30 Ağustos Zafer Bayramı ve 30 Ağustos Zaferi
 

30 Ağustos Zafer Bayramı ve 30 Ağustos Zaferi

30 Ağustos Zafer Bayramı ve 30 Ağustos Zaferi

30 Ağustos Zafer Bayramı

Zafer Bayramı, Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal bayramıdır. Her yıl 30 Ağustos günü kutlanır. Zafer Bayramı, 1922 yılında 26 Ağustos'ta başlayıp, 30 Ağustos'ta Dumlupınar'da Mustafa Kemal'in başkumandanlığında zaferle sonuçlanan Başkomutanlık Meydan Muharebesi'ni (Büyük Taarruz) anmak için kutlanan bayramdır. İşgal birliklerinin ülke sınırlarını terk etmesi daha sonra gerçekleşse de, 30 Ağustos sembolik olarak ülke topraklarının geri alındığı günü temsil eder.

Zafer Bayramı, ilk defa 30 Ağustos 1923 günü Afyonkarahisar, Ankara ve İzmir'de kutlanmıştır. Resmî olarak Zafer Bayramı ilân edilmesi 1935 yılının Mayıs ayında olmuştur. Zafer Bayramı, tüm yurtta törenlerle kutlanır. Devlet erkânı ve bir çok vatandaş, Ankara'da Anıtkabir'i, diğer illerde de anıt ve şehitlikleri ziyaret edip, Mustafa Kemal Atatürk'e, silâh arkadaşlarına ve komutasında savaşmış askerlere şükranlarını sunar. Hemen hemen her yerleşim yerinde, askerî birlikler geçit törenlerine katılır. Ayrıca dış temsilciliklerde de çeşitli kutlamalar yapılır. 30 Ağustos günü, Türkiye'de resmî tatildir. Her yıl, Kara Harp Okulu bu tarihte mezun verir. Tüm subay rütbe değişiklikleri bu tarihte geçerli olur.[1]

