Ali Şeriati Üzerine
 

Ali Şeriati Üzerine

Hazırlayan: Akhenaton

Ali Şeriati, modern dönemde İslam’ın ve Müslümanların insanlıkla ve dünyayla yeniden buluşması ve ayağa kalkması için hayatı boyunca derin, nitelikli ve doğal düşünceler ortaya koyan bir düşünürdür. Şeriati, ilahi adaletten gökte değil, dünyada söz edilmesi gerektiğini hep vurgulamıştır. Varoluşçuluğun filozofu Jean Paul Sartre, “Ben bir Tanrı'ya inanmıyorum, ama inansaydım eğer bu Şeriati’nin Tanrısı olurdu” diyerek Ali Şeriati’nin ortaya koyduğu derin yorumun etkisini ortaya koymuştur.

Ali Şeriati, düşünce olarak bir çığır açmıştır. O, klasik İslami düşünürler gibi davranmamış öz’e dönüş çağrısında bulunmuştur. Ama bu öz, geleneksel dini öz değildir. İçinde Muhammedî (s.a.v.) diriliş ve ruhun, Ali ve Ebu Zer'in devrimci ruhunun bulunduğu yenilikçi bir öz’e dönüştür. Bu görüşlerinden dolayı Türkiye’de “Şii”, İran’da “Sünni” olarak eleştirilere maruz kalmıştır.

“Ben sizi rahatlatmaya değil rahatsız etmeye geldim!”ve “Dindar bir toplumu ancak din adına, din âlimleri kandırabilirdi ve öyle de oldu…” diyen Ali Şeriati’nin dini pazarlayan, halkın cebindeki parayı sömürüp konfor ve lüks içinde yüzen sözde din âlimlerini eleştirmesi, yine “Düşünme, itaat et diyenlere değil; Düşün, sor, sorgula! diyenlere kulak ver.” diyen Şeriati’nin bu sözleri, Türkiye'de de “Düşünme, sorgulama, sorma!” diyen ve yoksul Müslümanların paralarıyla lüks bir hayat süren bu sözde din alimlerini elbet rahatsız edecekti ki öyle de oldu… Hakkında onlarca karalayıcı blog, peygambere hakaret ediyor diyen kara propaganda siteleri açıldı. Topluma kendini tarihçi olarak pazarlamaya çalışan, küfürbaz, geçmişi karanlık ve “Şekspir, aslında bir Müslüman’dı ve gerçek adı şeyh Pir'di” diyebilecek bir maskaralıkta fesli bir zat da bu güruhun yanında daima elbet boy gösterecekti.

Ali Şeriati, 19 Haziran 1977’de ve 44 yaşındayken İngiltere’de Şah diktatörlüğünün ajanları tarafından vahşice katledilmiştir. Şehit edilişinin 40. yıldönümünde bu büyük mütefekkiri saygıyla anıyoruz ve onun şu sözlerine yer vermek istiyoruz…

Şöyle diyordu Ali Şeriati…

“Bir yerde yangın varken biri seni ibadet etmeye çağırıyorsa, bil ki bu bir hainin davetidir.”

“Kuran’ın ilk emri, ‘oku’dur, ‘işit’ değil…”

“Okuyun. Çünkü mürekkebin akmadığı yerde kan akıyor!”

“Her insan bir kitaptır, kendi okuyucusunu dört gözle bekler.”

“Kendini bilen, Rabbini bilir.”

“Kuran öyle bir kitaptır ki "Allah" adıyla başlar ve "nas/insanlar" kelimesiyle son bulur.”

“Düşünce hakkı, yürüme hakkı gibi doğal bir haktır.”

“ ‘Düşünme, itaat et!’ diyenlere değil; “Düşün, sor, sorgula!’ diyenlere kulak ver.'”

“İslam'ı anlamak, yaşamaktır.”

“Birisi anlatıyor: içinde çok aydın ve dindar 70 Müslüman’ın bulunduğu bir hapisteydim. Ben bir konuyu araştırmak maksadıyla Kuran istedim, ancak hiçbirinde yoktu. Sonra baktım bu 70 kişide bir dua kitabının farklı baskılarından oluşan yüz adet kitap saydım.”

“Her yerde olan fakirlik, ‘açlık’ ya da ‘açıklık’ değildir. Fakirlik, para ve altına sahip olamama da değildir. Fakirlik, sahafta satılmamış bir kitabın üzerindeki tozdur. Fakirlik, kâğıt imha makinesinde, gazete parçalayan bir bıçaktır. Fakirlik, arabanın camından dışarıya atılmış muz kabuğudur. Fakirlik, yemeksiz geçirilen bir gece değildir. Fakirlik ‘düşünmeden’ geçirilen bir gecedir.”

“Biz İslam'a inanıyoruz, bu nedenle O'nu iyi bilmeye mecburuz.”

