya hayatı yaşattığı gibi ebedî olan âhiret saâdetini de kazandırdı. Ruh ve beden temizliği, bu dînin temel esaslarından olarak mensuplarını her türlü pislikten uzaklaştırdı. İlme ve ilim adamlarına verilen kıymet ile cehâlet yok edilerek ilimde ve teknikte kısa zamanda çok büyük merhâleler kat edildi.

Yirmi sene gibi kısa bir zamanda Arabistan halkını dünyâda bir benzeri görülmemiş üstünlüklere, yüksekliklere ve medeniyete kavuşturan İslâmiyet, otuz sene gibi çok kısa bir zamanda da Mezopotamya, İran ve Hindistan içlerine, Anadolu'ya, Mısır ve Kuzey Afrika'ya, Kıbrıs'a kadar yayılarak büyük İslâm devletleri kuruldu. Daha sonraki asırlarda Afrika içlerine, İspanya'ya, Avrupa içlerine götürülen İslâm dîni ve medeniyeti, gittiği her yerde insanlara adâlet ve emniyet, huzur ve saâdet dağıttığı gibi ilmin ve tekniğin en son mahsullerini de bol bol saçtı. Şehirler îmar edildi, yollar açıldı, hastahâneler, üniversiteler, hanlar, hamamlar, çeşitli vakıf eserleriyle beldeler îmar edildi, güzelleştirildi. İnsanların hayat seviyesi yükseltildi. Hicaz başta olmak üzere Halep, Şam, Bağdat, Kahire, Trablusgarp, Gırnata, Konya, Bursa, İstanbul, Edirne, Belgrad, Sofya, doğuda Mâverâünnehir şehirleri Horasan, Buhara, Semerkand ve Haydarâbâd, Delhi gibi Hint şehirleri İslâm medeniyet ve sanatından en çok nasiplenen şehirler oldu. Kubbelerin hâkim olduğu bir mîmârî tarzıyla yapılmış câmiler, medreseler, saraylar, sosyal tesisler ile süslenen bu şehirler, yetiştirdikleri ilim ve fen adamlarıyla insanlığa ışık saçtılar. Bu, öyle yüksek ve nimetlerini her yere bol bol saçan öyle cömert bir medeniyet oldu ki, bugün Müslümanların elinde olmayan şehirlerde Hıristiyanların ve dinsizlerin yaptıkları olanca tahribâta rağmen hâlâ haşmetleriyle ayakta durmaktadırlar.

Ayrıca Müslümanların matematik, astronomi, kimya, tıp, botanik, coğrafya gibi ilim dallarında gösterdikleri maharet ve buluşları Avrupa rönesansının ve bugünkü dünyâ ilim ve tekniğinin temeli oldu. Müslüman âlimlerin göz ameliyatından çiçek aşısına, matematik kâidelerinden astronomi hesaplarına, kan deveranından eczâcılığa kadar her sahada ulaştıkları yüksek seviye, İslâm medeniyetini süsleyen kıymetli mücevherler gibidir. Edebiyat, mîmârî, tezhip, hat, çinicilik, hattatlık, oymacılık, kakmacılık sahalarında ortaya konulan mümtaz eserler, bugün de bütün dünyânın hayranlık ve takdirlerini toplamaktadır.

İslâm devletlerinin devlet teşkilâtı, idârî prensipleri bugün de ilmî tez konuları yapılarak incelenmekte, birçok esaslar alınarak Avrupa ve Amerika devlet idâresi sistemlerinde kullanılmaktadır. İslâm devletlerinde toprak en verimli usûller ve en yeni âletlerle işlenmiş, dokumacılık, demir-çelik mâmülleri, bakır işlemeleri, kurşun, kalay gibi mâdenlerden faydalanma zamanlarına göre modern usûllerle yürütülmüştür.

Gerçek mânâsıyla “beldelerin îmar edilmesi, insanların mânen ve maddeten yükseltilmesi” olan medeniyet, âlemşümûl bir şekilde denilebilir ki, yalnız İslâm medeniyeti ile yaşanmıştır.[1]

Kaynaklar

[1] Yeni Rehber Ansiklopedisi, "İslamiyet" maddesi, İhlas Gazetecilik, İstanbul 1994.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36901553 ziyaretçi (103104083 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.