Ümmetin Hastalıkları 1 - Tekfir
 

Ümmetin Hastalıkları 1 - Tekfir

Araştırma: Mehmet Akif Ardıç (Akhenaton)

Kategori: Akhenaton’un Köşesi

Etimoloji

“Küfr/kefr”, (Arapça: كفر) masdar (kök) olup, bir şeyi örtmek, gizlemek ve saklamak demektir. [1]

Aynı kökten türeyen “tekfir” (Arapça: تكفير), ise [2] “Tef’il” babından türeyen bir masdar olup [3] İslam hukukunda başkalarını küfürle, sapkınlıkla ve iman sınırlarının dışına çıkmakla itham etmek, [4] bir Müslümanı kafir olarak suçlamak [2] kâfir saymak, birini küfre nispet etmek, küfürle itham etmek [1] gibi anlamlara gelir. Tekfir eden kişiye “mükeffir”, [1][5] edilen kimseye de “mükeffer” denilir.

Istılahi bir anlam olarak, inanç sahibi birisinin, kendisinin de mensubu olduğu inançtaki başka bir kişiyi inkârcı ve kâfir saymasıdır.[6][7]

“Küfür” ve “Kâfir” İsimlendirme ve Terimleri

“Tekfir” gibi “küfür” ve “kâfir” kelimeleri de “Feale” kalıbındaki كفر fiil kökünden türemiştir. Küfür, lügatte bir şeyin örtülmesi demektir. [8]

“Küfr” kelimesinin lugat anlamına bağlı olarak meyve tomurcuğuna “kâfûr”, kalça etine “kâfire”, günahların örtülmesine, affedilmesine sebep olan tevbe ve ibadetlere “keffâre” (Arapça: كفارة) denilmiştir.[9]

Kalbindeki imanı örten kişiye, tohumu toprağa gizlediği için çiftçiye, karanlığı ile her şeyi örttüğünden geceye ve kılıç içinde gizlendiği için kınına [6][7] ve silahlı kişiye “kâfir” (Arapça: كافر) denmiştir.[10]

“Kâfir”in çoğulu “kuffâr” (Arapça: كفّار); müennesi, yani kadınlar için kullanılanı ise “Kâfire” (çoğulu: “kevâfir”)’dir.[11][5]

“Küfr” kelimesi cahiliye döneminde de kullanılmıştır. Cahiliye dönemi şâiri iken hicretin 9. yılında müslüman olan Lebîd b. Rabîa el-Amirî [12], cahiliye döneminin muallakalarından biri olan yedi muallakasında (Muallakatü’s-seb’a) “küfr” kelimesini “gece” anlamında kullanarak kelimenin cahiliye dönemindeki kullanımı hakkında bize bilgi vermektedir. Lebîd b. Rabîa’nın ilgili beytinin tercümesi şu şekildedir: [13]

“(Güneş) elini geceye vermeye başla(yıp gece yaklaş)dığında ve sınırların tehlikeli yerlerini gecenin karanlığı örttüğünde.” [14]

Cahiliye döneminde lugat anlamıyla kullanılan “küfr” kelimesi, Kuran semantiğine girmesiyle beraber anlam genişlemesine uğrayarak “imanın zıddı” şeklinde bir anlam kazanmıştır. Kuran ve sünnette genel olarak “küfr” kelimesi “imanın zıddı” şeklindeki dinî anlamında kullanılmıştır.[15][16]

İlim litaratüründe çok anlamlı kullanıma sahip küfr kavramının zamanla geniş kullanımından uzaklaştırılarak sadece “dinden çıkma” anlamında kullanılmış olması, “küfr” kavramı ile ilgili ayet ve hadislerin zaman zaman yanlış anlaşılmasına neden olmuştur. Küfr kavramının zihinlere yanlış oturması, siyasi çalkantılarla birleşince Müslümanlık tarihinde tekfir probleminin ve bölücü hareketlerin doğması sonucunu doğurmuştur.[17]

“Ehl-i Sünnet”, “Ehl-i Bidat” ve “Fırka-i Naciye” İsimlendirme ve Terimleri

“Ehl-i Sünnet” isimlendirmesinin hicri 3. yüzyıla kadar olan devredeki kullanımı ile daha sonraki kullanımı arasında farklılıklar mevcuttur. Yapılan bu tasniften birincisine “Ehl-i Sünnet-i Hassa”, ikincisine ise “Ehl-i Sünnet-i Âmme” denilir.[18][19]

İlk üç yüzyılda Ehl-i Sünnet terimiyle, kendisinden öncesinin metodolojisini temsil eden “Ashabu’l-hadis” ya da “Selefiye” kastedilmektedir.[20][21] Ancak bugün Ehl-i Sünnet’le hicri 3. yüzyılın sonlarından itibaren oluşarak günümüze kadar varlığını sürdüren öncülüğünü Ebu’l-Hasan el-Eş’ârî’nin yaptığı Eş’arîlik ile Ebu Mansur el-Mâturîdî’ye nispet edilen Mâturîdîlik kastedilmektedir.[22][23]

“İman” (Arapça: إيمان), Arap dilinde mutlak olarak tasdik anlamına gelir. Tasdik ise haber verenin hükmüne boyun eğmek, onu kabul etmek ve doğru olduğunu kabul etmektir.[24]

İman etmenin zıddı olarak inkâr etmek anlamındaki “küfür”; yalanlama demektir. Örneğin borçlu, ödeme günü geldiğinde borcunu inkâr ederse, bu kişi için “kâferenî” (beni inkâr etti) ifadesi kullanılırken, borcunu kabul etmekle birlikte ödemeyen için aynı ifade kullanılmaz.

Aynı şekilde mü’min de ret ve inkâr etmeksizin, bir farizayı terk ederse “kâfir” değil “günahkâr” olarak kabul edilir. Eğer, farizayı terk etmekle birlikte inkâr da ederse bu durumda “kâfir” olarak isimlendirilir.[25] Buna göre tekfir, kesin delillerle sabit olan inanç esaslarından birisini inkâr edenler için söz konusu olmaktadır.[26]

Tekfir söyleminin oluşum ve gelişimine mesnet teşkil eden pek çok hadis / haber söz konusu ise de, bu hususun asıl teolojik zeminini oluşturduğu varsayılan hadis, esasen “Fırka-i Nâciye hadîsi” olarak da bilinen ve çeşitli varyantları olan bir haberdir. Bu hadisin / haberin en yaygın formu ise şöyledir: [27]

“... Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak; onlardan biri hariç, hepsi cehennemliktir ve o biri de benim ve ashabımın yolu üzere olanlardır (Benim ve ashabımın yolunu takip edenlerdir)...” [28]

İşte çeşitli varyantlarıyla rivayet edilen bu hadise dayanarak pek çok mezhepler tarihçisi, özellikle kendi dönemlerine kadarki süreçte oluşan fırkaları [27] kendilerine göre tasnife tâbi tutarak, elde ettikleri 73 fırkayı, farklı şekillerde formüle etme gayreti içinde olmuşlardır. Hatta bunlardan bazıları, bu tasnif işinin de ötesine taşarak, kendilerince “hak mezhebi” belirlemeye çalışmışlardır. Bununla da yetinmeyip, kendilerinin de ait oldukları “kurtuluşa erecek yegâne fırka” olan “hak fırka” olarak tanımlamışlar, kendileri dışındaki bütün fırkaları, dolayısıyla da onların müntesiplerini, sapkınlık, bid’at veya küfürle itham etmişlerdir.[29]

Hemen bütün İslam inanç ekollerinin tasnifine dayanak teşkil eden bu “Fırka-i Nâciye” (ahirette kurtuluşa erecek olan fırka) hadisinin / rivayetinin “mütevâtir” haber derecesine ulaşmış bir hadis olmadığı bir yana, söz konusu hadisin, sahih hadis kriterlerine uygunluğu da şüphelidir.[30]

İmanı “kalbin tasdiki” olarak kabul eden Eş’âri ve Mâturîdîler, inkâr söz konusu olmadıkça ehli kıbleyi iman dairesinin dışına çıkarmamayı genel bir ilke olarak benimsemiştir.[31] Ehl-i kıble ifadesi ile “inanılması zaruri olan inançlar üzerinde ittifak edenler” [32] kastedildiği kabul edildiğinde söz konusu inanç esaslarına iman edenlerin tekfiri Ehl-i Sünnet’e göre imkânsız hale gelmektedir.