“Hem ölüme inanıp hem de sevinene şaşarım, ateşe inanıp gülebilene şaşarım, kadere inanıp üzüntü acı çekene şaşarım. Bu dünyayı görüp hilelerini kendi kavmi için düşünene şaşarım. Hesap gününe imanı olup da iyi amel etmeyene şaşarım...”

“'Müslüman’ın tevhidi, filozofun tevhidi, sufinin tevhidi ve kelamcının tevhidi yoktur. İbrahim’in tevhidi vardır ve onu gerçekleştirmenin yolu…”

“İslam daima "münafıklardan" darbe yemiştir, "kâfirlerden" değil!”

“Eğer din ölümden önce bir işe yaramazsa, ölümden sonra hiçbir işe yaramayacaktır.”

“Bir Müslüman görürüz; sesini çıkarmaz, olup biteni dinlemez, hiçbir şey umurunda değildir; ama kendi düzeni ve tezgâhı en küçük bir darbeye uğrasa feryadı arşa yükselir. Her gün yaşanmakta olan facialar onda, bir gazete haberi kadar bile merak uyandırmaz. ‘Allah’ım kereminle bizi…’ diye dua etmesinin ne etkisi olur?”

“Zulümde iki suçlu vardır. Biri zulmeden zalim, diğeri zulme rıza gösteren mazlum. Bu iki kişinin işbirliği ile zulüm ortaya çıkmaktadır. Zira tek taraflı olarak zulmün meydana gelmesi mümkün değildir. Zalim havada zulmedemez. Zulüm; zalimin çekici ve mazlumun örsü ile şekil alan bir demir parçasıdır.”

“Dindar bir toplumu ancak din adına, din âlimleri kandırabilirdi ve öyle de oldu…”

“Geçmişte ilim öğrenebilmek için yaşıyorlardı, bugün ise yaşamak için ilim öğreniyorlar.”

“Ne garip. Siz öteki dünyaya inanırken nasıl oluyor da, bu yalancı dünya için yalan söyleyebiliyorsunuz?!”

“Sürekli konuşuyor olmalarına karşın bir şey söyledikleri olmayan kimseler ne çoktur. Bir söz bile söylemiyor olmalarına karşın da çok söz söyleyen kimseler ne azdır.”

“Sonradan ‘ilahi adalet’ diye adaleti göklere çıkardılar ki, yeryüzünde ondan söz edilmesin.”

“Eğer toplum adalet temeline dayanmıyorsa, anti-İslâmîdir.. Doğallıktan uzaktır, bozuk ve yok olmaya mahkûmdur ve evrenin sistemine zıttır.”

“'Zenci Bilal’in kalbinin fethi; Endülüs kıyılarının fethiyle yan yana düşünülemeyecek kadar büyüktür!”

“Descartes'in şu cümlesi oldukça meşhurdur: "Düşünüyorum, o halde varım". Bu, Descartes'in şüphesidir. Descartes, önce her şeyden şüphe etmiş, sonra böyle demiştir. Fakat şüphe etmekte olduğum hususunda şüphe edemem. Öyleyse ben varım ki şüphe ediyorum, şu halde ben varım. Sonra da "düşünüyorum, o halde varım." cümlesiyle tanındı, ünlendi ve bütün öğreti veya doktrinini bu cümlesine dayalı olarak ispatlayıp geliştirdi. İkinci söz Gide'in sözüdür: "Hissediyorum, o halde varım". Üçüncü söz de Albert Camus'nun şu sözüdür: "Başkaldırıyorum, o halde varım". Bu daha doğrudur. Aslında "var" olmanın bu üç ölçütünden her biri doğrudur. O, düşünüyor; vardır ki düşünüyor. Duyumsayan, hisseden kimse vardır ki hissediyor. Başkaldıran kişi vardır ki başkaldırıyor, isyan ediyor. Fakat burada üç tane "imek" (var bulunmak) vardır. İnsana özgü olan en üstün var oluş, "başkaldırıyorum, o halde varım"dır.”

“Sadece devletin konuşma hakkına sahip olduğu bir memlekette hiçbir söze inanmayın.”

“Tribünden gelen sesler, süren savaşlardaki mazlumun sesini kısıyorsa; futbol, afyondur!”

“Artık sadece bedenler değil, ruhlarda ölmektedir.”

“Şimdiki köleler, taksitle yaşayıp borçlu ölüyor.”

“Hüzün, yok olanın eksikliğinden, üzüntü ise var olanın eksikliğinden kaynaklanır.”

“Ve çamura doğru alçalan veya Allah'a doğru yükselen yine yalnız insandır.”

“Aşk, ferman ettiğinde, imkânsız teslimiyet başını öne eğer.”

“Hacda tavaf etmekle, ‘tevhid’i pratize edersin. Sa’y etmekle, Hacer’in uğraş ve didinişlerini beyan edersin. Kâbe’den Arafat’a kadar Âdem'in inişini, Arafat’tan Mina’ya kadar tarihi, insanın yaratılış felsefesini, düşüncenin ilimden aşka seyrini, ruhun topraktan Allah’a miracını, Mina’da son olgunluk merhalesini, ideali, mutlak özgürlüğü, mutlak kulluğu, İbrahim'i...

