Ölüm, I
 

Ölüm, I

Ölüm (Alm. Tod, Fr. Mort, İng. Death), bir canlı varlığın (insan, hayvan ve bitkinin) hayâtî faaliyetlerinin kesin olarak sona ermesi. Canlı varlıkların herhangi bir dokusunun canlılığını kaybetmesine de ölüm denir. Canlının ölümünden bahsedebilmek için, hayâtî faaliyetlerin bir daha geri gelmemek üzere sona ermesi şarttır. Zîrâ boğulma, donma, zehirlenme tehlikesi geçiren ve kalbi duran kişilerde sunî teneffüs ve kalp masajı yapılarak, durmuş gibi görünen solunum ve dolaşım fonksiyonlarının tekrar başlatılması çok kere mümkün olmaktadır. O halde kalp ve solunumun bir süre durması ölüm demek değildir.[1]

İçindekiler

  1. Biyolojik Ölüm
  2. Yalancı Ölüm
  3. Hukuktaki Ölüm
  4. İslam'da Ölüm
  5. Hıristiyanlık'ta Ölüm
  6. Yahudilik'te Ölüm
  7. Uzakdoğu Dinlerine Göre Ölüm
  8. İlkel Toplumlarda Ölüm
  9. Eski Anadolu'da Ölüm
  10. Şamanizm'de Ölüm
  11. Eski Mısır'da Ölüm
  12. Spiritüalizm'de Ölüm
  13. Felsefede Ölüm

1. Biyolojik Ölüm

Ölümden evvel, kısa veya uzun olmak üzere "agoni" ismi verilen bir can çekişme devresi söz konusudur. Bu devre, müzmin hastalıklarda uzun, âni ölümlerde ise kısa olur. Bu devrede, dolaşım ve solunum sistemlerinde iyileşmesi mümkün olmayan değişiklikler meydana gelir. Agoni devresi birkaç dakikadan, birkaç güne kadar uzayabilir. Bu devredeki bir şahıs, tam olarak sessizlik ve hareketsizlik içinde bulunur, dış uyarılara karşı tepki çok azalmış veya kaybolmuştur. Bütün sistemlerin çalışması bozulmuştur. Bazen, bozukluklar düzelir gibi olur, şahıs kendini çok iyi hissettiğini bile söyleyebilir. Bu durum, ölüm öncesi görülebilen geçici bir iyilik hâlidir. İlk önce görme, son olarak işitme duyusu kaybolur. Gözler yukarı ve dışa tavana bakıyormuş gibi bir hâl alır, gözbebekleri genişler. Göz akı ve göz kenarlarında yapışkan bir sıvı toplanır. Göz parlaklığını kaybeder, arkaya doğru çöker. Refleksler ortadan kalkar. Alından soğuk iri tâneli terle birlikte son bir gözyaşı damlası gelebilir, şahıs ağlıyor gibidir. Nabız oldukça zayıflar. Kalp sesleri güçlükle ve çok hafif duyulur, el ve ayaklar soğur, fakat şahsın iç harâreti bazen 42-43° dereceye kadar yükselir. Salya, sümük, idrar, pislik, meni dışarı çıkar ve netîcede ölüm husûle gelir. Bâzı agoni durumlarında şuur kapalı olmakla birlikte aklî melekeler, zekâ ve şuur bozulmaz.

Ölümün birinci dönemi, fonksiyonel, klinik veya formatik ölüm dönemidir. Bu dönemde kişilik kaybolur. Ölümün ikinci dönemiyse hücrelerin ölümü veya moleküler ölüm dönemidir.

Kalp nakli ameliyatlarından önce klinik ölüm; dolaşım, solunum ve sinirle ilgili organların faaliyetlerinin son bulması şeklinde kabul ediliyordu. Kalp nakli ameliyatlarından sonra ölümün târifindeki fikir ve araştırmalar değişik bir yön almıştır ve neticede beyin ölümü terimi ortaya çıkmıştır. Beyin ölümü yâni klinik ölüm, beynin bütün faaliyetlerinin durması ve bütün tedâvilere rağmen geri dönmeyecek şekilde kesilmesidir. Bu ölümde, dolaşım ve solunumu çalıştıran cihazlar çıkarılınca, solunum ve dolaşımın durmaları da esas alınmaktadır. Beyin faaliyetlerinin durması, elektroansefologramda düz bir çizginin görülmesiyle anlaşılır.

Ölüm teşhisinde kullanılan çeşitli metodlar söz konusudur. Hekimlerce göz önünde bulundurulan ölüm belirtilerinden bâzıları şunlardır:

  1. Solunumun durması: Ölünün göğsüne bir bardak su konur. Canlıda solunum dolayısıyla su yüzeyi titrer. Ölünün ağzına ayna tutulur. Solunum varsa ayna buğulanır; fakat bu yol, eski bir usuldür. Cesetteki kokuşma dolayısıyla da ayna buğulanabilir.
  2. Kalbin durması: Vücudun hiçbir yerinden nabız hissedilemez, kalp sesleri işitilmez, elektrokardriyogramda düz bir çizgi görülür ki, ölüm teşhisi metodlarının en doğru netîce vereni budur. Kan dolaşımının durduğu da çeşitli deneylerle tespit edilebilir.
  3. Kanın tetkiki: Uzun süren hastalıklarda ölümden sonra pıhtılaşma olur, boğulma şeklinde ve âni ölümlerde ise, kan sıvı halinde kalır. Canlıda kan bazik reaksiyon verir. Ölümden 2-3 saat sonra ise, kan asidik reaksiyon verir.
  4. Ölümden sonra deri elastikiyetini kaybeder, soluk beyaz ve sarımtırak bir renk alır. Deride yara açılırsa, yaranın dudakları genişlemez, yakılırsa kan ve su toplanması görülmez.
  5. Gözdeki bütün refleksler kaybolur. Gözbebekleri genişlemez olup, ışığa cevap vermez.

ABD'deki bir kânun maddesine göre ölümün târifi

  1. Dolaşım ve nefes alma fonksiyonları, geriye döndürülmez bir şekilde durduğu zaman,
  2. Beyindeki (beyin sapı dâhil) bütün fonksiyonlar durduğu zaman ilgili şahıs ölü kabul edilir.

Bitkisel hayatta ise beynin kortikol faaliyeti durmuş, ama beyin sapı faaliyetleri devâm etmektedir. Yâni şahıs görmez, konuşmaz, işitmez, hareket edemez, fakat dolaşım, solunum ve bâzı otomatik hareketler (uyuma, sindirim...) devâm etmektedir.