Hal böyle olunca bazı rivayetlerde “kurtuluşa eren fırkanın yani ‘fırka-i nâciye’nin Ehl-i sünnet’i ifade ettiği” ön kabulü ve diğerlerinin ise “ehl-i bid‘at, ehl-i ehvâ, mübtedia, fırak-ı dâlle” şeklinde isimlendirilmesi onları tekfir etmeye kadar götürmüştür.[26]

Cennet’te olacak fırkayı rivayetlerde “Ben ve ashabımın bulundukları şey üzere olanlardır” şeklinde açıklayan ifade, “Resulullah ile O’nun ashabının inanç sahasında takip ettikleri yolu izleyenler” [33] anlamında Ehl-i Sünnet terkibiyle ifade edilmiştir. Bu ifadeden doğal olarak çıkarılacak sonuç ise “Ehl-i Sünnet’in görüşlerini benimsemeyerek onlara muhalefet eden 72 fırkanın (ehl-i bid‘atin) ateşte olacağı”dır.

Buna göre “Ehl-i bid’at” ifadesi, inanç sahasında Resulullah ile ashabın takip ettikleri yolu terk edip bid‘ate düşen ve itikâden Ehl-i Sünnet’e muhalif bir anlayış üzere bulunan Şiâ, Hariciler, Mu’tezile, Mürcie, Cebriye ve Müşebbihe gibi fırkalara verilen isim olmaktadır. Bunların bid‘at ehli olarak adlandırılmalarının nedeni, sünnete muhalif bir yöntem izleyerek dinde tefrika çıkarmaları ve Hz. Peygamber’in getirdiği ahkamı kendi yanlış düşünce ve anlayışlarına göre yorumlamaya çalışmalarıdır. [34]

Yani onların söz konusu fiilleri, onları İslam dairesinin dışına çıkarmamaktadır. Çükü Resulullah, rivayetlerde geçtiği üzere onları ümmetinden kabul etmiştir.[35]

Bundan dolayıdır ki Eş‘ârî’ye göre Ehli Sünnet, ehli kıbleden birinin zina, hırsızlık, şarap içme günahlarını işlediğinde bu fiilleri nedeniyle onun kafir olacağını kabul etmez. Ancak zina, hırsızlık ve benzeri büyük günahlardan birinin haram olduğunu kabul etmeyerek işlerse onun küfrüne hükmeder.[36][37]

Genel anlamda Ehl-i Sünnet, bir kimsenin tekfirinin mümkün olabilmesi için bir takım inançları benimsemesi gerektiğini şart koşar. Bazı küçük farklılıklar taşımakla birlikte bunlar:

  1. Allah’tan başka ilah bulunduğuna ya da Allah’ın bazı insanlara hulûl ettiğine (bir insanda beden aldığına, cisimleştiğine ya da enkarne olduğuna) inanmak,
  2. Resulullah’ın Allah’ın peygamberi olduğunu inkâr etmek ya da onu zemmetmek ve küçümsemek,
  3. Haramları helal kabul etmek, farzların farziyetini kabul etmemek ve Resulullah’ın getirmiş olduğu şeylerin bir kısmını inkâr etmektir.[38]

Tarihçe

Günümüzde tekfir meselesi, gerçekte hicri ilk üç yüzyıl içinde yapılmış tekfir etme davranışının izdüşümleridir. Haricilik, Şiilik, Mutezile başta olmak üzere ilk dönemdeki gruplaşmalar ve bunların değişen sertlikte kendilerinden olmayanları tekfire yönelmeleri tekfir meselesinin çağdaş bir problem olmadığını gösterir.[39]

Kişiyi imandan çıkararak küfür dairesine girmesine sebep olan inanç, ifade ve davranışların tespiti, hicri 1. yüzyıldan itibaren günümüze kadar süren tartışmalara neden olmuştur. İslam tarihinde tekfir ithamları; 3. Halife Hz. Osman’ın son dönemlerinde baş gösteren ve halifenin şehadeti ile sona eren siyasi ihtilaflar, Hz. Ali döneminde yaşanan iç savaşlar ve Hakem olayının kaynaklık ettiği itikâdî problemlerden sonra ortaya çıkmıştır.[40]

Resulullah döneminde Müslüman olmayanlara kullanılan “kâfir” sözü, Resulullahsonrası Müslüman olanlara kullanılmaya başlanmıştır. Resulullah’ın vefatının ardından Müslüman toplum(un)da rol oynamaya başlayan dış mihraklar ve münafıklar, Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın şehit edilmeleriyle emellerinin önemli bir kısmını gerçekleştirmiş oldular. Artık dıştan yıkılamayan İslam kalesi içten çökertilmeye çalışılıyordu. Bu çökertmenin en güzel yolu İslam toplumunu parçalamak suretiyle Müslümanların birlikteliğini yıkmaktı.[41]

Hz. Ali ve Muaviye çatışması, bu oyunun bir parçası niteliğindeydi. Kafirlere karşı sert, birbirlerine karşı merhametli olması gereken Müslümanlar, Resulullah döneminde omuz omuza savaşırken Cemel ve Sıffîn savaşlarında karşı karşıya geliyor ve birbirlerinin kanını akıtıyordu. Resulullah’ın, “Benim ardımdan birbirinizin başlarını vuran kâfirler (nankörler) olmayın” [42] sözü adeta unutulmuş ya da unutturulmuştu. Müslümanların bölünmesinin sevincini yaşayan İslam düşmanları, dini kullanarak dindarları vurma yolu olan Tekfir hareketini başlatıyorlardı. Maalesef birçok müslüman da bilinçsizce bu oyuna alet oluyor ve kardeşini kâfir görerek kanını ve malını helâl sayıyordu.[43]

Tekfirin kültürleşme sürecini başlatanlar, Hariciler’dir.[44] İlk dönemde iman çerçevesi içerisinde tartışılan konulardan birisi olan tekfir düşüncesinin temelinde “amellerin imana dahil edilmesi” anlayışı yatmaktadır. Tasdik ve ikrarla birlikte amelleri imanın ayrılmaz bir cüzü olarak kabul eden Hariciler, Mu’tezile ve Şia, bu kabullerinin bir neticesi olarak amelleri yerine getirmeyen tasdik sahiplerini iman dairesinin dışına çıkmakla itham etmişlerdir.[45][46][7]

Hariciler kendilerinden olmayan, günah işleyen herkese kâfir damgasını vurmak suretiyle toplum huzurunu bozuyor ve kâfir saydıkları insanlara küfür muamelesini uyguluyorlardı. Tekfir hareketinin ilk mümessilleri olan hariciler, nasları bağlamından koparıp, her şeyi zahiriyle değerlendirerek cehaletlerini kan karşılığında sergiliyorlardı.