Ve şimdi İbrahim’sin! İsmail’ini kurban yerine getirdin. Senin İsmail’in kimdir? Veya nedir? Makamın mı? Onurun mu? Mevkin mi? Statün mü? Mesleğin mi? Paran mı? Evin mi? Bağın mı? Otomobilin mi? Sevgilin mi? Ailen mi? İlmin mi? Rütben mi? Sanat ve maharetin mi? Ruhaniyetin mi? Âlimliğin mi? Elbisen mi? Adın mı? Namın mı? Şöhretin mi? Canın mı? Gençliğin mi? Güzelliğin mi...?

Ben sadece onun alâmetlerini sana söyleyebilirim… Seni iman yolunda zayıflatan, ‘gitmek’te olan seni ‘kalma’ya çağıran, seni ‘sorumluluk’ yolunda şüpheye düşüren, seni kendine bağlayan ve alıkoyan, gönül bağlılığı, mesajı işitmene, hakikati kabul etmene izin vermeyen, seni firara çağıran, seni maslahatçı izah ve yorumlara sürükleyen ve aşkı kör eden şey... Fakat İbrahim’in Îsmail’i, Îbrahim’in oğlu idi!”

“Camide olup ayakkabılarımı düşünmektense, yolda yürüyüp Allah’ı düşünmeyi tercih ederim…”

Ali Şeriati, kendisine “Hep çok sert konuşuyorsunuz, hep eksiklerimizden, düştüğümüz hatalardan bahsediyorsunuz… Biraz da bizi rahatlatacak şeyler söyleseniz…” diyen kişiye verdiği cevap aynen şudur:

“Ben sizi rahatlatmaya değil, rahatsız etmeye geldim. Ben esrar ve eroin miyim ki sizi rahatlatayım?”

Yazımızı Şeriati’nin “Mazlum” eserindeki dua’sını kendi sesinden dinleyeceğimiz bir video ve yine “Mazlum”un giriş bölümüyle sonlandırmak istiyoruz…

Mazlum

Dr. Ali Şeriati

Okumuş insanların düşüncelerini az çok bilirim. Tarihin akışında yüzyıllarca önce kaybolup gitmiş olan atalarım yoksulluktan çok çekmiş insanlardı. Ben şahsen soylulara ilgi duyarım, ama soyluluğu altın ve gümüşten gelenlere değil…

İnsan medeniyet ve mirasına derin bir ilgi duyuyorum. Dikkatimi en çok çeken de, bizden önce yeryüzünde yaşayanların bıraktıkları eserlerin iyi ve kötü yönlerini araştırmak oluyor.

Sanatındaki ustalık ve güzelliği beni iliklerime kadar titreten Defli Tapınağı’nı gördüm. Yunanistan’da, Roma’da mimari özellikleri olan tapınakları, sanat eserlerinin sergilendiği müzeleri ve büyük sarayları gezdim. Uzakdoğu’da, Çin ve Vietnam’da tanrılar ve yeryüzündeki temsilcileri (din adamları) için insan eli ve beyniyle tapınak haline getirilmiş dağlar var. İnsanlardan kalma bu eserler benim için büyük değerler taşır.

Geçen yaz Afrika’ya gidişimde Mısır piramitlerini görmek istedim. Çevresinin çok geniş olması nedeniyle, medeniyetin bu büyük anıtı düşüncelerimi meşgul ediyordu. Geçmişin yedi harikasından birini görmek için acele ediyordum.

Kulağımı dört açarak dinlemeye başladım kılavuzumun anlattıklarını. Altısı büyük üçü küçük bu piramitlerin yapılması için sekiz 800 milyon taş kütlesi, içine mumyalanmış Firavun cesetlerinin konacağı bir binanın yapılması için Kahire’ye 980 millik bir yerden getiriliyor! İçerde, beş mermer kütlesinden yapılmış mezarlar var.

Mermerlerin dörtlü duvarlar, biri tavan için kullanılmış. Mezarın tavanı için yapılmış mermer kütlelerin ağırlığını ve çapını tasavvur etmek için, piramidin tepesine varıncaya kadar bu kütlenin üzerine yığılan milyonlarca taş kütlesini göz önüne getirmek yeter. 5 bin yıldır bu tavan, bu yükü çekiyor.

Bu harika işe şaştım kaldım. Üç-dört yüzyıllık bir aradan sonra, oraya buraya serpiştirilmiş taşlar gördüm. ‘Bunlar ne?’ diye sordum kılavuzuma. ‘Hiç’ dedi, ‘birkaç taş kütlesi işte.’ Yüz millerce uzaklıktan ağır taşları getiren 30 bin köleden bir günde yüzlercesi bu ağır yükün altında eziliyormuş. İşte ne olduğunu sorduğum o taş kütlelerinin olduğu yerde gömülüymüşler. Köle olduklarından öylesine değersizlermiş ki bir hendeğe yüzlercesi birden gömülüyormuş. Ölmeyenlerse, bu ağır yükü taşımak zorunda kalıyorlarmış. Tuz buz olan köleleri görmek istediğimi söyledim kılavuzuma.

