Çaldıran Savaşı
 
Çaldıran Savaşı

Çaldıran Savaşı

Çaldıran savaşı, Osmanlı pâdişâhı Yavuz Sultan Selimle Şii inançları kurulmuş olan Safevi devletinin başındaki Şah İsmail arasında geçen bir meydan savaşıdır. Şah İsmail’in Akkoyunlu devletini tarih sahnesinden kaldırması, Azerbaycan, İran ve Irak-ı Arap bölgelerini ele geçirerek Anadolu topraklarına kadar sınırlarını genişletmesi Çaldıran savaşı için etkenlerden biri olmuştur. Şah İsmail Anadolu’da fırsat buldukça isyanlar çıkarıp Osmanlı içinde yer alan Şiileri kendine bağlayabilmek adına propagandalar yapmıştır. Bu karşın Yavuz Sultan Selim’de her fırsatta Osmanlıyı parçalamak niyetinde olan ve Batı'ya yapılan her seferde Osmanlıyı arkadan vurmayı amaçlayan Şah İsmail’e kesin anlamda bir darbe indirmek niyetinde'ydi. Çaldıran savaşının ana nedenleri olan bu gelişmelerden ayrı olarak savaşın diğer nedenleri şöyledir;

  1. Doğu Anadolu topraklarını ele geçirmek isteyen Şah İsmail’in bu bölgede yaşayan Şii Türkmen aşiretlerini Osmanlı’ya karşı ayaklandırması
  2. Yavuz’un İran’a düzenleyeceği sefer öncesinde Dulkadiroğlu Alaüddevle’den yardım istemesi fakat bu yardımın reddedilmesi [1]

Çaldıran Savaşının temel nedeni olan Mezhep ayrılığı ve bu ayrılığın körüklediği siyâsî mücadeleler sonucunda 2 büyük Türk Devleti karşı karşıya gelmiş, 16. Yüzyıl Türk Tarihinin en önemli vakalarından biri olarak Çaldıran Savaşı yaşanmıştır. Selçuklu Döneminde topyekûn bir göç ile Anadolu’ya yerleşen İlk Türk Toplumları, hem kültürel hem de mezhepsel olarak ortak bir sosyal doku oluşturmaktaydılar. Anadolu Selçuklu Devleti döneminde Anadolu’yu Türkleştiren bu ilk kol Sünnî iken Büyük Selçuklu Devleti'nin yıkılması ve Ortadoğu’da yükselen Bâtınilik hareketinin etkisiyle Şia Mezhebinin etkisi altında kalarak farklı bir inanış benimseyen toplumların Büyük Selçuklu Devleti'nin yıkılmasından sonra Anadolu’ya göç etmeleri önemli bir sosyal sorunun ortaya çıkmasına neden olmuştu.

Anadolu Selçuklu Devleti döneminde kalabalık kitleler halinde Anadolu’ya yerleşen Türk Toplumlarıyla Büyük Selçuklu Devleti'nin son dönemlerinde ortaya çıkan Bâtınilik hareketinin ve Şia mezhebinin etkisi altına girmiş olan Türk Toplumları arasında benimsedikleri mezhepsel inanç farkları nedeniyle toplumsal çatışmalar meydana gelmişti. Anadolu’ya ilk gelen Türk Toplulukları Anadolu içlerine yerleştikten ve buraları yurt edindikten 50 ila 100 yıl kadar sonra gelen Türk Toplumlarını kabul etmeyerek hem mezhep ayrılığı hem de arsa, arazi ve mera sorunları nedeniyle çatışır duruma gelmişlerdi.

Anadolu Selçuklu Devleti döneminde başlayan bu mezhep ayrılığı ilerleyen dönemlerde de büyük bir sorun haline gelerek pek çok isyana ve mücadeleye sahne olmuştu. Söz konusu sorunlar Osmanlı Devleti döneminde de devam etti. 16. Yüzyıla gelindiğinde hâkimiyet alanını genişleten Osmanlı Devleti, Bâtınilik akımından etkilenen bu kitleleri bünyesinde barındırmaya devam ediyor ve ortaya çıkarttıkları ayaklanma ve huzursuzluklarla mücadele ediyordu. Bu sorunlar devletin idare ve otoritesini etkileyerek bir iç mesele olduğu gibi Bâtıni İnancı benimseyen komşu devletlere karşı da önemli bir zafiyet teşkil ediyordu. Safevi Hükümdarı Şah İsmail’de bu durumdan istifade ediyor ve Osmanlı Devletine karşı Osmanlı Bünyesinde bulunan mezhepdaşlarını kullanarak taciz ve taarruz hareketlerine girişiyordu.

