Akrebin Yolculuğu, III
 
Mükemmel olan müslümanlar değil islam'dır, Yusuf İslamMuhammed İkbalKhalid Yasin

Akrebin Yolculuğu

Mehmet Akif Ardıç (Akhenaton)

Bölüm 3: Kaybolan Çocuk Yüzlerimiz

İlkokulu bitirdiğimde, ailem beni Kuran Kursu’na gönderdi; öldüğümüzde arkamızdan bir Yasin okuyan olsun diye. Ama keşke bilselerdi bu dileğin kendi evlatları için bedelinin ne olacağını! Çocukken o dokunmaya korktuğumuz, kutsal bildiğimiz, kokusunu çocukça imanlarımızla içimize çektiğimiz Kuran-ı Kerîm’ler, o gün ezberlememiz gereken sayfayı ezberleyemeyince bir dayak aracı olarak defalarca patladı yüzlerimizde şamar gibi.

Çoğumuz, Kuran’a olan o çocuksu imanı ve kendimize olan özsaygımızı yitirdi. Çünkü artık Kuran, alt benliğimize bize işkence yapmak için uygulanan bir işkence aracına dönüşmüştü.

Tatillerde yüzlerimize, sessiz duruşumuza bakanlar, ne kadar sessiz, ne kadar efendi çocuk diyorlardı; ama efendiliğimizden değildi sessizliğimiz. Susturulmuş, öz güvenleri yok edilmiş, kendi yalnızlığına bürünmüş çocuklardık biz.

Birgün Allah bana hayırlı bir eş ve bir evlat verse, vallâhi çocuğumu dinini öğrenmesi için Kuran kurslarına ya da camiye gönderip onun dünyasını da ahretini de berbat etmem ve ona bu zulmü reva görmem. Benim yaşadıklarımı onun da yaşamasını istemem.

Artık din, benim için sadece bir kamburdu, çevre değiştirince ilk fırsatta o kamburu üzerimden atmayı düşündüğüm. Allah’ı zaten kimse öğretmemişti, bilmiyorduk, tanımıyorduk. Camide onun hakkında tek öğrendiğimiz şey, O’nun rabbimiz olduğu, zâti ve subuti sıfatları olduğu ve onu düşünen, Allah hakkında sorular soran kişilerin başına bol bol taşlar yağdırdığıydı. O’nun kim olduğunu çok sonraları, ancak 30 yaşlarında Kuran’ın mealiyle tanışınca öğrenecektim.

Ortaokul yıllarım, yine tercihi bana ait olmamak üzere imam hatip lisesinde ve aynı “efendilik” zannedilen sessizlikte geçti. İçimde dini duyguların zerresi yoktu. Ama arkadaşlarım ya da çevrem tarafından dışlanmamak için ne bunu dile getirebiliyor ne de çevremdeki herkesi kaybetmeyi göze alabiliyordum.

Ortaokul bitince önce bir meslek lisesine, ardından bir yıl bilgisayar programcılığı kurslarına yazıldım. Ardından da bilgisayar hocamızın aracılığıyla bir düz liseye girdim.

Lise yıllarım, dini bir boşluk içinde geçiyordu. İçimdeki bu boşluğu Müslüm Gürses, Orhan Gencebay ve Ferdi Tayfur şarkılarıyla doldurmuştum. Ruhumdaki isyanı böyle dile getirebiliyordum. Sonra “aşk”la tanıştım. Bir ön sırada oturan ve adı gibi gözleri de yıldız yıldız bir kıza aşık oldum.

O güne kadar, yani ne ortaokulda ne de meslek lisesinde, sınıfımızda hiç kız olmamıştı. Ne bir karşı cinsle tokalaşmış ne de sohbet etmiştim. Çünkü kendimize olan güveni ve özsaygıyı Kuran Kursu’nda yitirmiştik. Bu yüzden ona ne açılabildim, ne de ona “Merhaba, nasılsın?” demeye bile cesaretim oldu. Akraba kızlarıyla göz göze gelmeye bile utanırdım.

İçimde sınıf arkadaşım olan kıza duyduğum saklı aşk, gün geçtikçe büyüdü. Artık benim tek tanrım oydu. Erol Budan’ın “Sana taptım Allah gibi” diyen şarkısı dilimden düşmüyordu. Tanrı’dan nefret ediyordum. Kuran kursu ve imam hatip ortaokul yıllarımı kimseyle paylaşmıyor, beynimden söküp atmak istiyordum. Böylece ruhumdaki serserilik, arttıkça arttı. Alkole başladım. Sigarayı ise günde 2-3 pakete çıkarmıştım.