Günah işlemeyi küfür sayan bu güruhun ileri sürdükleri nassları te’vil etmeyen Hz. Ali onlara Rasûlullah’ın uygulamalarından örnek veriyordu.[43] İçki içenin, zina edenin, adam öldürenin, iftira edenin, savaştan geri duranın dinden çıkarılmadığını, sadece cezalandırıldığını, bunun akabinde onlara müslüman muamelesinde bulunduğunu ifade ediyor ve onları susturuyordu. Buna rağmen Tekfir hareketi devam ediyor, topluma kan kusturuyordu.[17]

وَإِن طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا

“Mü’minlerden iki taife birbirleriyle savaşırlarsa aralarını bulun…” [47]

ayetini arkalarına iten bu güruh, her iki taifeyi Allah’a rağmen kâfir ilan ediyor ve onlarla savaşıyordu.[17]

Bu süreci başlatan asıl unsur ise, başlangıçtaki imamet konusundaki politik tartışmalardır.[44]

Hariciler, Sıffîn Savaşı’nda Hz. Ali’nin yanında Mu’viye’ye karşı yer almış, ancak daha sonra ihtilafın çözümünde hakeme başvurmasından dolayı Hz. Ali’yi tekfir etmişlerdir.[48] Onlar, bir şeyin helal veya haram olduğunu bilmeyen birinin, bilmediği o şeyi yapmasını küfür saymış, bu fiilin sahibine ise kâfir nitelemesinde bulunmuşlardır.[49]

Hariciler, ibadetlerini aksatmayan ve onları harfi harfine yerine getiren kimselerdi. Ne var ki onların ait oldukları çevre ve kültür, kişiliklerini kabalaştırmış ve bu, Haricî zihniyeti besleyen ana faktör olmuştur.[44]

Hariciler, Mürcienin aksine, ameli imandan saydıkları için, ibadetleri terk edeni kâfir kabul etmiştir. Onlar bu konuda, tekfir konusunda o kadar ileri gitmişlerdir ki, başka din müntesiplerine gösterdikleri hoşgörüyü, kendi dinlerinden olanlardan esirgemiş, müşrik olarak görüp tekfir ettikleri kendilerine muhalif fırkaların ya da tek tek bireylerin çocuk ve kadınlarını da, ‘iman’ ve ‘küfür’ bakımından babalarına itibar etmek suretiyle, onların çocuk ve kadınlarının katlini dahi caiz görebilmişlerdir. Hatta onlar, bununla da yetinmemiş, onların çocuklarının, babalarıyla birlikte cehenneme gideceklerini bile söyleyebilmişlerdir.[48]

İman konusunda sergiledikleri yaklaşım neticesinde mümin toplumdan atılması gerekenlerin tespitiyle yola çıkan Haricilerin açtığı tekfirci yaklaşım, günümüze kadar devam etmiştir.[40]

İslam’da Tekfir

Tekfir, itikâdî İslam mezheplerinin inanç konularına ilişkin tartışmalarda muhaliflerine galip gelmek amacıyla başvurduğu yöntemlerden birisidir. Muarız (karşı çıkan)ın farklı görüşleri nedeniyle sahip olunan ortak inanç sisteminden ihracını amaçlayan tekfir ile hem psikolojik hem de sosyolojik olarak muhatabın susturulması ve dışlanması amaçlanmaktadır.

Tekfirin dindar toplum içerisindeki somut ve etkin rolü, her mezhebin farklı gerekçelerle de olsa başvurduğu bir olgu olması sonucunu doğurmuştur.[40]

Bu anlayış, kendi içerisinde bir takım tutarsızlıkları barındırmaktadır. Eğer Allah’ın bütün emrettiklerini yapmak ve bütün nehyettiklerinden kaçınmak iman olsaydı, bu durumda Allah’ın emrettiklerinden herhangi birini terk eden ya da nehyettiklerinden herhangi bir şeyi işleyen kimse, Allah’ın dinini terk etmiş ve kâfir olmuş olurdu.[50][26]

Başta Selefiye olmak üzere genelde bazı Ehl-i Sünnet kelamcıları, özellikle Mutezilî kelamcılarını ‘heva ehli’, Allah’ın sıfatlarını askıya alanlar anlamında [30] ‘muattıla’ veya ‘ümmetin Mecûsisi’; Şia’yı da ‘Râfızîler’ olarak isimlendirirken; [87] buna karşılık Ehl-i Sünnet kelamcıları, kendilerini ise, her biri birer övgü ismi olan “ehlü’l-hakk ve’l-istikâme”, “ehlü’s-sünne ve’l-hadîs”,“ehlü’l-hakk ve’l-isbât” şeklindeki güzel ve olumlu anlamlar içeren isimlerle anmışlardır.[51]

Yine özellikle Sünnî muhalifler, sapık bir bid’at mezhep olarak gördükleri Mu’tezile’yi, Mecûsilere benzetmek amacıyla onları ‘Kaderiye’ [52] olarak isimlendirirken; buna karşılık Mu’tezile ise, kendilerini, bir övgü ismi olan “ashâbu’l-adl ve’t-tevhîd” (tevhid ve adalet taraftarları ) [53] adıyla anmayı uygun görmüşlerdir. Dolayısıyla bu gibi isimlendirmeler, özü itibarıyla, teolojik açıdan bâtıla karşı hakkı; ictihada karşı Sünnet’i; bid’at’a karşı taklidi savunma işlevi görmüştür.[54]

Genel anlamda nassın çizdiği teolojik çerçeveden beslenen;

  1. Cebriye,
  2. Mutezile,
  3. Eşarilik ve
  4. Maturidilik

gibi dört önemli sistem ortaya çıkmıştır. Bunlardan ilki, yani Cebriye, fatalizmi; ikincisi, yani Mu’tezile, özgürlüğü savunurken; son ikisi, yani Eş’arîlik ve Mâtürîdîlik ise, fatalizmi ve özgürlüğü bir arada formüle eden “kesb” teorisini savunmuştur.[55] Bu teolojik teoriler, aslında kendilerine Kur’an’ı çıkış noktası yapan insani içtihatlardır. Şu halde yorumsal alanı tekfir konusu yapmanın meşru bir temeli olmaması icap eder.[54]

Oysa ki böyle olmamış, Allah’ı her türlü zulüm, çirkinlik ve kötülüklerden uzak tutmayı amaçlayan ve dolayısıyla kötülük, haksızlık ve zulümlerin kaynağını insanın özgür iradesiyle açıklayan teori, [56] karşıt teorileri savunanlarca tekfir konusu edilmiştir. Hatta bununla da yetinilmeyip, iyi-kötü yapıp etmelerinde insanın özgürlüğünü savunanlar da karşıt görüşü benimseyenlerce, ne yazık ki, tekfir edilmişlerdir.[57]

Ehl-i Sünnet de zaman zaman; iman anlayışı itibarıyla birbirinin tam zıddı olan Hariciler ile iman konusunda [58] oldukça ılımlı görüşe sahip Mürcie’yi ve diğer muhalif fırkaları oluşturan görüş sahiplerini küfürle itham etmişlerdir. Hâlbuki amelin imandan ayrı bir şey olduğu tezini işleyen Mürcie ve onun- en büyük temsilcisi kabul edilen Ebû Hanîfe, Mürciî iman teorisini Müslümanları tekfir töhmetinden kurtarmak, dolayısıyla onlara kâfir muamelesinin yapılmasını önlemek için geliştirmişti.[59][60]

