Çocuksu Anılara Bir Yolculuk
 

Yunus

Çocuksu Anılara Bir Yolculuk

Ayşegül (Hiçdüşünce)

İnsan, hayatta yaş olarak ilerledikçe pek çok anısı da diplere doğru gömülüyor. Şöyle bir düşünürsek, ne kadar geriye gidebiliyoruz anılarımızda? Kimimiz; "Amaaaan, dünkü yediğimi hatırlamıyorum ki ben!" der... Doğru tabii... Yaşam telaşı, hepimize zaman içerisinde neleri unutturmuyor ki? Derin izler bırakan acı hatıraların dışında pek bir şey kalmıyor bugünümüze... Ama kimimiz de var ki, en değerli hazinesi gibi sarılır anılarına. Yitip gitmesine izin vermez beyninin bir köşesinde... Sıkı sıkı bağlıdırlar...

Bazen acı-tatlı fark etmeyen bu anılar, yaşama tutunma nedenimiz bile olabiliyor. Benim de unutmamak için sürekli zihnimin içinde güncellediğim anılarım var. Öyle ki 3-4 yaşlarına kadar inebiliyorum.

Hiç unutmak istemediğim anılarımın başında, çocukken gördüğüm bir rüya gelir. Rüyamda; siyah bildiğiniz kömür karası saçlarım var ve bukleler halinde omuzlarımdan aşağı sarkıyor. Bir kısmı da tepemde toplanmış üstüne bir taç yerleştirilmiş... Öyle güzel ki, üzerimde de pembe tonlarda peri kızlarının elbisesi gibi bir elbise ile bir yunus balığının üstünde okyanusları geziyorum. Bu, o kadar sık gördüğüm bir rüyaydı ki... O yaşlarımdan bugüne unutmadım. Büyümeye başlayınca bir daha görmedim tabii. Ama belleğimde onu muhafaza ettim Bugünkü gibi gözümün önündedir hâlâ görüntüleri...

Sonra -ben, sanırım 7-8 yaşlarındayken- ailemiz, artık yavaş yavaş dini eğitime başlamıştı. Babam;

"Kandillerde bol bol dua edin. Özellikle çocukların dualarını geri çevirmez, hemen kabul eder Allah'ımız."

demişti. Ben de hemen ilk kandilde çok istediğim bir şey için yalvarmaya başladım. Yalnız şimdi okuyacağınız dua, size biraz anormal gelebilir. Sanırım çocuksu hayâl gücümün tavan yaptığı zamanlardan biriydi. Başladım duaya;

"Allah'ım ne olur, ne olur, sabah kalktığımda sarı saçlarım, mavi gözlerim olsun... Ama saçlarım, belime kadar gelsin... Çok güzel bir kız olayım... Sonra bir de beyaz ayakkabılarım ayağıma olsun..."

Sabah olunca heyecanla yataktan fırladım ve aynanın karşısına koştum. Off... Yaşadığım hayâl kırıklığını nasıl anlatayım bilmem ki... Yılmadım, kimbilir kaç kandil dua ettim; ama sonuç, değişmedi elbette.

Yıllar sonrasında her aynaya baktığımda şükrettim. Evet, renkli gözlü olmak, bir ayrıcalıktı -ki artık günümüzde bunun çok pratik çözümleri var- ama bana göre dünyanın en sıcacık, duyguları en belli eden gözleri, kahverengi gözler... Bunu keşfettim. Ha, ama ayakkabılarım ayağıma oldu...

Ve dillere destan bir saklambaç oyunu... Tüm kuzenlerimizin bir düğün münasebetiyle toplandığı bir akşamda büyüklerimiz, düğüne gitmişti. Biz çocuklar, evde kalmıştık. Olacak en kötü ihtimal oldu: elektrikler kesildi. Ne yapalım, ne yapalım derken; "Saklambaç oynayalım." dedik. Herkes, korkmamak adına ikişerli gurup oldu. Her çift, diğerlerini korkutacak şakalar da hazırlıyordu. Kimisi, babamın pijamalarını doldurup salonun ortasına adam varmış gibi oturtuyordu. Kimisi, beyaz çarşaflarla gezip milleti korkutuyordu.

Sıra, aynı kafa yapısını paylaştığımızı haylaz kuzenimle bana gelince, annemin dev tahta kepçesini- ki hakikaten bir insan kafası kadar büyüktü- oklavayla "t" şeklinde bağladık. Üstüne beyaz bir çarşaf geçirdik. Kepçe kısmını da baş gibi bağladık ve hiç üşenmedik, o karanlıkta avizeden sallandırdık. Ehh...Tabii sonrasında kızılca kıyamet koptu. Ama unutulması ve tekrarı, çok zor bir maceraydı...

Unutamadığım acı hatıralara ise hiç değinmek istemiyorum... Hepimizin hayatında vardır mutlaka... Ne olursa olsun, kendimizi bilmeye başladıktan itibaren biriktirmeye başladığımız anılarımız, bize ait olan ve arada bir yüzümüzü gülümseten, zaman zaman gözümüzden iki damla sıcacık yaşlar akmasına sebep olan, bu hayat yolunda bize kimi zaman dersler çıkarmamıza neden olan değerli yol arkadaşlarımız...

Yaşam, devam ediyor ve hâlâ biriktiriyoruz; ama sanırım en önemlisi de, ileride hatırlamaktan utanmayacağımız, çocuklarımıza hiç çekinmeden anlatabileceğimiz anılara imza atabilmek... Eee, ne de olsa birgün torunlarımıza da kalacak en tatlı mirasımız, bu olsa gerek...

Ayşegül
20:27:59, 14 Mayıs 2010, Cuma.





