Affet Bizleri Ey Bacım yahut Yağmur
 
yağmur, başörtüsü, zulüm, gözyaşı

Affet Bizleri Ey Bacım ya da Yağmur

Şiir: Akhenaton

Bu Şiirin Hikayesi

Lisedeyken bizim kuşağın örnek aldığı şairlerin başında Necip Fazıl Kısakürek başı çekerdi. Onun Kaldırımları’na özenir şiirler yazardık. Aşağıdaki mısralar, bir lise öğrencisi olarak bu anlamda yazdığım ilk şiirdir:

Hasretin, içimde tasmasız gezen,
İçimdeki kuduz binlerce adam!
Alnımda koridor koridor yüzen -
Sönen lambalarla dolu boş odam.

Soyun ey dudağında her bûsesi,
Emilen ey korku, görünsün etin!
Rûhumu kemiren gıcırtı sesi;
Parmağı sırtımda bir iskeletin.

Ezip de koynumda ölü etleri
Eski bir tabutum soğuk ve de dar
Takılmış rûhuma ezelden beri
Tenimde et yiyen obur yılanlar”

Üniversite yıllarına gelince, Necip Fazıl’ın yanında Cahit Zarifoğlu da eklendi “Şairlerim” defterine. Sonra biraz Nurullah Genç, Bahaddin Karakoç, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Ülkü Tamer derken 2. senemizde vize sınavlarına hazırlandığımız zamanda, ders fotokopilerini çektirmek için rektörlüğün tam karşısında yer alan fotokopi dükkanına daldım. İçerisi hergünki gibi öğrencilerle doluydu.

Sıramı beklerken orada daha önceden çekilmiş bir sürü fotokopi yığını gördüm. Bunlardan tek sayfalık olan ve pembe-mavi renkli kâğıtlara çekilen fotokopiler ilgimi çekti. Ortasında kocaman bir “gül” resmi, yanlarda da bir şiirin dağılmış hali, ortasında da o şiirin hikâyesi.

Fotokopilerden bir tanesini elime aldım ve şairin adında yoğunlaştım… Sezai Karakoç… O zaman kadar hiç duyduğum, rast geldiğim bir şair değildi. Bahaddin Karakoç’u, Abdurrahim Karakoç’u (rahmetli abimin en sevdiği şairdi, çocukluğumuz, onun bir teyp kasetine kaydettiği Abdurrahim Karakoç şiirlerini dinleyerek geçmişti) duymuştum da bu Sezai Karakoç da kimdi?

Ders fotokopilerini çektirdikten sonra dükkân sahibine o renkli fotokopileri göstererek bir tanesini alabilir miyim diye sordum. Gülümseyerek bir tanesini hediye etti. (O fotokopi, hala şiir defterimin son sayfasında yapışık halde durur, çok değerli bir hatıradır benim için)

Bekar evime vardığımda, küçük tüpün üstüne çaydanlığı koydum ve beklemeye başladım. Yine benim gibi “Türk Dili ve Edebiyatı” öğrencisi olan ve benden bir sınıf üstte olan Yusuf Özhanoğlu’yla aynı evin iki odasını paylaşıyorduk. Masama geçip ders fotokopilerini incelerken o şiir fotokopisini hatırladım ve elime alıp şöyle okumaya başladım…

Şöyle başlıyordu o şiir:

“Monna Roza, siyah güller, ak güller…”

Şiiri okurken rengim değişmeye başladı. Hani “Şiir”in kök anlamı “Şuur”dur ya. Şuurumu alt-üst etmişti. Şiiri sesli sesli okurken kah kızarıyordum kah bozarıyordum. Şöyle diyordu şiirde:

“Yağmurlardan sonra büyürmüş başak, meyveler sabırla olgunlaşırmış. Birgün gözlerimin taaa içine bak; anlarsın ölüler niçin yaşarmış…”

“Kanadı kırık kuş, merhamet ister…”

“Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa, henüz dinlemedin benden türküler. Benim aşkım uymaz öyle her saza; en güzel şarkıyı bir kurşun söyler…”

“Artık inan bana muhacir kızı, Dinle ve kabul et itirafımı…”

O şiiri sanki yazan bendim. Kanadı kırık kuş merhamet ister diyen, birgün gözlerimin taaa içine bak; anlarsın ölüler niçin yaşarmış diyen…

Hani dostum, biz Anadolu çocuğuyuz… Lisede bir kız bize tokalaşmak için el uzattığında yüzlerimiz al al, mahçupça gülümseyen ve özür dileyen çocuklarız… Ondan değil mi sevdalarımızı şiirlerimize sır gibi gömüşümüz, Sezen Aksu dinleyişimiz, Ferdi Tayfur dinleyişimiz…

Hani o sıralar biz de öyle seviyoruz birini, kendi Mona Roza’mızı ve söyleyemiyoruz, sadece günlüklerimize şiirlerle nakış nakış sevdalarımızı örüyoruz… O yürüyor, biz peşinden savrulup gidiyoruz.