Ne var ki, aklın ve erdemin önüne zorbalık geçmiş; tarihte güç ve iktidarı elinde bulunduran despotlar, politik iradeyi desteklemeyen her türlü görüşü bastırmak amacıyla ‘tekfir’i yaygınlaştırmışlardır.[60]

Tekfir söylemi, teistik anlamda İslam’ın temel felsefesine aykırı bir kültürdür. Görüldüğü üzere bunun beslendiği kaynaklar, zemin olarak kültürel, politik ve ideolojikken, daha sonra dogmatik bir doktrin olarak teolojik hâle gelmiştir.[61]

Ortaçağda ortaya çıkan ‘heretik’ nitelemesi, İslam kültüründe ortaya çıkan ‘fırka-i dâlle’ nitelemesi arasında anlam ve işlev olarak aynıdır. Dolayısıyla, ortaçağda Kilise’nin özgür düşünceye karşı tavır alması ve engizisyonlara varan sınırlamalara gidilmesiyle İslam düşüncesinde ortaya çıkan tekfir kültürü arasında fark yoktur.[60]

Resulullah, hangi gerekçe ile İslam’ı kabul ettiğine bakmaksızın dini tasdik eden herkesi Müslüman olarak kabul etmiş ve hiç kimseyi tekfir etmemiştir. Medine döneminde İslam toplumu içinde Kuran’ın kendilerini azapla tehdit ettiği münafıkların varlığı bilinmekle [62] beraber yine de tekfire başvurulmamıştır.[63][40]

Tekfir Konusunda Alimlerin Görüşü

İmâm Gazâlî: “Tevil hususunda hataya düşmenin, tekfiri gerektirdiği hakkında bizce hiçbir nass sabit olmamıştır. Bu sebeple böyle bir iddiada bulunanların, delil getirmeleri gerekir. Lâ ilâhe illallâh demekle, kesin olarak can ve malın korunmasının sağlanacağı hakkında naslar sabit olmuştur.”

İmâm Âzam: “Bidatçıların kusurlarından biri de, birbirlerine kâfir demeleridir. Ehl-i Sünnetin güzel tarafı da, hata edince birbirlerini tekfir etmemeleridir.” [64]

İmâm Şâfiî: “Ben Ehl-i hevâ ve bidatten hiçbir şahsın şehadetini reddetmem.”

İbni Teymiyye: “Hiçbir Müslüman’ı, işlemiş olduğu bir fiil veya ehl-i Kıblenin hakkında münakaşa ettiği meseleler gibi, herhangi bir meselede, düşmüş olduğu hata yüzünden tekfir etmek câiz değildir. Selef’in birçok meseleyi tartışmasına rağmen, onlardan hiç birisinin, muayyen bir kimseyi ne küfür ve fâsıklıkla, ne de isyanla suçladıklarına şahid olunmaz.” [65]

İmam Şevkani: “Sahibi fiiliyle İslam milletinden küfür milletine geçmeyi istemediği halde, kendisinden küfrü bir fiilin meydana gelmesine itibar edilmez. Aynı zamanda manasını kabul etmediği halde müslümanın küfre delalet eden bir sözü söylemesine de itibar edilmez. Bilmeden Allah’tan başkasına secde eden de tekfir edilmez.” [66]

İslam’da Asılsız Tekfirin Hükmü

İslam, inanç esaslarını tasdik eden, [4] “Ehl-i Kıble” denilen ve Kâbe’ye doğru namaz kılmanın farz olduğunu kabul eden [67] herkesi Müslüman olarak kabul eder. İslam dininde asılsız bir tekfir suçlaması yasaklanmıştır.[68] Buna rağmen bazı âlimlerin (ya da günümüzde kendisine bu etiketi verenlerin) tekfire başvurdukları görülmektedir.[4]

Müslüman olduğunu söyleyen, (Kelime-i şehadet) okuyana, şüphe ile küfür damgası basılamaz. Müslüman olduğunu söyleyen bir kimsenin bir işinde veya sözünde birçok küfür ihtimali ile bir iman ihtimali veya küfür olması şüpheli olan bir ihtimal bulunsa, buna kâfir dememelidir. Çünkü müslüman, iyi zan olunur.

Kişi kendini îmâna sokan şeyler(den hepsi veya bir kısmı, yâhud da birin)i inkâr etmedikçe dinden çıkmaz, sözü doğrudur.

Kişi, işlemiş olduğu yanlış zannedilen bir fiil hakkında, karşıt bir nassı biliyor olabilir. Tevil etmiş olabilir. Tevilinde hata etmiş olsa bile, o kimse tekfir edilemez. Tevil ise fıska manidir. “İctihadın sürüklediği hata, itaatsizlik sayılmaz.

“el-Hulâsa” ve diğer kitaplarda da şu ibâre geçmektedir:

“Şayet bir meselede tekfiri gerektiren birçok vecihler yani ihtimaller varsa, buna karşılık, tek bir vecih bile tekfire mâni olur. Müftâ bih görüşe göre, müslüman hakkında hüsn-i zanda bulunmanın gerekliliğinden dolayı, onun tekfire mâni olan bir veche yönelmesi, kendisini tekfirden kurtarır.”

es-Seyid Sıddık Hasan Han, “er-Ravdatu’n-Nediyye” isimli eserinde eş-Şevkânî’nin “es- Seylu’l-Cerrar” eserindeki şu sözünü nakletmiştir:

“Bil ki, bir müslümanın İslâm dininden çıktığına ve küfre girdiğine hükmetmeye yönelmek gündüzün güneşinden daha açık bir delil olmadıkça, Allah’a ve ahiret gününe iman etmiş olan hiçbir müslüman için gerekli değildir. Çünkü sahâbeden bir grubun tarikiyle rivâyet edilmiş sahih birçok ha¬dislerde, “Her kim kardeşine “ey kâfir” derse, mutlaka ikisinden biri bunu hak eder.” ibâresi sâbit olmuştur.

Küfür isnadı, iki başlı ok gibidir. Oku atınca, karşı taraf kâfirse orada kalır, şayet değilse, ok geri döner sahibini vurur, yani söyleyen kâfir olur.[69] Resulullah, şöyle buyurmuşlardır:

“Bir kimse, din kardeşine kafir derse; bu söz, ikisinden birine döner.” [70]

Ebû Zer’den rivayet edilen başka bir hadis-i şerifte de Resulullah, şöyle buyurmuşlardır:

“Hiç kimse, başka bir kişiye fasık (yoldan çıkmış sapmış) diye söz atamaz, kafir diyemez. Eğer fasık dediği kimse fasık, kafir dediği kimse de kafir değilse; bu sıfatlar, muhakkak onları söyleyen kimseye döner.” [71]

Bu konuda başka bir hadiste de şöyle buyrulmuştur:

“Her kim bir adama: Ey kafir veya Allah’ın düşmanı der de o adam dediği gibi değilse, o sözler bunları söyleyene döner.” [72]

Fıkıh kitaplarında da, kendisine kâfir denilen kimse, kâfir değil de Müslüman’sa; söyleyenin kâfir olacağı bildirilmiştir.[69]

