İstanbul'un Fethi
 

İstanbul'un Fethi

İstanbul'un Fethi

«حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ أَبِي شَيْبَةَ وَسَمِعْتُهُ أَنَا مِنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ أَبِي شَيْبَةَ قَالَ ثَنَا زَيْدُ بْنُ الْحُبَابِ قَالَ حَدَّثَنِي الْوَلِيدُ بْنُ الْمُغِيرَةِ الْمَعَافِرِيُّ قَالَ حَدَّثَنِي عَبْدُ اللَّهِ بْنُ بِشْرٍ الْخَثْعَمِيُّ عَنْ أَبِيهِ أَنَّهُ سَمِعَ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ لَتُفْتَحَنَّ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ فَلَنِعْمَ الْأَمِيرُ أَمِيرُهَا وَلَنِعْمَ الْجَيْشُ ذَلِكَ الْجَيْشُ
قَالَ فَدَعَانِي مَسْلَمَةُ بْنُ عَبْدِ الْمَلِكِ فَسَأَلَنِي فَحَدَّثْتُهُ فَغَزَا الْقُسْطَنْطِينِيَّةَ
»

Muhammed b. Ebî Seybe, Zeyd b. el-Hubâb'dan, o, Velid b. Mugire el-Meâfirî'den işitmiş, Velid b. Mugîre Abdullah b. Bisr el-Has'amî'den o da babasından isittigine göre Nebi (a.s.) söyle buyurmuştur:

“Kostantiniye (İstanbul) muhakkak fethedilecektir. Onu fetheden emir ne güzel emir; onu fetheden ordu ne güzel ordudur.”

Osmanlı sultanlarından ikinci Mehmed Hân'ın 29 Mayıs 1453'te Bizans İmparatorluğunun baş şehrini almasıyla kavuşulan mübârek fetih. Türk-İslam tarihinde çok önemli bir yer tutan İstanbul'un fethi, İslâmiyet'le beraber ortaya çıkan mukaddes bir ideâl, yüce bir gâyedir. Bu ulvî gâye uğruna önce Araplar, sonra da Türkler, İstanbul surları önünde seve seve cân verdiler.

İstanbul, 1453'e kadar .eşitli millet, devlet ve topluluklar tarafından bir çok defa muhâsara edildi. Peygamber Efendimiz'in; "Kostantiniyye (İstanbul), muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak olan hükümdâr, ne güzel hükümdârdır." hâdis-i şerîfi, bütün Müslüman sultan ve kumandanların bu şehri fethetmek arzu ve gayretlerini harekete geçirdi. Müslümanlar, feth-i mübîn'i gerçekleştirmek için pek çok teşebbüste bulundular. İslâm âleminde dört halife, Emevîler, Abbasîler ve Osmanlılar devrinde en büyük ideâl hâline gelen İstanbul'un fethine ilk teşebbüs, üçüncü halîfe Hz. Osman devrinde 655 senesinde yapıldı. Emevîler devrinde Hz. Muâviye, oğlu Yezid kumandasında bir orduyu İstanbul'u muhâsara için gönderdi. Bu muhâsara da büyük sahâbelerden Hz. Ebû Eyyub el-Ensârî de bulunuyordu. 669 baharında kuvvetli bir şekilde muhasara edilen İstanbul, feth olunamadı. Hz. Ebû Eyyûb el-Ensârî bu kuşatma sırasında dizanteriden vefât edip, İstanbul surları yakınına defnedildi.

Emevî donanması, 673'te tekrar İstanbul önlerine geldi. 7 sene süren bu muhâsarada donanma, kışın Kapudağ sahillerinde barınırdı. Muhâsaralarda Bizanslıların Rum ateşi kullanmalarından dolayı muvaffak olunamadı.

714'te büyük bir ordu ile İstanbul üzerine yürüyen Mesleme bin Abdülmelik ile Ömer bin Abdülazîz, 716'da karadan ve denizden şehri muhâsara altına aldılar. Ancak muhasaranın uzun sürmesi dolayısıyla donanma ve kara kuvvetlerinin ikmalsiz kalması, kışın şiddetli geçmesi ve Bizans entrikaları neticesinde fetih gerçekleşemedi.

Bu kuşatma esnâsında, Bizans, İstanbul'da Dârülbalat adı ile içinde bir câmi bulunan konak yaptırmayı kabûl etti. 781'de Abbâsî halîfesi el-Mehdî, oğlu Hârûn Reşîd kumandasında bir orduyu İstanbul üzerine gönderdi. Boğaz içine kadar gelen ordu Bizans'ı haraca bağlayıp geri döndü.

Onuncu asırda, İslâmiyet'i kabûl eden Türkler, büyük şevk ve imân ile İstanbul'un fethini ulvi bir gâye olarak benimsediler. 1071 Malazgirt zaferinden sonra Anadolu'ya yerleşen Türkler, iki sene gibi kısa zamanda Marmara denizi ve Boğaziçi sâhillerini ele geçirerek İstanbul'u tehdîde başladılar. On birinci asrın sonlarında Papa'nın öncülüğünde Hıristiyanların mukaddes beldelerini Müslümanlardan kurtarmak ve Türkleri Anadolu'dan atmak için düzenlenen haçlı seferleri İstanbul'un fethini geciktirdi.

1299'da Osman Gâzi'nin kurduğu Osmanlı Devleti pâdişâhları ve askerleri hadîs-i şerîfte müjdelenen ulvî gâyeye ulaşmak arzûsuyla faâliyetlerde bulundular. Osman Gâzi ölüm döşeğinde oğlu Orhan Gâzi'ye: "İstanbul'u al, gülzâr et" diyerek vasiyette bulunmuştu. İstanbul'un fethinin ilâhî bir vaat olduğunu, bilen Osmanlı sultanları ısrarla bunun üzerinde durdular.