30 Ağustos Zaferi

Sakarya Zaferi'nden sonra İtilaf Devletleri'nin Türkiye hakkındaki düşüncelerinde gözle görülür değişiklikler meydana gelmişti. Bilhassa İngiliz kamuoyunda Yunanlılara karşı oluşan güvensizlik açık olarak görülmeye başlamış, Avam kamarasında yapılan bir toplantıda, Yunanlıların uzlaşmaz tutumları karşısında yegane çarenin ekonomik abluka olduğu vurgulanmıştı.[2] Yunanlılar tarafını tutan İngilizler bile, Sakarya'da Türk zaferine bakarak Yunan ordusuna güven duyulamayacağı kanaatini gizlemiyorlardı.[3] Ayrıca, Hindistan'da Gandhi'nin Müslüman Hintlilere destek vermesi, "Ahmedabad'taki Millî Hint Kongresi'nin İstanbul'un boşaltılmasını, İzmir'in ve Edirne ile birlikte Doğu Trakya'nın Türkiye'ye geri verilmesini" ısrarla istemesi İngiltere'yi güç durumda bırakmıştı. Sonuçta içte ve dıştan gelen yoğun baskılar karşısında İngiltere ile müttefikleri, hem Şark Meselesini görüşmek ve hem de Türk askerî harekatını durdurmak maksadıyla, 21 Mart 1922'de Paris'te toplandılar ve aldıkları kararlan 22 Martta Türkiye ve Yunanistan'a bildirerek, mütareke teklifinde bulundular. Mütareke teklifinin bir sureti, İstanbul Hükümeti Hariciye Nazırı Ahmet İzzet Paşa ile Paris'e gelmiş olan Yusuf Kemal Bey'e de verildi.[4] Konferansta birlikte hareket etme kararı alan İstanbul ve Ankara heyetleri yaptıkları görüşme ve beyanatlarla da bunu ortaya koymuşlardı.[5] Bâbıali ise, İstanbul'daki İtilaf Devletleri Yüksek komiserlerine verdiği cevabî notada, mütareke teklifinin kabul veya reddini ortaya koymamakla beraber bu hususta cevap vermenin yalnız İstanbul Hükümeti'ne ait olmadığını ve konferansın teklifinde İzmir ve Anadolu'da işgal altındaki arazinin tahliyesinden bahs olunmadığı, Trakya hakkında ise hiç bir kayıtın mevcut bulunmadığını ve Trakya geri verilmediği takdirde İstanbul'un herhangi bir tecavüze karşı müdafaa edilemeyeceğini bildirerek, bu hususta İtilaf Devletlerinin nazar-ı dikkatlerini çekmiştir.[6] İtilaf Devletlerinin bu notasına cevap vermek için Yusuf Kemal Bey'in dönmesini bekleyen Ankara ise, cevap vermeye hazırlanırken, İtilaf Devletleri 26 Mart 1922 tarihinde ikinci bir nota daha verdiler. Bir anlamda barış şartlarının esaslarını kapsayan bu nota, aslında Sevr'in başka bir şekilde ifadelendirilmiş hali idi.[7] Yunanistan ise, Anadolu'da düştüğü çıkmazdan kendini çıkarabilecek olan bu mütareke teklifini derhal kabul etti. Buna karşılık Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, İtilaf Devletleri'nin notalarına 5 Nisan 1922 tarihinde vermiş olduğu cevapta, prensip olarak mütarekeyi kabul ettiğini, fakat mütarekenin imzalanmasından itibaren dört ay içinde Anadolu'nun boşaltılmasını istediğini bildirdi.[8] Ankara'nın kararını bütün gücüyle destekleyen Bâbıali, 8 Nisan'da üç müttefik devlet hariciye nazırlarına cevabi bir nota verdi. Bizzat Hariciye Nazırı İzzet Paşa tarafından yüksek komiserlere verilen bu notada, Yakın Doğu'da sulh ve sükûnun yeniden hakim olduğunu görmek arzusunda olan Bâbıali, üç hafta içinde murahhaslarını konferansa göndermeye hazır olduğunu bildirdi. Ayrıca, mevcut cepheden çekilecek olan Yunan ordusunu, ne de başka Yunan birliklerinin Türkiye'ye nakil ve yığınak yaptırılmamasını talep etti.[9] Fakat İtilaf Devletleri, 15 Nisan'da verdikleri cevapta Ankara'nın tekliflerini reddettiler. Ankara, buna rağmen 22 Nisan 1922 tarihinde verdiği cevâbî notada, mütareke konusunda anlaşmaya varılmasa bile, sulh görüşmelerini ertelemenin uygun olmayacağını bildirerek, İzmit'te bir konferans toplanmasını teklif etmişse de, bu teşebbüsten de bir sonuç alamamıştır.[10]

İtilaf Devletleri ise, Anadolu'nun tahliyesi için sulh şartlarının kabul edilmesinde ısrar ediyorlardı.[11] Halbuki İtilaf Devletleri, Türkiye'nin istiklal ve mevcudiyetini temin eden bir antlaşma ortaya koysa, Ankara Hükümeti sulha razı olacağı gibi, İstanbul'la olan anlaşmazlık da sona erebilecekti.[12] Nitekim aynı hususa dikkat çeken veliaht Abdülmecid Efendi, "Daily Express" gazetesinin İstanbul'daki muhabirine verdiği beyanatta, İtilaf Devletleri'nin Edirne ve Gelibolu hakkındaki kararlarını değiştirdikleri takdirde teklif edilen şartların Türkiye ile barış yapılmasına yeterli olabileceğini ifade etmiştir.[13] Bunun yanı sıra, 2 Mayıs 1922 tarihinde, İstanbul'da İngilizce ve Fransızca yayımlanan "L'Aurore" gazetesi muhabirine verdiği beyanat gerçekten "Kuvâyı Milliye'yi" destekler mahiyettedir. Dünyanın ilerlemesi için en iyi vasıtanın milletlerin birbirlerine yaklaşması olduğuna işaret ederek, Birbirlerine yardım etmek mecburiyetinde olan İngiltere ve Türkiye'nin de yakınlaşmasını sağlayacak yegane gerçeğin sulh olduğunu, bugün ise en mukaddes haklarını müdafaa mecburiyeti altında bırakılan Türklerin, bu kadar kanlı muharebelerden sonra şeref ve haysiyetlerini kırmayacak bir sulhtan başka bir şey istemediklerini söylemiştir.[14]

