Aşure Günü ve Aşure'nin Tarihçesi
 

Aşure Günü ve Aşure'nin Tarihçesi

Hazırlayan: Akhenaton

Tarihçe

İstisnasız yeryüzündeki her din, inanç sistemi ve ideoloji, bazı tarihleri, günleri veya geceleri diğer zaman dilimlerinden farklı olarak kutsal, önemli veya daha itibarlı kabul etmektedir. Bu, İslam dini ve Müslümanlar için de geçerlidir. Müslümanların, aralarında birtakım farklar olsa da, ortak olarak kutsal saydıkları önemli günlerden biri de aşure günüdür.[1]

Konuya öncelikle "Aşûre" kelimesinin anlam ve kökeni hakkındaki bilgilerden başlamak yararlı olacaktır. Arapça kaynaklarda tam olarak "Aştıra" şeklinde geçen bu kelimeyi, on sayısı ile ilgili olan "aşr" ve "aşir" veya develerin güdülmesiyle ilgili "ışr" kökünden türemiş bir kelime kabul edenler olduğu gibi, Arapça'da "fâûlâ" vezninin bulunmadığını ileri sürerek İbranice'den geldiğini söyleyenler de vardır. Fakat alimlerin çoğu bu görüşe katılmamakta, kelimenin Arapça asıllı olduğunu benimsemektedirler.[2] Kelime, Türkçe'mizde ise “aşûre” olarak ifade edilmektedir. Kaynaklarda, kendisinde pek çok tarihsel olayın gerçekleştiği ifade edilen ve bundan dolayı farklı din ve mezheplerin önem verdiği muharremin onuncu gününe verilen bu ismin, İslam'dan önce dönemlerde bu adla kullanılıp kullanılmadığı konusunda bir fikir birliği olmadığı görülmektedir.[1]

"Aştıra" kelimesinin kökeni üzerindeki görüş ayrılıklarını kısaca ifade ettikten sonra, bu günün menşei hakkında ortaya atılmış olan haberleri değerlendirebiliriz. Bu günde gerçekleştiği varsayılan olayların Başlıcaları şunlardır:

  1. Hz. Adem'in tövbesinin bu günde kabul edildiği,
  2. Nuh (as)'un gemisinin bu günde Cudi dağı tepesine oturduğu ve inananların kurtulduğu, bu sebeple şükür orucu tutulduğu,
  3. Hz. Musa ve İsrailoğulları'nın, Firavun'un zulmünden bu günde kurtuldukları.

Bunlardan başka Hz. Yunus'un balığın karnından kurtulduğu gün, Hz. Musa ve Hz. İsa'nın doğdukları gün, Hz. Süleyman'a mülkün verildiği gün, Arapların atası Hz. İbrahim'in doğduğu gün gibi yakıştırmalar da vardır ki, bu son saydığımız iddialara temel İslam tarihi kaynaklarında rastlayamadık. Kaynaklar ağırlıklı olarak saydığımız ilk üç olayı bu günün kutsallığına gerekçe göstermektedirler.[2]

Gölpınarlı ise konuya farklı bir bakış getirmiştir. Ona göre, H. 61. yılı 10 Muharrem günü, İmam Hüseyin, Muaviye oğlu Yezid'in emriyle Kerbelâ'da, Kûfe ve Şam ehlinin büyük bir ordusu tarafından, kendisine uyanlarla beraber şehit edilmiştir. Bu acıyı unutmayan ve her yıl bu yası tazeleyerek Emevilere karşı düşmanlığı güçlendiren Ehlibeyt taraftarlarına karşı Emeviler, o günü bir bayram günü olarak sunma gayretine düşmüştür. Bu bağlamda, Âdem Peygamber'in o gün yaratıldığı, yerlerin, göklerin, Cebrail'in, meleklerin o gün halk edildiği, İsmail Peygamber'in o gün kurban edilmekten kurtulduğu, Nuh Peygamber'in o gün tufandan kurtulduğu, Yusuf'un o gün zindandan çıktığı, Yakub'un gözlerinin o gün açıldığı, Yunus'un balığın karnından o gün halas olduğu gibi birçok haber uydurulmuştur. Hülasa, tüm peygamberlerin, bilumum dertlerden, belalardan o gün kurtulmaları ve bu günün bir bayram günü olması... Bu gün sürme çeken göz ağrısı görmez, ehline-ayâline, evine yiyecek içecek alan darlık çekmez, şeklinde hadisler, Emeviler tarafından uydurulmuş ve böylece insanların bu günü kutlamaları teşvik edilmiştir.5 Gölpınarlı'nın bu yaklaşımı, İmamiyye Şiası'nın bu konuya bakışını yansıtması bakımından önemli görülebilir.[1]

