Şems-i Tebrîzî
 

Mevlana, Şems, Şemsi Tebrizi, Şems-i Tebrizi, Konya

Şems-i Tebrîzî

Hazırlayan: Akhenaton

Lütfen arama motorlarında indexlenmeden ve son eklenen 20 makale içindeyken ve izinsiz başka sitelerde paylaşmayın.

Şems-i Tebrîzî Kimdir?

Konya'ya gelen büyük velîlerden olan [1] Şems-i Tebrîzî (شمس تبریزی), evliyânın [2] büyüklerindendir. İsmi, Mevlânâ Muhammed bin Ali olup, künyesi, «Melik Dad oğlu Ali oğlu Muhammed Şemseddin»'dir.[3] «Şemseddîn»; yâni «dînin güneşi» lakabıyla meşhurdur. 1247 (H.645) senesinde Konya'da şehit edildi [4] ve naaşı, Mevlânâ'nın medresesine defnedildi.[1]

Şems-i Tebrîzî'nin kendi adına bir tarikat kurup kurmadığı bilinmemekle birlikte 16. yüzyılda Anadolu'daki derviş gruplarından biri olan “Şems-i Tebrîzîler” ona dayandırılır. Ahmet T. Karamustafa'nın "God's Unruly Friends" adlı kitabında belirttiğine göre, Mevlevîlik içinde, birbiriyle çatışan iki kol barındırıyordu. Birisi, Sultan Veled'in kolu olarak bilinen tutucu koldu. Diğeri ise Mevlânâ'nın torunu Ulu Ârif Çelebi'nin başında olduğu, şer‘i kurallara önem vermeyerek coşkun bir dinî yaşamı temsil eden ve Şems-i Tebrîzî'nin adıyla anılan koldu.[5]

Kavmiyeti hakkındaki Tartışmalar

Şems-i Tebrizi, bir Türk velisidir.[3] Kimi rivayetlere göre, Azeri Türklerindendir.[6][7] Bazılarının zannettiği gibi, basit, sıradan bir batını dervişi değildir. O yüzyılların yetiştirdiği ulu mürşitler arasında bulunan, Mevlana gibi madde ve manasıyla tahsilin yüce mertebelerine çıkmış ünlü bir kişiyi ledünni âlemlerin seyrine götürmüş ulu bir tasarruf sahibidir.[3]

Doç. Dr. Ethem Cebecioğlu'na göre, Devletşah'ın onu bir İsmailî olarak takdim etmesi ve babasının Celaleddin Nev-Moselman olduğunu kaydetmesi, C Gölpınarlı'nın da dediği gibi tamamen yanlıştır. Zira Celaleddin Nev-Moselman'ın, Alaeddin adlı oğlundan başka bir oğlu yoktur.[8][7] Şemseddin Tebrizi'nin baştan sonra tedkik ettiğimiz "Makalat"ında, Ismaili'liği öven bir tek satıra rastlamayışımız, onun heterodoks bir yapılanma içinde olmadığının en büyük delilidir, deriz. Aksine olarak, onun bu eserinde İsmailileri eleştiren bazı ifadelerin bulunuşu, bu tezimizi teyit eder. Bu noktada, Ahmet Kabaklı'nın "veya" kaydıyla Celaleddin Nev-Moselman'ı onun babası olarak göstermesini [9] yukarıdaki mülahazalarımız nedeniyle doğru bulmuyoruz.[7]

Hayatı

Şems-i Tebrîzî, Tebriz'de doğdu.[4] Doğum tarihi, kesin olarak bilinmemekle birlikte, [1] Hicret'in altıncı yüzyılında doğduğu vâriddir.[3] Fütüzanfer'in, Şemseddin-i Tebrizi'nin doğum tarihini, Mevlana ile buluşma tarihinde (642/1245) altmış yaşında olduğunu söyleyerek, 582/1186 şeklinde tesbit etmesi [10], bizce ihtiyatla karşılanması gereken bir husustur.[7]

Şems-i Tebrîzî, Tebriz'de ilim öğrendi ve edeb üzere yetişti.[1] Ebû Bekr-i Kirmânî'den ve Bâbâ Kemâl-i Cündî'den ilim öğrenip, feyiz aldı. Kısa zamanda zâhirî ve bâtınî ilimlerde yüksek derecelere kavuştu. Daha ilk mektebe giderken Resûlullah'ın aşkından yemez, içmez olmuş, [4] küçük yaşında mânevî hallere, üstün derecelere kavuşmuştur. Kendisi, çocukluk yıllarını şöyle anlatır:

«Henüz ilk mektepteydim. Daha büluğ çağına girmemiştim. Peygamber efendimizin sevgisi, bende öyle yer etmişti ki, 40 gün geçtiği halde O'nun muhabbetinden aklıma yemek ve içmek gelmedi. Bazen yemeği hatırlattıklarında onları elimle yahud başımla reddederdim. Göklerdeki melekleri ve yerde gayb âlemini, kabirdekilerin hallerini müşâhede edebilirdim. Hocam Ebû Bekr, hallerimi başkalarına haber vermekten beni men ederdi.

Birgün babam, bu hallerimden ürktü ve beni karşısına alıp; "Yavrucuğum! Ben, senin acâyip işlerinden bir şey anlamıyorum. Bunun sonu, nereye varacak? Korkarım ki sana bir zarar erişir?" dedi. Ben de ona; "Babacığım! Bir tavuğun altına konan bir ördek yumurtasından çıkan ördek yavrusunun dereye dalıp yüzdüğü gibi ben de mânevî deryâya dalmış bir haldeyim" diye cevap verdim» [1]

Şems, delikanlılık hâlet-i rûhiyesi ile babasına verdiği bu samimi cevapla, kendisinin o çağdaki saf, berrak ve lahuti düşünüş ve yaşayışının da maksat ve mahiyetini dile getirmiş olmaktadır.[3]

Şems-i Tebrîzî, seyâhat ettiği yerlerde, uğradığı memleketlerde iyi bir dost bulunması için duâ ederdi. Isrârla yaptığı bu duâların netîcesi olarak rüyâsında; Celâleddîn-i Rûmî'ye gidip onun yetişmesinde yardımcı olması bildirildi. Böylece o, Allah-u teâlâya şükürle; «Böyle dosta canım fedâ olsun.» diyerek, 1224 senesinde Şam'dan Konya'ya geldi.[4] Kendisi, bu olayı şöyle anlatır:

«Bir zaman Rabbime, beni kendi velîleri arasına koyup onlara arkadaş et diye yalvardım. Bunun üzerine bir gece rüyâmda bana; "Seni bir velîye arkadaş edeceğiz." dediler. Ben de; "Peki o velî zât, nerede bulunur?" dedim. Bana; "Aradığın velî, Rûm diyârındadır." dediler. Bir zaman geçtikten sonra bana; "Ey Şems-i Tebrîzî! Senin en şerefli dostun ve arkadaşın, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleridir. diye ilhâm edildi. Bundan sonra Rûm diyârına gitmek ve o sevgili zât ile görüşmek ve yolunda başımı fedâ etmek için yollara düştüm.»

Şems-i Tebrîzî, bu ilhâm üzerine tam bir doğruluk ve büyük bir aşkla Tebriz'den Anadolu'ya hareket etti. Önce Şam'a, oradan da Konya'ya geldiği de rivâyet edilmiştir. Bu yolculuğu esnâsında başından birçok hadise geçti. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra 1244 senesinde Konya'ya geldi. Büyük kapıdan şehre girerek bir han sordu. Gösterilen Şekerrîzân (Şekerciler) Hanı'na yerleşti.[1]

Şems-i Tebrîzî, günlerini bu handa geçiriyordu.[4] Halk, onun hakkında; "Acaba bu zât, Allah-u teâlânın bir velîsi midir?" dediler ve onun sohbetlerini dinlemeyi arzu ettiler. O ise kimseyle görüşmek istemedi. Konuşmalar çoğalınca, mecbur kalıp; "Benim bir huyum vardır. Nedir derseniz... Ben, bir Yahudi ve Hıristiyan gördüğümde onlara Hak teâlânın hak yola kavuşturması için duâ ederim. Bir kimse ki bana sövse, rencide etse; ben, ona yine duâ edip; 'Yâ Râbbî! O kimsenin dilini sövmekten kurtar, iyiye çevirip sövmek yerine tesbihle, tehlille meşgûl olsun!' demekten başka işim yoktur. Ben, velî olsam-olmasam, size ne?" buyurdu ve bir zaman, insanlarla görüşmekten uzak durdu.[1]

Şems-i Tebrîzî, gittiği her yerde, ne medreseye, ne de tekkeye varıyordu. Bunu kendisi şöyle açıklar: "Kendimi tekkeye layık bilmiyorum ki, tekke pişip olmak, yetişip, gelişmek niyetinde olanlar için yapılmıştır. Dileklerine erişememe ihtimali olduğundan, onların vakitleri değerlidir. Ben onlardan değilim. Peki dediler, niçin medreseye gelmiyorsun? ilmi tartışmalara girişecek adam da değilim ben. Lafza göre mealen mana versem bahsedemem. Kendi dilince bahse girişsem, gülerler, kafir derler. Ben garibim, garibin yeri de kervansaraydır." [7]

Şems'in yine kapıda oturup Allah-u teâlânın mahlûkâtı hakkında tefekküre daldığı bir günde; Mevlânâ, talebeleriyle oradan geçiyordu. Celâleddîn-i Rûmî, kapı önünde tefekkür hâlindeki, kıyâfetinden yabancı olduğu anlaşılan Şems'e baktı, selâm verdi ve yoluna devâm etti. Kendi kendine; «Bu, yabancı bir kimseye benziyor. Buralarda böyle birisini hiç görmedim. Ne kadar da nûrlu bir yüzü var.» diye düşünürken âniden atının yularını bir elin tuttuğunu gördü. Atı durduran Mevlânâ, elin sâhibinin o yabancı olduğunu görünce; «Buyurunuz! Bir arzunuz mu var?» dedi. O kimse; «İsminizi öğrenmek istiyorum.» deyince, o da; «Celâleddîn Muhammed!» diye cevap verdi.[4]

Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, "Bir suâlim var. Acaba Muhammed aleyhisselâm mı yoksa Bâyezîd-i Bistâmî mi büyüktü?" diye sordu. Böyle bir soruyu ilk defa duyan Mevlânâ, "Elbette ki Muhammed aleyhisselâm büyüktür. Bütün mahlûkât ve Bâyezîd, O'nun hürmetine yaratıldı." dedi. Bu cevabı bekleyen Şems-i Tebrîzî, "Peki, Muhammed aleyhisselâm, 'Biz, seni lâyıkıyla bilemedik yâ Rabbî!" dediği halde; Bâyezîd-i Bistâmî, niçin 'Sübhânî, benim şânım ne yücedir!' diye söyledi? Bunun hikmetini söyler misiniz?" diyerek sordu. Mevlânâ, buna da şöyle cevap verdi: "Peygamber efendimizin mübârek kalbi, öyle bir deryâ idi ki; ona ne kadar mârifet, aşk-ı ilâhî tecellî etse, ne kadar muhabbet ve Allah-u teâlânın sevgisi dolsa, onu içine alır ve kuşatırdı. Hatta daha çoğunu isteyip 'Yâ Rabbî! Verdiğin bu nimeti daha da artır!' buyurdu. Fakat Bâyezîd-i Bistâmî'nin kalbi o kadar geniş olmadığı için, ilâhî feyizlere tahammül edemeyecek ufak bir tecellî ile dolup taşardı. Az bir feyizle taşınca da böyle şeyler söylerdi."