Şah İsmail, tıpkı Anadolu Bâtınîleri (Alevileri) gibi Şia Mezhebi ve Bâtınîlik hareketlerinden etkilenmiş olan bir Türk Hükümdarıydı. Azeri kökenli bir Türk olan Şah İsmail, İran’da hüküm sürmekte olan Akkoyunlular devletini yıkarak hâkimiyet alanını genişletip güçlenmiş, Osmanlı Devleti için bir tehdit unsuru haline gelmişti. Çünkü Şah İsmail’in kurduğu Safevi Devleti, mezhep ayrılığı hasebiyle Osmanlı Devletine karşı düşmanca hareket etmekte, Osmanlı’ya tabi olan Türk Boyları üstünde baskı kurarak önemli bir tehdit oluşturmaktaydı. Bu çekişme, Çaldıran Savaşı’nın gerçekleşmesine neden olan tüm etkenlerin kaynağı olmuştur.[2]

Şah İsmail'in saldırganca siyasetine karşı temkinli ve hoşgörülü bir politika benimseyen 2. Bâyezid, ne onun 1507'de Dulkadiroğulları üzerine seferi sırasında Osmanlı topraklarını izinsiz ihlaline, ne de 1511'de alenen Şah-kulu isyanını desteklemesine ses çıkardı. Fakat bu pasif tavrı Safevilerin güçlenerek İran'da Şiîliği yerleştirmelerini kolaylaştırırken, aynı zamanda propaganda ve isyanlarla kışkırtılıp desteklenen Anadolu halkının Şah İsmail'e meyline yol açıyordu. Sonunda Safevi tehlikesinin devletin bütünlüğünü tehdit eden bir hal aldığı gerekçesiyle babasını tahtından indirip yerine geçen Sultan Selim 1514'te Çaldıran'da Şah İsmail'i ağır bir yenilgiye uğrattı. Çaldıran zaferiyle Doğu Anadolu egemenlik altına alınıp Osmanlı Devleti'nin sınırları Fırat'ın doğusuna uzansa da, aslında Anadolu'ya yönelik Safevi tehdidinin bertaraf edilmesi amaçlanıyordu. Bu başarılamadıysa da, fethedilen bölgeler Osmanlılara stratejik açıdan önemli avantajlar sağladı. Özellikle Diyarbakır'ın fethiyle Osmanlılar, Safeviler'le Memlûkların hareketlerini yakından gözlemleme ve işbirliği yapmalarını engelleme olanağı buldular. Güney hududundaki en önemli garnizonlardan biri haline getirilen bu kent sonraki yıllarda Suriye, Irak ve İran içlerine düzenlenecek seferler için üs görevi görecekti. Safevi tehlikesinin bir süreliğine de olsa atlatılması Sultan Selim'in Memlûklar üzerine yürümesine fırsat verdi. Çok geçmeden Suriye ve Mısır'ın fethedilip bu devletin ortadan kaldırılmasıyla Safeviler, Osmanlıların doğu ve güney sınırı boyunca biricik komşusu haline gelmişlerdi. Bu sınır boyunca güneyde Safevi hâkimiyetindeki Irak-ı Arap bölgesi şimdi Osmanlıların yeni hedefiydi.[3]