Ancak, bütün bu iyi niyetli beyanat ve gayretlere rağmen, Yunanlılar Anadolu üzerindeki isteklerinden vazgeçmiş değillerdi. Aksine işgal etmiş oldukları Türk topraklarını terk etmelerinin söz konusu edildiği sıralarda, bazı yerleri yeniden işgal etmeye başlamışlardı. Nitekim, İtalyanlar'ın 18 Nisan 1922'de Menderes Vadisi'nden çekilmeleri üzerine, hemen harekete geçerek, 21 Nisan'da Söke'yi, 30 Nisan'da Kuşadası'nı işgal ettiler. Nihayet bir de göz dağı vermek isteyen Yunanlılar, 7 Haziranda Samsun'u bombardıman ettiler. İstanbul ve Ankara Hükümetleri bu saldırıyı şiddetle protesto ettiler.[15] Bu olayın yankıları henüz sona ermişti ki, İzmir ve Manisa çevresini Yunanistan'a ilhak etmek için harekete geçen İzmir'deki Yunan komiseri Sterghiades bir milli savunma ligası teşkil ederek, 30 Temmuz 1922'de "İonia Muhtariyetini" ilan etti.[16] Bu gelişmeler üzerine Bâbıali, 1 Ağustos 1922 tarihinde İstanbul'daki müttefik devletlerin yüksek komiserlerine bir nota vererek, Yunanlıların Batı Anadolu'da muhtariyet ilan etmelerinin, hiç bir kıymeti olmadığını bildirerek sert bir dille protesto etti.[17] Bunu 9 Ağustos'ta Ankara'nın protestosu izledi. Ancak, Yunanlıların istekleri bununla da bitmemiş, bu kere barışı Türklere zorla kabul ettirmek için, İstanbul'u işgal etme teşebbüsüne giriştiler. Bunun için 29 Temmuzda İngilizlere başvurarak müttefiklerin iznini istediler.[18] Fakat bu istekleri müttefiklerce kabul görmedi. Bilhassa İstanbul'un ve Boğazların İngiltere'nin kontrolü altına girmesi demek olan böyle bir hareket, Fransa ve İtalya'yı telaşlandırdı. Bunun üzerine Yunanlıların muhtemel bir harekatına karşı gerekli tedbirleri alan İngiltere, 31 Temmuzda Fransa ve İtalya ile birlikte Yunan isteklerini reddetti.[19] Bununla beraber İngiltere Başbakanı Lloyd George, 4 Ağustos 1922 tarihinde Avam Kamarası'nda yaptığı bir konuşmada, savaşın bütün sorumluluğunu Osmanlı Devleti'ne yükleyerek, Ankara'nın tüm teklifleri reddettiğini; Yunanlıların her savaşta yararlılık gösterdiklerini; Karadeniz Bölgesi'nde Türklerin Hıristiyanlara zulmettiğini ve azınlıkları yok etme politikası izlediğini söyleyerek Türkiye'yi tehdit etti.[20] Lloyd George'un tehdidine Türk ordularının başkumandanı Mustafa Kemal Paşa aldırış etmedi. İstanbul Hükümeti Hariciye Nazın Ahmet İzzet Paşa ise 14 Ağustosta İngiliz Yüksek Komiserliği'ne bir nota vererek, Lloyd George'un nutkunu protesto etti.[21] Böylece hiç bir taraftan destek bulamayan Yunanlılar, İtilaf Devletleri'nin kararlı tutumu karşısında İstanbul hakkındaki isteklerinden vazgeçmek zorunda kaldıkları gibi, 15 Ağustos 1922'de müttefiklerin "İonia" muhtariyetini reddeden notasını aldılar.[22]

 "25 Ağustos 1922 akşamı Başkomutan, Afyonkarahisar'ın 20 km kadar güneyinde Şuhut kasabasında, bir köy evinin üst katında kurulmuş sofrada, bir petrol lâmbasının sönük ışığı altında, akşam yemeğini yemektedir; taarruz ertesi sabah başlayacaktır. Yaver Muzaffer Bey, kendisine topçu cephane miktarı hakkında bilgi veriyor. Buna göre taarruzdan önce yapılacak toplu ve sürekli topçu ateşi, ancak üç dört saat devam ettirilecektir. Gazi Mustafa Kemal yemeğini bitirdikten sonra, iki tarafın arazi üzerindeki durumlarını gösteren haritayı istiyor; genel durumu bir kere daha inceliyor. Yaverine Döğer mevkii ile Dumlupınar arasındaki mesafeyi ölçtürüyor. Elindeki kalemle bu noktaya birkaç kere vuruyor; ağzından şu cümleler dökülüyor: «Döğer, döğer; fakat döğemeyeceklerdir. Buradaki kuvvetleri hareketsiz kalmaya mahkûmdur.» Ayağa kalkıyor, Muzaffer Beye: «Hadi haritaları topla, hareket ediyoruz.» diyor.