1391 senesinde sultan Yıldırım Bâyezîd Han İstanbul'u kuşattı. Abluka şeklinde devâm eden bu kuşatma; İstanbul'da bir Türk garnizonu mahallesi, câmi, mahkeme kurulması ve kâdı (hâkim) ile her sene on bin altın haraç verilmesi şartı ile kaldırıldı. Bizans'ın bu şartları yerine getirmemesi üzerine şehir 1395'de tekrar kuşatıldı. Haçlı ordusunun Niğbolu önüne gelmesi üzerine muhâsara gevşetildi.

Niğbolu zaferinden sonra Yıldırım Bayezid Karadeniz'den gelecek haçlı donanmasına mâni olmak için Şile'yi zabtetti ve boğaz içinde Anadolu (Güzelce) Hisarı'nı yaptırdı.

1397 senesinde muhâsarayı şiddetlendiren Yıldırım Bâyezîd, Bizanslıların İstanbul'da bir Türk mahallesiyle şer'iyye mahkemesi ve cami kurulmasını ve haraç vermeyi kabûl etmeleri üzerine muhâsarayı kaldırdı. Yıldırım Bâyezîd Han'ın son kuşatması 1400'de başlayıp, Tîmur Han'ın Osmanlı topraklarına girmesi ile son buldu.

Fetret devrinde İstanbul Mûsâ Çelebi tarafından kuşatıldı ise de, Bizans entrikaları yüzünden netîcesiz kaldı.

Sultan ikinci Murâd Han, 1422 senesinde İstanbul'u kuşattı. Dört ay kadar süren bu kuşatmada her türlü savaş taktiği ve zamânın teknik imkânları kullanıldı. Büyük veli Emîr Sultan'ın dâ sefere katılması ordunun mâneviyâtını yükseltti. İstanbul'un düşmesi an meselesi hâline geldi. Meşhûr Bizans entrikaları tatbik edilerek, Anadolu'da Osmanlı'ya karşı ittifak tesis edilince, iki cephede savaşmanın güçlüğü yüzünden muhâsara kaldırıldı.
Osmanlı Türklerinin Trakya, Boğaz ve Kocaeli yarımadasını alması ile Bizans, İstanbul dâhil bir kaç şehirden ibâret kalmıştı. Toprak ve nüfûs azınlığına rağmen, Avrupa Hıristiyanlarının hâmisi durumunda olan Bizans, Papa'nın desteğini görüyordu. Bizans kendisi için tehlike kabûl ettiği Osmanlı Devleti'nin devamlı zarârına çalışıyordu. Anadolu Türk beyleri, Bizans entrikaları doğrultusunda Osmanlı Devleti'ne taarruz ediyordu.

Çocukluğundan îtibâren devrin en büyük âlimlerinden mânevi bir terbiye alarak, dînî ve millî kültür ve cihângirlik şuûru içinde yetiştirilen şehzâde Mehmed, İstanbul'u fethetmek ve böylece mânevî müjdelere mazhâr olmak gâyesinde idi. Bu sebeple henüz on dokuz yaşında iken 1451'de ikinci defâ saltanat tahtına oturur oturmaz bu büyük idealini gerçekleştirmeye çalıştı.

Fetih öncesi Bizans'ın en önemli kuvvet ve ikmâl yolu olan boğazı, Osmanlı kontrolü altına almak maksadıyla Anadolu Hisârı'nın karşısına yerini bizzât kendisinin tespit ettiği Rumeli (Boğazkesen) Hisarı'nın yapımını başlattı. Plânını da bizzat kendisinin yaptığı hisar, dört ay gibi kısa zamanda bitti.
Bizanslılar iyice sıkıştırılıp, dış dünyâyla alâkalarının kesileceğini, hisarın yapımı devâm ederken anlayıp hisarın yapılmasını durdurmak için elçi gönderip, teşebbüse geçmişlerse de, Fâtih Sultan Mehmed Han'ın hâkimiyet prensibinin esâsını teşkil eden târihi cevâbı, Bizanslıları o anda şaşkına çevirmişti. Bu cevapta: "Varna savaşı sırasında imparatorunuz Macarlarla birlik olup, babamın Rumeli'ye geçmesine engel olmak istediğinde, babam ne zorluklar çekmişti. şimdi kendi arâzim üzerinde gönlümün istediğini yapmama karşı gelmeniz için elinizde ne hak, ne de kudret vardır. İki kıyı da benimdir. Anadolu kıyısı benim, zîrâ ahâlisi Osmanlı'dır. Rumeli kıyısı da benimdir, çünkü savunmasını bilmiyorsunuz. Gidip efendinize söyleyiniz, böyle haberleri bir daha göndermesin."

Osmanlı sultânı, Mora'dan gelecek kuvvetlere karşı Turhan Bey'i, Avrupa'dan gelecek kuvvetlere karşı da akıncıları görevlendirdi. 1452-1453 kışı Edirne'de kuşatma hazırlıkları içinde geçti. Büyük toplar dökülüp tecrübe atışları yapıldı. Osmanlı sultânının balistik hesaplarını kendisinin yaptığı topların dökümü çok kısa zamanda bitirildi.

Osmanlı sultânı kuşatma hazırlıkları içinde iken, Bizans'a Karadeniz'den Venedik kadırgaları, Cenevizli kaptan Juanni Jus-tiniani Langus, Sakızlı Maurise Cantoneo yardıma geldi. Bizans imparatoru şehir savunmasını Cenevizli kaptan Justiniani'ye verdi. Surun kenarındaki dolu vaziyetteki hendekler açılıp, yenileri kazıldı. Mezarlıktaki taşlarla surlar takviye ve tâmir edildi. Şehir kapılarının muhâfazası, yardım için gelen Venedikli ve Cenevizli komutanlara verildi.