Her zaman olduğu gibi, yine sınıfın en çalışkanlarından biriydim. Ama derslere katıldığımdan değil; çocukluğumdan beri hayatımın kitaplar içinde geçmiş olmasından. Daha ortaokul sonunda yaklaşık iki bin kitaplık bir kütüphaneye sahiptim. Hem en çalışkanlardan biri olup hem de serseri ruhlu olmam, kimi öğretmenlerimi deli ediyordu. Çoğu beni dersinden çıkarıyordu. Belki de sınıfa çoğu kez alkollü geldiğimi anladıkları için.

Şunu itiraf etmeliyim ki, o yıllara kadar sadece Allah’ı değil; gerçek Müslümanları da tanımıyordum. Çevremdeki herkes için din, “atalar dini”ydi. Babadan ne gördüyse çocuk için de din oydu. Böyle büyüyordu herkes ve böyle ölüyorlardı.

Lise sondayken birgün okuldan sonra çalıştığım kahvemize temiz yüzlü 2-3 genç gelmişti. Hepsi de üniversite öğrencisiydi. İlk kez Müslümanlarla (daha doğrusu “Mümin” diyebileceklerimle) orda karşılaştım. Arada çayları tazelerken ya da boşları toplarken ilgilenmiyormuş gibi yapıp gizlice anlattıklarına kulak verdim. O zaman, bütün Müslümanların aynı olmadığını, dogmalardan ibaret olmayan başka bir İslam’ın da var olduğunu keşfettim. “Düşünme, Allah kafana taş atar.” diyen ve belki de sadece geçimini sağlamak içim imamlık mesleğini seçen hocaların, Sezai Karakoç’un deyimiyle o “yeşil sarıklı ulu hocalar”ın dışında inancını yaşayan, kul hakkı yemeyen, insanlara zulmetmeyen, okuyan, düşünen, idrak eden gerçekten de iman sahibi kulların olduğunu...

Bu olayın bendeki etkisi, uzun süreli olmadı; fakat “akrebin yolcuğu”nda önemli bir duraktı. En azından alkolü bırakmış ve hayatıma çeki-düzen vermiştim. Yaratıcı’ya duyduğum öfke ise hala dinmemişti. Hele de ikinci kez aşık olduktan ve o insanı bir kazada kaybettikten sonra...

Üniversite yıllarım, benim için en özgür yıllardı. Artık kambur olarak gördüğüm dini tamamen sırtımdan atmıştım. Dine (daha çok atalar dinine) olan anti-sempatim, daha da artmıştı. Çevremizce “hoca“ diye tanınan halamın oğlu, beni Gülen’cilere ait olan bir yurda yerleştirdi. Fakat onuncu gününde o yurttan ayrıldım. Çünkü o zamana kadar kelepçelenmeye, baskı alınmaya çalışılan ruhumun, kişiliğimin ve hayatımın bir kez daha baskı altına çalışılmasına isyan ettim.

Yurda girerken doldurduğum forumda, günde 2-3 paket sigara içtiğimi belirttiğim halde; yurda girdikten sonra önüne birçok yasaklar listesi konmuştu. Yurtta sigara içmek yasak, akşam 6’dan sonra yurttan dışarı çıkmak yasak, bir kızla yanyana görülmek yasak, şu yasak, bu yasak... Sonunda başka bir sınıf arkadaşımın kaldığı İhlas Öğrenci Yurdu’na kapağı attım. Atmak ki ne atmak... Yağmurdan kaçarken doluya tutulmaktı tam anlamıyla. Yurt müdürü, insanlara zorla namaz kıldırmaya çalışan adamın tekiydi.

İşte artık aklıma yerleşen Müslüman tarifi tamamen buydu. İnsanların özgür iradelerini ellerinden almaya, onların düşünceleri ve özel yaşamlarına tahakküm etmeye, onları köleleştirmeye çalışan bir sürü yobaz...

Üniversitenin ikinci yılında aynı bölümde ama benden bir üst sınıfta okuyan bir arkadaşımla eve çıktık. Ev dediğim, iki göz odadan oluşan ve mutfağıyla tuvaleti aynı odada olan bir yer işte... Odalardan birinde ben, diğerinde ise arkadaşım kalıyordu.