Ölünün yüzünde, durumunda, ölümünden sonra görülebilen değişiklikler başlar. Ölünün yüzünde, ölüm hâlindeyken gördükleri sebebiyle, korkunç veya gülüyormuş gibi bir şekil husûle gelebilir. Ölümden sonra bütün kaslarda gevşeme olur. Göz kapakları kasları gevşediğinden kapaklar arası açık, yarı açık veya kapalı olabilir. Bazen bu açıklık devamlı kalır, bazen açık olan gözkapakları arası birkaç saat sonra daralır. Ölümden hemen sonra ağız açılır, çene aşağıya düşer, ölü katılığı husûle gelince, ağız bir santimetre kadar kapanır. Ölümden sonra kişi, yer çekimi kânununa uyarak yere düşer. Ölüm nerede vukû bulursa kişi orada kalır. Ölü katılığı hâlinde ise kişi, ölüm ânında bulunduğu pozisyonu muhâfaza eder. Meselâ su içerken bir eli bardakla ağzında, oturur vaziyette bulunabilir. Ölü katılığı çözülünce bu durum da bozulur.

Isısı 5-15 derecede olan bir yerde, yeni ölen bir şahıs saatte 1 derece soğuyarak 24 saat sonra bulunduğu yerin ısısıyla aynı dereceyi bulur. Ölen şahıs, çevre ısısına bağlı olarak su kaybeder ve netîcede ağırlığı azalır. Gözün üstünde göz salgısı toplanmasından dolayı örümcek ağı meydana gelir.

Ölümden sonra yer çekimi etkisiyle damarlardaki kan, cesedin alt kısımlarında toplanır ve koyu mor renkte ölü lekeleri meydana gelir. Ölü lekeleri vücudun yere dokunan kısımlarında husûle gelmez.

Ölümden sonra kaslarda sertleşme olur ki, buna ölü katılığı ismi verilir. Ölü katılığı halk arasında iyi bilindiğinden cesedin çenesi ve iki ayağı biçimsiz şekil almasın diye bağlanır. Ölü katılığı bazen hafif ve kısa zamanda geçen şekilde olmak üzere her ölende meydana gelir. Çok nâdiren görülmeyebilir. Ölü katılığı, genellikle önce alt çenedeki adalelerden başlar. Sonra sırasıyla boyun, yüz ve gövdedeki adalelerde meydana gelir. Ölümden genellikle 2-3 saat sonra başlar, ölü katılığı 30 saat içinde tam bir şekilde meydana gelip, kokuşmanın başlamasıyla 48-72 saat sonra çözülür.[1]

2. Yalancı Ölüm

Hayâtî faaliyetlerin durması âniden olmayabilir. Bir veya birkaçı yavaş yavaş durabilir ki bu durmada gerçek ölüme benzeyen yalancı bir ölüm durumu söz konusu olabilir. Yalancı ölümler, iç ve dış kanama, zehirlenmeler, kafa travmaları, donma, yıldırım, elektrik çarpması ve sinir sistemiyle ilgili durma hallerinde görülebilir. Yalancı ölüme karşı korunmak ve kişiyi canlı olarak gömmemek için; 1900 senelerinde İngiltere'de eski Roma âdetlerinde olduğu gibi, ceset kokuşuncaya kadar birkaç gün bekletilip sonra gömülüyordu. Yalancı ölümler en çok yeni doğan çocuklarda görülür. Ölüme kanaat getirdikten sonra, cesetler bir an önce kaldırılır.[1]

3. Hukuktaki Ölüm

İnsan hayâtının tamâmen tükenmesi olan ölümle hukûkî şahsiyet (kişilik) sona erer. Ölen kimse herhangi bir borç altına giremez ve hak sâhibi olamaz. Ölen kimseye karşı veya onun adına dâvâ açılamaz. Kâide olarak ölümün ispatı, nüfus sicilindeki kayıtlarla yapılır. Bir kimse nüfus sicilinde ölü görünüyorsa, bunu ileri süren tarafın sırf bu kayıtları delil olarak göstermesini adlî makamlar yeterli görüyor. Aksini iddia eden kimse çeşitli delillerle iddiasını ispat etme hakkına da sâhiptir.

Ölüm sicilleri nüfus memurluklarınca tutulur. Ölen her kimsenin ölüm sicilinin tutulması için, en geç on gün içinde nüfus memurluğuna bildirilmesi lâzımdır. Bundan başka hâkim tarafından gâib kararı verilmiş veya ölümüne muhakkak nazarıyla bakılan bir tehlike içinde kaybolan ve ölüsü bulunmayan kimse de (mahallin en büyük mülkiye âmirinin emriyle) ölüm siciline ölü olarak kaydedilir.

Hukûkî bir delil olarak kullanılan ölüm karnesi, bir kimsenin ölümüne muhakkak gözüyle bakılacak bir tehlike içinde olması ve cesedin bulunmaması demektir. Meselâ kayalara çarparak düşüp parçalanan uçağın yolcularından hiçbirisi kurtarılamadığı taktirde karneye göre ölmüş olduğu kabul edilir.[1]

4. İslam'da Ölüm

Ölmek, yok olmak değildir. Varlığı bozmayan bir iştir. Ölüm, rûhun bedene olan bağlılığının sona ermesidir. Rûhun, bedenden ayrılmasıdır. Ölüm, insanın bir hâlden, başka bir hâle dönmesidir. Bir evden, bir eve göç etmektir. Îmânı olan ve akıllı ve bâliğ olan erkek ve kadınlara (mükellef) denir. Mükellef olanların, ölümü çok hatırlaması sünnettir. Çünkü ölümü çok hatırlamak, emirlere sarılmaya ve günâhlardan sakınmaya sebep olur. Haram işlemeye cesâreti azaltır. Peygamberimiz (S.A.V.) buyurdu ki: “Lezzetleri yıkan, eğlencelere son veren ölümü çok hatırlayınız!” Tasavvuf büyüklerinden bâzıları, her gün bir kere hatırlamayı âdet edinmişti. Muhammed Behâeddîn-i Buhârî (R.A.), her gün yirmi kere, kendini ölmüş, mezâra konmuş düşünürdü.