Gece yarısı olmuştur; Başkomutan, şimdi Kocatepe'nin eteklerindeki çadırlı ordugâhta, konik bir çadırdadır; gecenin koyu sessizliği içinde, yalnız ordugâhın önünden akan küçük bir dereden hafif su şırıltıları duyuluyor... Başkomutan, bir ara çadıra giren yaverine: «Hazır mısınız?» diye soruyor. Olumlu cevap alınca doğruluyor, henüz bozulmamış olan portatif karyolasının üzerinden tabanca kemerini alıp kuşanıyor. Her günkü gibi tıraş olmuştur; eldivenleri elindedir, çadırdan çıkıyor... Ortalık zifirî karanlık... Petrol ve mum fenerlerinin titrek ışıkları altında Kocatepe'ye doğru çıkmaya başlıyor; öne doğru fazla eğilerek yürüyor. Arazi, arızalı olduğu için ağır ağır ilerliyor... Nihayet tepeye çıkmıştır; bütün karanlıkları delen gözleriyle ileriye bakıyor: «Allah, Türk milletini ve ordusunu koruyacaktır!» diye mırıldanıyor.

26 Ağustos 1922... Sabahın ilk ışıkları görünmüştür; Başkomutan tarassut (gözetleme) dürbününün başında, düşman tahkimatını seyrederken topçularımız ateşe başlıyor... Bu ateş, tahkimatı yer yer havaya uçurmaktadır... Fakat bir taraftan da tonlarca cephane su gibi akıp gitmektedir... Endişeye kapılanlar oluyor; bunu Başkomutan'a da söylüyorlar. O, büyük bir soğukkanlılıkla: «Tek mermi kalıncaya kadar ateşe devam edilecektir,» emrini veriyor ve ekliyor: «Cephane ikmalini düşmandan yapacağız.»

Akşam olmak üzeredir... Dâhi komutan etrafına bakarak: «Yarın öğleden sonra Afyon'da olacağız.» diyor. O anda herkes şüphe ve tereddütle birbirinin yüzüne bakıyor; fakat ertesi gün, yani 27 Ağustos günü öğleden sonra hep beraber Afyon'dadırlar. 28 ve 29 Ağustos günleri verilen emirlere göre, düşman kovalanmakta ve sıkıştırılmaktadır. Başkomutan da evvelce tasarladığı yerde, düşmana son darbeyi vurmak için hazırlanmaktadır.[23]

26 Ağustos sabahı Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, yanında Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa(Çakmak), Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa (İnönü) ile birlikte muharebeyi idare etmek üzere Kocatepe'deki yerini aldı. Büyük taarruz burada başladı. Topçuların sabah saat 4:30'da taciz ateşi ile başlayan harekat, saat 5:00'de önemli noktalara yoğun topçu ateşi ile devam etti. Piyadelerimiz, Sabah 6:00'da Tınaztepe'ye hücum mesafesine yaklaşarak, tel örgüleri aşıp, Yunan askerini süngü hücumu ile temizledikten sonra, Tınaztepe'yi ele geçirdiler. Bundan sonra, saat 9:00'da Belentepe, daha sonra Kalecik-Sivrisi düşmandan temizlendi. Taarruzun birinci günü, sıklet merkezindeki 1. Ordu Birlikleri, Büyük Kaleciktepe'den Çiğiltepe'ye kadar 15 kilometrelik bir bölgede düşmanın birinci hat mevzilerini ele geçirdi. 5. Süvari Kolordusu düşman gerilerindeki ulaştırma kollarına başarılı taarruzlarda bulundu. 2. Ordu da cephede tespit görevini aksatmadan sürdürdü.

