Allah-u Teala'nın Nuru, Alemlerin Gurur ve Sururu Muhammed Aleyhisselam
 

Allah-u Teala'nın Nuru, Alemlerin Gurur ve Süruru Muhammed Aleyhisselam

Nur

Allah-u Teâlâ Ehadiyet mertebesinde bir gizli hazine iken; rahmetinin cemâlini, kudretinin kemâlini, azamet ve celâlini, sanatının inceliğini ve hikmetinin sırlarını duyurmayı irade buyurdu. Bu iradesini yerleştirmek için de ruhlar âlemini ve cisimler âlemini, dilediği şekil ve nizam üzere halk etti.

Bir Hadis-i kudsî'de şöyle buyurmaktadır:

“Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi arzuladım, bunun için de mahlûkatı yarattım.” (K. Hafâ)

İşte bu hazineyi içinde bulan kimse, başka bir şey istemez ve aramaz.

Bunu bir bilgi, bir haber değil, aynı zamanda bir emir olarak kabul etmek gerekiyor. Çünkü Allah-u Teâlâ'yı tanımak insanın en başta gelen vazifesidir.

Bir Âyet-i kerime'de ise şöyle buyruluyor:

“Ben cinleri ve insanları ancak (beni bilsinler) bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyat: 56)

Önce yaratanı bil de ondan sonra ibadet et. Bilinmeyen Allah'a ibadet, suretten, şekilden ibaret olur.

Allah-u Teâlâ'nın varlığı kadimdir, evveli yoktur. Zamandan da, ezelden de önce vardı.

“O Evvel'dir.” buyruluyor. (Hadid: 3)

O öyle Evvel ki, Zât-ı Ecell-ü A'lâ'sından başka hiçbir mevcut yok iken O vardı. Bütün varlıklar O'nun buyurduğu bir tek kelime ile meydana çıkmışlar, “Ol!” emriyle oluvermişlerdir.

Hadis-i şerif'te buyrulduğu üzere:

“Allah var idi ve Allah'tan başka bir şey mevcut değildi.” (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 1317)

Zaman ve mekânı yaratmadan önce O var idi. Onları yaratmadan önce nasıl idiyse, yarattıktan sonra da aynıdır.

Kudret eli ile yokluk karanlığından açığa çıkardığı ilk şey Muhammed Aleyhisselâm'ın nuru idi.

Resulullah (S.A.V.) Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmaktadır:

“Allah'ın yarattığı şeylerin ilki, benim nurumdur.” (K.Hafâ. 1, 309, 311)

Cemâl nurundan ilk evvela onun nurunu yarattı. Daha sonra o nurdan âlemleri yarattı, bütün mükevvenâtı da o nur ile donattı.

Ashâb-ı kiram'ın ileri gelenlerinden Câbir (R.A.) Hazretleri: “Yâ Rasulallah! Allah-u Teâlâ en evvela neyi yarattı?” diye sorduğunda Cenâb-ı Fahr-i Kâinat (S.A.V.) Efendimiz buyurdular ki:

“Allah-u Teâlâ her şeyden evvel senin peygamberinin nurunu kendi nurundan yarattı. O nur, Allah'ın izniyle dilediği yerde dolaşırdı. O zaman Levh, Kalem, Cennet, Cehennem, Melekler, yer ve gökler, cinler ve insanlar daha yaratılmamıştı.

Allah-u Teâlâ âlemleri yaratmayı murad edince, o nuru dört parçaya ayırdı.

Birinci parçadan Kalem'i, ikincisinden Levh-i mahfuz'u, üçüncüsünden Arş-ı rahman'ı halk etti.

Dördüncü parçayı tekrar dörde böldü.

Birinci parçasından Arş'ı taşıyan melekleri, ikincisinden Kürsü'yü, üçüncüsünden diğer melekleri yarattı.

Diğer parçayı da yine dörde böldü.

Birincisinden gökleri, ikincisinden yerleri, üçüncüsünden cennet ve cehennemi yarattı.

Kalan parçayı da dörde böldü.