Allah-u teâlânın emirlerine uyan bir mümine, ölümden daha sevinçli bir şey olmaz. Allah-u teâlâya kavuşmayı seven mümin, ölümü ister. Ölüm, dostu dosta kavuşturan bir köprüdür. Kavuşmak şevki, büyük ve yüksek derecedir. Bu dereceye yükselen mümin, ölümün gecikmesini istemez. Rabbine iştiyakından dolayı, O'na kavuşmayı, O'nu görmeyi sever. Cenneti seven ve ona hazırlanan insan ölümü sever. Çünkü ölüm olmayınca, Cennete girilmez.

Bir kimsenin îmânı son nefeste belli olur. Bir insan, bu saâdete kavuşunca, Allah-u teâlânın ihsânları başlar. Bu anda, elbette sevinir. Saâdet sâhibi o kimsedir ki, Azrâil Aleyhisselam gelip; “Korkma, Erhamürrâhimîne gidiyorsun. Asıl vatanına kavuşuyorsun. Büyük devlete erişiyorsun!” der. Böyle kimseye, bundan daha şerefli bir gün yoktur. Bu dünyâ, bir konaktır. O cihana bakınca zindandır. Bu geçici varlık, bir görünüştür. Gölge gibi, yavaş yavaş çekilmekte, geçip gitmektedir. Hadîs-i şerîfte buyruldu ki: “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.” Dünyâ hayâtı, rüyâ gibidir. Ölüm uyandırıp, rüyâ bitecek, hakîkî hayat başlayacaktır. Müslüman'ın ölümü, hayattır. Hem de sonsuz hayat!

Her Müslüman'ın, ölüme hazırlanması gerekir. Bunun için de, tövbe etmeli ve kul hakkı altında kalmamaya dikkat etmelidir. Yâni, hakları sâhiplerine verip helâlleşmelidir. Allah-u teâlânın haklarını da ödemek lâzımdır. Bu hakların en mühimi, İslâm'ın beş şartını yerine getirmektir. Borçları ödeyerek, emânetleri sâhiplerine vererek ölüme hazırlanmak lâzımdır.

Hastanın yatağı, çarşafı ve çamaşırları temizlenir. Sık sık değiştirilir. Çünkü temizliğin kalbe ve rûha büyük tesiri vardır. Ölüm zamânında ise, kalbin ve rûhun temiz olması, başka zamanlardan daha mühimdir. Tedâvi olmak lâzımdır. Fakat, şifâyı halk eden, devâda tesiri yaratan, Allah-u teâlâdır. Allah-u teâlâ, isterse kullanılan ilâçta tesir yaratmaz. Eğer öyle olmasaydı, her tedâvi edilen hasta, iyi olurdu.

Ağır hastalara, evde, âilesinin, sâlih kimselerin yanında, Kur'an-ı kerîm okuyarak ve kelime-i şehâdet telkin ederek, îmânla can vermesine çalışılmalıdır.

Hastalıktan ve dünyâ sıkıntılarından kurtulmak için ölümü istemek uygun değildir. Dinde sıkıntı ve fitnelerden korkarak, Allah-u teâlâdan ölümü istemek sünnettir. Allah yolunda şehit olmayı istemek de böyledir. Mekke-i Mükerreme'de ve Medîne-i Münevvere'de olduğu zamanda ve evliyâ türbelerinin yanında ölümü istemeye izin verilmiştir. Allah-u teâlâya kavuşmayı sevdiği için ölümü istemek müstehaptır. Hadîs-i şerîflerde buyruldu ki:

«Bir kimse, Allah-u teâlâya kavuşmayı severse, Allah-u teâlâ da ona kavuşmayı sever.»

«Gece gündüz ölümü hatırlayan kimse, kıyâmet günü şehitler yanında olacaktır.»

«Ölmeden evvel ölünüz. Hesâba çekilmeden önce kendinizi hesâba çekiniz.»


«Ölümü çok hatırlayınız. Onu hatırlamak, insanı günah işlemekten korur ve âhirette zararlı olan şeylerden sakınmaya sebep olur.»
[1]

Her canlı ölümü tadacaktır

"Her canlı ölümü tadacaktır. " (Âl-i İmrân, 185);

Her nefis canlı ölümü tadacaktır. Yani herkes ölecektir. Bundan bazı kimseler ruhun ebedî olduğu mânâsını anlamışlardır. Çünkü tatmak, bir hayat eseridir. Ve zevk anında tadıcının ebedî olduğunu anlatır, yoksa zevk tasavvur olunamaz. O halde mânâ: "Her nefis bedeninin ölümünü tadacaktır" demek olur. Bu da nefsin, bedenden başka olduğunu ve bedenin ölümüyle onun ölmeyeceğini anlatır. Evet her nefis ölümü tadacak; dünyanın ne üzüntüsü, ne sevinci hiç biri kalmayacaktır.

"Onlar için bir ecel tayin ettik ki onda hiç şüphe yoktur" (İsrâ, 99);

"Biz senden önce de hiçbir beşere dünyada ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar baki mi kalacaklardır?" (Enbiyâ, 34);

"Yer yüzünde bulunan her canlı fanidir" (Rahmân,26).

Allah'ın diriliği ve ölümü yaratmasının sebebi

"O, hanginizin daha güzel amel yapacağınızı denemek için ölümü de dirimi de takdir edip yaratandır" (Mülk, 2)

Bir hayatın arkasından ölümün ve onun arkasından diğer bir hayatın karşıt olarak yaratılması, insanların bu ikisi arasında iyi bir çalışma gayretiyle Allah'ın mülkünde güzel bir işçi, yüksek bir görevli olmak üzere yarış için bir imtihan meydanına çıkarılmaları hikmetine, bu da hayattan hayata, güzellikten güzelliğe bir yükseliş nizamı ve en güzel amellere daha güzeliyle mükafat vererek ileride bambaşka bir hayata ulaştırılmaları gayesine yöneliktir.

"Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zâriyât, 51/56)

"Ben gizli bir hazine idim tanınmak istedim ve tanınmak için de mahlûkatı yarattım." (Kutsî Hadis)

Ölüm konusundaki kader yazgısı

"Allah'ın emir ve kazası olmadıkça hiç bir kimseye ölmek yoktur. O, vadesiyle yazılmış bir yazıdır" (Âl-i İmran, 145)

Allah Teâlâ'nın izni ve iradesi olmaksızın hiçbir kimsenin ölmesi ihtimali yoktur. Gerek döşekte olsun, gerek öldürmekle olsun, mutlak ölüm böyle olunca, Allah'ın iradesi erişmeden ne düşmanın saldırısıyla, ne de kendi arzusuyla kimse ölmez. Allah'ın izniyle ölüm ise tayin edilmiş bir şekilde yazılır. Yani Allah katında bilinen bir vakit ile takdir edilmiştir ki; ne ileri gider, ne geri kalır. Bir insan, gerçekte nasıl bir şekilde ölecekse öyle ölür. Ve onun dünyada iki ömrü yoktur. Şu halde iki eceli de yoktur.