Saydığımız bu tarihi olayların, tarihte gerçekten vuku bulmuş olduklarını Kurân-ı Kerîm'den öğrenmekle beraber, tarihen bu günde gerçekleşmiş olmalarını tespit etmek ve düşünmek bir hayli güçtür. Açıkça belirtmek gerekirse bu kadar önemli olayın aynı güne denk gelmiş olması, bizi her şeyden önce takdir-i ilahiyi düşünmek yerine, kaynaklarımızı kaleme almış olan alimlerimizin kafa yapılarını, nasıl bir tarih felsefesine sahip olduklarını düşünmeye ve irdelerneye sevk etmektedir.

Ünlü Fransız tarihçisi Gabriel Monod (1844-1912)'un "Tarih ilminin ulaşmak istediği gaye, insanlık tarihini araştırıp aslına uygun olarak ortaya koymak, terkip ve ihya etmek olsa da, bu tam manasıyla gerçekleştirilemez. Çünkü eski devirlere ait bir çok tarihi olay, hiç bir iz bırakmadan kaybolup gitmişlerdir. Yeni zamanlara gelince; vesikalar, tarih1 veriler o kadar çoktur ki, hepsini bilmek, nispi değerlerini ortaya koymak ve neticede kesin bir değerlendirmeye ulaşmak mümkün değildir. Demek ki tarihi bilgilerimizde kaçınılmaz bir şüphe payı vardır" ifadeleri gerçekten çok eski tarihlere dayandırılan Aşûre gününün tarihsel altyapısını, aslına uygun bir şekilde tespit etmemizin ne denli güç olduğunu ve karşımıza çıkan rivayetlere nasıl yaklaşmamız gerektiğini belirten ifadelerdir.

Söz konusu olayların, Aşûre gününün ay takvimine göre Muharrem'in 10. gününde gerçekleştiği rivayetlerine yer veren tarih kaynaklarımızın, maalesef dayandıkları hiç bir tarihi delil ve kaynakları yoktur. Anlaşılan o ki, Müslümanların, Yahudi ve Hıristiyanlarla zaman zaman bir arada bulunmalarının doğurduğu bir sonuç olarak, bu günde olduğu varsayılan olaylar hakkındaki söylentiler sözlü geleneğe yerleşmiş, daha sonra da herhangi bir tenkide tabi tutulmadan yazılı kaynaklara geçmiştir. Bu durum özellikle İslam tarihi literatürünün nasıl bir zihniyetle teşekkül ve gelişim gösterdiğini yansıtması bakımından önemli bir örnektir. İşte bu noktada asıl tartışılması gereken husus, söz konusu olayların tarihinden ziyade, Aşûre günü olarak isimlendirilmiş günü, kutsal ve önemli addedilen her olay için sorgulamaksızın kullanagelmiş ve ona kutsiyet yüklemiş zihniyetin yapısıdır.

Muhtemelen Yahudi kültüründen, Müslüman kültürüne geçmiş olan bu sözlü tarih yakıştırmasının, onların tarihine de hangi devrede adapte edildiğini bilememekteyiz. Daha doğrusu bu yakıştırma Müslüman yazarlarca yapılmış gibi gözükmektedir. Bu günün Yahudi kültüründeki yerini tespit noktasına geçmeden evvel, İslam öncesi ve sonrası Aşûre günü ve bu günde tutulan oruçla ilgili elde ettiğimiz bilgileri aktarmak daha uygun olacaktır.