Osmanlı ordusu 22 Ağustos Salı günü Tebriz üzerine yürüyerek akşama doğru Çaldıran alanına ulaştı. Osmanlı ordusu bu alanın kuzeybatı tepelerine arka vererek durdu. Vadiye hakim olan doğu tepelerindeyse Şah İsmail’in çadırları görülüyordu. Yavuz selim o gece divanı topladı. Burada hemen hücum etmekle aç ve yorgun hayvanları 24 saat dinlendirmek şıklarından birisini tercih etmek gerekiyordu. Çoğunluk orduyu dinlendirmekten yanaydı. Sadece Defterdar Piri Mehmet Çelebi bu görüşe katılmadı. Onun görüşü şöyle idi: “Eğer derhal savaşa başlanmazsa orduda özellikle akıncılar arasında Alevi olan kimselerin düşmanla ilişki kurarak o tarafa geçmeleri, öyle olmasa bile isteksiz savaşma olasılıkları vardır. Buna meydan vermemek için şafakla savaşmaya başlanmalıdır.” Yavuz Selim, “İşte biricik görüşü bulunan kimse... Yazık ki vezir olmamış” diyerek derhal hücuma geçilmesini emretti.

Şah İsmail’in 10. 000 kadar atlı zırhlı askerleri vardı. Atlı asker sayısı Safevi ordusunda daha fazlayken Osmanlı ordusu ateş gücü bakımından Safevi ordusundan daha üstündü. Bütün bunlara rağmen 2 ordu güç bakımından birbirine denk görünüyordu.

2 asker “Şah” ve “Allah” naralarıyla birbirlerine girdiler. Şah İsmail kendi idare ettiği hücumda başarı sağladı. Yavuz’un sol cenahı artçı ordusuna kadar püskürtüldü. Fakat sağ kanada Beylerbeyi Sinan Paşa, Ustaçlıoğlu’nun düzenini bozmayı başardı. Sinan Paşa’nın askeri saflarını açacak yerde , düzenli şekilde toplara doğru çekilerek , zincirleri geçtiler. Bu hareket o kadar hızla yapıldı ki, İranlılar birdenbire kendilerini topların önünde buldular. Topların önü açılır açılmaz Şah İsmail safları arasına ölüm saçmaya başladılar. Bir an için savaş alanı ölülerle doldu. İlk ölenler arasında Ustaçoğlu’nun bulunuşu yenilgiyi tamamladı. Yavuz Selim bu tarafta üstün geldikten sonra sol kanadın yenilgisini de onarması gerekiyordu. Subaylar, neferler Şah İsmail’in hızlı saldırışı karşısında çekiliyorlardı. Padişah’ın emri üzerine yeniçeriler, arkasında siper almış oldukları arabalardan kurulu seddi bozarak tüfek atmaya başladılar. Bu sırada Şah İsmail’in askeri gevşemeye başladığı sırada Şah İsmail kolundan ve bacağından yaralanarak attan düştü. Bir Osmanlı süvarisi elinde mızrağıyla Şah İsmail’in üzerine yürüdü, eğer Şah İsmail’in subaylarından birisi, kendisini feda etmiş olmasaydı, Şah İsmail öldürülmüş olacaktı. Şahın yakınlarından Mirza Sultan Ali, Şah benim diyerek askere doğru koştu ve esir edildi. Bu sırada Hızır adında birisi kendi canını tehlikeye sokarak atını şah İsmail’e verdi. O savaşın kesin kaybedilmiş olduğunu görerek atını olanca hızıyla sürerek savaş alanından kaçtı. Askerlerinden orada savaşmakta olanlarda ona uyarak kaçtıklarından savaş alanı Osmanlı ordusuna kaldı. Şah İsmail’in sevgilisi ya da eşi Taçlı Hanım, Vidin Sancak Bey’i Mesih Bey’in adamlarınca esir edilmiştir.

2 taraf da Çaldıran’da çok kayıp vermiştir. Şah İsmail’in ordusundan 14 han, Yavuz ordusundan da 10 sancak beyi savaş alanında hayata gözlerini yummuşlardır. Şah İsmail bütün gece kaçarak ertesi günü şafak vakti Tebriz’e ulaştı; fakat kendisini başkentinde güven içinde göremediği için Dergezen’e doğru çekilmeye devam etti.