26 Ağustos günü Türk Ordusunun Büyük Taarruz'u, Genelkurmay Başkanlığı'nca TBMM'ne bildirildi. Bu haber Meclis'i coşturdu ve heyecanlı gösterilere vesile oldu.

27 Ağustos Pazar sabahı gün ağarırken, Türk Ordusu bütün cephelerde yeniden taarruza geçti. Bu taarruzlar çoğunlukla süngü hücumlarıyla ve insan üstü çabalarla gerçekleştirildi. 27 Ağustos saat 18:00'de, Afyon 8. Tümen tarafından kurtarıldı. Afyon kurtuluşun şanlı ve şerefli müjdesi olmuştu. Başkomutanlık karargahı ile Batı Cephesi Komutanlığı karargahı Afyon'a taşındı.

28 Ağustos Pazartesi ve 29 Ağustos Salı günleri, başarılı geçen taarruz harekatı ile düşmanın 5. Tümeninin çevrilmesi ile sonuçlandı. 29 Ağustos gecesi durum değerlendirmesi yapan komutanlar, hemen harekete geçerek muharebenin süratle sonuçlandırılmasını gerekli buldular. Düşmanın çekilme yollarının kesilmesi ve düşmanı çarpışmaya zorlayarak, tamamen teslim olmalarını sağlama yolunda karar aldılar. Karar süratli ve düzenli bir şekilde gerçekleştirildi. 30 Ağustos 1922 Çarşamba günü taarruz harekatı Türk Ordusunun kesin zaferi ile sonuçlandı. Büyük Taarruz'un son safhası askeri tarihimize Başkomutan Meydan Muharebesi olarak geçmiştir.[24]

Nihayet 30 Ağustos... Başkomutan otomobiline biniyor. Şimdi Zafertepe diye anılan yere doğru inme emrini veriyor. Birinci Ordu Komutanı Nurettin Paşa: «Paşam ateş hattına iniyorsunuz.» diyor. Cevap veriyor: «Siz burada kalınız!» Yoluna devam ediyor. Düşmanın top ateşi altında bulunan bir yere geliyor; oradan dürbünle düşmanın asıl kuvvetlerinin bulunduğu yerlere doğru ilerlemekte olan piyade birliklerimizin hareketini takip ediyor. Birdenbire, "Allah, Allah!.." sesleri yükseliyor. Askerlerimizin süngüleri batmak üzere bulunan güneşin kızıl ışıkları altında alev alev yanmaktadır; ölümü hiçe sayan kahramanlarımız, düşmanın üzerine ateşten bir çığ gibi iniyor. O anda Büyük Komutan, elindeki sigarayı atıyor; ayağa kalkıyor. Siper içinde dimdik duruyor; bu, çok sevdiği, üzerlerine titrediği askerlerine karşı bir saygı duruşudur; gözleri nemlenmiştir. Eliyle muharebe alanını göstererek bağırıyor: «Hacı Anesti, mağrur kumandan! Neredesin, gel de ordularını kurtar!»

Ertesi gün sabahın erken saatlerinde muharebe alanını dolaşıyor. Manzara çok hazindir; binlerce düşman cesedi... Birbirinin üzerine yıkılmış yüzlerce topçu hayvanı... Terk edilmiş toplar; cephaneler... Asil ruhlu Büyük İnsan, üzüntü duyuyor: «Bu manzara insanlığı utandırabilir, fakat meşru müdafaamız için buna mecbur olduk. Türkler, başka milletlerin vatanında böyle bir harekete teşebbüs etmezler.» diyor. Biraz ileride topların arasında yerde bir Yunan bayrağı görüyor; eliyle işaret ederek emrediyor: «Bir milletin istiklâl alâmetidir (sembolüdür). Düşmanın da olsa ona hürmet etmek lâzımdır. Bayrağı yerden kaldırıp topun üzerine koyunuz.» [23] [25]

30 Ağustos 1922 Başkomutan Meydan Muharebesi sonunda, düşman ordusunun büyük kısmı dört taraftan sarılarak, Dumlupınar'da Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın ateş hatları arasında bizzat idare ettiği savaşta tamamen yok edilmiş veya esir edilmişti. Böylece tasarlanan kesin sonuç beş gün içinde elde edilmiş ve hazırlanan plan tam başarı ile uygulanmıştı. 30 Ağustos 1922'nin gurur verici zaferi ile Mustafa Kemal, kaçabilen düşmanın takip edilmesini ve üç koldan Ege'ye doğru ilerlemesini uygun buldu. Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri diyerek, tarihi emrini 1 Eylül 1922'de verdi. Yunanlılar, İzmir'e doğru kaçmaktaydı. Başta Yunan Ordusu Başkomutanı Trikopis olmak üzere çok sayıda esir ele geçirilmişti.