Bu izâhâta hayran kalan Şems-i Tebrîzî, "Hayy!" (Allah!) diyerek yere yığıldı. Bayılmıştı. Mevlânâ, hemen atından inerek Şems-i Tebrîzî'yi kucakladı ve ayağa kaldırdı. Bu nûr yüzlü zâta çok ısınmıştı.[1] Bu şekilde Şems ve Mevlânâ, tanışmış oldular.[4] Buluştuklarında Hz. Mevlânâ, 38; Şems ise 60 yaşlarında idiler.[11]

Mevlânâ'yla Tebrizi'nin bu buluşması, Musa'yla Hızır'ın buluşmasına benziyordu. Musa'dan murad Mevlânâ'dır. Burada Şems ona Hızırlık etmiştir. Şems'in yüzünü görünce aydın gün gibi sırlar ona açıldı, görülmemiş şeyleri gördü, kimsenin duymadıklarını duydu.[12] Bu yüzden de bu buluşmanın olduğu yeri "Merec-el Bahreyn" (iki denizin buluştuğu nokta) diye adlandırıldı.[13]

İkisi arasında büyük muhabbet hâsıl oldu. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Şems-i Tebrîzî'yi [4] seçkin müritlerinden Selahaddin Zerkub'un [13] evine götürdü. Kimileri der ki 40 gün, kimilerince de 3 ay bir odaya kapandılar, kimseyi yanlarına almadılar.[14] Mevlana, bu zâtın, geleceğini ilk hocası Seyyid Burhâneddîn'in söylediği Şems-i Tebrîzî olduğunu öğrenince:

«Ey muhterem efendim! Gerçi evimiz size lâyık değilse de, zât-ı âlinize sâdık bir köle olmaya çalışacağım. Kölenin nesi varsa efendisinindir. Bundan böyle bu ev sizin, çocuklarım da evlâtlarınızdır.» diyerek hizmetine koşmaya başladı. Gece-gündüz hiç yanından ayrılmayıp, sohbetlerini büyük bir zevk içinde dinlemeye başladı. Ondan hiç ayrılmıyor; talebelerine ders vermeye, insanlara câmide vâz u nasîhate gitmiyordu. Yanlarına dahi, hizmetlerini görmek üzere büyük oğlu Sultan Veled girebilirdi. Her gün Şems-i Tebrîzî ile sohbet ederler, Allah-u teâlânın yarattıkları üzerinde tefekküre dalarlar, namaz kılarlar, Cenâb-ı Hakk'ı zikrederek muhabbetlerini tâzelerlerdi.[4]

Şems'in Konya'ya gelişinden, onunla buluşmasından sonra geçirdiği ruh değişikliğini Mevlâna, şöyle dile getirir:

«Gönlüm cân parıltısını buldu, açıldı yarıldı.
Gönlüm senin atlasını buldu, şu yamalı bohçaya düşman kesildim.»
[15][16]

«Utarit gibi defterler ve kitaplarla meşguldüm.
Bütün ediplerin üst başında oturmuştum.
Fakat sakinin alın levhasını görünce kendimden geçtim,
Elimdeki kalemleri kırıp attım.»
[17][14]

Şems-i Tebrîzî ile tanışıncaya kadar zâhidâne bir yaşam süren Mevlânâ, onun coşkunluğundan ve kalender-meşrep kişiliğinden çok etkilenmiştir. Fuad Köprülü bu durumu şöyle açıklar: “Dīvân-ı Şemsü'l Hakāyık ismi altında Şems Tebrīzî'nin mâneviyetine ithâf ettiği şiirlerde Panteizm'in belki en yüksek derecesine kadar yükselebilmesi, sema‘ ve raksa, mûsıkîye karşı samimi bir incizab göstermesi, her şeyden çok Şems'in telkînlerine isnâd edilebilir” [5]

Sezai Karakoç, bu "değişim" konusunda şöyle söylemektedir: "Kimileri sanır ki Mevlana'da belli bir andan sonra ansızın büyük bir değişiklik olmuş, birdenbire olduğundan bambaşka bir Mevlana doğmuştur. Oysa hiç bir değişim ve oluşum birdenbire olmaz. Derinlerde görünmeyen planda, yavaş ve uzun bir hazırlanma dönemi olur. Bir deprem gibi. Biz sanırız ki deprem ansızın olur." [18][19]

Manevî alanda sürekli ilerlemeyi arzulayan ve bunun için mâna adamlarının peşinde olan Mevlâna, nihayet aradığını bu büyük arifte bulmuştu. Artık sadece onunla hemhal oluyor, başkasıyla görüşmüyordu. Dersi, vaazı, medreseyi, minberi terk etmişti. Haftalarca, hatta aylarca bu şekilde süren bir beraberlikten sonra Mevlâna yolunu değiştirdi. Artık tasavvuf hırkasını giymiş, aşk. cc:be, vecd ve coşku içinde şiirler söylüyordu. Önceleri babasının ve Seyyid Burhâneddin'in izinden giderek iltifat etmediği semâya başlamıştı. Meclisinde ney ve rebab nağmeleri yankılanıyordu.[20]

Mevlânâ, artık vaazlarını, derslerini, görevlerini, zorunluluklarını, kısaca her davranışı, her eylemi terk etmişti. Her gün okuduğu kitapları bir yana bırakmış, dostlarını, müritlerini aramaz olmuştu. Konya'nın hemen her kesiminde, bu yeni duruma karşı bir itiraz, bir isyan havası esiyordu. Kimdi bu gelen derviş? Ne istiyordu? Mevlânâ ile hayranları arasına nasıl girmiş, ona bütün görevlerini nasıl unutturmuştu? [13]

Mevlânâ Celâleddîn ile Şems-i Tebrîzî'nin zâhirî ve bâtınî çalışmaları devâm ederken, onların bu sohbetlerini hazmedemeyen ve Mevlânâ'nın kendi aralarına katılmamasına üzülen bâzı kimseler, Şems-i Tebrîzî hakkında uygun olmayan sözler söylemeye başladılar. Bu söylentiler, Mevlânâ'nın kulağına kadar geldi. Diyorlardı ki:

«Bu kimse, Konya'ya geleli; Mevlânâ, bizi terk etti. Gece gündüz hep birbirleriyle sohbet ediyorlar da, bizlere hiç iltifât göstermiyorlar, Yanlarına kimseyi de koymuyorlar. Mevlânâ, Sultân-ül-ulemâ'nın oğlu olsun da, Tebriz'den gelen ne olduğu belli olmayan bu kimseye gönül bağlasın. Onun için bize sırt çevirsin. Hiç Horasan toprağıyla (Mevlânâ'nın memleketi) Tebriz toprağı bir olur mu? Elbette Horasan toprağı daha kıymetlidir.»