Haliç'teki meşhûr zincir Venediklilere gerdirilerek, şehir deniz saldırısından korunmaya çalışıldı. Zirâ İstanbul surlarının Haliç kısmı zayıf idi. Adaların tahkimi ve şehre erzak yığmakla kuşatmaya karşı savunma hazırlıkları yapan Bizans ordusu karmaşık bir yapıya sahipti. Bulgar, İtalyan, Fransız, Moralı, Giritli, Alman ve İngiliz ücretli askerleriyle, Bizanslılardan meydana geliyordu.

Osmanlı ordusu 1453 senesi başlarında bütün harp hazırlıklarını tamamlayarak ağır topçu grubu ile Edirne'den yola çıktı. Toplar, Rumeli beylerbeyi Karaca Bey'in, kumandasında on bin kişilik süvâriyle iki ayda İstanbul önlerine getirildi.

Anadolu ve Rumeli ordusuyla, Türk-İslâm âleminin her tarafından gelen şeyh ve dervişler, Aydınoğlu, Karamanoğlu gönüllü kuvvetlerinden meydana gelen Osmanlı ordusunun mevcudu, 125.000 civârındaydı.

Devrin en modern silâh ve kuvvetlerine sâhip Osmanlı sultânı ikinci Mehmed Han, yanında Akşemseddîn, Akbıyık, Molla Gürânî ve Molla Hüsrev gibi büyük âlimler olduğu hâlde 24 Mart Cumâ günü, namazdan sonra Edirne'den hareket etti. Bu sırada Gelibolu'da bulunan kaptân-ı deryâ Baltaoğlu Süleymân Paşa 147 parçalık donanma ile İstanbul'a hareket etti.

Osmanlı ordusu 1 Nisan'da Çekmece'ye, 5 Nisan'da İstanbul önüne ulaştı. Bayrampaşa deresi kenarında Maltepe sırtlarına Otağ-ı hümâyûn kuruldu. 6 Nisan Cumâ günü bütün ordusuyla İstanbul surları önünde Cumâ namazı kılan sultan Mehmed Han, kuşatma hattını kurdu. Topkapı'dan Edirnekapı'ya kadar uzanan merkezde Sultan ve sadrâzam Çandarlı Halîl paşa, Yaldızkapı'dan Topkapı'ya kadar uzanan sağ kanatta Anadolu beylerbeyi İshak Paşa ve Mahmûd Paşa, Edirnekapı'dan Halîç'e kadar uzanan sol kanatta Rumeli beylerbeyi Karaca Paşa, Cenevizlilere ait Galata sitesi önünde vezir Zağanos Paşa yer alıyordu.

Vezîr Mahmûd Paşa, sünnet-i seniyyeye uyularak, şehrin kan dökülmeden teslimini temin için, Bizans imparatoru on birinci Konstantinos Baledopos'a elçi olarak gönderildi. İstanbul'un derhâl teslimi hâlinde kan dökülmeyeceği, ahâlinin canına, malına hürmet edileceği teklif edildi. Bizans imparatorunun Osmanlı teklifini reddi üzerine, 6 Nisan Cumâ günü açılan ateşle harekât başlatıldı.

Osmanlı kuşatma harekâtı başladığında, İstanbul'un nüfûsu yetmiş bin civârında olup, Bizans ordusu, ücretli asker ve yardıma gelen haçlı kuvvetleriyle yirmi bin kadar asker ve elli gemiden meydana geliyordu.

Osmanlı topçusunun surları çökerten, kalplere dehşet veren ateşleri, Bizanslıları iyice korkuttu. Bütün ahâli bu durumda top yekün savunmaya iştirâk etti. Her biri dört toptan meydana gelen on dört batarya, beş yüz-altı yüz kilogram gelen mermi ve granit top gülleler ile yüzyıllardan beri bütün haşmetiyle uzanıp yükselen İstanbul surlarından büyük gedikler açıyordu. Açılan gedikler, kısa zamanda tâmir edilip, yeniden duvar hâline getiriliyordu.

12-17 Nisan günleri Osmanlı ordusunun bilhassa piyâdelerin surlara yaklaşma gayretleri netîce vermedi. Sultan tarafından, zamânın tekniğinden çok ileride sayılabilecek bir seyyâr top dökümhânesi ordugâhın hemen yanında kurdurulmuştu.

Açılan gediklerin, Bizanslılar tarafından derhâl tâmir edilmesi üzerine, Sultan, topların daha sık ateş etmelerini söyledi. Fakat top soğumadan yapılan ikinci bir atışta, toplardan biri parçalandı. Bu duruma üzülen Sultan, sabaha kadar düşündü. Sabahleyin topların atıştan sonra zeytinyağı ile yağlanmasını böylece soğutulup daha sık şekilde ateş edilmesini emretti. Bundan sonra top atışlarından çok iyi netîce alındı. Makinelerin yağla soğutulması, Fâtih'in keşfidir.

İstanbul'un savunması ve ikmâlini temin için Papa tarafından gönderilen üç Ceneviz gemisi ile bir Bizans gemisi 20 Nisan günü Marmara'da görünür görünmez, kaptân-ı deryâ Baltaoğlu Süleymân Paşa on sekiz parçalık bir filo ile Yeşilköy-Bakırköy açıklarında karşıladı. Düşman gemilerine nazaran küçük Osmanlı donanması kati bir neticeye gidemedi. Bu harbi, Zeytinburnu açıklarından at üzerinde takip etmekte olan sultan Mehmed Han'ın hırs ve üzüntüsünden dudakları çatladı. Sultan, atını denize sürdü ve elbiseleri ıslanıncaya kadar ilerledi. Maiyetinde bulunanlar da Sultân'ı takip etti. Bu hâlde iken donanmaya emirler gönderdi. Bu muhârebede Venedik ve Bizans gemileri Osmanlı kuvvetlerinin elinden kurtularak, o sırada çıkan uygun rüzgâr ile Haliç önlerine gelip gerili bulunan zincirin açılması ile içeri alındılar. Muteber kaynaklara göre Osmanlının kaybı yüz kadar şehit ve otuz yaralı idi. Bu hâl, Bizans'ın moralini yükseltti. Bu harbin sonunda Baltaoğlu Süleymân Bey görevden alındı, yerine Hamza Bey tayin edildi.