Günümüzde Tekfircilik

Kendi inanç, felsefi düşünüş ve anlayışlarını benimseyip kabul etmeyenleri tekfir etmek, hakikate ve gerçek kurtuluşa ulaşmanın kendilerinin benimsedikleri yolu takip etmekle olabileceğini söylemek, genellikle İslam'ın asil ilkelerinden kopmuş din anlayışına sahip grupların belirleyici niteliklerindendir. Karşısındaki bireyin inanış, söz ve eylem bütünlüğü hakkında gerekli ve detaylı araştırma yapmaksızın, inancının dayanaklarını incelemeksizin, sırf kendisinden farklı düşünüyor diye tekfir etmek günümüzün adeta bir modası haline gelmiştir.[73]

Çağdaş tekfirî anlayış, aslında insanlara Allah tarafından cüzi bir irade verildiği gerçeğini göz ardı etmektedir. İnsan tercihlerde bulunurken; Allah’ın kendisine verdiği iradeyi yine O’nun izniyle kullanır. Kendi iradesini kullanmasının sınırları, dini metinlerde verilmiştir; fakat tekfirî ideoloji, bu iradeyi kullanmayı bütünüyle küfür sayan bir yaklaşımla hareket eder. Çünkü ortaya koydukları din anlayışında insanın hürriyeti neredeyse yoktur; her şey ve her durum tayin edilmiş, belirlenen sınırların dışına çıkanlar inkâra düşmüştür.

Bununla birlikte, ehli sünnetin tekfir konusundaki yaklaşımı, ilgili yerlerde açıklanmaya çalışıldığı gibi, gayet nettir. Bu açıklığa rağmen, çağdaş tekfircilerin rivayet silsilelerinden yaptıkları özel tercihlerle tekfir sınırlarını zorlayama çalıştıkları görülmektedir.[74]

Hâricîler, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Talha, Hz. Zübeyr, Hz. Âişe, Hz. İbn Abbâs ve onlarla aynı görüşü benimseyen diğer Müslümanların küfre düştüklerini, ebedi olarak Cehennemde kalacaklarını, öldürülmelerinin mübah olacağını, mallarının da ganimet olarak alınabileceğini iddia ediyorlardı. Bu zamanda da aynı Hâricî mantığıyla Müslümanları tekfir edenler bulunmaktadır.

Hâricî zihniyetinde olanlar, nassların zâhirlerine kaskatı sarılıp, âyetlerin ve hadislerin ruhuna nüfuz edemediklerinden إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ (Hüküm, ancak Allah’ındır.) [75] âyetine dayanarak Sıffın Savaşı’nda hakem usulünü kabullenmesi sebebiyle Hz. Ali’ye: “Ey Ali, Allah’ın kitabı ortada iken, sen insanların hakemliğine gider, onların hükmüne uymaya karar verirsen, seni öldürerek; Allah’ın rızasını kazanırız.” demişlerdi. Onlar, bu yargılarıyla Allah rızasını kazanacaklarını zannediyorlardı. Bu zamanda da Müslümanları tekfir eden günümüz hâricîleri, yaptıklarından dolayı pişman olmamaktadır. Çünkü; tekfirlerini bir âyete dayandırmaya çalışmakta ve Allah rızasını kazanacaklarını zannetmektedirler.[76]

İdeolojiler ve Politika

Başkalarını “küfürle iham etmek” anlamına gelen tekfîr, teolojik, politik ve ideolojik boyutları da olan bir kavramdır. Genellikle bu söylem, bazılarını, dini, siyasi ve hatta ekonomik vs. olmak üzere pek çok alandan dışlamanın bir aracı olarak kullanılagelmiştir. Bu dışlayıcı yaklaşım, etkisini, hegemonyasını, hizip, parti, mezhep, ekol vb. isimler, lakaplar altında sürdürmüştür.[77] Böylelikle tekfir söylemi, iktidar-muhalefet ilişkisinde muhalefeti yok edip ortadan kaldırmanın bir dayanağı olmuştur.[57]

Tekfir, politik düzlemde iktidarın veya muhalefetin meşruiyetini geçersiz kılmak için kullanılmıştır. Bu alanda dinin liyakat, bilgi, adalet ve işleri danışma esasına göre görme gibi temel ilkeleri göz ardı edilmiş, vasiyet ve Kureyşlilik gibi siyasal alanı sınırlayan doğmalara sığınılmıştır. Politik düzlemde kendisine sığınılan tekfir söylemi, bu alanda muhtemel bir değişmeyi ya da gelişmeyi engelleyerek dogmatizmin egemen olmasını sağlamıştır.[60]

Tekfir kültürü, özü itibarıyla dışlayıcı, dayatıcı ve yabancılaştırıcı bir süreçte ortaya çıktığı gibi, aynı zamanda bu söylemin oluşturduğu bir kültür, böyle bir sürecin sürekliliğini de sağlamıştır. Bu tutum, ortaya çıktığı politik ve ideolojik zeminden teolojik zemine kaymış ve bir doktrine dönüşmüştür. Böylelikle sosyal yaşam, dışlayıcı olan teolojik, hukuki ve ideolojik tutumlarla çatışma alanına dönüşmüştür. Mevcut doktrin, dışlayıcı tutumunu öteki olarak görülen inanç bağlılarıyla hiçbir ilişkiye girilmemesiyle bir mühendislik projesi hâline de gelmiştir.[78][79]

Tekfirin İslam Ümmetine Verdiği Zararlar

Tekfir, İslam tarihi boyunca Müslümanların birbirlerine uyguladıkları etkili bir silah olmuştur. Karşılıklı tekfir ithamları, tedvin döneminden ve mezheplerin oluşumundan sonra ortaya çıkan taklit, taassup ve cedel metodunun hakim olduğu yüzyıllarda daha belirgindir.[40]

Tekfir, hizip (bölünme, parçalanma ya da gruplaşma) politikasının bir gereğidir.[80] Mutlak gerçeğin kendi elinde olduğunu düşünen ve buna “taassup” derecesinde katî bir itikatla bağlı olan kişi, kendisiyle aynı kanaati paylaşmayanları tekfir etme yoluna gitmiştir.[40]

Yerleşik hâle gelen ve yeni dinle İslami form kazanan bu dışlayıcı tutum, hak din olan İslam’ın kendi öz yapısına değil, dönemin Arap toplumunun sosyal gerçekliğine, yani kabile yapısına dayanmaktadır. Bu yapı, dışlayıcılığını, İslam’la birlikte mezhep ve fırka tarzında sürdürmüştür. İslam’a ve onun temel kaynağı olan Kur’an’a bakıldığında ise, dışlayıcı değil kapsayıcı, tutum açıkça görülebilir.