Ordumuz bu muharebede, on beş günde 400 kilometre kat ederek, 9 Eylül 1922 sabahı İzmir'e girdi. Sabuncu Bel'den geçen 2. Süvari Tümeni, Mersinli yolu ile İzmir'e doğru akarken, bunun solunda 1. Tümen de Kadife Kale'ye doğru yürüyordu. Bu Tümenin 2. Alayı Tuzluoğlu Fabrikası'ndan geçerek Kordonboyu'na ulaştı. Yüzbaşı Şeref Bey Hükümet Konağına, 5. Süvari Tümenimizin öncüsü Yüzbaşı Zeki Bey Kumandanlık dairesine, 4. Alay Komutanı Reşat Bey de Kadife Kale'ye bayrağımızı çektiler.

İzmir'de askerlerimiz coşku içinde karşılandılar ve çiçek yağmuruna tutuldular. Süvarilerimizin Kordon boyundan geçişi çok görkemli idi. Kurtuluş zaferinin Başkomutanı Gazi Mustafa Kemal Paşa, İzmir'in kurtuluşunu Belkahve'den seyretti. Türk Ordusunun, 400 kilometrelik bir mesafeyi savaşarak kat edip İzmir'e ulaşması içerde ve dışarıda hayret ve takdir uyandırdı.

Büyük Türk zaferi karşısında endişeye düşen ve o anda da İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını işgal altında bulunduran İtilaf Devletleri, savaşı durdurmayı ve Türklerin haklı isteklerini yerine getirmeyi kendi çıkarlarına uygun buldular. Lord Kinross'a göre,İngiltere, ciddi bir krizle karşı karşıya bulunduğunu anlamaya başlıyor. Halk, Türklerle yeni bir savaştan korkuyordu. 11 Ekim 1922'de imzalanan Mudanya Ateşkes Antlaşması'yla, silahlı çatışma durdurulduğu gibi, Edirne dahil Trakya'nın da Türkiye'ye bırakılacağı ve bir ay içerisinde Yunanlılar tarafından boşaltılacağı kabul edildi. Anadolu'da Yunan politikasını yürüten İngiltere Başbakanı Lloyd George, bu gelişmeler üzerine istifa etti.[24]

Büyük Zaferin İstanbul'daki Yankıları

Büyük Zafer ve İzmir'in geri alınması memleketin her tarafında, bir çok İslâm ülkesinde sevinç gösterileri ile kutlanmış, her taraftan tebrik telgrafları yağmıştır. İstanbul Hükümeti, 11 Eylül 1922 Pazartesi akşamı Mustafa Kemal Paşa'ya çektiği telgrafta, "Kumandan-ı besalet simat" tabirini kullanarak, Yunan zulmünün sona erdirilmesi, gösterilen kahramanlık, üstün gayret ve fedakarlık dolayısıyla başta kendisi olmak üzere bütün kumandan ve askerlerimizi tebrik etmiştir.[26] Prens Sabahaddin Bey, Mustafa Kemal Paşa'nın İzmir'e girdiği gün çekmiş olduğu telgrafta, zaferden duymuş olduğu memnuniyeti dile getirerek, başta kendisini, Türk ordusunu, Büyük Millet Meclisi ile beraber bütün Türk Milleti'ni tebrik etmişti.[27] Bunun yanı sıra "Muallim-ler Cemiyeti", "Talebe-i Ulûm Cemiyeti", ve "Maden Kömürü Amele Cemiyeti" çekmiş oldukları telgraflarla, Başkumandan Mustafa Kemal Paşa ve Türkiye Büyük Millet Meclisini kutlamışlardır.[28] Ayrıca İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Talebe Derneği, işgal altında bulunan topraklarımızın kurtuluşu dolayısıyla, orduya "Darülfünunun" selam ve şükran duygularını iletmek için İzmir'e gitmek üzere bir heyet teşkili hususunda harekete geçmiştir.[29] Bu arada İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, talebelerinin yazılı isteği üzerine 19 Eylül 1922'de Mustafa Kemal Paşa'yı "Fahri Profesörlüğe" seçmiştir.[30] Bu tebrik telgrafları arasında henüz 7 yaşında olan Antalyalı küçük Saadet'in, Maraş "Milel-i gayr-ı müslime ruhanileri"nin, Kâzım Karabekir Paşa'nın ve "Ticaret Mekteb-i Âlisi Mezunlarının" telgrafları da vardır.[31]