21 Nisan günü Kabataş'a gelen sultan Mehmed hazırlıkların daha önce başlamış olduğu hakkında kuvvetli deliller bulunan karadan donanma yürütme işine hız verdi.

İstanbul'un Haliç'e kıyı olan kısmındaki surları çok zayıf olduğu için bu zâfiyeti değerlendiren Sultan, Bizans'ı buradan da sıkıştırmak istiyordu. Böylece kuvvet dengesi Bizans aleyhine bozulacak ve, yeni cepheler açılacaktı. Bu maksatla Fâtih Sultan Mehmed gemileri karadan yürütme işine karar verdi.
O zaman bağ bahçe ve çalılık yerlerden geçen bu yolu temizletip, gerekli tesviyelerini süratle yaptırdı. Yollar yapılıp, iri taşlar üzerine kalaslar döşenerek, iç yağı, sâde yağ ve zeytinyağı ile yağlanarak, iniş ve çıkışlı yerleri ile virajlarına işin özelliğine uygun bucurgat ve sâir tespit malzemeleri yerleştirildi.

Donanmanın karadan kat ettiği yolun güzergâhı (Tophâne, Kumbaracı yokuşu, Tepebaşı, Asmalımescid, Kasımpaşa) şeklinde tespit edilmişti. Yolun uzunluğu yaklaşık iki kilometre kadardı. 22 Nisan'da tatbikine girişilecek olan bu büyük teşebbüsün son hazırlıkları bir gün evveline kadar devâm etti.
21 Nisan'da Galata surlarının kuzeyine yeniden yerleştirilen bataryalar, şafakla berâber Haliç'te zincirin gerisinde bulunan Hıristiyan gemilerine ateş açtılar. Gülleler, Galata evleri üstünden geçerek hedeflerine ulaşıyordu. Aynı zamanda kara surları da dehşetli bir bombardımana tâbi tutuldu.

Türk donanmasının yeni amirâli Hamza Bey de zincir üzerine müteaddit hücumlar yaptı. Bu suretle Fâtih, 21 Nisan'daki faâliyeti gizlemeye çalışıyor, Bizanslıların dikkatini başka noktalar üzerinde toplamaya uğraşıyor ve Galata Cenevizlilerini de evlerinin üzerinden aşırdığı güllelerle korkutmak istiyordu.

Onun için Cenevizliler hemen kendi surlarının kenarında yapılmakta olan yol hakkında düşünme imkânından mahrum kaldılar, bununla ilgilenemediler. Aynı günün gecesi yâni 21-22 Nisan Pazar günü gecesi 67 Türk gemisi karadan çekilerek Haliç'e indirildi.

O devirde Bizans'ta hurâfe çok yaygın olduğundan, sabaha kârşı gemilerin süratle Haliç'e geldiğini görenler; „Bu Müslümanlar bize sihir yapıyor“ diye seyre daldılar. Gerçekten de Fâtih'in dâhiyâne bir buluşu netîcesinde gerçekleştirdiği bu muazzam projenin nasıl yapıldığı ve 70'e yakın bir geminin iki kilometrelik yolu aşıp bir gece içerisinde nasıl Haliç'e indirildiği bugün dahi anlaşılabilmiş değildir.

Bu sırada Osmanlı donanmasını Haliç'te gören Bizanslılarda büyük bir korku hâsıl oldu. Bizans imparatoru bir heyet gön-dererek; ne kadar ağır olursa olsun bir vergi karşılığında kuşatmanın kaldırılmasını teklif etti.

Sultan Mehmed Han da İstanbul kalesinin teslimi karşılığında imparatora Mora despotluğunu verebileceğini söyledi. İmparator teklifi kabûl etmedi.
Bu arada Bizans'a savunmada yardımcı olan Venedik ve Cenevizlilerin arasında komuta ve savunma tedbirleri husûsunda büyük anlaşmazlıklar baş göstermişti. Birbirini kaçmaya niyetli olmakla suçlamaya başladılar. Bizans ilk korkuyu atlatınca, âni bir gece baskınıyla Haliç'teki Osmanlı donanmasını yakmayı plânladı. Bu iş için Venedikli G. Cocco ‘ya vazîfe verildi. Cocco geceleyin hazırlanacak iki kadırga ile Kasımpaşa koyundaki Osmanlı donanmasını yakacaktı.

Bu karârı öğrenen Galata belediye başkanı Anzolo Zaciria, Bizans liman reisi Diedo'ya haber göndererek, bu baskını bu gece yapmamalarını, başka geceye ertelerlerse geniş çapta yardımda bulunabileceğini bildirdi. Bunun üzerine Bizans baskını 24 Nisan yerine 28 Nisan'a ertelendi.

Galata belediye başkanı zaman kazanınca, durumu, güvendiği bir adamla Zağanos Paşa'ya bildirdi. Öğrendiği haberi gâyet gizli tutan Zağanos Paşa, Kasımpaşa'daki gemilere çok sayıda tüfekli asker ve kıyı topları koydurdu. Bu baskını teklif eden Venedikli Cocco zaferden emin bir şekilde baskına en önde katılmak istemiş ve kendi kadırgası ile Türklerin üzerine saldırmıştı. Hazırlıklı olan Türk gemileri derhal güllelerini atmaya başladılar ve netîcede baskına gelenler başta Cocco olmak üzere kısa zamanda Haliç'in sularına gömüldüler.