Velhasıl, Sezai Karakoç’la ve Mona Roza şiiriyle tanışmamın kısa hikayesi budur. Artık kantinde ateşli edebiyat sohbetlerimizi Sezai Karakoç ve şiirleri süslemeye/şekillendirmeye başlamış ve o dönem ve şiirlerimizde derin bir Sezai Karakoç etkisi görülmeye başlamıştır.

O yıllarda şiirlerimizi sınıf arkadaşım Sevgili Mahmut Güven’in çıkardığı ayna edebiyat dergisine gönderiyorduk. Salih Zeki Şahin de bunlardan biriydi. Edebiyat yazılarını severek okuduğum sınıf arkadaşlarımdan biriydi. Birgün teneffüste elimdeki post-modern şiir adlı ders fotokopisini gördü ve “Koşun koşun babo, postmo olmuş!” diye kahkaha atmaya başladı. Gülerek hatırladığım anılarımdan biridir bu.

Hani sınıf arkadaşlarım da bana ismimle hitap etmez, “babo” derlerdi. Babo aşağı – babo yukarı… Bunun nedeni, Kahraman Maraş İhlas Özel Erkek Öğrenci Yurdu'nda kaldığım sıralar konuştuğu zaman bizi şenlendiren, kahkahalara boğan bir dostumuz vardı. Sürekli karşısındakine “babo” diye hitap ederdi. Şivesiyle bazen ermeni Türkçesini taklit ederdi fln. O’nun bu “babo” hitabı, yüklemlerine koyduğu “gelooorum”lar, “gidooorum”lar bir hastalık gibi benim dilime de dolandı. Şimdi ne zaman sınıf arkadaşlarımdan biriyle sohbet etsem ya da telde görüşsem, kullandıkları hitap hep BABO’dur )))))))

İşte bir edebiyat öğrencisi olarak, şiirlerimizde Sezai Karakoç tarzının girdiği o dönemlerde başörtüsü yasağı bizim üniversiteye de sıçradı. Derse giremeyenler, peruk takmak zorunda kalanlar, başörtülü arkadaşlarımızı sınıftan atan ülkücü hocalar… Hani bir önceki seçimlerde “Başörtüsü yasağını kaldıracağıııızzz!” diye bas bas bağırıyordu ya o siyasi parti…

Birgün tenefüs bitişi dersliğe döndüm. Sınıf arkadaşlarım olan birkaç başörtülü kızın başörtülerini mendil yaparak gözyaşlarını sildiklerini gördüm… O görüntü akşam bekar evime dönünceye kadar hiç aklımdan çıkmadı.

O hafta, mecliste o malum partinin de için de olduğu ERKEKLİK tartışmaları alevlenmişti. Hem ülkücü hocaların başörtülü arkadaşlarımızı sınıftan çıkarmasına, hem geçmiş mitinglerde başörtüsü yasağını kaldıracağız diye çektiği nutuklara, şimdi de gelip meclis’te ERKEK’lik taslamalarına ve en çok da o gün, sınıf arkadaşlarımın o başörtülerini mendil gibi kullanarak gözyaşlarını silmelerine ve biz erkek öğrencilerin elimizden hiçbir şey gelmemesinin getirdiği özür niteliğinde Sezai Karakoç’un Monna Roza’sı tarzında ve her kıtanın ilk harflerine “AFFET BİZLERİ EY BACIM” akrostişini yerleştirerek YAĞMUR şiirini yazdım…

“Gözyaşları yağmurları”nı mendillerin silmeye çalıştığı ama yetersiz kaldığı bir çabalamanın, erkeğim diye geçinenlerin yalnız bıraktığı ve o erkekliği o gencecik kızların yüklendiği bir kavganın ve dik duruşun hikayesi “Yağmur”……………….

Yağmur

Ayrılık getirecek bu YAĞMUR belli;
Havada yine hicrân kokusu var.
Sen bu ellerden gittin gideli,
Ağlıyor ardından hep bu YAĞMUR'lar.
Ayrılık getirecek bu YAĞMUR belli.

Feryâtlar düştü hissene: “bembeyaz.”
Ne bülbüle gâm ne de figân düştü.
Her acı dudağında mağrûr bir hâz;
Saadet gözlerine bir nâlân düştü.
Feryâtlar düştü hissene: “bembeyaz.”