Sonra 3. kez, hayatıma aşk girdi. Ama bu kez bir deprem gibi... Yine başka bir sınıf arkadaşım olan bir kıza aşık oldum. Tabii ona da açılamadım. Çünkü kızlarla nasıl konuşulur bilmiyordum bile. Çünkü ileri derecede çekingendim. Sonra bu aşk, içimde büyüdükçe büyüdü ve aşkın bile ötesine geçti. Şiddeti her geçen gün daha da arttı. Yarın mahşer kurulsa, sevdiğimin saçına bir zarar gelmesin, ey Rabbim, onun günahlarını da bana yükle ki cehennemde sadece ben yanayım diyecek kadar... Sen hiç böyle bir sevgi gördün mü dostum? Ben, sevdim........

Sonra 3. sınıfın sonunda, final sınavlarına doğru, bir kırtasiye dükkanında yalnız yakaladığım arkadaşına son derece utanarak aşık olduğum kızın nişanlı olup olmadığını sordum. Kızsa yüzüme esefle bakıp “Bunu senden hiç beklemezdim.” dedi ve kapıdan çıktı gitti. Orda öylece donup kaldım... Başımdan aşağı bir kazan soğuk su dökülmüştü. Lanet ettim her şeye. Aşk denilen şeyi sanki en büyük günahmış gibi gören o yobaz kafalara. Tanrıya, hayata ve insanlara isyanlar savurarak yürüdüm yolları. Bir arkadaşıma bu şehirde bir meyhane olup olmadığını sordum. Yüzüme garip garip baktı, sonra beni bir meyhaneye götürdü. Kendimi ve herşeyi unutuncaya dek içtim. Uzun yıllardan sonra ilk kez...

Uzun müddet evime, odama kapandım. Bitkince, yorgunca uyudum. Okula çok az gittim. Her şeye isyan doluydum, ama her şeye... Doktora gidip bu yorgunluğun sebebini sordum. Depresyon dedi sadece. Bir depremmiş gerçekten de. Ama yeryüzünü değil ruhunu sallayıp harabeye çeviriyormuş. Bir ölüden farkın kalmıyormuş...

Uzun yıllar, her hatırladığımda isyan ettiğim bu olayı unutmak için antidepresanlar kullandım. O mezun oldu; bense okulu uzattıkça uzattım...

Sonra birgün gazetede bir İncil reklamı gördüm. “İncil’i okumak ister misiniz?” diyordu. “Tanrı sizi seviyor.” vs vs. Belki de farklı bir uğraşa yönelmek için bu mektuplaşma kurslarına katıldım. Yalnızdım... Çıkış yolu arıyordum... 6 ay sonra da Hıristiyanlığı seçtim.

Bir tanrıya inanmak, enerjimi tekrar yeniledi. Ama bu sevinç de kısa sürdü. Kiliselerdekilerin de Müslümanlardan farkı yoktu. Sorular sormaya başladığında ya camideki hocalar gibi köpürüp seni tanrının gazabıyla korkutuyorlar ya da “Her şeyin cevabını bilemeyiz, tanrı bilir.” deyip soruyu kestirip atıyorlardı. Madem her şeyin cevabını Tanrı biliyordu, neden insanlara bu dini anlatırken “Gerçeği bileceksiniz ve gerçek sizi özgür kılacak.” ayetini ambalaj olarak kullanıyorsunuz diye soruyordum içimden. Böylece bir Hıristiyan olarak 6 yılımı doldurdum.

Bazı olaylar yüzünden kiliseden iyice koptum. Bunun en büyük nedeni, kilise önderlerinin evli oldukları halde zina etmeleri, günah içinde yaşamaları gibi sebeplerdi. Aralarından birçoğunun mit elemanları olduğunu çok sonra öğrendim. Birgün üniversite okuduğum şehirdeki bir önderin bana; “Senin durumunu İstanbul’daki kardeşlere anlattım. O adam çok araştırıyor, soru soruyor, bu yüzden imanını sorgulasın dediler.” demesi ve yıllardır insanlara müjdeyi (İncil’i) anlattığım Hıristiyan bir websitesinin yöneticisinin Hıristiyanlık hakkında bana tezinde yardımımı isteyen ilahiyat fakültesindeki bir üniversite hocası için “Müslümanlara Hıristiyanlığı tamamen anlatma. İçinde açıklıklar bulurlarsa insanlara Hıristiyanlığı nasıl kabul ettiririz?” sözü üzerine Hıristiyanlıktan tamamen koptum.