Daha sonra Osmanlı kuvvetleri seri bir şekilde Haliç üzerine bir köprü kurmaya başladılar. Galata tarafından Humbarahâne ile Bizans tarafından bu günkü Defterdâr arasına kurulmaya başlanan bu köprünün genişliği beş buçuk metre kadardı.

Cenevizlilerden satın alınan boş şarap fıçıları ile bâzı küçük kayıkların üzerine geniş kalaslar bağlanarak, bir ucu serbest olarak inşâ edilen köprüyü akılları almayan Bizanslılar; "Su üstünde yürüme sihri“ diye değerlendirdiler. Bu köprü İstanbul'un fethine kadar asker ve malzeme naklinde kullanılıp, yanlarına konan küçük toplarla da zayıf Bizans surları dövüldü.

Kuşatmanın hızla devâm ettiği sırada Sultan, büyük velî Akşemseddîn'den devamlı ve ısrarla bilgi ve işâret istiyordu.

Veliyyüddîn Ahmed Paşa'yı birgün Akşemseddin'e göndererek: "Şeyhe sor, kale feth olunacak ve düşmana karşı muzaffer olacak mıyız?“ dedi. Buna Akşemseddîn şöyle cevap verdi: "Ümmet-i Muhammed'den bu kadar Müslüman ve gâziler bir kâfir kalesine müteveccih oldu (hücûm etti). İnşâAllahü Teâlâ feth olur." Fâtih, umûmi cevapla yetinmeyip, Veliyyüddîn Ahmed Paşa'yı tekrar Akşemseddîn'e gönderip; "Vakti için bir işâret vermezler mi?“ dedi. Akşemseddîn murâkabeye daldı. Başını eğip, Allah-u Tealâ'ya yalvardı. Mübârek yüzü terledi. Sonunda başını kaldırarak:
„İşbu senenin Rebi'ul-âhir ayının yirminci günü, seher vaktinde, sıdk-u himmetle filân cânibden (taraftan) hücum etsinler! Ol gün feth ola!.. Kostantiniyye, sedâ-i ezân ile dola...“ dedi. Bunun üzerine Fâtih Sultan Mehmed Han kuşatmayı arttırdı.

18 Mayıs'a kadar kara ve denizde devâm eden muhârebeler, yeni bir kuşatma silahının surların kenarında kullanılması ile tekrar kızıştı. Osmanlı kuvvetleri geceleyin, ağaçtan yapılmış, İstanbul surlarından daha yüksek, yürüyen bir kuleyi surlara on adım mesâfeye getirdi. Sabahleyin bunu fark eden Bizanslılar bu kuleden çok korktular.

Bir gecede yapılan bu kulenin iskeleti iki kat deve derisi ile kaplanıp, ateşe karşı mukâvim olması için arası toprakla doldurulmuştu. Üst katlarına merdivenle çıkılan ve yürüyen kulenin gövdesinde ateş açma pencereleri vardı. Sura yaklaşan kuledeki askerler yıkım yaparken, etraftaki askerler de hendekleri dolduruyorlardı.

23 Mayıs'ta surlarda açılan gediklerde Bizans askerlerinin savunmada gösterdikleri yılgınlık üzerine, sultan Mehmed Han, bir defâ daha teslim teklifinde bulundu. Bu maksatla İsfendiyâroğlu Kâsım Bey'i elçi gönderdi. Elçi, Sultân'ın:

"Umûmî taarruzun doğuracağı felâket ve dehşeti takdîr edersiniz. Şehri mâmûr; insanları sağ sâlim bırakmak isteriz İmparator bütün mal ve hazînesi ile istediği yere çekip gidebilir. İstanbul halkından da isteyenler her şeyini alıp gidebilirler. Kalmak isteyenler mal v.s. mülklerini muhâfaza edebilmek hakkına sâhip olacaklardır. İmparatora Mora despotluğu verilecektir“ şeklindeki isteklerini bildirdi.

Ayrıca, dostça bunların kabûlünü husûsen ricâ etti. İmparatorun cevâbı: "Sultan, barış istiyorsa; muhâsarayı kaldırsın. Ne kadar ağır olursa olsun istenen vergi verilecektir. Şehri teslim etmeye yetkim yoktur." şeklinde oldu.

Osmanlı elçisinin ordugâha döndüğü 26 Mayıs günü, Macar kralı Viladislas'ın elçilik heyeti gelerek: "Bizans kuşatmasının kaldırılmasını, eğer kaldırılmayacak olursa, Macaristan'ın Bizans tarafında yer alacağını, ayrıca batılı Hıristiyan devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın İstanbul'a yaklaşmakta olduğunu" bildirdi.

Osmanlı karargâhında bâzı bozguncu sözler dolaşmaya başladı. Çandarlı Halîl Paşa'nın düşüncesi kuşatmanın kaldırılma-sı yönünde idi. Sultan ve Zağanos Paşa ise derhâl umumî hücûmun yapılması fikrinde idiler. Toplanan harp meclislerinde tereddütler hâsıl oluyordu.

Sultân'ın hocası olan büyük âlim Akşemseddîn tarafından Pâdişâh'a yazılan bir arzda; "Sert ve enerjik" davranılması öğütleniyordu. Bunun üzerine toplanan son harp meclisinde, daha fazla beklemenin ordudaki bozguncu dedikoduları arttıracağı düşüncesi ile hemen taarruz karârı alındı.
Bu arada Zağanos Paşa, Hadım Şehâbeddîn Paşa, Turhan Bey, Akşemseddîn ve Molla Gürânî bu karârı destekler mâhiyette asker arasında mâneviyâtı yükseltici konuşmalar yaptılar.