Ertesi günü sabah vakti Yavuz Selim, vezirlerinin ve askerlerinin resmi kutlamalarını kabul etti. Daha ertesi günü pâdişâh Tebriz üzerine yürüdü. 3 gün yüründükten sonra Tebriz’e ulaşıldı. Tebriz’e girişin ertesi günü 6 Eylül 1514’te Sultan, Yakup Camii Kebir’ine giderek –hutbesi kendi adına okunan Cuma namazını eda etti. Bu güzel yapının tamirini emretti (a.g.e). Yavuz Selim, Tebriz’de 8-9 gün kaldıktan sonra İstanbul’a dönüşünde Tebriz’de sanat erbabı, tüccar, şair gibi işe yarar bin haneyi İstanbul’a getirdi. Bunların arasında Timur’un torunlarından Bediüzzaman da vardı.

Prof. Erol Güngör’e göre İstanbul’a gelenler arasında pek çok bilim ve düşünce adamı da vardı. Bunlar Şah İsmail’in halkı kılıç zoruyla Şii yapma siyasetine karşı çıkıyorlar ve mezheplerini değiştirmek istemiyorlardı. Hepsi İstanbul’da şereflerine uygun makamlara getirildiler.

Kış sırasında Yavuz Selim Amasya’da –İran Şahının kendisine değerli hediyeler getirmiş olan elçilerini kabul etti. Elçiler Çaldıran Savaşı’nda sonra Padişah’ın eline esir düşmüş olan Şah’ın eşi Sultan’ın hürriyetinin geri verilmesini rica etmekle görevliydiler. Yavuz onların isteklerini dinlemedi ve elçileri tutuklattı. İkisi İstanbul’a ikisi de Dimetoka’ya gönderilerek orada hapse konuldular. Şah’ın eşi olan Sultan da Taç-zade Caferle evlendirildi. Hammer’e göre, bu olaylarla milletlerarası hukuk çiğnenmiştir. İslam Hukukuna göre de: Elçilere zeval yoktur. Yenilmiş olan asker İslam dininde bulunduğuna göre, onun eşini üstün gelenin almasına da izin verilmemiştir. Çaldıran Savaşı’ndan önce Akkoyunlu devleti yıkıldığı için Diyarbakır Safevilerin eline geçmişti.

Çaldıran savaşından sonra Ünlü tarihçi İdris-i Bitlis'i’nin aracılığıyla 25 kadar mahalli bey biraraya gelerek Osmanlı egemenliğini kabul ettiler. Bir zamanlar Akkoyunlu merkezi olan Diyarbakır böylece Safevilerin elinden çıktı. Fakat Şah İsmail, Çaldıran’da ölen Ustaçoğlu Mehmet Han’ın kardeşi Karahanı göndererek Diyarbakır’ı kuşattırdı. Halkın Yavuz Selim’den yardım istemesi üzerine gönderilen Bıyıklı Mehmet Paşa’yla Şadi Paşa komutasındaki kuvvetler gelince Karahan kaçtı ve böylece Diyarbakır Osmanlı toprağı oldu ve Bıyıklı Mehmet Paşa Diyarbakır beylerbeyi olarak atandı ve Karahan’ı takip etti. Mardin yakınlarındaki savaşta Karahan vuruldu ve başı kesilerek öldürüldü. Böylece Güneydoğu Anadolu tamamen Osmanlı egemenliği altına girmiş oldu.[4]

Savaş Sonrası Durum

Çaldıran Savaşı’nın, Otlukbeli savaşıyle büyük benzerliklerinin olduğu söylenebilir. Savaşın gidişatı, ordu düzeni ve sayısının nispeti hemen hemen aynıdır. Hatta Uzun Hasan gibi [5] Şah İsmail’in savaş alanından kaçırılma şekli de birbirinin âdeta tekrarı gibidir. Tabiî ki, her 2 savaşta Osmanlı’nın elinde bulunan ateşli silahların savaşın kazanılmasında oynadığı rol de unutulmamalıdır.