Büyük Zafer ve İzmir'in kurtarılışı yalnız anavatanda değil, bütün dünyada, İslam ülkelerinde büyük sevinç yaratmıştır. 8 Eylül'de Hindistan'da milyonlarca Müslüman, Türk Ordusu'nun zaferi için dua etmiş, Kalkütta'da Müslüman evlerine bayraklar asılmış, camilerde de Türk zaferi için dualar edilmiştir.[32] İran Başbakanı, "Irak Şeyh'ül Meşayihi" Uceymi Paşa, Şeyh Senüsî, Hindistan Hilafet Komitesi Reisi Chotani, Rusya Müslümanlarını temsilen Mehmed Abdullah Kurban Ali, Cezayir'den Emir Halid, Tunus'tan Thimami bin Abdullah ve Buhara "Hey'et-i ilmiyyesi" de birer tebrik telgrafı göndererek Mustafa Kemal Paşa'yı kutlamışlardır.[33] Afgan elçisi Ahmed Han ile Rus elçisi Aralof Türk zaferini hararetle tebrik etmişlerdir. Bundan başka, İngiltere, Fransa, İtalya ve Amerika Birleşik Devletleri'nin İzmir'deki konsolos ve amiralleri 10 Eylül 1922'de Birinci Ordu Kumandanı Nureddin Paşa'yı ziyaret ederek, Türk zaferini tebrik etmişlerdir.[34] Ukrayna Hükümeti ise çok ilginç bir jestte bulunarak, Ankara Hükümeti "Maarif Vekaleti"ne bütün aksam ve yedek parçasıyla birlikte bir matbaa makinesi hediye etmiştir.[35] [36]

30 Ağustos Zaferinin Önemi

30 Ağustos zaferi, Türk milletinin asla esir edilemeyeceğini; semaları süsleyen Türk Bayrağı’nı gönderden indirilemeyeceğini ve gök kubbeyi çınlatan ezan seslerinin dindirilemeyeceğini bütün dünyaya ilan eden kutsal bir zaferdir. Bu zafer, namusumuzu ve mukaddes değerlerimizi düşman saldırısından kurtarmakla kalmamış; aynı zamanda esaret altında bulunan diğer Müslüman milletlere de ilham kaynağı olmuştur.[37]

30 Ağustos'un gerçek anlamını ve önemini Büyük Zafer'in ikinci yıl dönümünde (30Ağustos 1924) Dumlupınar'ın Çal tepesinde yapılan törende Atatürk'ün verdiği söylevde görürüz: "... Hiç şüphe etmemelidir ki, yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyetin temeli burada tarsin olundu (kuvvetlendirildi), hayat-ı ebediyesi (ebedî hayatı) burada tetviç olundu (taçlandırıldı). Bu sahada akan Türk kanları, bu semada pervaz eden (uçan) şehit ruhları devlet ve cumhuriyetimizin ebedî muhafızlarıdır." [38]  [25]

Ecdadımız; yokluklar içinde ve en ağır şartlar altında, yedi düvele karşı, tarihte benzeri görülmemiş bir destan yazmıştır. Müslüman Türk milletinin savaş meydanındaki kahramanlığını ve azmini, bu savaşın Başkomutanı Gazi Mustafa Kemal şöyle anlatır: "Karşılıklı siperler arasında mesafemiz, sekiz metre idi. Yani ölüm muhakkak. Birinci siperdekiler, hiç biri kurtulamadan kamilen şehit düşüyor. İkinciler onların yerine geçiyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz? Şehit olanı görüyor, üç dakikaya kadar şehit olacağını biliyor, en ufak bir fütur bile getirmiyor. Sarsılmak yok. Okuma bilenler ellerinde Kur'an-ı Kerim, Cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelime-i şahadet getirerek yürüyorlar. Bu; Türk askerindeki imam ve ruh kuvvetini gösteren, şayan-ı hayret ve şayan-ı tebrik bir misaldir.” [37]