26 Mayıs'tan itibaren Osmanlı ordugâhında büyük şenlikler başladı. 28 Mayıs günü gün batması ile birlikte bütün Osmanlı birlik ve gemileri mum donanması yaptılar. Bizans bir ışık çemberi ile çevrilmişti. Her yerden tüyleri ürpertecek tekbir sesleri geliyordu. Bizans halkı bu ışık ve seslerden dehşete düştü.

Gece yarısı, mum donanmasının her tarafta birden bire sönmesi, Bizanslılar üzerinde daha büyük bir yıkıntı meydana getirdi. Sehere yakın Osmanlı topçusu, hazırlık ateşine başladı.

29 Mayıs'ta sultan Menmed Han, sabah namazından sonra güneş yükselince iki rekat namaz kılarak kılıcını kuşanıp ata bindi ve gece yarısından beri surları döven Osmanlı topçusunun hedefi iyice yumuşattığına kanâat getirerek askerlerine: "Şimdi parlak bir cihâd için birbirinizi teşvik ediniz, zafer için üç şart esastır. Niyetinizi hâlis edip, emirlere itâat ediniz. Yâni tam bir sükunet ve intizâm ile verilen emirleri eksiksiz icrâ edip, yaptırınız. İmânınızın verdiği galeyân ile muhârebeye koşunuz. Bu işte liyâkatinizi ortaya koyunuz. Zillet geride, şehâdet ileridedir. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemîn ederim. Herkesin ne sûretle hareket ettiğini bizzat takip edeceğim." deyip, hücum emrini verdi.

Allah-u Teâlâ'nın rızâsı için cihâda niyet etmiş olan Osmanlı askeri; "Ya Cennet! Ya İstanbul!" diyor ve iki yerden başka bir makâma gitmek istemiyordu.

İslam mücahitleri arkadaşlarının yaralanmasına, şehit olmasına aldırmadan; "Allah Allah“ nidâlarıyla hücûma geçti. Ellerine geçirdikleri her türlü vâsıtalarla surlara tırmanmaya çalışıyorlardı.

Fethin bir süre gecikmesi üzerine yerinde duramayan Fâtih, Akşemseddîn'i dâvet etti. Fakat o, taarruz başlamadan önce çadırına girerek rahatsız edilmemesini söylediğinden, kimse çadıra giremedi. Bunun üzerine Sultan kendisi gitti. Çadır sıkı sıkıya kapatılmıştı. Çadırın bir kenârından baktığında içinde hiç bir şey yoktu. Akşemseddîn kuru toprak üzerinde diz çökmüş, ellerini açmış Allah-u Tealâ'ya yalvarıyor, zamânın sâhibini, en büyük evli-yâsını imdâda göndermesini arzuluyordu. Sultan Mehmed Han da elini açıp; „Amin“ dedi. Her ikisinin gözlerinden yağmur gibi yaşlar aktı.
Sultan Mehmed Han oradan ayrılıp otağına doğru gelirken, Bizans surlarına baktı. İslam askerinin önünde; beyaz elbiseli, yeşil sarıklı başka bir ordunun daha hücûm ettiğini gördü. Başlarındaki kumandana dikkatle bakıp, vasıflarını zihnine yerleştirdi. Çok geçmeden Ulubatlı Hasan, otuz kadar arkadaşıyla ilk defâ surlar üzerine Osmanlı sancağını dikti ve oracıkta şehit edildi.

Osmanlı kuvvetleri muhtelif bölgelerden dalga dalga İstanbul'a girmeye başlamışlardı. Bizans halkı Ayasofya kilisesine sığınmaya çalışıyordu. Dalga dalga gelen Osmanlı askerleri kısa zamanda İstanbul'un her yerine hâkim oldu. Kiliseye sığınan ahâliye, güçsüz ve acınacak durumdaki bu insan yığınına kılıç çekmeye lüzum görmeyip, onlara dokunmadılar.

29 Mayıs Salı günü öğleye doğru kır atının üstünde berâberinde hocaları ve ordu kumandanları olduğu hâlde muhteşem bir alayla Topkapı'dan İstanbul'a' giren Pâdişâh'ın yanında, çok sevdiği hocası Akşemseddîn de vardı. Yerli halk, yolları doldurmuştu. Fâtih Sultan Mehmed Han çok genç olduğu için herkes Akşemseddîn'i pâdişâh sanıyordu. Ona demet demet çiçek sunuyordu. Akşemseddîn, Genç pâdişâhı göstererek; "Sultan Mehmed ben değilim, odur." dedi. Sultan Mehmed de; "Gidiniz, yine ona gidiniz. Sultan Mehmed benim; ama o benim hocamdır. Şehrin mânevî fâtihidir“ dedi. Sultan, Türk askerlerinin kale burçları dâhil her taraftan göklere yükselen ezân ve tekbir sesleri arasında, Ayasofya önüne geldi. Genç Sultan, yerlere kapanan ahâli, râhip ve eski Ortodoks patriğine karşı; "Kalkınız! Ben sultan Mehmed, size ve bütün ahâliye söylüyorum ki, bu günden îtibâren hayâtınız ve hürriyetiniz husûsunda, benim gazâbımdan korkmayınız." diye hitapta bulundu.

Cenevizliler dâhil bütün sanat ve ticâret erbâbına ahâlinin din, mezhep hürriyetini temin eden bir ferman yayınlayan sultan Mehmed, Ayasofya'nın Cumâ gününe kadar câmi hâline getirilmesini emretti. Maiyetiyle Ayasofya'ya gelen Fâtih, İstanbul'da ilk Cumâ namazını burada kıldı. 655'den 1453'e kadar devâm eden bir ideâlin (Feth-i mübîn) gerçekleştirildiği, fetihnâmelerle bütün İslam âlemine müjdelenip dünyâya îlân edildi.