İşte Kuran’ın mealiyle tanışmam ilk o zamanlardır. Yıllardır anlamını bilmeden papağan gibi -çoğunlukla bol bol sevap kazanmak ya da ölülerin ruhlarına hediye etmek için- okuduğumuz Kuran’da acaba neler yazıyordu? Şaban Piriş’in hediye ettiği meali açıp okumaya başladım. Bir yandan da tezi için Kadir hocamızla bir kafede buluşup uzun uzun sohbet ediyorduk.

Dostum, dedim ya, ben hayatımda çok fazla Müslüman tanımadım... Müslüman olduğunu söyleyenler tarafından sürekli aldatıldım ve zulme uğradım. İşte Kadir Bey, o ender Müslümanlardan biriydi. Seni İslam’dan ya da Allah’tan soğutanlardan değil; samimiyetiyle, sıcak tebessümüyle kalbini İslam’a çekenlerden...

Babam yaşıyorken, yani biz varlıklıyken evimizden eksik olmayanların hepsi de onun vefatından sonra elini ayağını çekmişti. Gelenimiz gidenimiz azalmıştı. Evimizin kapısından girerken ondan borç istemek için ellerini öfeleyenler -en yakın akrabalarımız da dahil- buhar olup uçmuştu. Hele ki en dindar geçinenleri, en çok zarar gördüklerimizdi -ki hoca lakaplı halamın oğlu, vekaletimizi alıp bütün tarlaları satan ve parasını yiyen zattı-

Dostum, ben Rabbimin kim olduğunu, nasıl bir Allah olduğunu, O’nun insanlara zulmetmediğini; fakat insanların bencillikleri ve açgözlülükleri yüzünden birbirine zulmettiklerini işte Kuran’ı okuduğum zaman öğrendim. Anlamını okudukça mushafa ve o mushafın sözlerinin sahibine hayran kaldım...

İslam’la ilk o zaman tanıştım ve makamların en büyüğü olan “Rabbin kulu” olmakla, yani “Müslümanlık”la şereflendim.

İşte evimizin geleni gideni azaldığı o zamanlar, Kadir Bey, bir abi gibi sık sık ziyaretime geldi. Ben askere giderken cebime gelip harçlık koydu -ki onun gösterdiği bu yakınlığı en yakın akrabalarımdan bile görmemişimdir...

Allah, Kimdir?

Çocukken, ailelerimiz ya da cami hocalarımız, bize İslam hakkında çoğu şey öğretti. Ama bu “çoğu şey”in içinde “Allah kimdir?” sorusunun cevabı yoktu. Namaz nasıl kılınır, namaz sureleri nasıl okunur, oruç nasıl tutulur bunları öğrendik yalnızca. Peki kim için kılıyorduk bu namazı, orucu kime tutuyorduk, namazlardan sonra dua ettiğimiz kimdi? O’nun kim olduğunu bilmeden namazlar kıldık O’na. Ellerimizde Arapça yazılı Kuranlar, papağan gibi tekrar ettik sevaplar kazanmak ya da ölülere rahmet olsun diye.

Peki Allah kimdir? Allah, insanların rabbi [1], melîki [2] ve ilahıdır.[3] En güzel isimler, O’na aittir.[4]

Allah, aziz ve yüce olandır [5] O, ezeli ve ebedidir.[6] Şan ve şeref bütünüyle O’nundur.[7] Eşi ve benzeri yoktur.[8] O, doğmamış ve doğurmamıştır. [9] O, tüm noksan sıfatlardan münezzehtir.[5]

O’ndan başka ilah yoktur.[10] O, sabahın (ve gecenin) [11], iki doğunun ve iki batının [12], Şira’nın [13] ve âlemlerin rabbi [14], din gününün sahibidir [15].