Bazı kimseler ecel-i müsemmâ (eceliyle gelen, normal ölüm) ve ecel-i kaza (kaza ile gelen ölüm) diye iki ecel tasavvur ederler. Ve, "Zavallı eceli gelmeden kazaya uğradı." derler. Bilmezler ki, olay ne ise ömür, ecel odur. Ve o kimsenin Allah katında bilinen vakti ondan ibarettir. Bundan başkası gerçekten değil, zâtî ve aklî imkan üzerine kurulmuş varsayımlar ve ihtimallerdir. Herkesin gerçekte ömrünün, ecelinin birliği, inkâr imkanı bulunmayan apaçık bir gerçek olduğu halde, birtakım kimselerin bunu karmaşık bir mesele imiş gibi "ecel bir mi, iki mi?" diye konuşmaya kalkışmaları, konuyu kavrayamamalarından doğar. Evet, kaderin sırrı belli olmaz ve yaşayan bir kimsenin ne vakit ve ne şekilde öleceğini de Allah'tan başka kimse bilmez. İlâhî kanunda ölümün sebepleri olarak tanınmış birçok şeyler de vardır. İnsan, ecelinin ne olduğunu bilmediği için bunlardan sakınmalıdır. Ve fakat muhakkak şu bilinmelidir ki bu sakınma ne ilâhî iradeyi değiştirir, ne de Allah katında bilinen ve takdir edilmiş olan eceli değiştirir.

Ölümden kaçıp kurtulma imkânı yoktur

"Nerede olursanız olun, tahkîm edilmiş yüksek kalelerde bile bulunsanız ölüm sizi bulur" (Nisâ, 78);

Her nerede olursanız olunuz ölüm size yetişir. Yüksek kalelerde veya sağlam saraylarda, hatta gökteki yıldızlarda dahi bulunsanız yine ölüm gelir sizi bulur. Bundan dolayı ölüm korkusu ile vazifeden kaçınmanın hiçbir anlamı yoktur. Madem ki mutlaka bir ölüm vardır. Ona her zaman hazır olmalı, dünya hayatına bağlanmamalı, vazifeyi seve seve yapmalıdır.

Ölüme hazırlıklı olmak

Cenab-ı Hak gerçekte insan varlığına sonsuza kadar uzanan bir ömür takdir etmiştir. Ruhları dünya hayatından belirsiz bir süre önce topluca yaratmış ve onlara "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusunu yöneltmiştir. Kur'an'da ruhun başlangıcı ile ilgili olan bu olay şöyle belirlenir:

"Hani Rabbin Âdem oğullarından onların sırtlarından zürriyetlerini çıkarıp kendilerini nefislerine şahit tutmuş; Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" demişti. Onlar da; Evet, (Rabbimizsin), şahit olduk" demişlerdi. İşte bu şahitlendirme, kıyamet günü; Bizim bundan haberimiz yoktu" dememeniz içindir" (A'raf 172).

Ruh, dünya hayatına bir imtihan devresi geçirmek üzere doğum yoluyla gelen insan oğluna anne karnın da dört aylık cenin döneminden sonra üflenir ve böylece dünya hayatı başlamış olur. Ruhun bedenden ayrılması ile de kabir hayatı başlar. Kıyamet koptuktan sonra da ahiret hayatına yeni bir yaşam için geçecek olan insan oğlu dünyadaki inanç ve amel durumuna göre Cennet veya Cehennemdeki ebedî hayatta yerini alacaktır. İnanç sahibi olup da amel eksikliği bulunanlar ise Cenab-ı Hakk'ın bileceği sürelerde cezalarını çektikten sonra Cennet tarafına geçebileceklerdir.

Hayatın bu gerçeği karşısında ölüme hazırlıklı olmak her insanın şiarı olmalıdır. Ölümü anmak ve hazırlıklı bulunmak her mümin için müstehap sayılmıştır. Hz. Peygamber, şöyle buyurmuştur:

"Lezzetleri yok eden ölümü çok anın"

"Eğer dünyada ölümü çok anarsanız, onu önemsemezsiniz; az anan ise onu çok önemser"

"Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin çürümesini hatırlayın. Ahiret hayatını isteyen dünya hayatının süsünü terk eder"

Ölüm hastasına ve ölüye söylenecek sözler yapılacak işler

Ölüm hastasına ecel konusunda hoşuna gidecek, sevindirecek sözler söylemelidir. Çünkü Allah'ın hükmünü hiç bir şey geri çeviremez. Sadece gönlü hoş olmuş olur. Hasta, tövbe etmeye ve vasiyetlerini yapmaya teşvik edilir. Çünkü Allah elçisi; "Vasiyet edeceği bir şey olup da, yanında yanlı vasiyeti bulunmaksızın iki gece geçirmek, Müslüman'ın işi değildir" buyurmuştur.

Ölüm halindeki kişiyi sağ yanına yatırıp kıbleye döndürmelidir. Çünkü Hz. Peygamber, Beytullah için "Ölü ve dirilerinizin kıblesidir" buyurmuş. Hz. Fatıma (R.A.), Rafi'nin annesine; "Beni kıbleye çevir" demiştir. Eğer yer darlığı yüzünden hastayı kıbleye çevirmek mümkün olmazsa sırt üstü yatırılır ve yüzü ile ayakları kıbleye doğru çevrilir. Bu da yapılamazsa, olduğu hal üzere bırakılır. Ölüm sırasında kişinin ağzına bir kaşık veya pamukla su verilir.

Hasta can çekişirken ona yardımcı olmak yakınları için bir görev ve sevap bir ameldir. Bu yüzden onun yanında kelime-i şehadet getirmek ve söylemesine yardımcı olmak sünnettir. Çünkü Allah elçisi şöyle buyurmuştur:

"Ölülerinize; "Lâ ilahe illallah'ı" telkin ediniz. Çünkü ölüm halinde onu söyleyen bir mümini bu kelime Cehennem'den kurtarır".