Haykırırcasına cevap verdi: ‘Görülecek ne var ki!’ Firavunun emriyle piramitlerin yanına gömülen kölelerin mezarlarını gösterdi eliyle; bedenleri gibi ruhları da köle olarak kullanılsın diye böyle yapılmış.

Kılavuzumdan beni yalnız bırakmasını rica ettim. Sonra mezarların yanına varıp oturdum, bu hendeklere gömülen insanları öylesine yakın buluyordum ki kendime; aynı soydan, ırktanmışız gibi geliyordu bana. Aynı coğrafi bölgelerden geldiğimiz, fakat bu ayrımların insanlığı gruplara bölmek için bir temel olarak görülemeyeceği doğrudur. Zaten bu olgudan el ve akraba kavramları doğdu. Sınıflandırma ve ırklara göre ayrım yapma gibi şeylerle ilişkim yok benim; bu nedenle, bu mazlum ruhlara karşı yalnızca sempati ve sıcak duygular besliyorum. Yeniden baktım piramitlere, bütün görkemli görünümlerine rağmen öylesine yabancı ve uzaktım ki onlara, bir başka söyleyişle, tarih boyunca, benden önce gelenlerin kemikleri üzerinde yükselen büyük medeniyet anıtlarına karşı korkunç bir nefret duydum! Benden öncekiler, büyük Çin Seddi’ni de ördüler. Sırtlarına yüklenen yükü taşıyamayanlar ağır taşlar altında ezilerek, taşlarla birlikte duvara kondular. Böyle böyle yapıldı büyük medeniyet anıtları, atalarımın etleri ve kanları pahasına!

Lanetledim medeniyeti. Binlerce yıl atalarıma yapılan zulme karşı içimde bir nefret ateşi yanmaya başladı. Bütün şu topluca hendeklere gömülen insanların, bir zamanlar benim duygularımın aynısıyla dolu olduklarını düşündüm. Gezimi bitirip döndükten sonra, onlardan birine, geçen 5 bin yılda neler olduğunu anlatmak için bir mektup yazdım. O, bu bin yıllar içinde yaşamıyordu, fakat hangi şekil ve ad altında olursa olsun, kölelik yine vardı, yine sürüp gidiyordu.

Oturdum ve ona şunları yazdım:

‘-Ne bizi bilen, ne de bizim bildiğimiz insanlara karşı savaşlara sürüklediler bizi. Hiçbir zaman küçümsemeyeceğimiz insanları öldürmeye zorlandık. Bazıları kendi sınıf ve ırkımızdan olup, bizimle aynı kaderi paylaşıyorlardı. Bir düşünüre göre, bu savaşlar birbirlerini tanımayan, fakat birbirlerini çok iyi tanıyanlar adına savaşan iki grubun yaptığı harpler gibidir! Bizi savaşa zorladılar, öldürmeğe zorladılar. Eğer zafer kazanılırsa, başkalarıydı ganimete konan, biz değil.

Ey dostum, sen öldükten sonra büyük değişiklikler oldu. Firavunlar ve tarihin azman güçleri görüşlerini değiştirdiler. Sevindik buna. Önceden, ruhların sonsuz olduğuna ve bu nedenle de, eğer ceset korunursa, ruhun cesetle olan ilişkisini sürdüreceğine inanıyorlardı. Bundan dolayı, bize bu büyük, fakat azap veren binaları yaptırdılar. Ama şimdi, daha çok akıllandılar. Ölümü daha fazla düşünmüyorlar artık. Müjdeler olsun! Bu eski inançlardan vazgeçtiler. Mezar yapmak için, yüz millerce uzaktan 800 milyon taş kütlesi taşımaktan kurtulduk.

Ey dostum, ne yazık ki, bu mutlu haberin ömrü kısa oldu! Sen bu dünyadan göçtükten sonra, bizi işçi yapmak için yeniden ülkelerimize ayakbastılar. Bir kez daha ağır yükleri taşımak zorunda kaldık; fakat mezarları için değil, artık buna pek önem verdikleri yok. Bu kez, sarayların yanlarına neslimizin gömüldüğü kocaman kocaman sarayları için.

Ümitsizdik, ama yaşamak için yeniden bir ümit ışığı belirdi. Büyük rehberler, yol göstericiler geldi, dediler. Bir de Zerdüşt, büyük Budha ve filozof Konfüçyüs… Bir kapı açıldı kurtuluşa doğru. ‘Tanrılar’ elçiler gönderdi bizi kölelik yüzkarasından kurtarmak için; işkencenin yerini ibadet aldı. Ama ne diyeyim ki, şanssızlık bir kere. Peygambere yakışan evlerini bırakıp, bize hiçe sayan bu yol göstericiler, saraylara yerleşti.