Her şeyi işitip gören O’dur.[7] O, herşeyi bilendir.[16] Göklerde ve yerde olanları, gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz şeyleri bilir. Allah, göğüslerin özünü [17] ve kalplerde bulunan şeyleri hakkıyla bilir.[18]

O, görünmeyeni de bilir görüneni de.[39] Ondan saklı hiçbir şey yoktur.[20] Her şeyi ilmiyle kuşatmıştır.[21]

O, Rahman ve Rahimdir.[22] Merhamet edenlerin en merhametlisidir.[23] Günahları affeden, [6] tevbeleri kabul eden [19] O’dur. Kurtuluşa erdiren, sadece O’dur.[5] Kim Allah’a güvenirse O, ona yeter.[24]

Seni en güzel biçimde yaratan [25], seni yokken var eden [4], koruyup gözeten [5], sana biçim veren O’dur.[26] Emriyle içinde gemilerin seyretmesi, sizin de O’nun lütfundan rızık aramanız ve şükretmeniz için denizi emrinize vermiştir.[27]

O öyle bir ilâhtır ki, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisinindir.[28] Herşeyi yaratan [29], gökleri ve yeri yoktan var eden [16] O’dur. Bir direk olmadan gökleri yükselten [30], göklerle yer bitişik bir halde iken onları ayıran [31], karanlığı yarıp tanyerini ağartan O’dur. Geceyi, dinlenmek için; Güneş’i, Ay’ı (vakitlerinizi) hesaplamak için yaratmıştır.[32] Her şeyi yaratıp bir ölçüye göre düzenleyerek takdir etmiştir.[28]

O, hüküm ve hikmet sahibidir.[4] Göklerde ve yerde ne varsa hepsi, ister istemez O’na boyun eğmiştir.[33] Yeryüzünde idaresi ve yönetimi O’nun elinde olmayan hiçbir canlı yoktur.[34] Hüküm ancak O’nundur.[35] O; güçlüdür, galipdir.[36]

O, bir işin olmasını murad edince, ona yalnızca “kün, yani ol!” der, o da hemen oluverir.[17] O, herşeye kâdirdir.[37]

3. Bölümün Mesajı: “Mükemmel Olan, Müslümanlar Değil İslam’dır!”

Gelelim bütün bunları neden anlattığıma... Sadece benim düştüğüm hataya düşüp insanların, hele de Müslüman olduklarını iddia edenlerin zulümleri yüzünden Rabbini suçlama ve ümitsizliğe düşüp O’ndan asla vazgeçme diye!

Dostum, İslam’ın yerine atalar dininin konduğu, masal ve rivayetlerin Kuran’ın önüne geçirtildiği; Müslüman’ın Müslüman’a zulmettiği; edebin, ahlakın, iffetin yerini bu yeni anlayışa bıraktığı, kul hakkı kavramının yok olduğu, gerçekten mümin olanlara rastlama ihtimalinin nerdeyse 500’de ya da 1000’de 1 olduğu bir toplumda yaşıyorsun. Ne lakapları hacı-hoca denilenler temsil ediyor İslam’ı, ne dillerine Allah’ın adını dolayarak zulmedenler.

Muhammet İkbal’in çok sevdiğim bir sözü vardır: “Müslümanlardan kaçıp Müslümanlığa sığın!” Bu, biz Müslümanlar için acı ama yerinde bir sözdür. Tıpkı Cat Stevens’in Müslüman olduktan ve Yusuf islam adını aldıktan sonra “İyi ki Müslümanlardan önce Kuran’ı tanımışım. Aksi halde asla Müslüman olmazdım.” deyişi gibi.

Bir ayet vardı, tam hatırlamıyorum ama şöyleydi anlam olarak: “İnsanlardan öyleleri vardır ki başlarına gelen zulümler sebebiyle Allah’ı suçlarlar.” Sanırım böyle başlıyordu... Bu yazı için o ayeti çok düşündüm; fakat ne yazık ki o ayet aklıma gelmedi.

Allah, Yunus 44’te de şöyle der:

إِنَّ اللّهَ لاَ يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْئًا وَلَكِنَّ النَّاسَ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
İnnallâhe lâ yazlimun nâse şey’en ve lâkinnen nâse enfusehum yazlimûn.
“Şüphesiz ki Allah, insanlara asla zulmetmez. Fakat insanlar, (birbirlerine) ve kendi nefislerine zulmeder.”