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: şakird, 15.05.2010, 06:56 (UTC):
benime sürekli gördüğüm bir rüya şöyle; babam akşam yemeğinden sonra bana yan odadan sazı almamı söyler aslında bu rüya gerçekte de böyledir aynı şekil yalnız tek bir şey farklı rüyada korkunç şeyler oluyor :) her neyse sazı almaya giderim koltuğun üstüne çıkarak saza uzanırım alır tam odanın kapısından dışarı çıkacağım içimden bir ses arkamda bir şey olduğunu söyler arkama döner bir bakarım ki camda bir şey var beni kendine çekiyor ben kaçtıkça o çekiyor ne sesim çıkıyor nede elinden kurtulabiliyorum annem bulaşıkları mutfağı götürüyor ben ise onu görüyor ona bağırıyorum ama beni bir türlü duymuyor ve korkuyla uyanıyorum sürekli bu rüyayı görüyordum sonra bu rüyanın sonu bir şekilde bir değişikliğe gitti sonra bu rüyayı daha da görmedim yerine bambaşka bir rüya geldi sanki her gün farklı bölümleriyle kaldığı yerden devam eden korkunç bir dizi gibi sonra bu da bitti daha da zor ve korkunçları geldi ve şimdi dahaları çok yaşıyorum o yüzden geçmişe hasret mi kalsın ben almayayım :)

Yorumu gönderen: ayşegül, 15.05.2010, 04:22 (UTC):
:)sen akıllı uslu bildiğin"alim çocuk"muşsun,araştırmacı ruhun deneylerinden de ortaya çıkıyor:),büyüyüncede kitap arkeoloğu olmuşsun yani bilgi kazısı yapıyorsun kitapların içinde ama bahçeyi kazarsan bu gerçek manada kitap arkeoloğu olursun anlamına gelir:)bana"huzurlu yaşam sana zor geliyor neden sende normal kız çocukları gibi olmuyorsun?"derlerdi.normal de neyse?normal olanın onlar olduğunu kim söylüyor pöff!ama en sevdiğim şey el-ayak çekilince balkonumuzda yıldızlı semayı hayranlıkla seyrederken Allah-ü Teala ile sohbet ederdim en yakın dostum olmuştur hep-bu hala yaptığım birşey...ha,bu arada olur ya kitapları bulursan haber verirsin değil mi:)

Yorumu gönderen: Akhenaton, 14.05.2010, 22:12 (UTC):
Benim de yunus balıkları, rüyalarımın vazgeçilmezi... Çok görüyorum, bir köpekbalığı, bana kılavuzluk ediyor; yunus balıkları ise iki saf açılmış saygıyla ikimizi selamlıyorlar. Köpek balığı bir mürşid sanırım... Ama hâlâ rastgelemedim kendisine. Necip Fâzıl gibi beni de birgün değiştirecek bir Seyyid Arvâsî çıkar düşünce çileme elbette. Belki daha zamanı değil... Bir de denizin tâ en diplerinde bir hücrede bulurum kendimi... Alfabesini bilmediğim halde anlamlarını hissettiğim kitaplar okurum. Üstte tavan yok; yani su ile arasında hiç bir şey olmayan, ama bir gücün o suları tuttuğu bir hücre ve Aklımda kalmayan Kurân ayetleri.... Belki öyle bir âyet bile yoktur bilmiyorum Kurân'da; belki altı-üssü bir düş hepsi hepsi. Ama ateşte yanan bir yaprak vardı; üzerinde Arapça bir duâ... O da aklımdan çıkmaz hiç. Çocukluğum nasıldı: tam bir arkeolog :) Her şeyi biriktirirdim. Her yanı kazardım; eski paraları, sikkeleri biriktirirdim. Antika eşyaları, ölen insanların hatıra defterlerini ve günlüklerini, saç tellerini, kişisel eşyalarını, mezarlarından devşirdiğim topraklarını, kitaplarını vs. Eskici misin derdi bir dostum bana: Evet, eskiciyim. Hatıraları biriktiriyorum. Kendiminkileri de, başkalarınınkini de. Kendimi yalnız hissetmemek için sanırım... Millet oyun oynarken, ben kitap okumayı severdim. Daha ortaokulda kendi kütüphanemi kurmuştum herhalde :) Çocuk dergileriyle sevdiğim okuma tutkusu, büyüyünce de yakamı bırakmadı. Millet, babasına oyuncak-moyuncak aldırırdı; bense dergi! Tercüman Çocuk, Milliyet Çocuk, bilmem ne kardeş vs. Peki yaramazlıklarım oldu mu? Eh, yaramazlık sayılmaz benimkisi pek. Deney diyelim biz. Buzdolabının buzluğunda kağıt tutuşturmak, iğne kapsüllerini yanan sobaya atmak, limon suyuyla yazı yazıp 100 yıllık bir mektup havası vermek ve başkalarını işletmek ve pul biriktirmek gibi. Pul koleksiyonculuğu merakım, babama hayli pahalıya patlamıştı: Çünkü senetlerin üstündeki pulları kesmiştim bir keresinde ve babam, o yüklü senetleri tahsil edememişti. Ama bana tek bir laf bile etmedi, azarlamadı hiç. Babalar işte... Bir de bahçeye gömdüğüm bir çuval dolusu kitabım var. 13-14 yaşlarındayken sanırım. Birgün değerlenir, antika kitaplar haline gelir diye gömmüştüm. Zaten o zamanlar antikaydı, şimdi hayli hayli eskimiştirler. Nereye gömdüğümü hatırlamıyorum; ama bak şimdi aklıma geldi. Arada sırada şu bahçeyi kazıp kitaplarımı bulayım :) 200-300 tane kitap vardır rahat... İyi ki hatırlattın şimdi...



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36750989 ziyaretçi (102841839 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.