Bu söylentilere Mevlânâ:

«Hiç toprağa îtibâr olunur mu? Bir İstanbullu, bir Mekkeliye gâlip gelirse, Mekkelinin İstanbulluya tâbi olması hiç ayıp sayılır mı?» diyerek cevap verdi.[4]

Bütün bu olaylar, Mevlana'yı yoldan çıkaran, belki de onlarca dinsiz imansız eden Şems'in aleyhine bir cereyan meydana getirmişti. Fakat Şems-i Tebrîzî onların davranışlarına hiç aldırmıyor, art arda pervasızca tok sözlerini sarf etmeye devam ediyordu. Özellikle de Mevlana'nın eski çevresine karşı kırıcı ve hırçın davranışlar sergiliyordu. Aşk ve cezbe haline giren Mevlana ise, Şems'i etrafındaki herkese üstün tuttuğunu söylüyor ve onun dostluğunu hiçbir şeye değişemeyeceğini çeşitli ortamlarda defalarca dile getiriyordu. Hatta Şems'i kötülemek için kendisine gelenlere de gücenmekteydi.[21] Fakat söylentiler durmadı.[19] Şems-i Tebrîzî artık Konya'da kalamayacağını anladı.[4]

Yine Şems'in varlığını kabullenememiş kimseler, Mevlana Celaleddin'e ileri geri laflar etmişlerdir. Mevlana'nın bu kimselerden birine verdiği cevap şöyledir: "Onun ışığı vurmazdan önce ölü bir nakıştım sadece taş duvarlarınızda. O, elindeki yay ile vurmazdan önce tellerime; hep aynı nameyi çalıp söyleyen, kendi sesine yabancı bir kuru rebaptım. Ben onun avucunda bağlar, bahçeler ağaçlar görür; deryalar gibi geniş, deryalar kadar berrak sular görürüm. Onun avucunda çıkan ağaçların gölgesinde dinlenirim. Lâkin siz bunların hiçbirini göremezsiniz." der.[2]

Olaylar böyle üzücü bir görünüm kazanınca, birgün canı çok sıkılan Tebrizli Şems, Mevlânâ'ya Kuran'dan bir ayet okudu. Ayet, “işte bu, sen ile ben'in arasındaki ayrılıktır” anlamına geliyordu. Bu ayrılık, gerçekleşti ve Tebrizli şems bir gece habersizce Konya'yı terk etti ve [13] o çok kıymetli ve mübârek ahbâbını bırakarak Şam'a gitti.

Şems-i Tebrîzî'nin gitmesi, Mevlânâ'yı çok üzdü.[4] Artık kimseyi görmek istemiyor, kimseyi kabul etmiyordu. Yemeden içmeden kesilmiş, sema meclislerinden, dost toplantılarından büsbütün ayağını çekmişti. Özlem ve aşk dolu gazeller söylüyor, gidebileceği her yere gönderdiği ulaklar aracılığıyla Tebrizli Şems'i aratıyordu. Müritlerin bazıları pişmanlık duyup Mevlânâ'dan özür dilerken, bazıları da Tebrizli Şems'e büsbütün kızıp kinlenmekteydiler.[13]

Böylece aylar geçti. Mevlânâ, artık dayanamayacağını anlayınca, oğlu Sultan Veled'i Şam'a göndermeye karar verdi. Sultan Veled, hazırlıklarını tamamlayıp yola çıktı. Şam'da, babasının târif ettiği handa, Şems-i Tebrîzî'yi bir gençle konuşuyor buldu. Durumu dilinin döndüğü kadar anlattı. Konya'da bu hâdiseye sebep olanların tövbe ettiğini ve Mevlânâ'dan çok özürler dilediklerini de sözüne ekledi. Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, dâveti kabul ederek tekrar Konya'ya geldi. Mevlânâ ile buluştu.

Mevlânâ Celâleddîn ile Şems-i Tebrîzî, eskisi gibi yine bir odaya çekilip sohbet ediyorlardı. Hiç dışarı çıkmadan, yanlarına oğlundan başka kimseyi sokmadan, mânevî bir âlemde ilerlemeye başladılar. Halk, Şems gelince Mevlânâ'nın sâkinleşeceğini, aralarına katılıp, kendilerine nasîhat edeceğini, sohbetlerinden istifâde edeceklerini ümit ederken, tam tersine, eskisinden daha fazla Şems'e bağlandığını ve muhabbetinin ziyâdeleştiğini gördüler.

Şems-i Tebrîzî, Mevlânâ'yı evliyâlık makamlarının en yüksek derecelerine çıkarmak için elinden gelen bütün tedbirlere başvuruyor, her türlü riyâzet ve mücâhedeyi yaptırıyordu. Günler bu şekilde geçerken halk, Mevlânâ'nın hiç görünmemesinden dolayı Şems'e kızmaya başladılar.[4] Tebrizli Şems'e karşı birleşenler arasında bu kez Mevlânâ'nın ikinci oğlu Alaeddin Çelebi'de vardı. Mevlânâ'ya Tebrizli şems geldikten sonra ders ve vaaz vermeyi bıraktığı, sema ve raksa başladığı, fıkıh bilginlerine özgü kıyafetini değiştirip Hint alacası renginde bir hırka ve bal rengi bir küllah giydiği için Mevlana'ya da kızıyorlardı.[13]

Birgün, Şems-i Tebrîzî bu söylenenleri işitince, Sultan Veled'e:

«Ey Veled! Hakkımda yine sû-i zan etmeye başladılar. Beni Mevlânâ'dan ayırmak için, söz birliği etmişler. Bu seferki ayrılığımın acısı çok derin olacak!» dedi.[4]

Ölümü ve Mezarının Nerde Olduğu Hakkındaki Görüşler

Şems, Hicri 645, Miladi 1247 tarihinde Mevlana'da meydana gelen büyük değişikliği hazmedemeyenler tarafından öldürüldü mü, yoksa geldiği gibi kimseye haber vermeden Konya'yı mı terk ettiği bilinmemektedir.[2] Onun bu aniden ortadan kaybolması veya öldürülmesi, günümüze kadar Mevlâna ile ilgili her araştırmanın muhtevasında önemli bir yer tutar. Şems'le ilgili incelemelerin sonucunda herkes tarafından onaylanmasa da onun şehit edildiği yönündeki haber ve rivayetler bizce daha makul gözüküyor.[22]

