İsrail Devleti'nin Kuruluşu ve 1. Arap-İsrail Savaşı
 

İsrail Devleti'nin Kuruluşu ve 1. Arap-İsrail Savaşı

Kategori: Yakın Tarih

Giriş: Arap-İsrail Savaşları

Arap-İsrail Savaşları, 20. yüzyılın ikinci yarısında Ortadoğu bölgesinde yaşanan savaşları dizisidir. II. Dünya Savaşı'nın bitmesinin ardından kurulan İsrail ile çevresindeki Arap Devletleri (başlıca Mısır, Suriye, Ürdün ve Filistin) arasında yapılmıştır. Bu savaşların sonucunda doğan Filistin Sorunu, hâlâ çözülememiş ve günümüze kadar gelmiştir.

Bu savaşlardan başlıcaları şunlardır:

  1. 1948 Arap-İsrail Savaşı
  2. 1956 Süveyş Krizi
  3. 1967 Altı Gün Savaşı
  4. 1973 Yom Kippur (Ramazan) Savaşı
  5. Lübnan sorunu
  6. 2006 İsrail-Lübnan Krizi
  7. 2008-2009 İsrail-Gazze çatışması [1]

İsrail Devleti'nin Kuruluşu

Orta doğu... Modern zamanlarda çok önemli değişiklikler geçirmiş,eski ve köklü coğrafya...Bernard Lewis'in ifadesiyle, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Ortadoğu'da iki buçuk devlet vardı; Osmanlı, İran ve yarım olan Mısır. Dünya savaşı sonrasında ise bu iki buçuk devletin yerini irili ufaklı birçok devlet aldı. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Ortadoğu'da birçok Arap devlet kuruldu. Bu devletlerin çoğu, İngiliz mandasından kurtuluyorlardı. Ancak yeni oluşan bu Arap devletlerin temel sorunu, Filistin meselesiydi. Diğer taraftan bu Arap devletlerin dış politikaları da farklıydı. Soğuk savaş sırasında Sovyetler'in Orta Doğu'ya sızmasına pek dikkat edilmemişti. Ancak İsrail'in kurulması, Arap dünyasını derinden etkilemişti.[2]

I. Dünya Savaşı sonunda İngiltere'nin mandasına verilen Filistin, Yahudilerle Araplar arasındaki çatışmalar yüzünden İngiltere'nin başına dert olmuştu. İki savaş arası dönemde İngiltere'nin Araplarla Yahudileri uzlaştırmak için harcadığı çabalar, bir netice vermediği gibi; Filistin topraklarını bu iki millet arasında taksim etmek istemesi de bir çözüme ulaşmadı.

Ne var ki İngiltere, Filistin'de ki durumun daha kötüye gitmesini önlemek için 1939 yılında, Filistin'e yapılacak Yahudi göçlerini sınırladı. Fakat bu sefer Avrupa'nın çeşitli yerlerinden Yahudiler, Filistin'e kaçak olarak girmeye başladılar. Bu kaçak göçleri "Haganah" adlı gizli bir teşkilat organize ediyordu. Filistin'deki İngiliz kuvvetleri, bu kaçak göçleri önlemeye çalışınca İngiliz askerleri ile Yahudiler arasında silahlı çatışmalar çıktı. Bu çatışmalarda "Irgun" adlı Yahudi tedhiş teşkilatı, aktif bir rol oynamaktaydı.[3]

Filistin'de faaliyette bulunan Yahudi terör örgütleri Haganah, Hürriyet mücahitleri, Lohmei ve Sternistler'di. Bu örgütler, birleşmiyor; ama işbirliği içinde davranıyorlardı. 31 Ekim'i 1 Kasım'a bağlayan gece, bu üç terör örgütünün işbirliğiyle Filistin'deki petrol rafinerilerine ve demir yollarına sabotaj yapıldı. Hayfa Limanı'nda, Yahudi göçlerini kontrol eden bir İngiliz polis botu, batırıldı. Artık İngiltere'nin sabrı taşmıştı. Ancak İngiltere'nin karşısında bir sorun vardı: Amerika... Amerika, başından beri Yahudileri destelemiş ve İngiltere'ye bu konuda baskı yapmıştı.

İngiltere,1945 yılında Filistin'de 50.000 asker bulunduruyordu. Terör olaylarının artması sonucu, 1945 yılının sonunda bu sayı 80.000'e,1947 yılında ise 100.000'e çıkarıldı. Bütün bu olanlara rağmen İngiltere, ABD yüzünden gereken sertliği gösteremiyordu... İngiltere'nin bütün tedbirlerine rağmen, Yahudi ajansının Avrupa'daki teşkilatı MOSSAD, 1945 ve 1948 yılları arasında yaklaşık 70.000 Yahudiyi kaçak olarak göç ettirdi. Bu şartlar altında İngiltere, meseleyi Birleşmiş Milletler'e götürecekti.