İstanbul kuşatması, 6 Nisan' dan 29 Mayıs'a kadar elli dört gün sürdü. Kuşatma sırasında ölen Bizanslıların sayısı dört binin üzerinde olup, elli binden fazla Bizanslı esir edildi. Osmanlıların kayıpları ise beş binin üzerinde idi. Fetih ile Osmanlılar çok miktarda ganîmet ele geçirdiler.

İstanbul fethedilmekle, Osmanlı Devleti toprakları arasında sıkışıp kalan, mevcudiyeti ve siyâseti ile dâimâ bir tehlike teşkil eden, bin yüz yirmi üç senesi İstanbul'da geçen bin dört yüz seksen senelik Roma İmparatorluğu'na son verildi. Osmanlı devleti'nde yükselme devri başlayıp, cihânşümûl hâkimiyet fikri gelişti. İnsanlığı îmân birliği içinde bir tek devlet ve hükümdâr hâkimiyetinde toplamak için teşebbüse geçildi. Fetihle berâber İstanbul sefahat yeri olmaktan çıkarılarak ilim ve kültür merkezi hâline getirildi. Osmanlılar her gittiği yerde olduğu gibi, İstanbul'da da medrese ve kütüphâneler açtılar. Fâtih Sultan Mehmed'in eliyle kazanılan bu mübârek zafer, târihi kaynaklarda dâimâ "feth-i celîl" ve "feth-i mübîn" adları ile anılmıştır.

Latin istilâsından sonra gittikçe harâbeye dönen, nüfusu elli bin civârına inen bu bin yıllık şehir, ahlâkı ve mâneviyâtı ile de perişân bir vaziyette idi. Bu sebeple fetih, şehre hayat ve medeniyet getirmiş, İslam medeniyeti ve yüksek ahlâk ve nizâmı-nın da merkezi olmuştu. Gökkubbeye uzanan muhteşem câmileri, Allah-u Tealâ'ya niyâzı temsil eden zarîf minâreleri, her köşesini dolduran evliyâ ziyâretgâhları ile bu mübârek belde gerçekten İslâm'ın kudsiyetine kavuşmuştur.

Şehir, ilim, kültür eserleri, sarayları, hayır, ticâret ve sanat müesseseleriyle sâdece Türk-İslâm medeniyetinin değil dünyânın da en büyük merkezi olmuştu.

İstanbul'un fethi dünyâ ve medeniyet târihî bakımından da çeşitli müsbet netîcelere sebep oldu. Katolik ve Ortodoks taassubu ve çeşitli fikirler ile birbirlerine karşı amansız mücâdeleye giren Hıristiyan âlemi her türlü insanlık dışı işkencede bulunup, katliâm yapıyorlardı. Meselâ dördüncü haçlı seferi (1202-1204) sonunda İstanbul'da İmparatorluk kuran Latinler; şehirdeki dindaşlarını soyup, halkı işkenceyle öldürüp, Bizans saraylarından, mabetler ve ahâlinin evlerine varıncaya kadar yağmaladılar.

Fetihten önce İstanbul ahâlisi, devlet adamları ve papazlardan bâzıları, lâtin şapkası yerine Osmanlı sarığı görmeyi tercih ediyorlardı. Türkler İstanbul'u fethedince, halka kötü muâmelede bulunmadılar. Sultan Mehmed Han'ın emriyle şehir temizlenip, emniyet ve âsâyiş korundu. İstanbul'un imârına başlanılarak, şehir için lüzumlu eserler inşâ edildi. Her din, milliyet ve fikirden insanları iskân edilip, yaşanılan bir şehir hâline getirildi. Türklerin ve hükümdârlarının insanca davranması netîcesinde, insan haklarının en başında gelen vicdan hürriyeti tesis edildi.

İnsanların en büyük ihtiyâcı olan hak şuûruyla adâlet nizâmı, Avrupa'da Hıristiyan âlemine Türk idâresi sâyesinde girdi. Hıristiyan âlemi, kâdı (hâkim) karşısında hükümdârla gayr-i Müslim bir vatandaşın bile muhâkeme edildiğine İslâm ve Türk adâletinin sarsılmaz kâidelerine şahit oldu. Topçuluk tekniğinde dünyâ târihini değiştirecek ilk büyük zafer İstanbul'un fethinde görüldü. Avrupa kralları top sâyesinde, otoritelerini hiçe sayan derebeylik usûlünü kaldırdılar. Merkezî otorite ve millî birlik esâsına göre kuvvetlenip kurulan devletler, Avrupa haritasında kalıcı sınırlar meydana getirdi.

Doğu ticâret yollarının bütünüyle Türk ve İslam ülkelerinin eline geçmesi, Avrupalıları ihtiyâçlarını temin için yeni yollar aramaya sevk etti. Ticâri yollar aramak için keşiflere çıktılar. Yeni ülkeler keşfettiler. Gemicilik gelişip, denizaşırı ülkelere açıldılar. Keşif ve buluşlar yapılarak teknik, kültür ve medeniyette büyük gelişmeler oldu ve Avrupa Devletleri sömürgeciliğe yönelerek, yeni ülkelerin zenginliklerini memleketlerine taşıdılar.

İstanbul'un fethi hakkında Pirenne; "Bu sırada Avrupalılar, Müslüman âlimler vâsıtasıyla dünyânın yuvarlaklığını, öğrenmişler ve coğrafyada ilerlemişlerdir. Barutun herkesçe kullanılması, Müslümanlardan pusulanın öğrenilmesi, topun İstanbul'un fethinden sonra bütün Avrupa'ca kabûlü ve gemilere top konulması, Türk fetihleri ile boğulan ve doğu yolu kesilen Avrupa'yı denize doğru can havli ile atılmaya, yeni yeni yollar bulmaya, tükenmiş altın stoklarını telâfiye çalışmaya sevk etmiştir“ demektedir.