Kurân-ı Kerim'de, Ramazan orucunun farziyetini bildiren Bakara sûresinin 183. ayetinden anlaşılmaktadır ki, oruç eski dinlerin şiarındandı. Kureyş'in de Aşûre günü oruç tuttukları şeklinde Hz. Aişe ve Abdullah b. Ömer'e dayandırılan rivayetler vardır. Hz. Aişe'nin rivayeti şöyledir:

«Aşûrâ, Kureyş'in cahiliye devrinde oruç tuttuğu bir gündü. Resûlullah da buna riayet ediyordu. Medine'ye hicret edince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretmiştir. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca kendisi Aşûre gününde oruç tutmayı bırakmış, bundan sonra Müslümanlardan dileyen bu günde oruç tutmuş, dileyen tutmamıştır."

Abdullah b. Ömer'in rivayeti de şu şekildedir:

"Aşure, cahiliye devri insanlarının oruç tuttuğu bir gündü. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca Resûlullah'a aşure konusu sorulmuş, o da 'Aşure, Allah'ın günlerinden bir gündür, dileyen bu günde oruç tutsun, dileyen tutmasın' buyurmuştur."

Bu rivayetlerden, Kureyş'in Aşûre günü oruç tuttukları anlaşılmakla birlikte, bu orucun bütün kabileler arasında kabu1 görmüş bir oruç olup olmadığı net bir şekilde anlaşılamamaktadır. Ayrıca aktardığımız rivayetlere rağmen, İslam öncesi Araplarda orucun olup olmadığı konusu tartışmalı bir konudur. İslam'dan önce oruç hakkındaki bilgilerin gerçekten çok az olması, bizim o dönemdeki oruç ibadetinin nasıllığı ve niceliği hakkında kesin yargılar ortaya koymamıza engeldir. Bu hususta Arapların İslam öncesi siyasi, sosyal, kültürel ve ticari hayatlarının bütün yönleri hakkında zaman zaman detaylı bilgilere rastladığımız cahiliye şiirlerinde de bizi aydınlatacak bilgiler bulamamaktayız.

Bu durumda Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretten sonra, Yahudilerle henüz iyi geçinildiği bir dönemde Aşûre günü ve orucu hakkında ilk kez bilgilendiği de düşünülebilir. Çünkü iddia edildiği gibi Kureyş ve Hz. Peygamber bu günde İslam öncesinden beri oruç tutuyor olsaydı, Hz. Peygamber Yahudileri oruçlu bulduğu bir günde bunun sebebini sorup, kendisi oruç tutup Müslümanlara da tutmalarını emretmezdi. Yahudiler ile Hz. Peygamber arasında geçen diyalog yaygın olarak İslam tarihi kaynaklarımızda şu şekilde yer almıştır: Hz,Peygamber Yahudilerle görüştüğü bir gün onların oruçlu olduklarını öğrenmiş ve sebebini sormuştur. Yahudiler cevaben bu günde Hz. Musa ve İsrailoğulları'nın Firavun'un zulmünden kurtulduklarını, Firavun ve ailesinin de suda boğularak öldüklerini söylemişlerdir. Bunun üzerine Hz. Peygamber de 'biz Musa'ya sizden daha layık ve yakınız' diyerek o gün Aşûre orucunu tutmuş ve Müslümanların da tutmalarını istemiştir.9 Bu haberden çıkan sonuç ve sorun şudur: Eğer Kureyş bu orucu biliyor ve tutuyor olsaydı, Hz. Peygamber'in de bilmesi ve Yahudilerin izahı karşısında 'biz de zaten bilir ve tutarız' ya da 'biz de tutarız ancak bize atamız İbrahim'den kalmış bir oruçtur' gibi farklı gerekçeler ileri sürerek cevap vermesi gerekmez miydi? İşte tüm bu çelişkiler nedeniyle zihnimizde oluşan kanaat odur ki, Hz. Peygamber hicret sonrası içine girdiği yeni sosyal çevrede İslam'ın ve Müslümanların geleceğini düşünerek belirttiğimiz şekilde davranmış, Muharrem'in 10. gününe yani Aşûre gününe denk gelen Yahudilerin bu orucunu tutmakta ve Müslümanların tutrnalarını istemekte bir sakınca görmemiştir.