Bunu, İslam’ın, vahiy geleneğine bağlı olan Yahudilik ve Hıristiyanlığa karşı takındığı tutumdan kolaylıkla çıkarabiliriz. Orada İslam, buluşma noktalarına atıf yapmakta ve geleneğin sahih temelinde buluşmayı önermektedir.[61]

Yüce Allah, Kuran’da şöyle buyurmaktadır:

وَأَطِيعُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَنَازَعُواْ فَتَفْشَلُواْ وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ وَاصْبِرُواْ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ

“Allah’a ve onun Rasûlüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider. Bir de sabırlı olun. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir.” [81]

وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُواْ وَاذْكُرُواْ نِعْمَةَ اللّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ أَعْدَاء فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَانًا وَكُنتُمْ عَلَىَ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

“Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılınız sakın ayrılığa düşmeyiniz, Allah'ın size bağışladığı nimeti hatırlayınız. Hani bir zamanlar düşman olduğunuz halde O, kalplerinizi uzlaştırdı da O'nun bu nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Hani siz bir ateş kuyusunun tam kenarındayken O sizi oraya düşmekten kurtardı. Allah size ayetlerini işte böyle açık açık anlatır ki, doğru yolu bulasınız.” [82]

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِذَا ضَرَبْتُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ فَتَبَيَّنُواْ وَلاَ تَقُولُواْ لِمَنْ أَلْقَى إِلَيْكُمُ السَّلاَمَ لَسْتَ مُؤْمِنًا تَبْتَغُونَ عَرَضَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فَعِندَ اللّهِ مَغَانِمُ كَثِيرَةٌ كَذَلِكَ كُنتُم مِّن قَبْلُ فَمَنَّ اللّهُ عَلَيْكُمْ فَتَبَيَّنُواْ إِنَّ اللّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا

“Ey İman edenler! Allah yolunda cihada çıktığınız zaman, mümini kâfirden ayırmak için iyice araştırın. Size selam veren kimseye, dünya hayatının menfaatini gözeterek, ‘Sen mümin değilsin.’ demeyin. Allah katında çok ganimetler var. İslâm'a ilk önce girdiğiniz zaman siz de öyle idiniz. Sonra Allah size lutufta bulundu. Onun için iyice araştırın. Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” [76]

أَفَنَجْعَلُ الْمُسْلِمِينَ كَالْمُجْرِمِينَ

“Biz hiç Müslümanları o günahkârlar (o zındıklar)’la bir tutar mıyız?” [83]

Ne yazık ki bu ayetler hep unutulmuş, bazı Müslümanlar, bazı Müslümanları kâfirlikle itham edip, kendi davalarının haklılığını ispat etmek için âyet ve hadisleri delil göstermişler, bundan dolayı da değişik fırkalara ayrılmışlardır. Bu durum İslâmî hizmetlerin dağılıp parçalanmasına ve Müslümanların güçlerinin azalmasına yol açmıştır. Dolayısıyla bu durum İslâm karşıtlarının güçlenip, Müslümanların zayıf duruma düşmelerine ve sömürülmelerine neden olmuştur.

Tekfir hastalığına yakalanmış bazı Müslümanlar için, öncelikle İslâm’ın birliği ve güçlenmesinden ziyade, diğer Müslümanlarla yaptığı münazarada haklı çıkma duygusu geçerlidir. Hatta bu iyi niyetten oluşan hırs, kendi âlimlerinin kitaplarını tercüme ederken inandığı, savunduğu fikrin zıttı görüşler gördüğünde, onu gizleyebilmekte. Diğer kitapları araştırırken münazarada kendisini zor duruma düşürecek bir delille karşılaştığında, bunu hem kendi gibi düşünenlerden, hem de karşı taraftan saklayıp, tekfirde aşırılığa gitmektedir.[69]

Tekfir kültürünün siyasal ve sosyal yansımalarının yanı sıra, ‘ekonomik’ yansımaları da olmuştur. Bunun en temel yansıması, ekonomik hakların askıya alınmasıdır. Böylece birey; veraset, ganimet ve fey’ hakkından; seçme, seçilme ve kontrat yapma, hatta bazen devlet hizmetlerinden yararlanma hakkından, dolayısıyla günümüz modern kavramı içinde mütalaa edilen ‘vatandaşlık’ haklarından yoksun bırakılmıştır.[84]

Tarihte tekfir mekanizmasının basit bir şekilde kullanılması, Müslümanlar arasında bölünmelere ve savaşlara neden olmuştur.[85] Politik ve ideolojik çatışma, tekfire maruz kalanların mal ve mülklerini ganimet; yaşadıkları yurdu ise savaş ortamı olarak belirlemiştir.[86] Böylece farklı görüş sahipleri, sınırlı çerçevede kalarak temel insan haklarından mahrum bırakılmıştır. Sonuçta İslam’ın esaslı bir şekilde tanıyıp kabul ettiği ve beş temel esas olarak formüle ettiği temel hak ve özgürlükler yaşama şansı bulamamıştır.[61]

Sonsöz Niyetine

Tekfir, eskiden olduğu günümüzde de İslam ümmetinin (sarılmayı bekleyen) en derin yaralarından biridir.

  1. Ferdî olarak sosyal medyada ve Paltalk gibi kini sesli sohbet odalarında birkaç kitap okuyarak alimcilik oynayan, ilim yarıştırma hevesine kapılan ya da ya da daha fazla oy almaları için tuttukları siyasi partileri fanatizm derecesinde savunan ve seçim ya da referandumlarda farklı oy kullananları üstü kapalı olarak kafirlikle ya da “Uhud'un okçuları” gibi nitelendirmelerle suçlayan bilinçsiz Müslümanlar;

  2. Sosyalojik olaraksa daha fazla taraftar kazanmak için gerçek İslam inancının ya da fırka-i nâciye’nin (cennete gidecek tek grubun) sadece kendileri olduğunu, diğerlerinin cehennemde yanacağını iddia eden ve diğerlerini cehenneme gönderen devletler, toplumlar, ekoller, cemaat ya da tarikatler;

Tek yürek bir toplum ya da Resulullah’ın ümmeti olarak bir olmak ve birleşmek yerine kendilerini Allah’ın kılıcı ya da yeryüzündeki şubesi! gibi görerek) kendisinden olmayan ya da kendisi gibi düşünmeyenleri kâfirlikle suçlamışlar, “kafadan” cehenneme göndermişler ve göndermeye de devam etmektedir.

Toplumları ya da ümmetleri ayakta tutan şey, o toplum arasındaki birlik ve beraberliğin kaybedilmemesi, taşıdığı farklı görüşler ve yorumlamalar yüzünden bölünmemesi ve o devlet ya da ümmet üzerinde düşmanca tavır sergileyenlerin emellerine alet olup parçalara ayrılmamasıdır. İşte bu yüzden de;

Bu ümmetin sorunu, ibadetlerin nasıl yapılacağı, orucun ne zaman başlayıp biteceği, abdesti ya da orucu nelerin bozacağı, tartışmaları değil; birleşmemek, bir olamamak, fırkalara ya da hiziplere bölünmek ve ümmet olma bilincine varamamaktır.

Bu ümmetin ihtiyaç duyduğu, televizyon ekranlarında boy gösterip “ağlayan kütük”lerden bahseden âlim’ler değil; Müslüman’ın Müslüman’ı öldürdüğü bir “kan ağlayan” İslam coğrafyası’nın sorunlarını tartışan ve çözüm üretmeye çalışan mü’minlerdir.

Bu ümmetin ihtiyaç duyduğu, Ortaçağ endülüjansçıları, cüppeli ya da cüppesiz “Cennet vaatçileri”, insanları ahiret gününde Allah’ın adaletinden kurtarıp (!) kibrit kutusunda müritlerini cennete taşıyan’lar, (istediklerinde) meleklere ahır temizleten’ler, göbek atan mehdi’ler, (kendine tarihçi süsü vermiş küfürbaz ve ağzı bozuk) fesliler; “şu çökerse din çöker”, “bu çökerse şu çöker” diyen ve statükoyu (mevcut dini bozulmayı) savunan hoca’lar .... değil; “ilhâmını Kuran’dan alan ve asrın idrâkine İslam’ı söyleten” Asım’lar, bir roman karakteri olarak kalmayan ve geçim derdini bırakıp İslâm’ın derdine düşmüş Minyeli Abdullah’lar, gencecik Mus’ab bin Umeyir’ler, Esma binti Ebubekir’ler, Bilal’ler ve Üsame bin Zeyd’lerdir.