Feryâtlar, feryâtlar. Duymuyor kimse!
Vicdânlar sağır, taş ve ateşten -
Yaratılmış, sahte, dar bir elbise.
Yamaçta aksi, kısacık ve içten -
Feryâtlar, feryâtlar. Duymuyor kimse!

Eller semâlarda; bulutlu gözler:
“Bu karanlık gecenin sabâhı nerde? ”
Gözyaşları gözyaşlarını izler;
Ve bir yaprak gibi titrerde,
Eller semâlarda; bulutlu gözler:

Taş kalplere anlatmak ahh. Ne kadar zor -
Gerçeklerin masal olmadığını.
Bir darbe de dostun kendisi kor;
Basar hemen sonra da kahkâyı.
Taş kalplere anlatmak ahh. Ne kadar zor! ..

Beklemek, beklemek. Acaba neyi?
Sevgi nedir bilmeyen gönüllerden -
Bir parça, küçücük. Dostça sevgiyi.
Herşeye rağmen bıkmayıp yeniden,
Beklemek, beklemek. Acaba neyi?

İnanmak. Ahhh. Sonuna dek inanmak.
Sonuna dek ve de gülercesine -
Ateşe bağrına gâmlı uzatmak.
Baharında birgün geleceğine,
İnanmak. Ahhh. Sonuna dek inanmak.

Zulümler, zulümler. Sonsuz zulümler.
Neden: Çünkü bu dava tehlikeli (!) ..
Açmasın, açmasın diye bu temiz güller
İğrenç yüzünde çağdaşlık maskeli -
Zulümler, zulümler. Sonsuz zulümler.

Limanda bomboş, sessiz bir gemi,
Kalkacak belki de, tahmin etmek zor.
Denizlere bakan “yeşil göz”leri,
Ümitsiz, beyhûde, suskun ağlıyor.
Limanda bomboş, sessiz bir gemi.

Erkek olamadık biz sizler kadar;
Seyrettik uzaktan sizi hüzünle.
Seyrettik, seyrettik sadece o kadar;
Bu kavganın gerçek yüzünde,
Erkek olamadık biz sizler kadar.

Rüyâlarda gezdik sizden habersiz;
Amaçsız, pembe - beyaz rüyâlarda.
Tasasız, gâyesiz, duygusuz ve hissiz -
Gafletler, gafletler ve hep ardarda
Rüyâlarda gezdik sizden habersiz;

İsmimizde kalmış delikanlılık;
Bilmeden hergün nâmerde uymuşuz.
Haftada bir cumâyı dindârlık sanıp,
Bunca yıl uyumuş, hep uyumuşuz.
İsmimizde kalmış delikanlılık.

Erkeklik değilmiş, değilmiş ölüm;
Erkeklik, daha ölmeden ölmekmiş.
Erkeklik, Allah için yanan gönlün -
Aşkından asla tâviz vermemekmiş.
Erkeklik değilmiş, değilmiş ölüm.

Yalanmış bir meğer “sahte zafer”ler;
“Leylâ”lar, “Mecnûn”lar hep bir yalanmış.
Asıl “Mecnûn”luk, Mevlâ’ya bir nefer;
Resûl’e yakışır ümmet olmakmış.
Yalanmış bir meğer “sahte zafer”ler.

Bulanmış nehirler nefsin tasında,
Günâhlar zevk olmuş, haramsa âdet.
Saklıymış meğer senin her gözyaşında,
Hakîkî mutluluk, gerçek saadet.
Bulanmış nehirler nefsin tasında.

Artık uyan, uyan eyy “Tûde-i Zinde”
Kalk ayağa sen de “Sakarya” gibi!
Uykular gezinen mahmûr yüzünde -
Açmalı sevdânın diriliş vakti! ..
Artık uyan, uyan eyy “Tûde-i Zinde”

Canlanın siz de eyy solgun çiçekler,
Canlanın siz de bir kıyâm vakti.
Ve şu kırık dallarda teker teker,
YAĞMUR damlalarını öper gibi,
Canlanın siz de eyy solgun çiçekler! ..

Islanın ve eriyin bu gözyaşlarında,
Başörtüsü mendil her bacınızın.
Erkeklik nedir görün varın da;
Varın bunu defterinize böyle yazın!
Islanın ve eriyin bu gözyaşlarında! ! !

Mevlâ’m affeder (!) bizi; sen de affet!
Affet bizleri ne olur buna muhtâcım.
Sen eyy gül ü rahmet, sen eyy hüsn ü iffet;
Affet bizleri ne olur eyy bacım;
Mevlâ’m affeder (!) bizi; sen de affet!

Akhenaton'un Diğer Şiirleri ❯❯






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 47384777 ziyaretçi (120711992 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)

gizli, gizli ilim, ilim, gizli ilimler