Filozof Konfüçyüs’e inancımız tamdı, çünkü insan ve toplumun sorunlarına el atmıştı. Ama o da prenslerin dostu oluverdi. Zaten bir prens olan Budha da terk etti bizi. Dünyayı ve nefsini bir yana bırakıp, ulûhiyette yok olmak mertebesine ermek amacıyla kendi içine döndü; biz bilmiyoruz bu mertebenin nerede olduğunu. Budha, pek çok büyük ve sofu yöntemler geliştirdi. Zerdüşt gibi, misyonuna İran Azerbaycan’ından başlamıştı.

Ağlamalarımıza ve vücutlarımıza vurulan kamçı izlerine bakmadan Belh’e, oradan da zamanın kralı olan Keştasib’e gitti.

Ey dostum, sen mezarlar için kurban edilirken, biz saraylar için kurban edildik. Birden, Firavunların ve bizi köle olarak kullanan başkalarının yanı sıra, peygamberlerin ve manevi öğretmenlerin halefleri olduklarını ileri sürenler ortaya çıktı.

Filistin’den İran’a, Mısır’dan Çin’e ve yeryüzünde medeniyetin olduğu her yere, tapınaklar, saray ve mezarlar için yük taşımak zorunda kaldık. Yine merhamet adına, ‘tanrıların temsilcileri ve peygamberlerin sözde hedefleri bizi kullanmaya başladılar. Yine kutsal savaşlar adına cephelere sürüldük. ‘Tanrılar’ tapınaklar ve putlar için masum çocuklarımızı kurban etmek zorunda kaldık!

Ey dostum, senden sonra binlerce yıldır yaşıyorum. Dostlarımın çektiklerine hep tanık olduğumdan, ‘tanrıların’ kölelerden hep nefret ettiğini hissetmeye başlamıştım. Din, kölelik düzenini güçlendiriyor gibiydi. Aristo gibi bizden daha zeki olan insanlar bile, tabii olarak bazı insanların köle, bazılarının da yönetici olmak için doğduğunu ileri sürüyorlardı. Artık köle olarak doğup, kaderimin köle kalmak olduğuna inanmaya başlamıştım.

Böylesine bir ümitsizlik içinde yüzerken, dağlardan, ‘Allah tarafından gönderildim’ diyen bir insanın indiğini öğrendim. Yeni bir aldatma veya yeni bir zulüm metodumu acaba diyerek titredim.’ Yeryüzündeki zayıf, köle ve yoksullar için merhameti bol olan Allah gönderdi beni’ diyordu. Hayret! Hala inanamıyordum. Doğru olabilir miydi? Allah kölelere sesleniyordu, kurtulacaklarını, önderler ve yeryüzünün varisleri olacaklarını muştuluyordu: Biz ise istiyoruz ki, mustaz’aflara lütfedelim, onları önderler yapalım, onları (Firavunun mülkünün) varisler(i) kılalım. (Kassas-5)

Kuşkularım vardı; o da, Çin, Hindistan vs.nin sözde peygamberlerinden biridir diye düşünüyordum. Adı Muhammed’di, şu dağların ardında koyun güden bir yetim olduğunu söylemişlerdi. Nasıl da şaşırmıştım. Neden Allah peygamberini çobanlar arasından seçmişti? Hem ataları da peygambermiş hepsi de çobanmışlar. Bu dizinin sonuncusuymuş o. Sevinç ve şaşkınlıkla titredim, ağzımı açamaz oldum. Allah, peygamberini bizim sınıfımızdan mı seçmişti?

Dostlarımı da çevresinde gördüğümden, izlemeye başladım O’nu. Peşinden gidenlerin önde gelenleri şunlardı: Bilal, bir köle ve anne-babası Habeşistanlı olan bir kölenin oğlu: Selman; köle olarak alınıp satılmış İranlı evsiz bir kişi, Ebu Zerr; çölden isimsiz ve yoksul bir arkadaş ve son olarak da Salim; Huzeyfe’nin hanımının kölesi ve önemsiz bir siyah dost.

Hz. Muhammed’e inanıyordum, çünkü sarayı çamurdan yapılmış birkaç odadan ibaretti. Yükleri taşıyan ve odaları yapan işçilerden biriydi. Avlusu, odundan ve hurma ağacı yapraklarından yapılmıştı. O’nun sahip olduğu şeyin tamamı buydu.

Güçlerini ve iktidarlarını düşmanlarından korumak için bizi köleleri gibi savaşa sürükleyen Mubed’lerin yönetim sisteminden ve İran’dan kaçtım. Kurtuldum ve Peygamber’in ülkesine geldim. O’nunla ve kimsesiz kölelerle birlikte yaşamak için.