Rivayetlere göre Şems, birgün birden ortadan kaybolur. Bir söylentiye göre, Mevlânâ'nın oğullarının da bilgisiyle Şems öldürülüp bir kuyunun yakınlarına gömülür. Bu durum Mevlânâ'dan gizlenir.[23] Hak ve hakikat güneşinin yarasaları Şems'i yok etmişlerdir. Bu gerçek Mevlâna'ya söylenilmez, Şems'in gittiği haberi yayılır. Ancak Mevlâna'nın ölümünden sonra kaleme alınan kaynaklar onun esrarlı ölümüne bir nebze ışık tutarlar. Her ne kadar bazı rivayetlerde Mevlâna'nın oğlunun Şemsi Tebrizi'yi öldürdüğü söylense de bunun doğru olduğunu kanıtlayacak hiç bir delil yoktur.[24]

Yine rivayetlere göre; 1247 (H.645) senesi Aralık ayının beşine rastlayan Perşembe gecesinde. Mevlânâ ile Şems, yine odalarında sohbet ediyorlar, Allah-u teâlânın muhabbetinden ve çeşitli evliyâlık makamlarından anlatıyorlardı. Bir ara kapı çalındı ve Şems'i dışarı çağırdılar. Şems-i Tebrîzî, Mevlânâ'ya; «Beni katletmek için çağırıyorlar.» dedi ve dışarı çıktı. Dışarıdaki bir grup insan, bir anda üzerine hücum ettiler. Şems-i Tebrîzî nin «Allah!» diyen sesi duyuldu. Mevlânâ, hemen dışarı çıktı; fakat hiç kimse yoktu. Yerde kan lekeleri vardı. Derhal oğlu Sultan Veled'i uyandırıp durumun tetkikini istedi. Yapılan bütün araştırmalarda Şems-i Tebrîzî'nin mübârek cesedini bulamadılar.[4]

Bu cinâyeti işleyenler, yedi kişiydi. İçlerinde, Mevlânâ'nın oğlu Alâeddîn de vardı. Yedisi de kısa bir süre sonra çeşitli belâlara yakalanarak öldüler. Bir gece Sultan Veled, rüyâsında Şems-i Tebrîzî'nin cesedinin bir kuyuya atıldığını gördü. Uyanınca, yanına en yakın dostlarından birkaçını alarak, gördüğü kuyuya gittiler. Ceset, hiç bozulmamıştı. Naaşı, Mevlânâ'nın medresesine defnedildi.[4]

Mevlânâ Celaleddin Rumi'nin gerçek bilge-ozan kişiliği, işte Şems-i Tebrizi'nin yitip gitmesinden sonradır.[23] Mevlâna, Şems'i kaybettikten sonra bu ayrılığın kederiyle gönülleri yakan hasretli şiirler söyler.[24] Bir dostluğun yıkımı ardından, insanlığın kurtuluşuna seslenen bir yüreğin yakınmalarıdır onun şiirleri. "Divan-ı Kebir"deki gazelleri, rübaileriyle Şems-i Tebrizi'ye duyduğu gizemci dostluğu anlatmıştır.[23] Bu arada Mevlâna, Şems'i aramak için Şam'a giderse de, onu maddî gözle bulamamış, ancak Şems'in manası Mevlâna'ya aksetmiş, Mevlâna da onu gönlünde yaşatarak aramaktan vazgeçmiştir.[24]

Mevlana ve Şems ikilisinin birbirine olan bağlılıkları o dereceye ulaşmıştır ki, Şems'in vefatından sonra yaşanan şu olay, bunu en güzel şekilde ortaya koyar: "Birgün Mevlana'ya birisi 'Şems'i gördüm' diye haber verir. Bu haberden sonra Mevlana üstünde bulunan feraceyi ona bağışlar. Hizmetinde bulunan kimseler bu şahsın yalan söylediğini, böyle bir şeyin olmasının imkânsızlığını her ne kadar belirtirlerse de Hazreti Mevlana 'Bu Feraceyi onun söylemiş olduğu yalana bağışlıyorum. Şayet dosttan doğru bir haber getirmiş olsaydı canımı bile verirdim' diye mukabelede bulunur." [25][19]

"Mevlana, Şemseddin'i inciten bu küçük oğlunu affedememişti. Küskünlük ve nefretinin ne kadar uzun sürüldüğüne bakılsın ki, Şems'in vefatından on beş yıl sonra 1262' de ölen Alaaddin'in cenazesinde bulunmamış, namazını da kılmamıştı. Eflaki; Ancak ölümünden bir hayli sonra oğlunun mezarı başına gittiğini, kireçle sıvanmış kabri üzerine "Yarabbi! Senden yalnız iyilik sahipleri kerem umarsa; / Mücrim olanlar kime dayansın, kime sığınsın?" diye Arapça bir beyit yazdığını ayrıca 'Mana aleminde Şemseddin'i gördüm, Alaaddin ile barıştı onu bağışladı. O da rahmete kavuşanlar arasına girdi' dediğini nakletmektedir." [26][19]

Mevlana, Şems'i çok aradı, onun ayrılığı gönülleri yakan, sızlatan nice şiirler söyledi. Onu aramak için iki kere Şam'a gitti. Yine Şems'i bulamadı. Bu iki son seyehatin tarihleri kesin olarak bilinmemekle birlikte, büyük bir ihtimalle 1248-1250 yılları arasında olduğu söylenebilir. Sultan Veled'in ifadesiyle Mevlana, Şam'da sûret bakımından Tebrizli Şems'i bulamadı ama, mana yönünden onu, kendisinde buldu. Ay gibi kendi varlığında beliren Şems'i, kendi gördü ve dedi ki: "Beden bakımından ondan ayrıyım; ama, bedensiz ve cansız her ikimizde bir nuruz. Ey arayan kişi! İster onu gör, ister beni. Ben, O'yum; O da ben..." [27]

Mevlânâ, Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar. Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna da nihayet 17 Aralık 1273 Pazar günü Hakk'ın rahmetine kavuştu.[28]