Kaynaklar

[1] tr.wikipedia.org/wiki/30_Ağustos_Zafer_Bayramı
[2] Selahattin Tansel, "Mondros'tan Mudanya'ya Kadar Ankara", 1974, IV, s. 128
[3] Gotthard Jaeschke, "Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi", (Çev. Nimet Arsan), Ankara1989, I,s.171
[4] Metin Ayışığı, "Mareşal Ahmed İzzet Paşa (Askeri ve Siyasî Hayatı)", T.T.K.Yay., İstanbul 1997, s. 256
[5] İkdam, 21 Mart 1338, s. 8984; Metin Ayışığı, a.g.e., s. 257
[6] Vakit, 28 Mart 1338, s. 1543
[7] Metin Ayışığı, a.g.e., s. 256-258
[8] Atatürk, "Nutuk", Kültür Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1975, II, s. 254
[9] İkdam, 9 Nisan 1338, s. 9003; Tevhid-i Efkâr, 9 Nisan 1338, s. 3328; Vakit, 9 Nisan 1338, s. 1555
[10] Atatürk, a.g.e., II, 255; Gotthard Jaeschke, a.g.e., I, 179
[11] İkdam, 16 Nisan 1922, s. 9010
[12] Mahmut Kemal İnal, "Osmanlı Devrinde Son Sadrazamlar", İstanbul 1953, s. 2012
[13] İkdam, 18 Nisan 1922, s. 9012
[14] İkdam, 2 Mayıs 1922, s. 9026; Vakit, 2 Mayıs 1922.S. 1578
[15] Gotthard Jaeschke, a.g.e., I, 182
[16] Gotthard Jaeschke, a.g.e., 1,187
[17] İkdam, 2 Ağustos 1922, s. 9116; Vakit, 3 Ağustos 1922,s. 1668
[18] Selahattin Tansel, a.g.e., IV, 138
[19] Gotthard Jaeschke, a.g.e., I, 187
[20] Metin Ayışığı, a.g.e., s. 276
[21] Metin Ayışığı, a.g.e., s. 276
[22] Gotthard Jaeschke, a.g.e., I, 189
[23] Hasan Rıza Soyak, "Atatürk'ten Hatıralar", Cilt:I, Yapı Kredi Bankası Yayınları, İstanbul, 1973, s. 134-136.
[24] www.ortakantin.com/forum/13888
[25] Ahmet Bekir Palazoğlu, "30 Ağustos Zaferi ve Önemi", www.meb.gov.tr/belirligunler/30agustos/yazilar/zaferin_onemi.htm
[26] İkdam, 15 Eylül 1922, s. 9157
[27] İkdam, 11 Eylül 1922, s.9153
[28] İkdam, 12 Eylül 1922, s. 9154
[29] İkdam, 12 Eylül 1922, s. 9154
[30] İkdam,20Eylül 1922, s. 9162
[31] Selahattin Tansel, a.g.e., IV, 189
[32] Nejat Göyünç, "Atatürk ve Millî Mücadele", İstanbul 1934, s. 133-134
[33] Nejat Göyünç, a.g.e., s. 134; Selahattin Tansel, a.g.e., IV, 190.
[34] Selahattin Tansel, a.g.e., IV, 190-192
[35] İkdam, 20 Eylül 1922, s. 9162
[36] * (Ana Kaynak) Prof. Dr. Metin Ayışığı, "30 Ağustos Zaferi ve İstanbul'daki Yankıları", w3.balikesir.edu.tr/~metinay/30agustos.htm
[37] www.medineweb.net/hutbe/24_8_2001.htm
[38] Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin Tarihî Nuktu, Cumhuriyet Gazetesi Yayını, İstanbul, 1924, ss. 10,12:14; Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin Sonbahar Seyahatleri, Matbuat Müdiriyeti Umumiyesi Yayını, İstanbul, 1925, s. 37:39.





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: Mutlu, 22.11.2016, 18:42 (UTC):
Sen ne buyuk yuce bir adamsin ATAM



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36892358 ziyaretçi (103087896 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.