İnsanlar, -adları, söyledikleri dini inançları ya da makamları ne olursa olsun- insan doğasına sahiptirler. Müslüman, sadece Allah’a inanan demek değildir; Müslüman, insanları aldatmayandır. Müslüman, akrabasını dolandırmayandır. Müslüman, kul hakkı yemeyendir. Müslüman, menfaatlerini izzetine tercih etmeyendir. Müslüman, Müslümanlığını satmayandır. Müslüman, Müslümanlıktan geçinmeyendir. Müslüman, yüzüne bakınca Allah’ı hatırlatandır. Müslüman, iffetli olandır. Müslüman, öf banane demeyip Allah’ın davasını sahiplenendir. Müslüman, düşünen ve akledendir.

Dostum, her bebek, İslam fıtratı üzerine doğar ama Müslüman olarak doğmaz. Müslüman, nüfus hanene “İslam” yazıldıktan sonra değil; Müslümanca yaşamaya başladıktan sonra kazanılan ünvandır.

Dostum, mükemmel olan Müslümanlar değil İslam’dır. Müslümanların yaptıklarını bu yüzden İslam’a mal etme. Onların zulümleri sebebiyle Rabbini suçlama ve Rabbine küsme! Bu dünya hayatı, sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Sorgu gününde herkesin yaptığı kendine ödenir. Kim zerre kadar hayır işlemişse bunun karşılığını görür. Kim zerre kadar kötülük işlemişse, bunun da karşılığını görür. O gün kimsenin yaptığı kimsenin yanına kâr kalmaz.

Dostum, Rabbin, şöyle diyor sana;

وَالْعَصْرِ إِنَّ الْإِنسَانَ لَفِي خُسْرٍ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ
Vel asr. İnnel insâne le fî husr. İllâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabr.
“Asra yemin olsun ki, gerçekten de insan ziyandadır. Ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesna!” (Asr 1-3)

(Adları Müslüman olsun ya da olmasın) insanlardan zulüm gördüğünde ve insanların zulümleri sebebiyle imtihanın ağırlaştığında, sabret. Rabbin senin yanındadır. Kederin dalga dalga gönlünü kapladığı zaman, ümitsizliğe düşme; Rabbin seninledir.

Dostum, her şey geçer. Acılar da sevinçler de biz insanlar içindir. Rabbinin ipine, yani Kuran’a sımsıkı sarıl. Daralan göğsünü İnşirah suresiyle aydınlat. Rabbini gece ve gündüz an. Çünkü kalpler, ancak Allah’ı anmakla mutmain olur.

Mutsuzluktan, dualarının kabul edilmemesinden ya da hayatta umduklarını elde edememekten mi şikayet ediyorsun? Dostum, bizler bu dünyaya mutluluğu yakalamak için değil; ebedi mutluluğun ve yaşamın yurdu olan ahirete liyakatımız var mı yok mu, bunu göstermek için gönderildik.

Bu dünyada hastalanacak, bazen her şeyini kaybedecek, Yusuf gibi kuyuya düşecek, Yakup gibi en sevdiğin oğlunu ya da kızını kaybedecek, Eyup gibi sağlığını yitirecek, canınla, malınla, sevdiklerinle, evlatlarınla ve korkuyla imtihan olunacaksın:

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِّنَ الْخَوفْ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الأَمَوَالِ وَالأنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ
Ve le nebluvennekum bi şey“in minel havfi vel cûi ve naksın minel emvâli vel enfusi ves semerât, ve beşşiris sâbirîn.
“Andolsun ki sizi biraz korku, açlık ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz… Sabredenleri müjdele!..” (Bakara 155)

إِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَّهَا لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا
İnnâ cealnâ mâ alâl ardı zîneten lehâ li nebluvehum eyyuhum ahsenu amelâ
“Biz yeryüzündeki şeyleri kendisine süs olsun diye yarattık ki, insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini deneyelim.” (Kehf 7)

Dostum, senin eylemlerin meleklerinin eylemlerinin tümünden değerlidir. Çünkü o sadece kendisine emredildiği için; sense tercihin nedeniyle yapıyorsun. Sen insanlar uyurken gecenin bir bölümünü uyanıp Rabbinle olmayı tercih ediyorsun. Sen her gün 5 defa Rabbinin karşısına geçip O’na ibadet etmeyi, O’na sığınmayı ve dertlerini O’na götürmeyi tercih ediyorsun. Sen, ailene haram lokma yedirmemeyi, kul hakkına girmemeyi, yetimleri kollamayı, yatmadan önce komşunun aç yatıp yatmadığını kendine sormayı ve kendini sorgulamayı tercih ediyorsun.