Şems'in öldürülüş sırrı, Mevlâna hayattayken yalnız Sultan Veled ve birkaç has müridi arasında kalmış, ancak Mevlâna'nın vefatından sonra Eflakî'ye (ö.761/1360) söylenmiş, o da bunu eserine kaydetmişti. Mevlâna'nın vefatından sonra da Şems'in üzerine türbe yaptırılmış, yine de (burada mezar var) denmemiş, Mevlâna'nın ruhu incinir diye kimse Şems'in şehit edildiğinden bahsetmemiş, gerçekleri bilen dervişler “Şems kayboldu, burası da türbe değil makamdır.” demekten başka bir şey yapmamışlardır.[22]

Mevlana'nın Şemş'e Yazdığı Şiir

DUYDUM Kİ BİZİ BIRAKMAYA AZMEDİYORSUN ETME

Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun etme
Başka bir yar başka bir dosta meylediyorsun etme

Sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı
Hangi hasta gönüllüyü kasdediyorsun etme

Çalma bizi bizden bizi gitme o ellere doğru
Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun etme

Ey ay felek harab olmuş alt üst olmuş senin için
Bizi öyle harab öyle alt üst ediyorsun etme

Ey makamı var ve yokun üzerinde olan kişi
Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun etme

Sen yüz çevirecek olsan ay kapkara olur gamdan
Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun etme

Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan
Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun etme

Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer
Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun etme

Ey cennetin cehennemin elinde olduğu kişi
Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun etme

Şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize
O zehiri o şekerle sen bir ediyorsun etme

Bizi sevindiriyorsun huzurumuz kaçar öyle
Huzurumu bozuyorsun sen mahvediyorsun etme

Harama bulaşan gözüm güzelliğinin hırsızı
Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun etme

İsyan et ey arkadaşım söz söyleyecek an değil
aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun etme [29]

Kişiliği

Şems-i Tebrîzî'nin büyük eseri «Makalat»'ı incelendiği zaman çok rahatlıkla görülür ki o, zamanın bütün yüksek İslami bilgilerine vakıftı. Tefsir, hadis, fıkıh, kelam ilimlerinde geniş bilgi ve kültüre sahip olduğu gibi, dört mezhebin fıkhı görüşlerine de aşina idi. İşte Şems-i Tebrizi, madde ve manasıyla böylesine yüce bir kişiliğe sahip bulunuyordu.[3]

Şems-i Tebrîzî, dünyaya hiç kıymet vermez, haram ve şüphelilerden son derece sakınır, mübâhların fazlasını terk ederdi. Bir yerde durmaz, talebelerin bulundukları yerlere giderek onları yetiştirirdi. Bu şekilde bıkmadan, yorulmadan pek çok yerler dolaştı. Bunun için kendisine [1] "Şems-i Perende" [3] (Uçan Güneş) dediler.[1] Bu ziyaretlerden aldığı feyz ve şahsi gayretleriyle kazandığı manevi mertebelerden dolayı ergin arifler arasında sayıldığı için kendisine «Kamil-i Tebrizi» de denilmiştir.[3]

Şems-i Tebrîzî, Konya'ya gelmeden önce, şehirleri gezerek, büyük ariflerle birlikte olur. Bazen okul müdürlüğü yapar, bazen de şalvar uçkuru örmek gibi önemsiz işlerde çalışırdı. Ücret verildiği zaman onu almamak için mazeretler ileri sürer, “alacağım biriksin, sonra alırım” der, Ansızın şehirden uzaklaşır, kaybolurdu. Böylece belirli bir yerde, uzun süre kalmadan ve aynı işte fazla çalışmadan hayatını sürdürürdü.[22]

Şems-i Tebrîzî, önceleri çok riyâzet eder, nefsini ıslah ile uğraşırdı. 10-15 günde bir iftâr ederdi. Gıdâsı, yarım bayat börek parçalarıydı. Onu da paça suyuna doğrar, tirid yapardı. Birgün, çorba pişiren, onun bu hâlini öğrenip çorbaya biraz fazlaca yağ karıştırmıştı. Şems, bunu görünce o dükkan sâhibiyle bir daha alış-veriş yapmadı.[1]

Mevlana bahsinde ele aldığımız hatıralardan sonra Şems, kendisinin kadir ve kıymetini bilmeyen ham kişilerin aşırı dedikodu, fitne ve fesatlarından dolayı başkalarının da mağdur olmaması, halkın birbirine düşmemesi için, bir gün aniden çekilir gider. O gündür, bu gündür, yedi asrı aşkın zamandan beri kendisinin nereye gittiği ve ne olduğu hakkında birçok rivayet ve görüşler öne sürülür; kabrinin nerede olduğuna dair çeşitli fikirler serdedilir Ama bütün bunlara rağmen onun nerede bulunduğu hakkındaki ihtilaf bu gün de halledilememiş gibidir. Aslında bu gayet normal bir maceradır. Çünkü «Güneş»i, birkaç metre karelik arz toprağına sığdırmak nasıl mümkün değilse, Şems-i Tebrizi'yi, illa yere gömmek isteyenlerin bu çabaları da, kıyamete kadar sürüp gidecektir. Hâlbuki onlar, Şems'ler, Mevlana'lar ve daha nice ulu şahsiyetler, mezarlarının yerlerini, Mevlana'mızın diliyle şöyle belirtmektedirler:

«Ölümümüzden sonra bizi yerde arama;
Bizim mezarımız, ariflerin gönüllerindedir.»

Şems (Güneş)i, birkaç metre karelik toprağa gömmeye çalışanlar, bu kadar emek ve gayretleriyle, onun da mezarının bulunduğu gönüllerin sahibi arif kişilerin söz, fikir, prensip ve tavsiyelerine kulak ve gönül verseler ve bunu bütün insanlığa tanıtıp, tattırabilseler, inanıyoruz ki dünyanın rengi de, dönüşü de değişecektir.