Hz. Peygamber'in bu tavrını Medine'deki farklı kesimleri kaynaştırıcı bir girişim olarak da algılamak mümkündür. Bu açıdan bakıldığında Hz. Peygamber'in bu günün saygınlığını Yahudilerin belirttikleri gerekçelerle kabul etmesinde, tarihi bağlamda bir sorun kalmamaktadır. Onun bu fiilini nehyeden bir vahyin gelmemesi ve Ramazan orucunun farziyetinden sonra da kendisinin tutmadığı yolunda rivayetler bulunması buna delalettir. Müslümanları da bu hususta serbest bırakmış olması, bu güne saygının ve oruç tutulmasının İslam öncesinden kaynaklanan ve İslamiyet'ten sonra hac ibadeti gibi yeniden saygınlık kazanan vazgeçilmez bir uygulama olmadığını ortaya koymaktadır. Çünkü İslam yapılması ve yapılmaması gerekenleri net bir şekilde belirtmiştir. Netice olarak belirtmek gerekirse; Aştıre gününün Müslümanlarca kutsal bir gün kabul edilişinin tarihi kökeninde dini bir etkenden ziyade, Hz. Peygamber'in hicret sonrası Medine'de takip ettiği siyasetin etkisinin olduğunu söylemek durumundayız. Kaynaklarımızdan edindiğimiz kanaat bu şekildedir. Hz. Peygamber'in ashabını bu hususta serbest bırakması da, oruç ve daha başka birtakım dini uygulamalarla geçirilen böyle bir günün, İslam'ın ortaya koyduğu temel inanç ve ibadet olgusuna ters olmadığını ortaya koymuştur diye düşünmekteyiz.

Ancak bu anlayış, hicri 61/680 yılında gerçekleşen üzücü Kerbela hadisesine kadar ifade etmeye çalıştığımız saf haliyle devam edecek, daha sonra Şia'nın kazandırmaya çalıştığı siyası boyuta muhalif olarak Emevi idaresince siyasallaştınlacaktır.

Aştıre gününün İslam tarihi kaynaklarına aksettiği görünüm ile Yahudi inancındaki görünümü ise farklılık arz etmektedir. Yahudilikte bu gün, "Yom Kipur Katan" olarak ifade edilmiştir. "Kipur" sözcüğü İbranice'de, Tanrıyla hesaplaşıp temize çıkma, kefaret ödeme anlamındaki "Lehaper" fiilinden türemiştir. Aynı fiilden türeyen diğer bir sözcük de "Kapara" sözcüğüdür. Arapça ve Türkçe'de aynı anlamda kullanılan "kefaret" kelimesi de yine bu kökten gelir. Yom Kipur (Kipur günü), Yahudi takviminin en önemli, en yüce ve en kutsal günüdür. Nedamet, pişmanlık, dua, yakarış, kişinin vicdanıyla ve Tanrıyla hesaplaşarak yargılanma ve sonra da kendini yenileyerek temize çıkma, Teşuva'ya ulaşma günüdür.

Yahudiler halen de bu günde oruç tutarlar. Onlara göre Tışn (Eylül/Ekim) ayının 10. günü olan bu oruca, akşam güneşin batışından önce başlayıp bir sonraki gün yıldızlar görününceye kadar devam ederler. Çünkü onların gün telakkileri bu şekildedir. Şemsı ve Kamen takvimin ortak kullanıldığı Yahudi takviminden bu günün yani Yom Kipur Katan'ın Tışn ayının 10'una denk gelmesi için de artık ay uygulaması vardır. Bu uygulamaya göre de Yom Kipur orucu ya Eylül ya da Ekim içerisinde kutlanır. Müslümanlarda ise kamen takvim esas alındığından, Muharrem ayının 10. günü şemsi takvime göre her yıl on gün önceye gelir ve yıldan yıla değişir.[2]