Fakat öldüğü zaman ‘ölümün ağırlığı altındaki göz kapakları parlak güneşimizi gölgeledi.’ Aradan çok fazla zaman geçmeden, durum yeniden bozulmaya yüz tuttu.

Ey dostum, yeniden O’nun adına muhteşem mabetler yükseltildi gökyüzüne doğru. Kutsal savaşta üzerlerine Kur’an ayetleri kazınan kılıçlar bize çevrildi. Temsilcileri evlerimize girerek, gençlerimizi kabilelerinin şeflerine köle yaptılar, annelerimizi pazarlarda sattılar, büyüklerimizi Allah yolunda savaşmak adına katlettiler.

Ümitsizdim, bir şey yapamıyordum! Tevhit görünümü altında, ama gerçekte, Allah’a ibadet edilen saraylara putlarını gizleyen bir güç çıktı ortaya! Hile ateşleri(İslam’dan önce İran’da kutsal sayılan bir ateş) parlıyordu. Allah’ın halifesi ve Peygamberin halefi olmak adına, Firavunların ve sahte hazretlerin yüzleri el sıkıştılar. Kanun adına bizi vurmaya başladılar. Azametli camiler, görkemli saraylar ve Şam’da halife-sultanlara güzel evler yapmak ve bin bir gece yaşantıları için, hep kanımız ve canımız pahasına yarışıldı; fakat bu kez Allah adına oluyordu bunlar! Hiçbir kurtuluş olmadığını düşünüyorduk. Kölelik ve kurbanlık bizim değişmez kaderimizdi!

Kimdi Muhammed (sav) denilen bu zat? Görevi aldatmak mıydı? Yoksa o ve biz düzene kurban mı ediliyorduk? Nereye gideceğimi bilmiyordum; nereye gitmeliydim, Mabed’lere mi? Beni köleleştirmek için yapılan bu tapınaklara nasıl geri dönebilirdim? Ulusal özgürlüğümüzün örnekleri olduklarını ileri süren, fakat gerçekte geçmişin insanlık dışı ayrıcalıklarına konmaya çalışanlara mı katılmalıydım?

Ne tuhaf! 5 bin yıl sonra bir insan bulmuştum Allah’tan söz eden, efendiler için değil, köleler için. Dünyayı ve nefsini bir yana atmak, köşesine çekilip ulûhiyete katılmak ve insanları aldatmak için değil, insanlığın refah ve mutluluğu için dua ediyordu. Bütün dünya için çalışan bir insan bulmuştum. Adildi, kuvvetliydi, kızını bile cezalandırabilecek kadar. Kızı da bizim gibi çalışıyor, hayatı süresince yokluk ve açlık çekiyordu. Torunları, tarih boyunca bize ait olan şehadet çizgisinin varisleri olan bir adam bulmuştum.

Ey dostum; bir de Ali vardı, Ali kılıcını kendisini, ailesini ırkını ve büyük güçleri korumak için çekmedi. Her zaman ve karşılaştığımız her durumdan bizi kurtarmak için çekti. Sokrat’tan daha iyi düşünür o; kölelerin hiçbir payının olmadığı soylu sınıfların ahlaki değerlerini göstermek uğruna değil, sahip olduğumuz değerler uğruna. O, Firavunun veya benzer sınıfların varisi değildi. Düşünmenin ve ilgilenmenin sembolüydü; fakat yokluk ve açlık çeken sınıflara kayıtsız kalarak, dünyaya teoriler ortaya koyan ve bilmek için bilgi öğrenenler gibi kapalı kütüphanelerde, okullarda ve akademi merkezlerinde değil. Düşünceleri yükseklere ve uzaklara kanat açardı. Aynı anda, kalbi ve soyut düşünceleri bir yetimin yüzündeki üzgün görünüm için sevgi ve acıma dolardı. Allah’ın büyüklüğünü kavradığından, namaz kılarken vücuduna saplanan hançerin acısını duymadı bile.

Ey dostum, bu zamanda ve bu toplumda O’na şiddetle muhtacız. Onunki gibi bir liderliğe muhtacız. Medeniyetler, eğitim sistemleri ve sahte dinler insanları, yalnızca parasal güvenliğinden başka bir şeyle ilgilenmeyen hayvanlar veya bencil ihlâssız abidler veyahut bilgi, akıl ve bilinçten olduğu kadar, duygu, sevgi ve ilhamdan da yoksun düşünce ve mantık adamları haline getirdi. Fakat O, şahsında bütün bu boyutları toplayan insandır. Çalışan ve üzülen sınıfın önderidir. Toplumun mutluluğu için kavga veren bir güçtür. İçtenlik, bağlılık, sabır, sebat ve devrim ve adalet kavramları, yığınlara olan günlük mesajının başlıca özelliklerini oluşturmaktaydı.

