Ah
 
Ah, osmanlıca, hüsnü hat

Ah

Akhenaton

“Sanman ki sef'âdan semâh-ı râh ederim.
Döner döner bakarım, kûy-i yâre âh ederim.” (Esrar Dede – 1748-1797)

Ey siyah gözlerin ile gündüzleri geceye; bembeyaz ellerinle geceleri gündüze çeviren sevgili… Alfabeye benimle başlayanlar, Kuran’ı hatmettiler. Bense “Ayın” harfinde takılıp kaldım. Muallim, vezinleri öğretiyor, bense “Hasretün Hasretün Hasretün Hasretün”den başka bir şey sayıklamıyorum. Gönlümdeki özleme başka bir vezinle “âh” edemiyor, sitemlerimi, kederlerimi dudaklarımdan çıkarken ciğerlerimi söküp atacak zannettiğim bir “âhhhhh” hecesinden başka bir şeyle ifade edemiyorum….

Ey siyah saçları “leylâ”, yani gecenin adı olan sevgilim… Nereye baksam, her şeyi simsiyah görüyorum. Yazı tahtası siyah, tebeşir siyah, her şey saçlarının rengine dönmüş; her şey gönlümdeki kedere üzülüp mâtem elbisesi giymişler. Artık siyahlaşan bu gündüzleri, gecelerden ayırt edemiyorum…

Sen öyle çocuk gülüyorsun. Sen öyle ne nehir bakıyorsun. Sen öyle ne güneş gibi parlıyor, sen öyle yıldız gibi koridorlarda akıyor, sen öyle deniz gibi köpüklü çayını içiyor, sen öyle ebabil gibi merdivenden koşa koşa uçuyor, sen öyle kâbil gibi zülüflerinin keskin hançerini hâbil yüreğime saplıyor, sen öyle gül gibi bülbülü kendi köşesinde inletiyor, sen öyle bir tül gibi akşamları gönlümün ufuklarını kaplıyor, sen öyle sel gibi hasretinle gözlerimden akıyor, sen öyle el gibi yanımdan geçip gidiyorsun…

Ahhhhhhh…. Sigaramdan çektiğim her duman, kederle yere düşüp ölüyor… Ah’tan öteye geçemediğim her şiir, gerisini getiremeden bitiyor… Ahır Dağı’ndan çarpan her rüzgâr, beni bir gezegen gibi yörüngene itiyor… Ne zaman Şems’im olmuşsun da haberim olmamış. Ne zaman kalbimin sırça evini satın alıp oturmuşsun da kalbimdeki sevinçlere bile yer bile kalmamış. Ne zaman sen gözlerime bakıp gülmüşsün de o günüm, sana canımı kurban diye getirdiğim bir kurban bayramının sevincine dönüşmemiş… Ne zaman sen ufukları tutar gibi pencerenden gökyüzüne bakmışsın da, yıldızlar yüreğime muştu vurup “Sevgilin bizi izliyor, gel sen de beraber izle!” dememiş…

Gittiğin her yere beni yörüngesine hapsedip sürükleyen sevgilim…….. Özgürlüğümü 3 dinara satıp gözlerinin siyâhi kölesi olmuşum… Şimdi bu Kenan’da Yusuf’un öyküsüne ah dolu kirpiklerim bir mızrak gibi çekilip o öyküyü çoktan unutturdu… Mecnun’un ancak adı var diyor Fuzuli… Kabe’de ettiği dua, ona Leyla’yı unutturdu. Ahır Dağı’na fısıldadığım her sır, ona Ferhât’ı unutturdu. Toprağa çizdiğim her “Ayın” harfi, levhalara aşkını nakşeden Kerem’i unutturdu. Derdime gösterdiğim ahd-ü vefâ, bana Merhemi unutturdu. Çevrende ettiğim her say, bir tepeden bir tepeye say eden Hacer’i unutturdu. Kederimi katlayan her şedde, bana ötre’yi harf-i cer’i unutturdu. Şahdamarlarımda yürüdüğün her saniye, kalbime atmayı unutturdu. Cümlelerini kaybeden lal-ü ebkem dil, kalemime yazmayı unutturdu. Öyle bir başkent kurdun ki içimde, bir siyah bakışın bana Şehr-i İstanbul’u unutturdu. Öyle bir ateş düşürdün ki içime, Mecusi’ye yıldızları ve ateş’i unutturdu. Her sabah uyandığımda bana gülümseyen ruyetin, penceremden doğacak güneşi unutturdu. Su bile ateşi söndürmeyi unuttu da ben seni unutamadım ahhhhh……..

Şimdi kimbilir hangi beldede, hangi şehirde olan sevgilim… Dün dizinin dibinde sana Yemen kadar uzakken, şimdi belki çok çok uzak bir şehirde hala dizinin dibindeymişim gibi sana öyle yakınım… Dün sanki Ay’a elimi uzatır gibi yüzün öyle uzakken, şimdi rüzgar olup dudaklarını öpecekmiş kadar sana yakınım… Et bile tırnaktan kolay ayrılmazken ben sana canımı bağlayıp ölsen ben de ölecek kadar sana yakınım… İsa, günah taşımaktan vazgeçse, ben ahrette günahlarını üstlenecek kadar sana yakınım… Musa, asasını denize düşürse, ben gönlümdeki ateşle Kızıldeniz’i söndürecek kadar sana yakınım… Demirler Davud’un örsüne karşı gelse, ben vücudumdaki Toprak ve Demir’le adını örecek kadar sana yakınım… Her gece Züleyha gibi rüyamda Yusuf’u görecek kadar sana yakınım… Vallâhi aldığın her nefesi ben dudaklarımdan verecek kadar sana yakınım…

Esrâr Dede gibi, gökyüzünde dönüyor, dönüyor, dönüyorum. Sanıyor ki kuşlar, Mevleviler gibi ben de “sema” ediyorum… Oysa ben, beytinin üzerinde pencerenden başını uzatacağın tek bir ânın bekçisiyim… Oysa ben, ağaçlara ilkbaharı müjdeleyen ve önce senin bahçene düşen bir cemrenin elçisiyim… Oysa ben, hasretini tesbih tesbih sayan aşk vadisinin dervişiyim… Oysa ben sensizliğin inkârcısı, sessizliğin ermişiyim…

Ahhhhh….

Döner döner bakarım, “kuy-i yâr”e âhhhhhh ederim…..

Mehmet Akif Ardıç (Akhenaton),
22 Şubat 2017, Adana.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 42870914 ziyaretçi (113236392 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.