Birinci parçasından müminlerin gözlerinin nurunu, ikinci parçasından ilâhi mârifet yuvası olan kalplerinin nurunu, üçüncüsünden de dillerindeki nuru yarattı. Bu da ‘Lâ ilâhe illallah Muhammed'ür-resulullah' tevhid nurudur.” (El-Mevâhib'ül-Ledüniyye)

Hadis-i şerif'te son kalan parçanın dörde bölündüğü haber verilmekte ve fakat dördüncüsünden bahsedilmemektedir.

Bu nur kıyamete kadar devam edecek olan nurdur. Tâ Âdem Aleyhisselâm'dan itibaren gelen bütün peygamberler hep Muhammed Aleyhisselâm'ın nuru ile geldiler. Bu nur her birinin alnında parlıyordu. Nihayet nur, sahibine kadar geldi. Zaten onun nuru idi. Nur nura kavuştu.

Daha sonra o nur vekillerine sirayet etmeye başladı ve bu nur kıyamete kadar devam edecektir.

Elest Bezmi

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:

“Gerçekten size Allah'tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir.” buyuruyor. (Mâide: 15)

“Nur” Muhammed Aleyhisselâm'dır. Zira ancak onun vasıtası ile hidayete erişilir.

“Kitap” ise Kur'an-ı kerim'dir. O bir hidayet rehberidir.

Nurundan nurunu yaratmasa idi, âlemler nurunu nereden alırdı, Hakk ve hakikati nasıl bulurdu?

Ruhlar âleminde “Elest bezmi”nde ilk defa ahid ve misakı alınan ve:

“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (A'raf: 172)

hitap-ı izzet'ine ilk cevap veren odur. Peygamberliği her ne kadar diğer peygamberlerden sonra ise de hakikatte onlardan öncedir. “Âlem-i şehadet”te son peygamber, “Âlem-i misal”de ilk peygamberdir.

Hadis-i şerif'lerinde bu hakikati beyan buyurmuşlardır:

“Âdem ruh ile ceset arasında iken ben peygamberdim.” (Ahmed bin Hanbel)

Allah-u Teâlâ'nın kendi nurundan ilk olarak yarattığı varlık odur. Resulullah Aleyhisselâm'ın o zamanın peygamberi olduğu, peygamber olarak halk edildiği beyan ediliyor.

“Ben yaratılış bakımından peygamberlerin ilki olduğum halde, onların hepsinden sonra gönderildim.” (Hâkim)

Böylece, en son gönderilen o olduğu halde, bütün peygamberlerin önüne geçmiş oldu.

Nitekim Âyet-i kerime'de buyrulduğu üzere Allah-u Teâlâ onu, seçtiği diğer peygamberlerden öne almıştır:

“Hatırla o zamanı ki, biz peygamberlerden kesin söz almıştık. Resulüm! Senden de, Nuh'tan da, İbrahim'den de, Musa'dan da, Meryem oğlu İsa'dan da.” (Ahzâb: 7)

Çünkü o, bütün peygamberlerden önce anılıp en son gönderilen peygamberdir.

Resulullah (S.A.V.) Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif'lerinde ise şöyle buyuruyor:

“Ben Âdem yaratılmazdan 14.000 sene önce, Azîz ve Celîl olan Rabbimin yanında bir nur olarak mevcut idim.” (Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi. C.12, sh: 404)

Enbiyâ-i İzam

Allah-u Teâlâ'nın sevdiği ve seçtiği peygamber kulları da derece derecedir. Sayıları 124.000'i bulan bu seçkin rehberler, Rahmet-i ilâhî'nin birer tecellileridirler. Aslında aralarında fark yoktur.

Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:

“O'nun peygamberlerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız.” (Bakara: 285)

Ancak derecelerinin yüksekliğinde Allah-u Teâlâ'ya yakınlık cihetinden birbirlerinden ayrı yanları vardır.

“Gerçekten biz peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık.” (İsrâ: 55)

Kimisi bir kabileye gönderilmiştir, kimisi bir ümmete, kimisi bir nesle gönderilmiştir. Kimisi de bütün asırlar boyunca ümmetlerinin peygamberi olmuştur.