"Son sözü La ilahe illallah olan kimse Cennet'e girer"

Hastanın yanında şehadet getirilir ki, o da hatırlayıp şehadet getirsin. Yoksa ısrarla, sen de yap denilmez. Zira o anda zor bir durumdadır. Ona yeni bir zorluk çıkarmamalıdır. Bir defa da söylese yeterli olur. Bu telkini hastanın sevdiği birisi yapmalıdır. Amaç, hastada isteksizlik uyandırmamaktır.

Kişi vefat edince ağzı kapatılır, bir bez ile çenesi başından bağlanır. Gözleri yumulur. Eller yanlarına getirilir. Bunu yaparken de şu dua okunabilir:

"Bismillahi ve ala milleti rasülih. Allahümme yessir aleyhi emrahu ve sehhil aleyhi ma ba'dehü ve es'idhu bi likaike vec'al ma harace ileyhi hayran mimma harace anhu".

Anlamı: "Allah'ın ismiyle ve Resulullah'ın dini üzerinde olsun. Allah'ım, onun işini kolaylaştır, bundan sonrasını ona kolay eyle, onu seni görmekle mutlu eyle. Dünyadan kendisi için çıkanı, kendisinin çıktığı şeylerden hayırlı eyle".

Sonra ölünün üstüne bir örtü çekilir. Öldükten sonra yıkanıncaya kadar yanında Kur'an okumak mekruhtur. Öldüğü iyice anlaşılınca hemen yıkanır.

Ölümün ne zaman nerede olacağı bilinebilinir mi?

İnsan ne zaman ve nerede öleceğini bilmez. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Kıyametin kopma zamanına ait bilgi şüphesiz Allah nezdindedir. Yağmuru o indirir, Rahimlerde olanı o bilir, hiç bir kimse yarın ne kazanacağını bilmez hiç bir kimse hangi yerde öleceğini bilmez. Şüphesiz Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır" (Lokmân, 31/34).[2]

5. Hıristiyanlık'ta Ölüm

İncil'e göre ilk insan Adem ve Havva, cennette yaşarken ölümsüzdüler; ancak şeytanın kandırması sonucu ilk günahı işlediler ve cennetten kovuldular:

"Bunun için nasıl günah bir adam vasıtası ile dünyaya girdiyse böylece ölüm de bütün insanlara geçti çünkü hepsi günah işlediler."

"Zira günahın ücreti ölümdür."

Buna karşılık Hıristiyanlık, daha baştan öteki dünyadaki yaşama dayalıdır. İncillerde ebedi hayata kavuşmanın formüllerinden sık sık söz edilir. Örneğin Yuhanna İncili'nin 3. babında;

"Baba oğulu sever ve her şeyi onun eline vermiştir. Oğula iman edenin ebedi hayatı olur."

demekte ve ebedi hayatın İsa'yı sevmekten ve onu dinlemekten geçtiğini söylemektedir.[3]

Ölüm bir insan aracılığı ile gelmiştir. Ölümden dirilişte, bir insan aracılığı ile gelmiştir. Herkes Adem'de nasıl ölüyorsa, İsa Mesih'te dirilecektir. Ölüler, öteki dünyada, başlarında bozulmayan bir taç ve bir taht üzerinde otururlar.

Hıristiyan inancının temel kaynağı olan Yeni Ahit -Matta, Markos, Luka, Yuhanna İncilleri- ile,l muhteviyatından kabul edilen Mektuplardan, özellikle “Korintoslulara l” mektubu ölüm ve sonrasına vurgu yapar.

Ölümün dikeni günahtır, günah ise gücünü tanrısal hukuktan alır. (1.Kor.15:56) Tanrısal hukuk nedeniyle Adem yasak meyveyi yediği için günahkar olmuş ve cennetten atılarak ölüme mahkum olmuştur. Ademin soyundan gelen diğer insanlar da bu şekilde günah ve ölüm çemberine mahkum edilmiştir.(Rom.5:12-18, 1.Kor.15:21) Dolayısıyla insan, hukuk-günah- ölüm kısır döngüsünün tutsağı olarak Mesih dönemine kadar gelmiştir. -Hukuk, suçu/günahı ortaya çıkarma amacına yönelik bir işleve sahiptir- “Biz doğal benliğin denetimindeyken, hukukun kışkırttığı günah tutkuları bedenlerimizin üyelerinde etkindiler. Bunun sonucu olarak ölüme götüren meyveler verdik.” (Rom.7:5)

Hıristiyan teolojisinde, insanlığın kurtuluşu tarihi, iki aşamalı olarak ele alınır. Birinci aşama Musa ile başlayan ve İsa Mesih'in çarmıhta ölümüyle sona eren tanrısal hukuk dönemidir. Bu dönemde Tanrı, insana hukuk yoluyla günahı ve insanın günahkar tabiatını tanıtmış, hukukun günah, günahında ölüm doğurduğunu anlatmaya çalıştığı dönemdir. İkinci aşama, İsa Mesih'in haça gerilmesiyle tanrısal hukuk işlevini tamamlayıp, kurtuluş için Mesih'e iman ile mümkün olacağı, çarmıhta ölen İsa Mesih ile başlayan dönemde hukuk- günah -ölüm kısır döngüsüne mahkum olan dünyanın öldüğünü ve insanların çarmıhta ölen Mesih'e iman yoluyla ölümsüzlüğe kavuştuklarına inanmaya dayanır. Hıristiyanlar İsa'nın ölümünü günahın ve ölümün gücünden kurtulma şeklinde algılar.

Burada anlatılmak istenen, ölümlü insan yaşamının, ölümsüz olan tanrısal gücün, ölüm ile hesaplaşması ile günahın karşılığı olan ölümün öldürüldüğüdür. Ölüm olgusu Hıristiyan teolojisinin anahtar kavramlarından birisinin ifadesidir. Mesih'in çarmıhta ölümü ve dirimi,. onun şahsında tüm inanan insanlığın yeryüzünün sonlu ve günahkar yaşamında ölümünü ve ilahi alemin ebedi yaşantısına dirilmesini sembolize etmektedir. Hıristiyanlar için, İsa'nın ölümü sadece Yahudi kavmi ile değil, bütün insanlıkla Tanrı arasında akdedilen bir yeni antlaşmanın doğuşu anlamını taşır.

Ölüm vücuttaki tüm hücrelerin bir hastalık veya başka bir nedenle canlılığını kaybederek, hücrelerin özünü teşkil eden can ve ruh'un bedenden ayrılması demektir.Beden topraktan alındığı için tekrar toprağa dönecek; fakat ruh, Allah'ın nefesinden olduğu için diri kalacaktır. Bu itibarla ruh, vaftizden aldığı kutsiyeti muhafaza etmiş ise günahsız yaşamışsa cennette mutlu olacak yoksa suçlarını görmekle devamlı huzursuzluk ve ızdırap içinde kalacak ki, onun için cehennem demektir.