Sen, İslam’ın şartı diye uydurulmuş 5 şart yerine; İslam’ın şartının Allah’ın hükümlerine uymak olduğuna inanmayı ve gücünün yettiği kadar uymayı tercih ediyorsun. Sen, Resulullah’ın sünnetini yaşamayı cübbe-sarık takmak, sakal bırakmak ya da misvak kullanmak sanmak yerine O’nun güzel ahlâkıyla ahlaklanmayı, Resulullah gibi Kuran’la yaşamayı, Kuran’la nefes almayı tercih ediyorsun.

Sen, namaz kıldım, oruç tuttum, hacca gittim, zekat verdim, dini vecibem bitti demek yerine faiz yememeyi, ailene haram lokma yedirmemeyi ve gözlerini haramdan çevirmeyi, zina etmemeyi, dedikodu yapmamayı, gıybet etmemeyi, yalan söylememeyi, tartıda hile yapmamayı, kul hakkına girmemeyi, kardeşine yardım etmeyi, yetimi gözetmeyi, ............... kısaca nefsine zulmetmemeyi ve bu garip İslam davasını sahiplenmeyi tercih ediyorsun. İşte bu yüzden Rabbinle geçirdiğin her saniye, meleklerin bin yıllık ibadetinden daha değerli!

Ve Dostum, sen de değerlisin. Çünkü sen bu evrendeki milyarlarca mahlukât içinde düşünen, idrak eden, sorgulayan, değer biçen pek az türden birisin: Yani insansın. Çünkü sen, tek değerin, bir insanın gelip geleceği en büyük makamın Abdullah, yani Allah’ın kulu demek olduğunu biliyorsun. Çünkü sen, günün 24 saatinde Rabbinin senin vekilin olduğunu biliyorsun. (O ne güzel vekildir!!!)

إ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّهَ مَعَنَا فَأَنزَلَ اللّهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَّمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُواْ السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللّهِ هِيَ الْعُلْيَا وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
...İz yekûlu li sâhibihî lâ tahzen innallâhe meanâ, fe enzelallâhu sekînetehu aleyhi ve eyyedehu bicunûdin lem terevhâ ve ceale kelimetellezîne keferûs suflâ, ve kelimetullâhi hiyel ulyâ vallâhu azîzun hakîm
“.....hani onlar mağaradaydı; o, arkadaşına. Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir, diyordu. Bunun üzerine Allah ona (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah’ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir.“ (Tevbe 40)

لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّهَ مَعَنَا

Lâ tahzen innallâhe meanâ

ve Dostum, “Üzülme ve ümitsizliğe düşme! Allah bizimle beraberdir!”

Akrebin yolculuğu devam ediyor...

Mehmet Akif Ardıç (Akhenaton),
13 Eylül 2017.

❮ 2. Bölüm3. Bölüm4. Bölüm (ileride eklenecek) ❯

Akhenaton'un Diğer Yazıları ❯❯

Dipnotlar

[1] Nas 1.
[2] Nas 2.
[3] Nas 3.
[4] Haşr 24.
[5] Haşr 23.
[6] Al-i İmran 2.
[7] Yunus 65.
[8] Şura 11.
[9] İhlas 3.
[10] Kasas 70.
[11] Felak 1.
[12] Rahman 17.
[13] Necm 49.
[14] Fatiha 2.
[15] Fatiha 4.
[16] Enam 101.
[17] Bakara 117.
[18] Şura 24.
[19] Tevbe 104.
[20] İbrahim 38.
[21] Fussilet 54.
[22] Haşr 22.
[23] Yusuf 64.
[24] Talak 3.
[25] Tin 4.
[26] Araf 11.
[27] Casiye 12.
[28] Furkan 2.
[29] Saffat 96.
[30] Rad 2.
[31] Enbiya 30.
[32] Enam 96.
[33] Ali İmran 83.
[34] Hud 56.
[35] Enam 62.
[36] Mücadele 21.
[37] Maide 40.
[38] Ali İmran 135.
[39] Muminun 92.





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: BirDost, 08.10.2017, 00:37 (UTC):
Güzel yürekli kardeşim bu yazınla içimi ısıttın
rabbimi hatırlattın teşekkür ederim yazıların için
Allaha emanet ol güzel yürekli kardeşim...



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 47441894 ziyaretçi (120813157 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)

gizli, gizli ilim, ilim, gizli ilimler