Yine nakledilmiştir ki: Birgün Mevlana ile Şemseddin hazretleri bir mecliste çenk dinlemekle meşguldü. Biri: «Derviş ve çenk sesi...» dedi. Şemseddin: «Görmezsin ve işitmezsin.» buyurdu. Bunun üzerine bu adam elini boynuna koydu, kör ve sağır oldu. Ne kadar yalvardılarsa da imkânı olmadı. Sonra: «Bu bizim yanımızda bir zarafet, başkalarının yanında ise, keramet ve mucizedir.» dedi. Biri: «Akla yakın olan mucizeyi kabul ederim.» dedi. O da: «O, mucize olmaz; Mucize, aklın, idrakinden aciz kaldığı şeydir.» buyurdu.

İşte, Şems-i Tebrizi ile ilgili hatıralar menkıbeler böylece sürer gider. Arif ol kişidir ki, damlada deryayı göre.

Ferid Kam'ın şu mısralarıyla burada sözü sırlıyalım:

«Şems-i Tebrizi arar destine almış meşal
Gece gündüz dolaşır Pir-i felek dünyayı
Dide-i encüm ile ta bekıyamet arasa
Ne bulur bir daha Şems ne de Mevlana'yı...»
[3]

Eserleri

Makâlât

Makalat kitabı, Şems-i Tebrizi'nin bazı meclislerdeki sohbetlerdeki sırasında, Mevlana ile konuşurken aralarında geçen bahislerin, müritler ve inkarcılar tarafından sorulan sorulara verdiği cevapların derlenmesiyle oluşmuştur. Eser aynı zamanda bize Mevlana'nın özel yaşantısını, onun hayat hikayesini kapsayan bir çok gizli hataları da gün ışığına çıkarmaktadır. Mevlana'nın, Şems-i Tebrizi ile nasıl buluştuğunu anlatan ve o buluşmanın efsaneleşmiş yönlerini, iyi bilinemeyen, sebepleri anlaşılamayan taraflarını aydınlatmak gayreti gösteren birçok eski ve yeni menakıb yazarları, bu hikayeleri ancak romantik bir kılıkta uzun uzadıya nakletmeye özenmişlerdir. Makalat kitabı, bu gizli kalmış konular üzerindeki perdeyi kaldırdığı gibi, Mevlana'nın, Şems'e nasıl tabi olduğuna da bir dereceye kadar ışık tutmakta ve açıklık getirmektedir. Kitap, herkesçe bilinen halin aksine olarak Şems-i Tebrizi'nin çok keskin görüşlü bir bilgin ve bir hakikat aşığı, mürşitlik mertebesine ermiş arif bir yol gösterici olduğunu öğretmektedir. İşte sadece bu nokta bile eserin önemini belirtmeye yeter.[30]

Mâkâlât, Şems'in bilinen tek eseridir. Ancak bu kitap bizzat Şems tarafından kaleme alınmış değildir. Eser, yalnız Şems'in ve Mevlâna'nın hayatı ve fikriyatı hakkında değil, dönemi ile ilgili ve canlı bilgiler veren önemli bir eserdir. Makâlât'la Mesnevi arasında güçlü bağlantılar bulunmaktadır. Mevlâna Makâlât'ın birçok hikâyelerini, meselelerini, bahislerini Mesnevi'sinde toplamıştır. Makâlât, bize zahirî ilimlerde mahir olan Tebrizli Şemseddin'in, tefsir, hadis, fıkıh, felsefe ve kelam bilimlerinde de önemli bir seviyede olduğunu haber vermektedir.[22]

Hikmetli Sözlerinden Bazıları

«Allah-u teâlâya vâsıl olmaya mâni dört şey vardır:

  1. Şehvet,
  2. Çok yemek,
  3. Mal ve makam,
  4. Ucb ve gurûr.

İşte bunlar kulun Cenâb-ı Hakk'a ulaşmasına mânidir.»

«İlimsiz beden, suyu olmayan şehre benzer.»


Şems-i Tebrîzî'ye; «İnsanların en üstünü ve en kıymetlisi kimdir?» diye sordular. Cevâbında:

«Şu dört kimsenin kıymeti, Allah-u teâlâ katında yüksektir:

  1. Şükreden zengin,
  2. Kanâatli ve sabreden fakir,
  3. İşlediği günahlara pişmân olup, Allah-u teâlânın azâbından korkan kimse,
  4. Takvâ, verâ', zühd sâhibi; yâni haramlardan sakınıp, şüpheli korkusuyla mübahların çoğunu terk ederek dünyâya zerre kadar meyletmeyen âlimdir.»

buyurdu. «Bu kıymetli insanların içinde en üstün olanı hangisidir?» diye sorduklarında ise; «İlim ve hilm sâhibi âlimlerdir.» buyurdu. Cömertliği sorduklarında, buyurdu ki:

«Dört türlü sehâvet (cömertlik) vardır:

  1. Mal cömertliği; zâhidlere mahsustur. Onlar mal verir mârifet yâni Allah-u teâlâyı tanımayı alırlar.
  2. Beden cömertliği; müctehid olan âlimlere mahsustur. Onlar da Allah-u teâlânın yolunda vücutlarını harcarlar ve hidâyeti alırlar.
  3. Can cömertliği; şehitlere mahsustur. Onlar da canlarını vererek Cennet'i alırlar.
  4. Kalp cömertliği; âriflere mahsustur. Onlar da gönül vererek muhabbeti alırlar.»

«Dünyâ, insanı hevâ ve hevesine kaptırır, nefsin arzularına uydurur. Netîcede Cehennem'e götürür.»