Dirilme, insanın öldükten sonra Allah'ın kudretiyle ruhani bir beden alması ve bir melek gibi, ebedi hayatta ruhi bir varlık olmasıdır. Hıristiyanlar, ölümü; sonsuz yaşama uzanan bir köprünün başlangıcı olarak kabul ederler. Ölüm, sonsuz yaşamın başlangıcı olduğu gibi, dünyevi acıların da bitiş noktasıdır. Geçici dünya yaşamı sırasında, İsa'ya iman edenler ve bu imanlı yaşamı sürdürenler, ölümden sonra esenlik ve güven içinde olacaklarına inanırlar. Dünya yaşamının, zorluklar, acılar, sıkıntı ve özlemlerle dolu olduğuna inanılır. İmanlı bir ölüm, yeryüzündeki yaşamın karanlık gecelerini bırakıp, sonsuz gündüzün egemen olduğu, göksel vatana girmek olarak kabul edilir.

İmansız bir yaşamın sonundaki ölümün; “Tanrı'nın varlığından ve gücünün yüceliğinden uzak kalarak, sonsuza dek mahvolma cezasına çarptırılacağına inanılır. Tanrı gazabının kâsesinde saf olarak hazırlanmış, Tanrı öfkesinin şarabından içecektir. Öylelerine, kutsal meleklerin ve kuzunun önünde ateş ve kükürtle işkence edilecektir şeklindeki cehennem azabı yanında, imanlı bir yaşamın sonunda ise cennete girileceğine inanılır. Cennette; “Tanrı'nın kendisini sevenler için hazırladıklarını, hiçbir göz görmemiş, hiçbir kulak işitmemiş, hiçbir insan yüreği kavramamıştır.

Hıristiyan inanç sisteminde ölüm sonrasında insanın karşılaşacağı durumlar; ölüm, dirilme, duruşma ve sonsuz ceza olarak kategorize edilir.

  1. Ölüm, canın bedenden ayrılması.
  2. Dirilmek, Canın, tene geri dönmesi, ikisinin birlikte hayat bulması.
  3. Duruşma, Mesih'in ikinci gelişinde insanları yaptıklarına göre yargılaması.
  4. Sonsuz ceza, İyilerin mutluluğa kötülerin cehennemin sonsuz azabına mahkum edilmesi. Mutluluk, azizlerin göklerde sahip olacakları sonsuz yaşamdır.Cehennem ise, suçlular ile şeytanların üzülecekleri sonsuz azap yeridir.[4]

Hıristiyanlığa göre bir kişi öldüğünde önce papaz ve ardından da vaftiz ailesi çağrılır ve sonra üzüntülerini belirtmek yardımcı olmak amacıyla komşular ölü evini ziyaret ederler. Ölü kefene sarılmadan önce usullere uygun bir şekilde yıkanmalıdır. Ölen bir diyakon ya da papaz ise onu papazlar yıkarlar. Ölünün vücudu kefenlendikten sonra bir tabuta konur ve tabut dört kişi tarafından papazlar ve diyakonların söyleyecekleri ilahilerin eşliğinde kiliseye kadar taşınır. İlahilerden biri "üyelerimizden birinin aramızdan ayrılışıyla" diye başlarken bir diğeri "Ey havarilerin lordu -efendisi- onlar senin yüce merhametine güvenerek öldüler: Ve yine senin merhametin ve şefkatinle günahlarından arınacaklar..." bir başkası "En sonunda gelerek ölene yeniden can verecek olan Yüce Kurtarıcımız Kutsal İsa..." diye başlar. Mezar hazırlandıktan sonra onun başında ayin ve cenaze töreni yapılır. Sonra herkes ölü evine gidip orada bir şeyler yedikten üzüntülerini tekrar belirttikten sonra evlerine dönerler. İkinci gün ölü için yeniden bir tören yapılır ve ölünün akrabaları kilisenin kapısında fakirlere yiyecek dağıtırlar. Üç gün boyunca komşular yas evine üzüntülerini bildirmeye sürekli olarak gelirler. Üçüncü gün de papaz sabah saat dörtte Qurbana yapmadan önce yanında ölüye çok yakın bir kadın olmak üzere mezarlığa gider ve ölen kişinin mezarını tütsüler. Bu tıpkı kadınların İsa'nın mezarını ziyaret etmesine benzer. Herkes ölünün sevdiklerinin mezarları üzerine de ateş yakar. Bu Paskalya Gecesi İbadeti'nin bir parçası olarak yerine getirilen anlamlı bir adettir. Yasta olan kişiye "Tanrı size ve ölünüze huzur versin ve ölünüzün yüzü Tanrı'nın nuru ile aydınlansın..." diye teselli verilirken mezarlar üzerine ışıklar yakılması ile amaçlanan ölünün ruhunu aydınlatmak böylece ona huzur vermektir. Bazı yörelerde mezarlara yiyecek de konur ve bunun yapıldığı yerlerde yiyecekleri ve lambaları koyabilmesi için mezarların kenarına küçük hücreler yapılır. Bu adet Büyük Perhiz'den bir önceki perşembe günü yerine getirilir ki bu büyük gün "Tüm Ruhların Günü"dür.[3]

6. Yahudilikte Ölüm

Yahudilik, çağımızda da geçerli olan üç büyük dinin en eskisi ve en önemlisidir. Çünkü Hıristiyanlık ve Müslümanlık onun attığı temeller üstünde kurulmuş ve onun bir uzantısı olmuştur. Bundan ötürüdür ki, bir sonraki din bir öncekini tanımış ve kabul etmiş, ama aynı tanrının buyruğuyla kendisine uyulması gerektiğini ve artık bozulmuş olan eski dine bağlı kalınmamasını istemiştir. Önceki din ise kendinden sonrakini tanımamış ve sahte saymıştır.

İlk bakışta biraz şaşırtıcı ve genel kurala aykırı gelebilir; ama tek tanrılı üç büyük dinin ilki olan Yahudilik, kurucusu Musa Peygamber zamanında yalnızca bu dünyayla ilgilenen, Kavmin dünyasal işlerini düzene sokmaya çalışan, cennet tatlarından, cehennem cezalarından hiç söz etmeyen, deyim yerindeyse dünyasal bir din niteliğindedir. Bu dinin gerçek bir dine dönüşüp, her şeyi öteki dünyaya bağlaması, çok daha sonraları gerçekleşmiştir. Ancak Musa Peygamberin Mısır'dan bir köle ayaklanmasına önderlik ederek koptuğunu düşünürsek Eski Mısır'ın inançlarını da beraberinde Yahudiliğe taşıdığını varsayabiliriz.