Bu ümmetin ihtiyaç duyduğu, seçimlerde bir partiyi fanatizm derecesinde savunan ve savundukları partiye oy vermeyenleri “kâfir”likle suçlayan, onları görevlerini yerine getirmeyen “Uhud okçuları”na benzeten partizancılık hastalığına yakalanmış Müslümanlar ya da kimi köşe yazarları değil; bu ümmetin hayrını ve iyiliğini tüm siyasi partilerin çıkarlarından üstün gören, dini “ibadetlerden ibaret” görmeyen, adetlerin değil adaletin hüküm sürdüğü, “şeyhlerin ve gavsların etekleri”ne değil “Allah’ın ipi”ne sımsıkı yapışıldığı, parçalanmayan ve bölünmeyen Müslüman bir topluma dönüşme özlemi’dir.

Bu ümmetin ihtiyaç duyduğu, Müslüman çocukların cesetlerinin sahile vurmadığı, bebeklerin küçük kalplerine İsrail mermilerinin girmediği, çocukların ölürken son sözlerinin “Sizi Allah’a şikayet edeceğim!” olmadığı; Müslüman’ın Müslüman’la savaşmadığı, bin parçaya bölünmediği ve إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ (İnananlar, ancak kardeştir - Hucurat 10) âyetinin sıkı sıkı kavrandığı için de hiçbir emperyal devletin bu coğrafya üzerinde at koşturamadığı, oyunlar oynayamadığı tek bir toplum olma bilinci ve böyle bir topluma dönüşmek için kendini değiştireme istek ve cesaretidir.

Yazımı Yusuf İslam’ın şu sözüyle bitirmek istiyorum:

“Müslümanlar, birbirleriyle savaştıkça; ağıtlar Türkçe, Kürtçe ve Arapça; zafer çığlıkları ise İngilizce ve İbranice olacaktır.”

Mehmet Akif Ardıç (Akhenaton), 23-27 Eylül 2017, Adana.