Aşûre Gününün Fazîleti

İslâm ulemasının çoğunluğuna göre Aşûre gününün fazîletlerini şöyle sıralayabiliriz:

  1. Aşûre orucu bir yıla keffârettir. O gün, Allah-u Teâlâ'nın öyle bir ikramıdır ki, onu, ümmet-i Muhammed'in günahlarına keffâret, hatalarına temizleyici kılmıştır.
  2. Allah-u Teâlâ, Âdem (a.s.)'ın tövbesini Aşûre günü kabûl etmiştir.
  3. Allah-u Teâlâ İdris (a.s.)'ı Aşûre günü göğe kaldırmıştır.
  4. Allah-u Teâlâ Nuh (a.s.)'ın gemisini Aşûre günü Cûdi dağında karaya oturtmuştur.
  5. İbrâhîm (a.s.) Aşûre günü doğmuştur. Allah-u Teâlâ onu o gün, kendisine Halîl edinmiştir. Nemrud'un ateşinden de o gün kurtarmıştır.
  6. Allah-u Teâlâ Dâvud (a.s.)'ın tövbesini o gün kabûl etmiştir. Yine o gün Süleyman (a.s.)'a mülkünü vermiştir.
  7. Allah-u Teâlâ Eyyûb (a.s.)'ın sıkıntı ve hastalığını Aşûre günü gidermiştir.
  8. Allah-u Teâlâ Mûsâ (a.s.)'ı denizden Aşûre günü kurtarmış ve Fir'avn'u o gün denizde helâk eylemiştir.
  9. Allah-u Teâlâ Yûnus (a.s.)'ı, balığın karnından Aşûre günü kurtarmıştır.
  10. Allah-u Teâlâ Îsâ (a.s.)'ı, Aşûre günü göğe kaldırmıştır.
  11. Allah-u Teâlâ gökleri Aşûre günü yaratmıştır.[3][4]

Aşûre Orucu

İslam dininin temel ibadetlerinden biri olan, şekil ve süresi farklı da olsa geçmiş ümmetlere de emredilmiş bir ibadet olan oruç, hicretten bir buçuk yıl sonra Şaban ayında farz kılınmıştır. Orucun farz kılınmasının hikmeti, Allah'ın emrine boyun eğmekle kulluk zevkini tatmak; ruhu, riya ve gösteriş hastalıklarından arındırarak ihlâsı arttırmak ve kendisini Allah'ın korumasına teslim etmek için nefis ile mücadele etmektir.[5]

"Ey iman edenler! Sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç size de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki sakınırsınız." [6] ayetinden öğreniyoruz ki oruç, bütün ümmetlere emredilmiş bir ibadettir. Ramazan ayında oruç tutma ise Hz. Muhammed'in ümmetine has bir durumdur. Oruç ibadetini diğer ibadetlerden ayıran en önemli özellik, Allah'ın onu kendi zatına nisbet etmiş olmasıdır. Bir hadiste “Âdemoğlunun bütün amelleri kendisi içindir, oruç müstesna. O benim içindir. Onun mükâfâtını ben vereceğim.” [7] buyurulur. Orucun Allah'ın zatına nisbet edilmiş olmasının sebebi, hiçbir insanın Allah'tan başkası adına oruç tutmamasıdır.[8]

Aşûrenin menşei konusunda yukarıda verilen iki temel görüş, aslında bugünün önemi yanında bu günde oruç tutulmasına da vurgu yapmaktaydı. Hadislerde teşvik edilen nâfile oruç tutma günlerinden biri de Muharrem ayının onuncu günü olan aşûre günüdür. Esasen bugünü gündeme taşıyan hususların başında bu günde tutulan oruç ve bu orucun niteliği gelmektedir. Bu günde oruç tutulmasına dair görüşlerden biri, Hz. Âişe ile Abdullah b. Ömer'in rivayetlerine dayanmaktadır. Buhari'de, Hz. Âişe'den nakledilen rivayet şöyledir:

“Câhiliye Devrinde Kureyş kabilesi aşure günü orucu tutarlardı; Peygamber de tutuyordu. Medine'ye hicret edince, hem kendisi tuttu hem de başkalarına tutulmasını emretti. Ramazan orucu farz kılınınca, kendisi aşûre gününde oruç tutmayı bıraktı ve ‘dileyen tutsun, dileyen tutmasın' dedi”.[9]

Abdullah b. Ömer'in aynı konudaki rivayeti ise şöyledir: “Aşûre, Câhiliye Devri insanlarının oruç tuttuğu bir gündü. Fakat ramazan orucu farz kılınınca Resûlullah'a aşûre konusu soruldu, o da, ‘Aşûre, Allah'ın günlerinden bir gündür, dileyen bugünde oruç tutsun, dileyen tutmasın' buyurdu”.[10]

Ashab arasında ilimleriyle öne çıkan bu iki sahâbînin rivayetlerinden, Câhiliye devrinde, Kureyş'in bugüne saygı duyduğu, Kabe'nin örtüsünü bugünde değiştirdiği ve ona tam saygı duymalarının bir nişanesi olarak da bu günde oruç tuttukları, Hz. Peygamber'in de bu orucu tuttuğu, Ramazan orucunun farz kılınması ile birlikte bu günde oruç tutma yükümlülüğünün kalktığı anlaşılmaktadır.[11]

Diğer görüşe göre, Hz. Nuh'tan itibaren bütün Sâmî dinlerde makbul sayılan aşûre gününde oruç tutmak Yahudilere farz kılınmıştı. Onlar, yedinci ayları olan Tişrin'in onuncu gününe rastlayan aşûreyi bayram kabul ederek birtakım merasimler yapar ve bir yıllık günahlardan temizlenmek üzere oruç tutarlardı.[12]

Hz. Muhammed (a.s.) Medine'ye hicret edince Yahudilerin aşure gününde oruç tuttuklarını gördü. Bu durumu onlara sorunca onlar şöyle dediler: “Bu gün kutsal bir gündür. Bu günde Allah Hz. Musa ve İsrailoğullarını düşmanlarından kurtardı. Musa bugünde oruç tuttu.”. Bunun üzerine Allah Resûlü: “Biz Musa'ya sizden daha layıkız.”.[13] diyerek bugünde hem kendisi oruç tutu, hem de başkalarına tutmalarını emretti.

Bu ifadelerden, Hz. Musa'nın Allah'a şükür için bugünde oruç tuttuğu, böylece, hicretten önce bugüne duyduğu saygıya, Hz. Mûsâ'nın bu kaderi de eklenince Hz. Muhammed'in katında bugünün öneminin daha da arttığı, bir veya iki defa bu orucu tuttuğu ve Müslümanlardan da tutmalarını istediği, Ramazan orucunun farz kılınmasıyla bu orucu isteğe bıraktığı anlaşılmaktadır. Hz. Muhammed'in sadece Yahudilere has olmayan aşûre orucunu emretmesi tabii bir şeydir. Böyle bir tavsiyeden, kendisinin Yahudileri taklit ettiği veya bu orucu Yahudilerden öğrendiği neticesini çıkarmak öncelikle, bütün semavî dinlerin kabul ettiği, ‘ibadetlerin şekil ve zamanının Allah tarafından tayin edildiği' hususunu ve sonra ‘semavî dinlerin aynı kaynağa bağlı olduğu' gerçeğini kabul etmemektir. Kaldı ki Hz. Muhammed, Yahudileri taklit etmemek ve onların bazı uygulamalarının aynen İslâm bünyesine girmesine engel olmaları konusunda müminleri uyarmış ve onlara sadece aşûre günü değil Muharremin dokuz ve on veya on ve on birinci günlerinde oruç tutmalarını tavsiye etmiştir.[14][1]

Aşûre Günüyle İlgili Hadîs-i Şerîfler

İbn-i Abbas'ın rivayet ettiği bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmaktadır: “Aşûre günü oruç tutana, on bin melek sevâbı verilir. Muharremin Aşûre günü oruç tutana on bin şehîd, on bin hac ve umre sevâbı verilir. Muharremin onuncu günü olan Aşûre gününde bir yetîmin başını okşayana Allah-u Teâlâ o yetîmin başındaki saçlar kadar cennette derece verir. Aşûre gecesi bir mü'mine iftar verene, Allah-u Teâlâ katında bütün ümmet-i Muhammed'e iftar vermiş ve karınlarını doyurmuş gibi sevap yazılır.”