Mart 1945'te Mısır, Irak, Suriye, Lübnan, Suudi Arabistan,Yemen ve henüz İngiliz mandası altındaki Ürdün, Arap Devletler Birliği'ni kurmuşlardı. Hedefleri, antlaşmaları iptal ettirerek bölgedeki yabancı varlığını sona erdirmekti. Bu sırada Türkiye ise barış yanlısı bir tutum sergiliyordu. Fransız askerleri, Suriye ve Lübnan'dan çıkarken Ürdün'ü tanıdıklarını açıklıyorlardı.

İngiltere, 1947 senesinin Nisan'ında Filistin meselesini BM genel kuruluna götürdü.Yapılan müzakerelerde Türkiye'nin tavrı, Arapların yanında yer almaktı. Sonunda Filistin'i Araplarla Yahudiler arasında taksim eden plan, 27 Kasım 1947'de Genel Kurul'da oylandı. Bu karara göre Filistin'de kurulacak, Yahudi ve Arap devletleri arasında ekonomik işbirliği sağlanacak, Kudüs ise devletler arası statü kazanacaktı. Türkiye, plan aleyhine oy veren 13 ülkeden biriydi. SSCB'nin ABD ile taksim lehine oy vermesine Araplar büyük tepki vermişti. Hatta Araplar, bu günü ulusal matem günü ilan ettiler. Genel Kurul'da kabul edilen bu taksim, her iki tarafı da tatmin etmemişti.Şiddet olayları giderek tırmanıyordu...[2]

Birleşmiş Milletler'in kararı üzerine İngiltere, yaptığı bir açıklamada, 15 Mayıs'1948 den itibaren Filistin'de ki bütün kuvvetlerini çekeceğini ilan etti ve Nisan 1948 den itibaren kuvvetlerini çekmeye başladı. Bu çekme işinin tamamlanmasından bir gün önce de, David Ben Gurion başkanlığında 14 Mayıs 1948 günü Tel-Aviv'de toplanan Yahudi Milli Konseyi, İsrail Devleti'nin kuruluşunu ilan etti.[3] Bunun hemen ardından ABD ve ertesi gün de Sovyetler Birliği, İsrail'i tanıdığını açıkladı. Bu gelişmelerin öncesinde ise İngiliz birlikleri, bölgeyi terk etmeye başlamışlardı bile.[4]

1. Arap-İsrail Savaşı (1948-1949)

14 Mayıs 1948'de, İsrail Devleti'nin kurulmasından hemen birkaç saat sonra genel bir Arap taarruzu ve dolayısıyla Arap-İsrail Savaşı başladı. Gerilla mücâdelesi şeklinde başlayan savaş, Mısır, Suriye, Ürdün, Lübnan, Irak ve Suudi Arabistan'ın da katılmasıyla büyümüş ve sekiz ay kadar devam ettikten sonra 7 Ocak 1949'da Rodos Adası'nda imzalanan ateşkes anlaşmasıyla son bulmuştur.[5]

Mısır, Irak, Lübnan, Suriye ve Ürdün orduları, İsrail'e operasyonlar yapmaya başladılar. Sayı bakımından üstün olmasına rağmen Arap devletleri, diplomatik olarak çöküntü içindeydiler. Özellikle savaş stratejisinin olmaması, Arap devletlerini çok uğraştıracaktı. İsrail ise henüz bir düzenli ordu kuramamıştı. Silahlarını Çekoslovakya'dan getirtiyorlardı. Ayrıca dış politikada ABD ve SSCB'yi arkalarına almışlardı. Diplomatik süreçte İsrail'e sorun çıkarabilecek tek ülke vardı: İngiltere. Ancak onlar da tüm askerlerini aylar öncesinden çekmişlerdi.

Arap orduları, Mısır Kralı Faruk ve Ürdün Kralı Abdullah tarafından komuta ediliyordu. Ancak bu iki kralın da stratejileri farklıydı. Bu nedenle komuta sorununu çözmek için Amman yakınlarında bir araya geldiler..