Akhenaton'un Diğer Yazıları ❯❯

Kaynaklar

[1] İbn Manzûr, “Lisânu’l-Arab”, Beyrut, 1997, XII/118-123.
[2] https://tr.wikipedia.org/wiki/Tekfir
[3] İbn Manzûr, a.g.e., V, 145.
[4] Yrd. Doç. Dr. Hilmi Karaağaç, “Ehl-i Sünnet’e Göre Tekfir Problematiği”, Atatük Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 40, Erzurum 2013, s.163.
[5] Prof. Dr. Ahmet Saim Kılavuz, “İman Küfür Sınırı Tekfir Meselesi”, Marifet Yay. İstanbul, 1977, s.70.
[6] Muammer Esen, “Tekfir Söyleminin Dinî ve İdeolojik Boyutları”, AÜİFD. cilt 52, sayı 2, s. 98.
[7] Yrd. Doç. Dr. Hilmi Karaağaç, a.g.e., 166.
[8] Râğıb el-İsfehânî, “Müfredât fi Ğaribi’l-Kur’an”, Beyrut, 2001, s. 435.
[9] Muhammed b. Ebu Bekr er-Râzî, “Muhtaru’s-Sıhah”, Kahire, 2000, s. 310-311; “Tefsiru Ğaribi’l-Kur’âni’l-Azîm”, Ankara, 1997, s. 241; Komisyon, “Mu’cemu’l-Vasît”, İstanbul, 1996, s. 791-792; Râğıb, a.g.e, s. 435-438; Prof. Dr. Ahmet Saim Kılavuz, a.g.e., s. 55
[10] Muhyiddin Ebu Zekeriyâ Yahya b. Şerif Nevevî, “Sahihu Müslim bi Şerhi’n-Nevevî”, Kahire, 2001, I. 333; Râğıb, a.g.e, s. 435-438.
[11] İbn Manzûr, a.g.e., c: 5, s.145 vdd.
[12] Lebîd b. Rabîa, “Yedi Askı” (çev. Heyet), Ank. 2004, s. 67..
[13] Ahmet Yalçın, “Gazzâli ve İbni Teymiyye’de Tekfir Anlayışı”, Selçuk Üniversitesi, Kelam Bilim Dalı, (yüksek lisans tezi), Konya 2010, s.11.
[14] Lebîd, a.g.e, s. 74.
[15] Süleyman Ateş, “Kur’an-ı Kerim’in Öz Tefsiri”, baskı yeri ve tarihi yok, I. 97; Râzî, a.g.e., s. 241; Râğıb, a.g.e, s. 435-438.
[16] Ahmet Yalçın, a.g.e., s.12.
[17] Ahmet Yalçın, a.g.e., s.26.
[18] Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, “Kelam İlmi-Giriş”, Damla Yay. İstanbul, 1996, s. 104.
[19] Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu, “Ehlu’s-Sünne Kavramı Üzerine Yeni Bazı Mülahazalar”, İslami Araştırmalar, cilt 1, sayı 1,
s. 73.
[20] Prof. Dr. Mevlüt Özler, “Tarihsel Bir Adlandırmanın Tahlili, Ehl-i sünnet-Ehl-i bid’at”, Ankara Okulu Yay. Ankara 2010, s. 36.
[21] Prof. Dr. Nadim Macit, “Ehl-i Sünnet Ekolünün Doğuşu”, İhtar Yay. Erzurum 1995, s. 48.
[22] Prof. Dr. Mevlüt Özler, “İslam Düşüncesinde 73 Fırka Anlayışı”, Rağbet Yay. İstanbul, 2010, s. 75.
[23] Yrd. Doç. Dr. Hilmi Karaağaç, a.g.e., 165.
[24] İbn Manzûr, a.g.e., VII/307.
[25] Ebu Hanife, “el-Alim ve’l-müteallim”, s. 26.
[26] Yrd. Doç. Dr. Hilmi Karaağaç, a.g.e., 167.
[27] Doç. Dr. Muammer Esen, a.g.e., s.98.
[28] Ebû Dâvûd, Sünen, Mısır 1950, II/503-504; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Beyrut, ty., IV/102; Dârimî, Sünen, yy., ty., II/241.
[29] Bkz. Malâtî, Ebû’l-Huseyn Muhammed b. Ahmed, et-Tenbîh ve’r-redd ‘alâ ehli’l-ehvâ ve’l-bida’, (neşr. Zâhidu’l-Kevserî), İstanbul 1939, s. 143; Şehristânî, Ebû’l-Feth Muhammed b. Abdilkerîm, el-Milel ve’n-nihal, (neşr. Ahmed Fehmî Muhammed), Kahire 1948, I/3; İsferâyînî, Ebû’l-Muzaffer, et-Tabsîrfî’d-dîn, (neşr. Yûsuf el-Hût), Beyrut 1983, s. 23.
[30] Doç. Dr. Muammer Esen, a.g.e., s.99.
[31] Ebu Hanife, “el-Fıkhu’l-ebsat,” s.44.
[32] Ali el-Kâri, Ebu’l-Hasen Nûruddîn Ali b. Sultan Muhammed, “Minehu’r-ravzi’l-ezher fî şerhi’l-fıkhi’l-ekber, Dâru’l-Beşâiri’l-İslâmiyye”, Beyrut, 1998, s. 429.
[33] Ebu’l-Yusr Muhammed b. Muhammed b. el-Hüseyn Pezdevî, “Usûli’d-dîn”, thk. Hans Peter Linss, Mektebetu’l-Ezheriyye, Kahire, 2003, s. 244.
[34] Prof. Dr. Mevlüt Özler, a.g.e., s.85.
[35] Prof. Dr. Mevlüt Özler, a.g.e., s.91.
[36] el-Eş’ârî, Ebu’l-Hasan Ali b. İsmail, “el-İbâne an usûli’d-diyâne, Müessesetü’l-‘Ulyâ”, Kahire, 2007, s. 48.
[37] Yrd. Doç. Dr. Hilmi Karaağaç, a.g.e., 168.
[38] el-Îcî, Adûdiddin Abdurrahman b. Ahmed, el-Mevâkıf fi ilmi’l-kelâm, Beyrut, tsz. s. 430.
[39] İbrahim Hakkı Aydın, “Gazali’nin Filozofları Tekfirinde Farabi’nin Yeri”, Felsefe Dünyası, 1994, S. 14, s. 26-35.
[40] Yrd. Doç. Dr. Hilmi Karaağaç, a.g.e., 164.
[41] Ahmet Yalçın, a.g.e., s.24.
[42] Müslim, İman, 120, 65, 66; Buhârî, İlm, 121; Meğâzî, 4403; Ebu Davud, Sünne, 4686; İbn Mâce, Fiten, 3943.
[43] Ahmet Yalçın, a.g.e., s.25.
[44] Doç. Dr. Muammer Esen, a.g.e., s.102.
[45] İbn Hazm, Ebu Muhammed Ali b. Ahmed, “el-Fasl fî’l-milel ve’l-ehvâi ve’n-nihal”, Dâru’l-Ceyl, Beyrut, 1996, III/227-228.
[46] Prof. Dr. Ahmet Akbulut, “Sahabe Devri Siyasi Hadiselerinin Kelami Problemlere Etkileri”, Birleşik Yay. İstanbul, 1992, s.265.
[47] Hucurat 9.
[48] Eş‘arî, Ebu’l-Hasan, Makâlâtu’l-islâmiyyîn, neşr. H. Ritter, Wiesbaden 1980 I/87-127. Özellikle bkz. age., I/95, 99, 100, 111, 124-126; Îcî, Mevâkıf, s. 424-427.
[49] Îcî, Mevâkıf, s. 424-427.
[50] Ebu Hanife, “el-Alim ve’l-müteallim”, (İmam-ı Azam’ın Beş Eseri içinde), çev. Mustafa Öz, MÜİFV. Yay., İstanbul, 1992, s.17.
[51] Bu ve benzeri isimlendirmeler için bkz. Bağdâdî, el-Fark, s. 188-191; İsferâyinî, et-Tabsîr, s. 185-187; Îcî, Mevâkıf, s. 424.
[52] İsferâyînî, et-Tabsîr, s. 90-95; Îcî, Mevâkıf, s. 415.
[53] Yahyâ b. el-Huseyn, Resâ’ilu’l-‘adl ve’t-tevhîd, II/211; ashâbu’l-‘adl ve’t-tevhîd isimlendirmesi için ayrıca bkz. Îcî, Mevâkıf, s. 415.
[54] Doç. Dr. Muammer Esen, a.g.e., s.100.
[55] Eş‘arî, Ebû’l-Hasan, el-Luma‘, Mısır 1954, s. 69-91; Mâturîdî, Ebû Mansûr Muhammed es-Semerkandî, Kitâbu’t-tevhîd, thk. Fethullâh Huleyf, İstanbul 1979, s. 221-314.
[56] Bkz. 74/Müddessir, 38; 53/Necm, 38-41; 91/Şems, 7-10; 7/A’raf, 42; 19/Meryem, 76; 34/Sebe‘, 25; 39/Zümer, 41, 51; 41/Fussilet, 46; 42/Şûrâ, 30; 18/Kehf, 29.
[57] Hanefî, age., V/341-345.
[58] Eş‘arî, age., s. 132-154.
[59] Eş‘arî, age., I/138; Şehristânî, age., I/225-226.
[60] Doç. Dr. Muammer Esen, a.g.e., s.103.
[61] Doç. Dr. Muammer Esen, a.g.e., s.109.
[62] Nisâ, 145; Bakara, 8,13; Âl-i İmrân, 167-168.
[63] Prof. Dr. Ahmet Saim Kılavuz, a.g.e., s. 94.
[64] Fıkhu’l-Ekber, Aliyyu’l-Kari Şerhi, s. 429, İst, 1579; Bağdadî, el-Fark, s.119.
[65] İbni Teymiye, “Mecmuatü’r-Resail ve’l-Mesail”, c. 5, s. 159-201.
[66] Neylul Eftar: 6.210.S – es-Seylul Cerar : 4.578.S
[67] http://www.mollacami.net/soru-ve-cevaplar-1479.html
[68] el-Buhârî, Ebu Abdillah Muhammed b. İsmail, es-Sahîh, Kitâbu’l- Edep, 73; Müslim, Ebu’l-Hüseyin Müslim b. Haccâc, es-Sahîh, Kitâbu’l-İman, 111.
[69] https://darusselam.com/akaid/tekfir-ayet-hadis-ve-alimlerin-gorusleriyle-tekfir-konusu.html?print=pdf
[70] Buhari, Edeb, 73/Müslim, İman, 111.
[71] Buhari, Edeb, 44.
[72] Müslim, İman, 112.
[73] Yrd. Doç. Dr. Selim Özarslan, “Günümüzde İtikadî Sorunlar”, Günümüz İnanç Problemleri, İlahiyat Fakülteleri Kelam Anabilim Dalı Sempozyumu, Erzurum 7-9 Eylül 2001, s.124.
[74] Doç. Dr. Halil Aydınalp, “Kural Dışı Dini Bir Yönelim Olarak Çağdaş Tekfir İdeolojisini Anlamak”, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Cilt-Sayı 46, Nisan 2014, ISSN 1302-4973, s.32.
[75] Yusuf 40.
[76] Nisa 94.
[77] Doç. Dr. Muammer Esen, “Tekfir Söyleminin Dinî ve İdeolojik Boyutları”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 52:2(2011), s.97.
[78] Bağdâdî, “Usûlu’d-dîn, s. 189; Hasan Hanefî, Mine’l-akîde ile’s-sevra”, V/400-401.
[79] Doç. Dr. Muammer Esen, a.g.e., s.106.
[80] Toshihiko İzutsu, “İslam Düşüncesinde İman Kavramı”, (çev.Selahattin Ayaz), Pınar Yay. İstanbul, 2012, s. 29.
[81] Enfal 46.
[82] Al-i İmran 103.
[83] Kalem 35.
[84] Doç. Dr. Muammer Esen, a.g.e., s.107.
[85] Selim Gülverdi Bozdağ, “İmâm Mâturîdî’nin İman Anlayışı” (yüksek lisans tezi), İnönü Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Malatya 2015, s.11.
[86] Hanefî, “Mine’l-akîde ile’s-sevra, V/403-404.
[87] Benzeri ve daha farklı isimlendirmeler için bkz. Bağdâdî, el-Fark, s. 22, 34, 45, 67, 111; İsferâyînî, et-Tabsîr, s. 42-144; İmam Yahyâ b. el-Huseyn, Resâ’ilu’l-‘adl ve’t-tevhîd, tahk. Muhammed Ammâra, Dâru’l-Hilâl, Kahire 1971, II/19, 23, 34, 35, 38, 68, 129; Şevkânî, et-Tuhaf, s. 17-20.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 47456882 ziyaretçi (120836921 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)

gizli, gizli ilim, ilim, gizli ilimler