Fâtih devri üzerinde çeşitli araştırmalarıyla ün yapan, Babinger: "Cihân târihinde bir dönüm noktası meydana getirecek olan bu saatin, tesiri her yerde hissedildi ve Batıda bu hâdisenin doğurduğu muazzam akis herkesi, İstanbul'un memleketler değer bir belde olduğuna inandırdı. İki kıtanın hudûdunda bulunan İstanbul'un fethi... Böylece 1453 senesi modern çağlar ile Ortaçağ arasında hatt-ı fasıl olarak haklı bir şekilde tespit edildi“ sözleri ile fethin önemini belirtmekte, yeni bir çağ açıldığını anlatmaktadır.

P. Faure de; "Fâtih'in, ikinci Bâyezîd'in ve Yavuz Sultan Selîm'in müsâmahasına çok şey borçlu olan Rönesans, İstanbul'un fethi ile başlar.“ diyerek fethin Avrupa için olan önemini ifâde etmiştir.

29 Mayıs 1453'deki İstanbul'un fethi ile Osmanlı Devleti, cihânşümûl hâle geldiği gibi, İstanbul, Osmanlı Devleti'nin baş-şehri olup, kültür ve medeniyetin beşiği hâline geldi.

İstanbul’un fethi genel olarak şöyle değerlendirilebilir:

A. Savaş Öncesi Hazırlıklar:

  1. Fâtih Sultan Mehmed, savaşa başlamadan önce, orduyu düzeltmiş ve yeniçeri ağalarını değiştirmek sûretiyle disiplin altına almıştı.
  2. Kesin sonuçlu savaştan önce, savaş bölgesine yardımın gelmesi umulan yerlerin ele geçirilmesi, tıkanması veya yardım edemeyecek duruma getirilmesi yarar sağlamıştı. Bu gâye ile:
    - Rumelihisarı yaptırılmış, Karadeniz bölgesinden yardımın gelmesi ve ikmâlin yapılması önlenmişti.
    - Savaştan önce Mora yarımadasına kuvvet gönderilerek, harp süresince kımıldayamayacak duruma getirilmişti.
    - İstanbul dolaylarındaki küçük kaleler alınmıştı.
  3. Venedik’ten başka, bütün devletlerle dostluk antlaşması imzâlayarak, Bizans’ın yalnız kalması, Galata Cenevizlilerinin tarafsızlığı sağlanmıştı.
  4. İsyanlar bastırılmış, Anadolu’daki beylikler itâat altına alınmıştı. Böylece, savaş sırasında çıkması muhtemel gâileler kaldırılarak birlik sağlanmıştı.
  5. İstanbul surları incelenmiş, eski kuşatma usûlleri gözden geçirilmişti. Böylece, surların zayıf yerleri tespit edilmiş, gereken araç ve gereçler sağlanmış; İstanbul surlarını yıkabilecek güçte toplar döktürülmüştü.
  6. İstanbul'un dış dünyâ ile alâkasını kesmek için donanmaya önem verildi.
  7. Bizans ordusuna göre sayı ve nitelik bakımından üstün bir ordu hazırlanmasına önem verilmişti.

B. Savaş Sırasındaki Çalışmalar:

  1. Düşman kuvvetlerini dağıtmak için, gemiler Haliç’e indirilmiş, bundan dolayı Bizanslılar, Haliç surlarına da kuvvet ayırmak zorunda kalmışlardı.
  2. Donanmanın Marmara surlarını kuşatmasıyla hem denizden yardım önlenmiş, hem de bu kesime kuvvet ayrılması sağlanmıştı.
  3. Haliç`teki zincirin gerisindeki gemilerin batırılması için, Fâtih Sultan Mehmed tarafından, dik mermi yollu top (havan) düşünülmüş ve döktürülmüştü.
  4. Fâtih Sultan Mehmed, ön hatlara kadar ilerleyerek hem askerin moralini yükseltmiş, hem de aldığı tedbirlerle ihtiyâtı zamânında kullanarak başarının gelişmesini sağlamıştı.
  5. Topları gereken bölgelere toplayarak, ateş sıklet merkezini kurmuştu.

C. İstanbul'un Fethinin Osmanlılara Sağladığı Siyâsî, Askerî ve ekonomik faydalar:

  1. İstanbul boğazı ve Bizans, Osmanlı topraklarından Anadolu ve Rumeli’yi birleştirmede bir engeldi. İstanbul’un ele geçirilmesi, iki bölümden (Anadolu ve Rumeli) meydana gelen Osmanlı İmparatorluğu’nu birleştirmiştir.
  2. Ortodoks kilisesi, tekrar bağımsızlığa kavuşturulmuş ve böylece Hıristiyan birliğinin kurulmasına engel olunmuştur.
  3. İnanç serbestliğinin sağlanmasıyla Ehl-i salibin yeniden kurulması ve dolayısıyla büyük savaşların açılması önlenmiştir.
  4. Rum ve Cenevizlilerin ticârî faâliyetlerinin serbest bırakılması ile ekonomik düzenin bozulması¬nın önüne, geçilmiştir.
  5. Bir ülkenin veya memleketin devamlı elde tutulmasının, o yerde nüfûs çoğunluğu sağlanamadıkça gerçekleşemeyeceğini gören Fâtih Sultan Mehmed, Anadolu’dan ve Rumeli’den getirdiği Türkleri yerleştirerek, İstanbul`u Türkleştirmiştir.
  6. Fâtih, Bizans’taki yerli ve yabancı sanatkâr ve bilginleri korumuş ve bunlardan yararlanmıştır.[1]

Kaynaklar

[1] Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi, İhlas Gazetecilik, cilt:4, sayfa 4-14.





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: ULUBATLI Hasan, 27.11.2010, 05:56 (UTC):
webhatti. com/turkiye-ve-ulu-onder-ataturk/213260-istambuln-fethi-ayrintili.html



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36742050 ziyaretçi (102825467 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.