Mısır, stratejik öneme sahip Gazze şeridini işgal etmişti. Kral Abdullah, dinî ve siyâsî öneme sahip Eski Kudüs'ü işgal ederken; İsrail, Jaffa, Galiee ve Nazarreth'i almıştı.O sırada Mısır ordusu, Negev'i alarak İsrail ile bağlantısını kesti. Kral Abdullah'ın ordusu, Doğu Kudüs'ü ele geçirmiş; ama daha ileri gidememişti. Ancak Arap ordusu, kısa sürede yorulmuştu. İsrail ordusu, harekete geçti. Kısa sürede ilerleyen İsrail, güneyi ele geçirdi. Hatta Süveyş'e inmek bile istemişti. Ancak İngiliz ordularının Süveyş'te bulunduğu haberi, onları durdurmaya yetti.[2]

Bu savaşta Mısır, Ürdün, Suriye ve Irak kuvvetleri, üç yönden saldırıya geçerek önemli ilerlemeler kaydettiler. Ancak Batılı güçlerin İsrail'i desteklemesi üzerine savaş, Arapların aleyhine dönüştü. Ayrıca İsrail, savaş sırasında Sovyetler Birliği'nden de önemli oranda yardım aldı.[4] İşin ilginç tarafı, Amerika, yeni İsrail devletini 14 Mayıs günü tanıdığı halde, Sovyet Rusya, Arap-İsrail savaşının çıkmasından iki gün sonra tanıdı. Yani Sovyetler, açıkça Araplar'a karşı cephe almış oluyorlardı. Kaldı ki, bununla da yetinmediler. İngiltere ve Amerika, savaş çıkar çıkmaz Filistin kıyılarını abluka altına alıp, Filistin'e silah sevkıyatına ambargo koydukları halde; Sovyetler, kurdukları bir hava köprüsü vasıtası ile Çekoslovakya'dan Yahudilere hafif toplar ve otomatik silahlar sevk etmeye başladı.[6]

İsrail, Sovyetler'den gelen uçaklarla Ürdün ve Suriye'nin başkentlerine saldırdı ve bu saldırılarda çok sayıda sivil hayatını kaybetti. İsrail, savaş sonunda 1947'de taksim planı ile elde ettiği V'lık Filistin toprağını % 78'e çıkardı. Yahudi zulmü altında yaşamak istemeyen 700.000 Filistinli, evlerini terk etmek zorunda kalarak komşu ülkelere veya Arapların yoğun olduğu bölgelere sığındılar. Yurtlarını terk eden Filistinlilerden 250.000'i, Gazze'ye yerleştirildi. Filistinlilerin başka ülkelere göçü ve Yahudilerin Filistin'de gün geçtikçe artan nüfusu, demografik yapının bölgenin asıl yerleşik halkı olan Araplar aleyhine dönüşmesine neden oldu ve bugüne kadar süregelen Filistinli mülteciler sorunu başladı.[4]

Arap - İsrail savaşı bir yıl kadar sürdü, İsrail'in ancak 75.000 kişilik muntazam bir ordusu olmasına ve beş Arap devletinin saldırısına uğramasına rağmen, Araplar her yerde ağır yenilgiye uğradılar. İçlerinde en iyi dövüşeni, Ürdün ordusu oldu.

Savaş çıktığı andan itibaren Birleşmiş Milletler de bir ateşkes sağlamak için taraflar arasında aracılık çabalarına girişti. Bu çabalara, Arapların beceriksizliği ve yenilgileri de eklenince, Arap ülkeleri için İsrail ateşkes imzalamaktan başka çare kalmadı. İsrail Mısır ateşkes anlaşması, 24 Şubat 1949'da Rodos'ta, İsrail- Lübnan ateşkes anlaşması 23 Mart 1949 da Ras-en-Nakura'da, İsrail-Ürdün ateşkesi 3 Nisan 1949'da Rodos'ta ve İsrail-Suriye ateşkesi de 20 Temmuz 1949 da Manahayim'de imzalandı. Irak'ın İsrail ile sınırı olmadığı için herhangi bir ateşkes anlaşması imzalaması da söz konusu olmadı.[6]

Filistin'i kurtarma amacıyla savaşa girmiş olan Ürdün, Batı Şeria'ya; Mısır da Gazze Şeridi'ne asker yığdı. Sina'nın büyük bir kısmı, İsrail'in işgâli altında kaldı. Kudüs'ün kontrolü ise, batıda İsrail, doğuda Ürdün arasında bölündü.

1948 savaşı sonrasında savaşa katılan Arap ülkelerinde siyâsî rejim değişikliğine varan karışıklıklar yaşandı. En önemli değişiklik, Mısır'da gerçekleşti. Mısır'da Kral Faruk bir darbe ile tahttan indirilerek yerine General Necib getirildi.

Savaştan en karlı çıkan taraf, İsrail oldu. 1914'te 85.000, 1943'te 539.000 , 1946'da 608.000, 1947'de 650.000 olan Filistin'deki Yahudi nüfusu, savaş sonrası anlaşmaların imzalandığı 1949 yılında 758.000'e ulaştı. Ürdün de İsrail'den sonra en çok toprak kazanan ülke oldu.[4]

Savaş bitmişti; ama etkisi ve uzantıları, etkin bir biçimde sürüyordu. Özellikle Kral Abdullah'ın Arap Devletler Birliği'ndeki sert çıkışları, Arap devletleri arasında gerginliğe yol açmıştı. Arap devletler arasında en büyük askerî güce sahip Mısır ve Ürdün, otorite savaşına başlamışlardı. Arap Devletler Birliği, şimdiki Filistin'de yeni bir devlet kurulmasını isterken Kral Abdullah ise arta kalan İsrail'den arta kalan toprakların Ürdün'e katılmasını istiyordu.