Bunun üzerine Ashâb-ı Kirâm: “Yâ Resûlullah, Allah-u Teâlâ Aşûre gününü diğer günlerden üstün tutmuş mudur?” diye sordular. Resûlullah (s.a.v.) de söyle cevap verdi:

“Evet, Allah-u Teâlâ Aşûre gününü diğer günlerden üstün tutmuştur. Allah-u Teâlâ gökleri Aşûre günü (Muharremin onuncu günü) yarattı. Dağları, denizleri, kalemi, levh'i ve Âdem (a.s.)'ı Aşûre günü yarattı. Âdem (a.s.)'ı Aşûre günü cennete soktu. İbrâhîm (a.s.)'ı Aşûre günü kurtardı. Aşûre gününde, oğlunun yerine kesmek üzere ona büyük bir koç verdi. Allah-u Teâlâ,  Firavun'u Aşûre günü boğdu. Eyyûb (a.s.)'dan belâyı Aşûre günü kaldırdı. Âdem (a.s.)'in tövbesini Aşûre günü kabûl etti. Dâvûd (a.s.)'un zellesini Aşûre günü bağışladı. Îsâ (a.s.) Aşûre günü dünyâya geldi. Kıyâmet de Aşûre günü inecektir.” [15]

Hz. Âişe'den bir rivâyet de şöyledir: “Aşûre Kureyş'in câhiliyye devrinde oruç tuttuğu bir gündü. Resûlullah (s.a.v.) de buna riayet ediyordu. Medine'ye hicret edince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretmişti. Fakat Ramazan Orucu farz kılınınca kendisi Aşûre gününde oruç tutmayı bırakmış, bundan sonra Müslümanlardan dileyen bu günde oruç tutmuş, dileyen tutmamıştır.” [16]

Abdullah b. Ömer'in bu konudaki rivayeti de şöyledir: “Aşûre câhiliyye devri insanlarının oruç tuttuğu bir gündü. Fakat Ramazan Orucu farz kılınınca Resûlullah (s.a.v)'e Aşûre konusu sorulmuş, o da: “Aşûre Allah'ın günlerinden bir gündür, dileyen bu günde oruç tutsun, dileyen tutmasın.” buyurmuştur.[17]

İbn-i Abbas,  şöyle demiştir: Peygamber (s.a.v.) Medine'ye geldi, Yahudiler Aşûre orucu tutuyorlardı. Onlar; “Bu, kendisinde Mûsâ'nın Firavun'a galip olduğu gündür” dediler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v) sahabelerine: “Sizler Mûsâ'ya onlardan daha ziyâde lâyıksınız, onun için sizler de bu gün oruç tutun.” buyurdu.[18]

İbn Ömer,  şöyle demiştir: Kureyş, câhiliye devrinde Aşûre günü oruç tutardı. Sonra Resûlullah (s.a.v.) Medîne'ye gelince insanlara bu Aşûre orucunu tutmayı emretti. Nihâyet Ramazan Orucu farz kılınınca Resûlullah (s.a.v.): “Aşûre orucunu tutmak isteyen onu yine tutsun; isteyen de yesin.” buyurdu. [19]

Selemetü'bnü'l-Ekva', şöyle demiştir: “Peygamber (s.a.v.) Eslem kabîlesinden (Hind b. Esmâ isminde) bir kişiye, insanlar içinde şunu îlân et diye emretti: “Her kim yemek yediyse, günün geri kalanında yemekten kendini tutsun! Yememiş olan kimse ise oruç tutsun. Çünkü bu gün Aşûre günüdür.” [20]