Ey dostum; evrenin yarısını, belki de tamamını kontrol altında tutan bir düzenin egemen olduğu bir toplumda yaşıyorum. İnsanlık, yeni bir kölelik kalesine sürülüyor. Her ne kadar fiziki bir kölelik içinde değilsek de, gerçekte sizinkinden daha kötü bir kaderimiz var. Düşüncelerimiz, kalplerimiz ve irade gücümüz köleleştirilmiş. Sosyoloji, sanat, eğitim, seks özgürlüğü, kazanma özgürlüğü, sömürü sevgisi ve kişi sevgisi adına, hedeflere inanma, insani sorumluluklara inanma ve kendi düşünce ekolü müze inanma, hepsi tamamen kalplerimizden çekilip alındı! Düzen, içine ne konursa alan boş kaplara çevirdi bizi!

Ey dostum, Ali bu dertler için hayatını verdi: Düşünce ekolü, Tevhit ve Adalet. Barbar grupların kalplerine imanı yerleştirmek için yaptığı çalışmalarından ve çektiği eziyetlerden belli. Bu üç düstur için kendisinin ve ailesinin hayatını koydu: Düşünce ekolü, Tevhit ve Adalet.

Dua

Allah'ım! "Akîdem"i "sorunlarım"ın elinden kurtar ve koru!

Rabbim! Bana sorumluluktan kaçan inanç ucuzluğuna karşı dayanma gücü ver!

İlahî! Aklî ve bilimsel olgunluğum anında bile beni taassuba düşürme! Duyarlılık ve aydınlık fazîletinden mahrûm kılma!

Ya Rabbi! Beni sürekli bilgili ve uyanık kıl ki, bir kimseyi ya da bir düşünceyi olumlu, olumsuz- iyice tanımadan önce bir yargıya varmayayım.

Allah'ım! Egoizm, çekememezlik ve kıskançlıkla karışmış cehalet ve başıboşluğumu, düşmana savaş, dosta saldırı aracı yapma!

Rabbim! Benliğimin; şöhreti olmam istenen benliğin kurbanı durumunu bana verme!

Allah'ım! Benim rûhumda, "insanlık"ta ihtilafı, "düşünce"de ihtilaf ve "ilişki"lerdeki ihtilaf ile karıştır ki, bu üç temel şeyi birbirinden ayrı tanıma gücünü bulamayayım.

İlahî! Beni garaz, kin, kıskançlık nedeniyle zulmün oyuncağı yapma!

Ya Rabbi! Egoistliği benden uzaklaştır ve egoizmi kaldır ki, başkalarının egoistliğini görüp eziyet çekmeyeyim!

Allah'ım! Bana imanda "mutlak itaati" bağışla ki, dünyada "mutlak isyan" içinde olayım!

Rabbim! Bana "kavgacı ve inatçı" bir takvâyı öğret ki, sorumluluğun çokluğu arasında kaybolmayayım. Beni "perhizkâr, münzevî" takvâdan koru ki, tenhâlık ve uzlet köşelerinde gizlenmeyeyim!

İlahî! Beni ideallerinin mutluluğuna çekme! Büyük ıstırapları, sonsuz gamları, ilginç tuhaflıkları benim rûhuma da tattır! Lezzetlerini hakîr kullarına verirken benim canıma da aziz dertlerini bağışla!

Rabbim! Düşünce ve duygularımı düşük bir ortamda tutma ki, alçak açıkgözlüğe, bela getirici adiliklere ve insanlara azıcık benzeyen pisliklere yönelmeyeyim. "Aldanmış" büyükleri daha çok seven, "aldatılmış" küçüklere daha çok ilgi duyanlardan kıl!

Allah'ım! Beni insanlığın dört büyük zindanı olan "tabiat", "tarih", "toplum" ve "benlik"ten kurtar! Sen, ey Yaratıcı! Beni yaratmışsın. -Benliğini, benliğimin yaratıcısı bilirim. Başka da değil- Öyleyse benliği çevreye, çevreyi de benliğe uyarlayabileyim, uygulayabileyim!

İlâhî! Toplumumu "kitap, adalet ve demir -silah ve teknik-"ten oluşan üç sağlam ve sağlıklı temel üzerinde kurmam; gönlümü, "hakikat, güzellik ve hayr"dan ibaret üç kaynaktan doyurabilmem için bana yardım et!

Ya Rabbî! "Rousseau"ya ilham ettiğin şu sözü asla aklımdan çıkarma: "Ben senin -halk- ve inancının düşmanı olsam da, senin ve' inancının özgürlüğü uğruna canımı fedaya hazırım."

Rabbim! Dostoyevski'nin ağzından döktürdüğün şu delili, aydın . ve düşünürlerin gönlüne de ulaştır: "Eğer Allah yoksa her şey muhaldir. Dünya anlamsız, yaşam hedeften yoksun ve insan bomboş demektir. Anlamdan yoksun insan, sorumluluktan da yoksundur."

Allah'ım! Sevdiğin herkese öğret ki; aşk, yaşamaktan iyidir. Daha çok sevdiklerine de; sevmenin aşktan üstün olduğunu bildir!

İlâhî! Beni bırakma!