Yahudilikte ölümün sebebi ilk günahta aranır. Çünkü bundan önce insan ölümsüzdü. Tevrat'ın ilk bölümü olan Tekvin'in 2. babının 16. ve 17. ayetlerinde şöyle denir: "Ya Rab Allah, Adama (Adem'e) emredip dedi: Bahçenin her ağacından istediğin gibi ye. Fakat, iyilik ve kötülüğü bilme ağacından yemeyeceksin. Çünkü, ondan yediğin günde mutlaka ölürsün." Tevrat'ın Tesniye bölümünün 30. babının 15. ayetinde, Yehova, Yahudi toplumuna şöyle seslenir. "Bak bugün senin önüne, hayatla iyiliği ve ölümle kötülüğü koydum." Bunu izleyen ayetlerde de, Tanrı'yı sevip O'nun yolundan yürümenin ve O'nun koyduğu kurallara uymanın "olabildiğince yaşama"ya, tersine davranmanınsa "ölüm"e yol açacağı anlatılır. Demek ki, "günah", Adem'den sonra da Tevrat'a göre ölüm nedeni olarak görülmektedir. Hezekiel bölümünün 18. babının 30. 31. 32. ayetlerinde şöyle denmektedir. "Bundan dolayı ey İsrail Evi, size herkese kendi yollarına göre hükmedeceğim. Rab Yehova'nın sözü: Dönün ve kendinizi bütün günahlardan döndürün ve kötülük size helak (ölüm) getirmesin. İşlemiş olduğunuz günahların hepsini üzerinizden atın. Ve kendinize yeni yürek, yeni ruh sağlayın. Niçin ölesiniz ey İsrail Evi? Çünkü ölenin ölümünden ben hoşnutluk duymuyorum. Öyleyse (günahtan) dönün de yaşayın."

Yahudilikte ölüler insanüstü bir güç ve bilgi edinirler, ruhlar (elohimler) haline gelirler.Eski İbrani inançlarında da "ölüler" elohimler (ruhlar) haline gelirler ve insanüstü bir güce erişirler, her şeyi bilirler, ölmekle tüm bilgiye ulaşmışlardır. Yahudilikte, ölülere yüklenen bu kutsallık günlük hayat içerisinde birçok pratiklere yansır: "Mezarlık anahtarları, zor doğumları kolay kılar. Mezar taşlarının üzerindeki donmuş çiğ damlaları bayılma hastalığına tutulmuş bir çocuğu iyileştirir. Ağır hasta olan bir çocuğun yaşayıp yaşayamayacağı 24 saat boyunca burada yatırıldıktan sonra anlaşılır."

Yahudilikte ölüye yüklenen bu kutsallık yanında ölü ve ölüm, tabu sayılır. Ona dokunulmaz. Bir ölüm olduğunda nasıl davranılacağını Tevrat, şu şekilde açıklamaktadır: "Herhangi bir insan ölüsüne dokunan yedi gün murdar olacaktır; üçüncü günde ve yedinci günde kendisini onunla tathir edecek ve tahir olacak; fakat üçüncü günde ve yedinci günde kendisini tathir etmezse, tahir olmayacak. Bir ölüye, her hangi bir insan cesedine dokunan ve kendisini tathir etmeyen adam Rabbin meskenini murdar eder; ve o can İsrail'den atılacaktır; murdarlık suyu onun üzerine serpilmediği için murdar olacaktır; onun murdarlığı daha kendisindedir. Şeriat şudur: Çadırda bir adam öldüğü zaman, çadıra giren her adam ve çadırda olan herkes yedi gün murdar olacaktır. Ve üzerinde örtüsü bağlı olmayan her açık kap murdar olacaktır. Ve kırda kılıçla öldürülmüş olana, yahut bir ölüye, yahut insan kemiğine, yahut kabre kim dokunursa yedi gün murdar olacak. Ve murdar adam için, yanmış saç takdimesi külünden alacaklar; ve onun üzerine bir kaba akar su konulacak; ve tahir bir adam zufa otunu alıp suya batıracak ve çadır üzerine ve bütün kaplar üzerine ve orada olan adamlar üzerine ve kemiğe, yahut öldürülmüş adama, yahut ölüye, yahut kabre dokunanın üzerine serperek; ve tahir adam murdar adam üzerine üçüncü günde ve yedinci günde serpecek; ve yedinci günde onu tathir edecek; ve esvabını yıkayacak ve suda yıkanacak ve akşamleyin tahir olacaktır. Fakat murdar olup kendisini tathir etmeyen adam cumhurun arasından atılacaktır, çünkü Rabbin makdisini murdar etmiştir; onun üzerine murdarlık suyu serpilmemiştir; murdardır. Ve bu onlara ebedi kanun olacaktır; ve murdarlık suyu serpen adam esvabını yıkayacak; ve murdarlık suyuna dokunan adam akşama kadar murdar olacaktır. Ve murdar adamın dokunduğu her şey murdar olacaktır; ve ona dokunan adam akşama kadar murdar olacaktır."

Yahudilikte ölen kişi, "şeol" denen başka bir dünyaya gider. Ruhu ise mezarda kalır. Tevrat'a göre ölüm ruh anlamına gelen soluğun alınmasıyla meydana gelir: "Yüzünü gizlersin, onlar şaşırırlar: Soluklarını alırsın ölürler, ve topraklarına dönerler."

"Yahudilikte cenaze gömüldükten sonra matemli kimse yedi gün evde kalıp taziyeleri kabul eder." [5][6]

7. Uzakdoğu Dinlerine Göre Ölüm

Budizm'e göre ölüm, yeniden dünyaya gelişin başlangıcıdır. Böylece canlıların ruhları sürekli olarak ölür ve yeniden dünyaya gelirler. Her dünyaya gelişte ruh, kimi kez hayvan, kimi kez de insan bedeninde hayatını sürdürür. Sonunda gelişip olgunlaşarak Nirvana'ya ulaşır. Yani doğru, güzel, iyi ve eksiksiz duruma ulaşır. Böylece acı çekerek bedenden bedene geçen ruh göçü son bulur. Ruh aydınlanarak sonsuz mutluluğa erişir. Budistlere göre insan Nirvana'ya ulaşınca, Buda haline gelir. Böylece önceki hayatlarının yüzlercesini, binlercesini yaşar ve bu süreç içinde ruhsal olgunlaşma sürecini hatırlar. Budistlere göre bir kere yaşamak yeterli değildir. Ruh olgunluğuna ulaşmak için bir hayat yeterli değildir, bunun için Reankarnasyon olmalı ve insan ruhi olgunluğa erişinceye kadar gidip gelmelidir.