«Âhireti kazanmak için çalışmak lâzımdır ki, bu, insanı Cennet'e götürüp, Allah-u teâlânın cemâlini görmekle şereflenmeye sebep olur.»
[4]

Kaynaklar

[1] Evliyâlar Ansiklopedisi, "Şems-i Tebrîzî" maddesi, İhlas Gazetecilik, c.11., İstanbul 1993, s.191-206.
[2] tr.wikipedia.org/wiki/Şems-i_Tebrizi
[3] www.muhammedi.net/tr/dokuman/konyavelileri_sems.pdf
[4] Yeni Rehber Ansiklopedisi, "Şems-i Tebrîzî" maddesi, İhlas Gazetecilik, İstanbul 1993.
[5] Hiclâl Demir, "Çağlarını Eleştiren Divân Şâirleri: Hayretî - Usûlî - Hayâlî" (master tezi), Bilkent Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Ankara, Haziran 2001, www.thesis.bilkent.edu.tr/0001675.pdf
[6] Mehmet Önder, "Mevlana Celaleddin-i Rumi", Ankara 1986, s.48.
[7] Doç. Dr. Ethem Cebecioğlu, "Şemseddin-i Tebrîzî'Nin Kurân-ı Kerîm Ayetlerine Getirdiği Bazı İşârî Yorumlar, I", dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/37/779/9967.pdf
[8] B. Fürüzanfer, "Mevlana Celaleddin", çev.: Feridun Nafız Uzluk, s.162-163.
[9] Ahmet Kabaklı, Mevlana, İstanbul 1972, s.37.
[10] Fürüzanfer, a.g.e., s.163.
[11] haber.ok.net/mevlananin-semse-muthis-yakarisi/
[12] Fevzi Keleş (Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni), "Belh'ten Konya'ya Akan Yıldız", Beşinci Mevsim Dergisi (Özel Feza Liseleri Yayın Organı), sayı:2, s.3-5.
[13] Ceyhun Aksaç, "Tasavvuf ve Mevlânâ", www.revues-plurielles.org/_uploads/pdf/12/108109/mevlana4.pdf
[14] www.metro-tr.com/metro_mail/mcc-tr/catalog/1148341/GASTRO_50_w.pdf
[15] Abdülbaki Gölpınarlı, "Divan-ı Kebîr'den Seçmeler", K.B., Yay., 1989 s.12.
[16] Yrd. Doç. Dr. Bekir Çınar, "Mevlânâ'nın Eserlerinde 'Cân ve Gönül' Kavramı", SÜMAM Yayınları: 1 / Bildiriler Serisi: 1 / Yıl: 2007, www.mevlana.selcuk.edu.tr/belge/sumam-bildiri/bildiri-pdf/12-Bekir cinar.pdf
[17] Eflaki, "Ariflerin Menkıbeleri", Kabalcı, İstanbul, 2006, s.556.
[18] Sezai Karakoç, "Mevlana", Diriliş Yayınevi, İstanbul, 1999, s. 20.
[19] Aydın Yaşar (araştırmacı-yazar), "Şems-Mevlana buluşması...", Milli Gazete, 30 Nisan 2009, www.milligazete.com.tr/makale/sems-mevlana-bulusmasi-124359.htm
[20] Yrd. Doç. Dr. Yakup Şafak, "Hz. Mevlânâ'nın Eserleri", T.C. Konya Valiliği, Kültür ve Turizm Müdürlüğü Yayınları, Yayın No: 68, 2. Baskı, Aralık 2005, s.10-11, ISBN: 975-585-516-5.
[21] Bkz. Gölpınarlı, a.g.e. s. 13; Kabaklı, a.g.e. s. 42-43.
[22] Doç. Dr. Bayram Ali Çetinkaya, "Mevlânâ'nın Tebrizli Güneşi Şems", www.somuncubaba.net/pdf/0086/www.somuncubaba.net-2007-012-0086-mevlananin_tebrizli_gunesi.pdf
[23] Mustafa Şerif Onaran, "Mevlânâ'nın Evrensel Önemi", www.irankulturevi.com/turkce/name/19-20/2.pdf
[24] Ahmet Küçükakkaş, "Mevlânâ ve Şems", Mavi Rüyâ Kültür Sanat ve Düşünce Dergisi, Aralık 2005, Sayı:2.
[25] Alkan, a.g.e., s. 24
[26] Kabaklı, a.g.e., s. 36.
[27] www.meleklermekani.com/hz-mevlana/147085-mevlananin-hazreti-semse-yazdigi-siir-ve-hikayesi.html
[28] "Hz. Mevlana'nın Hayatı", Kırıkkale Cumhuriyet Lisesi Kültür ve Sanat Dergisi, Yıl:2, Sayı:3, s.1-2.
[29] www.n-f-k.com/nfkforum/index.php?showtopic=7313
[30] www.ilknokta.com/urun/53247/Makalat.html





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: Önder AKBAŞ, 20.11.2010, 11:25 (UTC):
Allah razı olsun

Yorumu gönderen: izem, 19.11.2010, 21:05 (UTC):
ellerinize salık çok merak ettiğim mevlana hazretlerinin oğlu alaaddinin kabri nerde konyadamı

Yorumu gönderen: remziye, 11.11.2010, 10:26 (UTC):
ya okuduklarımdan çoketkilendim iki sene önce öğrendim bu mübarekinsanları ogünden beridirde aklımdan hiç çıkmıyorlar keşkeonları tamyakından tanısaydım...

Yorumu gönderen: Hukumsuz, 09.05.2010, 06:33 (UTC):
Kural(33)Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen HİÇ ol.Menzilin yokluk olsun.İnsanın çömlekten farkı olmalı.Nasıl çömleiğidışındaki bilinç değil,içindeki boşluk ise,insanı ayakta tutan da benlik zannı değil,Hiçlik bilincidir...İşte hiçliğin içindeki inci önce mevlana da tanıdık şemsi şimdi ise şemste mevlana yı tanıyoruz...Ve arandıkça bulunan bu evliya hiçliğin içindeki en büyük hazine...harika bir yazı olmuş.ellerinize sağlık..

Yorumu gönderen: yzk2001, 08.05.2010, 22:43 (UTC):
tebrizli şemsi aşk ile raks edercesine nakşetmişs,n üstad yüregine sağlık. aslında çoğu insan mevlanayı bilir aslında şemstir mevlanayı hamken pişirip yakan. yandıktan sonrda "kan süte dönüşmez rahme can düşmeyince" dedirten. osho bile bizim yolculuğumuz dışı doğrudur sufilerinki ise içe doğrudur der. elin insanı bile bizden daha iyi anlıyor erenlerimizi...

Yorumu gönderen: Önder, 08.05.2010, 22:21 (UTC):
Yüreğine emeğine kalemine sağlık Akhenaton çok güzel bir makale olmuş,yüce Allah sana her iki cihan saadeti nasip etsin ve seni bizlere çok görmesin.amin



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36805351 ziyaretçi (102936532 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.