Çünkü; İslam'a olan imanım, Peygamber'e ve âl'ine olan sevgim, beni, din kisvesi altında tutucu bir saldırgan ve gerici eylemlerle uyumlu bir kişi yapabilir.

Çünkü özgürlüğüm, halkın köleliğine neden olabilir.

Çünkü "dinim", bir "dinî görüntü" ardında gizlenebilir, gömülebilir.

Çünkü halk, beni taklit olunan biri, ya da taklitçi yapabilir.

Çünkü "hak bildiğim" şeyleri "kötü biliyorlar" diye gizleyebilirim.

Allah'ım! Senin Peygamberinin İslam'ı ile Ali'nin tavrı, "hayır" sözcüğüyle başlamıştır, bunu biliyorum.

Ey Muhammed'i gönderen! Beni, "her şeye evet"çi bir tavır takınanlardan eyleme!

Ey Yaratıcı Rabbim!

Sen, insanoğluna keremi bağışlamışsın. Sen, kendi özel emanetini insanoğlunun omuzlarına yüklemişsin. Sen, bütün peygamberlerini, kitabı öğretmek ve adaleti gerçekleştirmek için göndermişsin. Sen, kendine, peygamberlerine ve iman eden insanlara izzeti bağışlamışsın. Sana ve peygamberlerinin getirdiği mesaja inanıyoruz. Senden özgürlük, bilgi, uygarlık, adalet ve şeref istiyoruz. Bize bunları bağışla! Çünkü çok muhtacız ve her zamandan daha dertliyiz ve alçaklık, esaret ve cehaletin kurbanı olmuşuz.

Ey zayıf bırakılmışların Rabbi!

Sen, yeryüzünün zavallılarını, mahkum ve zayıf yığınlarını ve hayattan yoksun bırakılanları – ki onlar, köle arayan azgınların; çağın karanlık zulmünün; kin ve nefret cehenneminin tarihteki kurbanlarının devamıdırlar ve her zamankinden daha çok zulme ve baskıya maruz kalmışlardır –insanların önderliğine eriştireceğini ve onları dünyaya varis kılacağını irade etmişsin. İşte şimdi zamanı gelmiştir. Yeryüzünün lanetlileri senin vaadini gözlemekte ve beklemektedir.

Ey gaybın bilicisi Allah'ım!

Şu çağımızda sana gerçekten tapanlar, yalnızca yeryüzünün mustaz'aflarıdır.

Ey Yüce Rabbim!

Sen tüm meleklerini Adem'e secde ettirensin. Şimdi insanoğlunun, idarecilerin ayağına kapanarak secde toprağına yüz sürdüğünü görmüyor musun? Onları bu çağın putlarına –ki hepsini kendimiz yapmışız – tapıcılıktan, onlara kulluktan kendi özgür kulluk ortamına çek ve kendilerine özgürlük bağışla!

Ey güçlü Rabbim!

Senin ayetlerine küfredenler, senin peygamberlerini yalanlayıp haksız yere öldürenler ve adalet, eşitlik istemek için ayaklanan kullarını öldürenler hâlâ yeryüzünde egemendirler. Müjdelediğin azabı onlara ulaştır!!

Ey Kâdir olan Allah'ım!

Ailemize sorumluluk, halkımıza bilim, inananlarımıza aydınlık, aydınlarımıza iman, tutucularımıza anlayış, kavramışlarımıza tutuculuk, kadınlarımıza bilinç, erkeklerimize şeref, ihtiyarlarımıza bilgi, gençlerimize soyluluk, öğretmen ve üstatlarımıza, öğrencilerimize inanç, uyuyanlarımıza uyanıklık, uyanıklarımıza irade, tebliğlerimize gerçek, dindarlarımıza din, yazarlarımıza güvenirlik, sanatkarlarımıza dert, şairlerimize şuur, araştırıcılarımıza hedef, ümitsizlerimize ümit, zayıflarımıza güç, muhafazakarlarımıza hareket, ölümcül uykularda olanlarımıza hayat ve dirilik, körlerimize görme, suskunlarımıza feryat, Müslümanlarımıza Kuran, Sünnet ve Ehl-i Beyt bilinci, tüm mezheplerimize birlik, kıskançlarımıza şifa, egoistlerimize sabır, halkımıza kendini bilme, tüm uluslardan kurulu milletimize samimiyet, basiret, feraset, cesaret, fedakarlık yeteneği, kurtuluşa layık oluş ve izzet bağışla!!

Ey Kabe'nin Rabbi!

Şu ömürleri boyunca, her sabah ve her akşam bütün dünyada senin evine yönelen, senin evine dönerek yaşayıp ölen, İbrahim'in evinin etrafını tavaf eden insanlar; cehalet ve şirkin kurbanı olmuş; Nemrud'un eziyet ve zulmünün bağlıları durumuna düşmüştür, ve onu övmekte devam ediyorlar.




Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 41878102 ziyaretçi (111629070 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.