Hinduizm'de de Budizm'de olduğu gibi olgunluğa ulaşmak için tek bir hayat yeterli değildir. Hinduların büyük çoğunluğu, ruhun ölümsüzlüğüne inanmışlar ve ölümden sonrası için insanların bazılarının yeniden dünyaya insan olarak, bazılarının kuş veya hayvan olarak, bazılarının da ağaç gibi, hareket etmeyen nesneler olarak doğduklarına inanırlar. Tekrarda dünyaya gelmede sahip olunacak biçimler, dünyadayken yapılan fillere göre değişir. Günahları iyiliklerinden daha fazla olanlar, yaratılış dizisinin en aşağısına inerler. Tersi de yaratılış dizisinin en yukarısında olarak dünyaya gelinir. Hindulara göre mutlak mutluluk, insanın bu fani dünyada devamlı süre giden doğum-ölüm dairelerinden kurtulmasıyla mümkün olur. Hindu için ölüm bir korku teşkil etmez. Çünkü o sadece bir hayat yaşamayacağına, seri doğumlar sayesinde tekrar geri geleceğine, bu doğum ve ölümlerin, ruhunun evrenin ruhuna karışıncaya kadar devam edeceğine inanır. Hindu ve Budistler, ölümü bitmeyen bir süreç içinde, eski bir elbiseyi, yeni ve daha güzeliyle değiştirmek gibi bu dünyaya gelip gitmek şeklinde yorumlayarak aynı görüşleri paylaşmaktadırlar. Böylece hayat kelimesi, bir kimsenin doğumuyla ölümü arasında sınırlandırılamaz. Hayat bir süreçtir ve değişim olmadan herhangi bir süreç olmadığı gibi, oluşum/gelişme olmadan da değişiklik olmaz.[6]

8. İlkel Toplumlarda Ölüm

Hangi toplumun medeni hangilerinin ilkel oldukları bizce tartışılır bir durumdur. Ancak genel kabul görmüş bir tanım olduğundan dolayı eski kültürleri/toplumları tanımlarken “ilkel” kavramını bizlerde anlaşılır olması bakımından kullanıyoruz. Dolayısıyla kimse “ilkel toplumlarda ölüm” başlığına bakıp o toplumları, başkalarının çokça yaptığı gibi bizlerinde ilkel toplum diyerek küçük düşürdüğü gibi yanlış bir sonuç çıkarmasın.

Bu kısa açıklamadan sonra gelelim ilkel toplumlarda ölüme. Girişte de açıklamaya çalıştığımız gibi insanoğlu/kızı var olduğu günden günümüze -ve gelecekte de- davranışlarının türlü nedenlerini merak etmiştir/etmeye de devam ediyor. Varlığını tehdit eden ölüm ve benzer olayların sebeplerini anlamaya çalışmıştır. Tarihi ve etnolojik bilgiler ölümle ilgili düşüncelerin ilk medeniyetlerde de olduğunu gösteriyor.

Antropologlara göre ilkel toplumlarda insanlar ölümü kötü, korkunç olarak görmüyorlardı. Ölüme sağduyulu yaklaşıyor ve ölümü düzenledikleri törenlerle anıyorlardı. İlkel toplumlar ölümü hayatın daha bir üst boyutuna yükselen bir ritüel ve bazı şekillerde sonsuzluğun zevkini tatma olarak görüyorlardı. Yine bazı genel bilgilere göre ilkel toplumlar ölümü ruhun bedenden ayrılması fakat değişik bir şekilde de olsa hayatın devam ettiği şeklinde algıladıklarını gösteriyor. Bazı ilkel insanlar ruhu gölge ve buhar gibi algıladıklarından, ruhun geçici bir süre bedenden ayrılması rüya, sürekli olarak ayrılmasını da ölüm olarak algılamışlardır. Eski mezarlar incelendiğinde, insanın başka bir alemde yeniden yaşayacağına inanıldığı iması içeriyor. Bazı ilkel toplumlarda ölümü kötü niyetli ruhların, hain ruhların ve büyücülerin işleri olarak algılıyordu. Yine bazı ilkel dinlerde/toplumlarda ve günümüzdeki bazı ilkel toplumlarda ölüm, Tanrıya karşı işlenmiş bir suçun cezası olarak değerlendirilmektedir.

İlkel toplumlarda ölülerin başka bir alemde hayatlarını devam ettireceğine inanmak beraberinde bazı ritüellerde geliştirmişti. Ölülerin özel eşyalarının ve daha ihtiyaç duyacakları başka şeylerini de beraberlerinde gömmeleri gibi. Eski Mısırlıların, elbiseler, yiyecekler, silahlar ve insanın ihtiyaç duyabileceği diğer bazı şeyleri, onları kullanıp mutlu olmaları için ölüleriyle beraber gömdükleri rivayet edilmektedir. Eski Mısır dinlerinde hayat, ölüm ve öteki dünyaya dönük olarak düzenlenmiş, ölümden sonra yaşamaya inanılmış ve mumyalama vb. gibi şeyler yapılarak sonsuza kadar mutlu yaşamak için dünyada geçirilen kısa süreli hayatın, erdemli bir şekilde harcanması şart koşulmuştur. Mısırlılara benzer ritüellerin eski Amerika yerlilerinde de olduğu da rivayet edilmektedir.

Sonuç olarak, ilkel insanlardaki ölüm ile ilgili tutumların günümüz insanının tutumlarıyla benzerlikler taşıdığı tespitini yapabiliriz. Günümüz insanı da ilkel ataları gibi ölümün hayali bir deneyim olması görüşünü taşıyor. Günümüzde geceleyin mezarlıkların yanında geçilirken duyulan korku, ilkel ataların korkularından az değil. Ölülere yapılan törenler, yasla ilgili uyulan kurallar, ölüye karşı suçluluk duygusu ve daha başka hususlar ilkel ataların günümüz insanın bilinç altına yerleştirdiği miras olsa gerek.[6]

İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36892930 ziyaretçi (103089105 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.