Ebû Katâde'den rivayete göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Aşûre gününün orucunun, kendinden önceki seneye kefâret olmasını Allah'tan kuvvetle ümit ediyorum.” [21]

İbn-i Abbas'tan rivâyet edilmiştir. Dedi ki: “Rasûlullah (s.a.v.), Aşûre orucunun onuncu gün tutulmasını emretti!” [22]

Yine İbn-i Abbas'tan rivâyet edilmiştir:“Muharremin dokuzuncu ve onuncu günleri oruç tutarak Yahûdîlere muhâlefet edin!” [23]

Hazret-i Ali (k.v.)'den rivayet edilmiştir: “Aşûre gecesini ihyâ edeni, Allah-u Teâlâ dilediği şekilde ihyâ eder.” [24][25]

Kaynaklar ve Dipnotlar

[1] Doç. Dr. Metin Bozkuş, "Aşûre Günü, Muharrem Mâtemi/Orucu Ve Sivas'ta Aşûre Uygulamaları", C.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi XII/1 - 2008, 33-61.
[2] Dr. Faruk Baş, "Aşure Günü, Tarihsel Boyutu ve Osmanlı Dini Hayatındaki Yeri Üzerine Düşünceler", AÜiFD XLV (2004), sayı 1, s. 167-170.
[3] Abdülkadir Geylânî, "Gunyetü't-Tâlibîn", Çeviren: A. Fârûk Meyan, Çelik Yayınevi, 7. baskı, İstanbul, 1992, s. 355.
[4] Özlenen Fark -Aylık İlmî Araştırmalar Dergisi-, "Aşûre Günü Ve Hazreti Hüseyin (R.A.)", Haziran 1999, Sayı 35
[5] Bknz. Yaşar Kandemir- İsmail L. Çakan ve Raşit Küçük, Riyâzü's-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İstanbul, 1998, V/ 473-474.
[6] Bakara, 2/183.
[7] Buharî, el-Câmiu's-Sahih, Savm, 9; Müslim, Sahihi Müslim, Sıyam, 161.
[8] Bknz.Selahattin Yıldırım, Resûlullah'ın Dilinden Ramazan ve Oruç, İstanbul, 2007, s.37; Ali Çelik, Peygamberimiz'in Ramazan Günlüğü, İstanbul, 2003, s.23-23
[9] Buhari, Sahih, Savm,69; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, İstanbul, 1992, IV/29-30.
[10] Ahmed İbn Hanbel, Müsned, II/57, 143.
[11] Bkz.İbn Kayyim el-Cevzi, Zâdü'l-Meâd, tah. Şuayb–Abdulkadir Arnavut, Kuveyt, 1994, II/70; Bedri Noyan, Bektaşilik-Alevilik Nedir, İstanbul, 1995, s.150.
[12] Leviller, 16/30-34, 23/27.
[13] Buhari, Sahih, Savm,69; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, II/359-360. Hadislerde aşure orucu konusunda teşviklerin olduğunu görmekteyiz. Bir hadiste, aşure orucunun, yıl içindeki küçük günahlara kefaret olacağı (Müslim, Sıyam, 36), bir başka hadiste ise, ramazan orucundan sonraki faziletli orucun muharremde tutulan oruç olduğu ifade edilir.(Müslim, Sıyam, 38)
[14] Buhari, Sahih, Savm,69.
[15] Abdülkadir Geylânî, a.g.e., s. 352.
[16] Buhârî, Savm 69; Tirmîzî, Savm 48; Müsned c.VI, s. 29–30
[17] Müsned, c. II, s. 59, 143.
[18] Buhârî, Kitâbu't-Tefsir 158.
[19] Buhârî, Savm 1.
[20] Buhârî, Savm 68 ; Geylânî, a.g.e., s. 356.
[21] Tirmîzî, Savm 47.
[22] Tirmizî, Savm 49.
[23] Tirmîzî, Savm 49.
[24] Geylânî, a.g.e., s. 353
[25] Özlenen Fark Aylık İlmî Araştırmalar Dergisi, a.g.e.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36696309 ziyaretçi (102743273 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.