Çaldıran Savaşı, toprak konusunda Otlukbeli’nden farklı olmuştur. Otlukbeli yenilgisinden sonra Akkoyunlu Devleti, sadece birkaç kalesini kaybetmiş olmasına karşılık Safevî Devleti, güney batı topraklarının büyük bir kısmını Osmanlı’ya kaptırmış; Bayburt, Erzincan ve Kiğı Osmanlıların eline geçmiştir. 1515’de Kemah Kalesi’nin alınmasından sonra Dulkadır Beyliği de Osmanlı Devleti’ne ilhak edilmiştir. Sultan Selim, Amasya’dayken İdris-i Bitlisî’yi Güneydoğu Anadolu bölgesiyle ilgilenmek için görevlendirmiştir. İdris-i Bitlisî, özellikle Kürt aşiret reisleri arasındaki anlaşmazlıkları kısmen hallederek 1517’de bu vilâyetleri bir bir Osmanlı hâkimiyeti altına sokmuştur. Sadece, Diyarbakır ve çevresinde Safevî Devleti’yle çarpışmalar bir süre sürmüştür. En son 1517’de, Şah İsmail’in Ustaclu Mehmed Han’dan sonra tâyin ettiği Diyarbakır Beylerbeyi Karahan, Koçhisar yakınlarındaki bir savaşta maktul düşünce, bölgenin tamamı Osmanlı’ya bağlanmıştır. Böylece, Osmanlı-Safevî sınırında Osmanlı taraftarı Kürt aşiretlerden oluşturulmuş tamp11 bölge meydana getirilmiştir. Bu dönemde Kars vilâyetinin de Osmanlı’nın elinde bulunduğuna bakılırsa, günümüz Türkiye-Azerbaycan- İran sınırının hemen hemen aynısının 1517’de belirlendiği söylenebilir.[6]

Sonuç

Şah İsmail’in kurup kısa bir zamanda güçlü hale getirdiği Safevî Devleti, 1510’dan sonra açıkça Osmanlı Devleti’ni içten tehdit etmeye başlamıştır. 2. Bayezid’in yaşlı ve hasta durumu, Şah İsmail’in Osmanlı’daki faaliyetlerini bir nevi kolaylaştırmıştır. Bu dönem Şah İsmail, 2. Bayezid’in aldığı tüm önlemlere rağmen faaliyetlerinde büyük ölçüde başarılı olmuştur. Ayrıca, Avrupa ülkeleri de Osmanlı’ya karşı Safevilerle ilişkiler kurmaya çalışmışlardır.

Osmanlı’da ortaya çıkan saltanat mücadelesini Safevîliğe karşı olan Sultan Selim kazanmış; 1512’de devletin başına gelmiştir. Şehzadeliğinden beri Safevîliğe karşı olan Sultan Selim, saltanatı döneminde de bunu devam ettirerek, Şah İsmail’in Osmanlı topraklarını ele geçirme politikasına karşı ciddî önlemler almıştır. Sultan Selim, başlattığı siyasî, dinî, ekonomik, millî ve askerî önlemler sayesinde gerçekleşen Çaldıran Savaşı’nda Safevî yayılmacılığının önüne geçebilmiştir.

Sonuç itibariyle, 2 ülke arasında bu şekilde oluşmuş olan siyâsî, ekonomik ve sosyo-kültürel durum, daha sonraki yıllarda da Osmanlı-Safeviğili kilerinde etkisini sürdürmüştür.[6]

Kaynaklar

[1] yavuzsultanselim.gen.tr/caldiran-savasi.html
[2] turktarihim.com/Çaldıran_Savaşı.html
[3] Dr. Özer Küpeli, " Irak-ı Arap'ta Osmanlı – Safevi Mücadelesi" , History Studies Ortadoğu Özel Sayısı / Middle East Special Issue 2010, s.227-228.
[4] Prof. Dr. İbrahim Arslanoğlu, " Aleviliğin Tarihsel Sosyal Temelleri" (makale)
[5] Ebû Bekr-i Tihranî, " Kitab-ı Diyarbekriyye" , çev. Mürsel Öztürk, Ankara, 2001, s.352; Tursun Bey, " Tarih-i Ebu’l-Feth" , (Haz. Ahmed Tezba ar), s. 142-143.
[6] Dr. Bilal Dedeyev, " ÇALDIRAN SAVAŞI’NA KADAR OSMANLI-SAFEVİ İLİŞKİLERİNE KISA BİR BAKIŞ" , Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, The Journal of International Social Research Volume 2/6 Winter 2009, s.132-133.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36898051 ziyaretçi (103098093 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.