Birleşmiş Devletler ise çok daha farklı bir konuyla,Kudüs'ün tarafsız kalması için uğraşıyordu. Kudüs'teki İsrail ordusunun şehri boşaltmasını istiyorlardı. Bazı Arap devletleri de bu teklifi destekliyordu. Kral Abdullah için, Kudüs ve kentteki önemli camileri kontrol alında tutması, Filistin'de konumunu sağlamlaştırmak için şarttı. Her şeye rağmen Arap Devletler Birliği, 1949 yılının Ekim'inde yaptıkları bir açıklamayla Kudüs'ün tarafsız kalmasına karşı çıkıyorlardı. Bu geçen sürede Kral Abdullah, garip diplomatik açılımlara başlamıştı. İsrail ile yakınlaşan Kral Abdullah, özellikle Mısır ile zıtlaşmaya başladı. İsrail ile anlaşarak Gazze'ye bir hat çekilmesini dahi teklif eden Kral Abdullah, Mısır'da çıkan bir gazete tarafından Arapların ve İslam'ın düşmanı olarak gösteriliyordu.[2]

İsrail, Arap ülkelerinin tepkisine rağmen 23 Ocak 1950'de Kudüs'ü başkent ilan etti. Bunun üzerine Arap ülkeleri, İsrail ile ateşkes anlaşması imzalamış olmalarına rağmen barış anlaşması yapmaya yanaşmadılar. 17 Haziran 1950'de aralarında askerî ittifaklar yaptılar. Diğer yandan Batılı güçlerin Araplara ambargo uygularken, İsrail'i desteklemeleri, gerginliği iyice arttırdı. 25 Mayıs 1950'de ABD, İngiltere ve Fransa tarafından "Üçlü Bildiri" ilan edildi. Söz konusu bildiri, "Ortadoğu'da güven ve istikrar uğruna çalışan Batılı bir ülke" oluşu itibariyle İsrail'in himayesini ve korunmasını kapsamaktaydı. Bu, Batılı devletlerin İsrail'in bölgede gerçekleştirdiği bütün eylemlerin ardında olduğunu ve gerektiğinde İsrail'i desteklemekten geri kalmayacaklarını açıkça deklare eden bir durumdu.[7]

Kral Abdullah, 20 Temmuz 1951'de, Kudüs'teki El-Aksa Camii'nde suikaste kurban gidiyordu. Tahta geçen oğlu Hüseyin, 11 Ağustos 1952'de kral olduğunda; Ürdün'ün nüfusunun üçte ikisi, kaçak Filistinlilerden oluşuyordu. Bu Filistinliler, Ürdün ekonomisini birkaç yıl içinde paramparça edip İsrail'in Ortadoğu'nun lideri haline gelmesini sağlayacaklardı...

............

Ve sonuç olarak;

İsrail, şu anda hem askerî hem de ekonomik olarak dünya devleri arasında. Bunun sebebi, çok açık: Yaptıkları olağanüstü diplomatik etkileşimler... Tüm Arap devletlerinin birleştiği halde yenemedikleri İsrail, savaş sırasında iç ve dış olarak her zaman müttefikleriyle iyi geçindi. ABD ve SSCB'yi yanlarına almaları demek, dünyanın 'ını yanınıza çekmek demektir. Bu günlerde Gazze'ye yapılan operasyona hiçbir ülke ses çıkarmamaktadır.Çünkü İsrail, tüm dünyada olağanüstü lobi çalışması yürüten bir ülkedir.[2]

Kaynaklar

[1] tr.wikipedia.org/wiki/Arap-İsrail_Savaşları
[2] www.farklitarih.com/2008/12/bitmeyen-savafilistin-israil-sava1948.html
[3] Prof. Dr. Fahir Armaoğlu, "Filistin Meselesi ve Arap -İsrail Savaşları (1948-1988)",  Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1991, s. 483-485.
[4] tr.wikipedia.org/wiki/1948_Arap-İsrail_Savaşı
[5] ansiklopedi.turkcebilgi.com/1948_Arap-İsrail_Savaşı
[6] Prof. Dr. Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 485-488.
[7] home.arcor.de/filistin/filistinin/islamidonem/israildevleti/birinciarapisrailsavasi.html





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: AYŞE, 19.03.2010, 11:48 (UTC):
BÜYÜK DEVLETLERİN POLİTİKALARINI DA YAZAR MISINIZ???



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36864988 ziyaretçi (103039974 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.