Diğer bir Âyet-i kerime'de ise şöyle buyruluyor:

“Allah onlardan kimiyle söyleşmiş, kimini de derecelerle yükseltmiştir.” (Bakara: 253)

Bu bakımdan bazı yönlerden birbirlerine göre farklı derecelere sahiptirler. Resul-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz ulül-azm peygamberlerin en üstünüdür.

Ağır Bir Misak

Her peygamber kendisinden önceki peygamberi tasdik etmekle mükellef olduğu gibi; en son gelecek olan Hâtem-ül enbiyâ Muhammed Aleyhisselâm'ı da haber vermek ve tasdik etmekle mükellef tutulmuşlardı.

Allah-u Teâlâ onu o kadar sevmiş, seçmiş ki gönderdiği peygamberlerine Muhammed Aleyhisselâm'dan bahsetmiş ve onun sıfatlarını anlatmıştır. Eğer onun saâdet asrına erişirlerse mutlaka ona iman edip yardım edeceklerine dair kesin söz aldı. Onlar da Muhammed Aleyhisselâm'ın geleceğini ümmetlerine müjdelediler ve âhir zaman Peygamber'inin zaman-ı saâdetine erişirlerse hemen iman edip dinine yardım edeceklerine dair onlardan söz aldılar.

Âyet-i kerime'de şöyle buyruluyor:

“Allah vaktiyle peygamberlerden kesin söz almıştı.” (Âl-i İmran: 81)

Allah-u Teâlâ kendi Zât-ı sübhânisi ile peygamberleri arasındaki bu ahdi kuvvetli bir misak olarak kaydetmiş, bu kesin sözü yeminle pekiştirmiştir.

“Celâlim hakkı için, size kitap ve hikmet verdim. Sizde olan o kitap ve hikmeti tasdik edip doğrulayan bir peygamber gelecek.” (Âl-i İmran: 81)

O zât-ı âlî, peygamberler zincirinin son halkasını teşkil edecek olan peygamber Muhammed Aleyhisselâm'dır.

“Ona mutlaka iman edeceksiniz ve mutlaka ona yardımda bulunacaksınız.” (Âl-i İmran: 81)

Allah-u Teâlâ bütün peygamberlerine kitap ve hikmet verirken, hepsinin böyle bir sözleşme ve anlaşmasını almıştı. Hepsi de kendilerini tasdik eden Muhammed Aleyhisselâm'a iman ve yardım için Allah-u Teâlâ'ya söz vermişlerdi.

“‘Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?' demişti.” (Âl-i İmran: 81)

Peygamberlerden misak alındığının belirtilmesi, onlara tâbi olan ümmetlerinden de alındığını gösterir.

“Onlar da: ‘Kabul ettik.' demişlerdi.” (Âl-i İmran: 81)

O Azîz peygamber'e iman ve yardım ile mükellef olduklarını itiraf ederek bu husustaki emr-i ilâhî'yi kabul ettiklerini söylediler. Onun üstünlüğünü, izzet, şeref ve meziyetini ümmetlerine tebliğ ettiler.

“Allah da: ‘O halde şâhit olun, ben de sizinle beraber şâhit olanlardanım.' buyurmuştu.” (Âl-i İmran: 81)

Âl-i İmran sûre-i şerif'inin 82. Âyet-i kerime'sinde ise böyle bir ikrar ve misaka riâyet etmeyenlerin fâsık kimseler olacağı bildirilmektedir:

“Bundan sonra artık kim yüz çevirirse onlar fâsıkların tâ kendileridir.” (Âl-i İmran: 82)

İlâhî medh-ü Senâ

Hazret-i Ömer'den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Siz beni Hıristiyanların Meryem oğlu İsa'yı aşırı derecede methettikleri gibi, aşırı övmeyin. Ben ancak Allah'ın kuluyum. Benim hakkımda ‘Allah'ın kulu ve elçisidir.' deyiniz.” (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 1405)

Çünkü onun methedilmeye ihtiyacı yoktur. Onu övmek insana âit değildir. Onu yaratan, onu âlemlerin nuru yapan Allah-u Teâlâ; onu medh-ü senâ etmiş, fazilet ve meziyetini, şeref ve haysiyetini, yüceler yücesindeki mevkisini çok açık bir şekilde beşeriyete ilân etmiştir.

Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber Muhammed'e çok salât ve senâ ederler.” (Ahzâb: 56)

Peygamber'ine Allah-u Teâlâ'nın salâtı; onu en yüce makamda anması, onu rahmeti ile rızâsı ile tebcil ve tebrik etmesidir.

Allah-u Teâlâ onu ne kadar çok seviyor ki; ona çok çok salât-ü selâm getiriyor, Habib-i Ekrem (S.A.V.)ine olan sevgisini beşeriyete duyurmuş oluyor. Bunun içindir ki onu hiçbir beşerin anlaması mümkün değildir.

Meleklerin salâtı ise; onun için Allah-u Teâlâ'ya duâ etmeleri, istiğfarda bulunmalarıdır. İnsanlarınki de öyledir.

Allah-u Teâlâ Habib-i Ekrem (S.A.V.)ini çok sevdiği gibi meleklere de sevdiriyor. Bütün melekler ona hürmet ediyorlar, tâzim gösteriyorlar.

Allah-u Teâlâ iman edenlere hitap ederek, kendileri için en büyük rahmet olan Peygamber'lerine salât-ü selâm getirmelerini, ona gönülden teslim olmalarını, saygı ve sevgi göstermelerini emir buyuruyor.

“Ey inananlar! Siz de ona salât-ü selâm getirin ve tam bir teslimiyetle gönülden teslim olun.” (Ahzâb: 56)

Ki bu sayede ilâhî rahmete, Resulullah Aleyhisselâm'ın şefaat-ı uzmâsına nâil olsunlar.

Ne yüce mertebedir ki, onu yaratan ona salât-ü selâm getiriyor, sevgili Peygamber'ini anıyor. Ulvî makamındaki melekler de onun için mağfiret diliyorlar, senâ ediyorlar.

Bu nimet ve şereften üstün bir ikbal ve ikram düşünülemez.

Sonra da süflî âlemdeki insanlara Habib-i Ekrem (S.A.V.)ine salât-ü selâm getirmelerini emrediyor.

Müminler bu sayede kendilerini zulmetten nura kavuşturan, ulvî ufukların kapılarını açan peygamberlerine; salât ve selâmlarını, hürmet ve tâzimlerini, övgü ve senâlarını, minnettarlıklarını arz etmiş oluyorlar.

Bu vesile ile de Allah katında itibar kazanmış, birçok ecir ve mükâfatlara nâil olmuş oluyorlar.

Sâdık müminler asırlar boyu o Nur'un aşkında ve şevkinde yaşamışlar, ona karşı besledikleri muhabbet bağından bir an olsun ayrılmamışlar, salât-ü selâm ile tebcil etmekten geri durmamışlardır.

Ebul-Ervah

Resulullah Aleyhisselâm Allah-u Teâlâ'nın nuru olduğu gibi aynı zamanda ruhudur.

Allah-u Teâlâ kendi ruhundan ona ruh verdi, o ruhtan bütün ruhları yarattı, o ruhtan bütün âlemlere hayat veriyor. O ebul-ervah'tır, bütün ruhların babasıdır.

“Ey insan!” (Yâsin: 1)

Hitabının muhatabı Muhammed Aleyhisselâm'dır. İnsan-ı kâmil, hülâsa-i insan odur.

Allah-u Teâlâ ona kendi lütf-u kereminin bir nişanesi olarak “Yâsin! = Ey insan!” buyurdu.

“Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tin: 4)

Âyet-i kerime'sinde en güzel bir biçimde yaratıldığı belirtilen ve beşeriyete duyurulan insan odur.

“Asluhu nûr cismuhu âdem,

Velekad kerremnâ benî âdem.”

Aslı nurdur, görünüşü beşerdir. Öyle bir benî âdem ki;

“Biz Âdemoğlunu mükerrem kıldık.” (İsrâ: 70)

Âyet-i kerime'sindeki mükerrem insan hitabının mazharı da yine odur. İnsan bütün yaratıkların en mükerremi, o ise bütün insanların en mükerremidir, en keremlisidir. Onun yüzü suyu hürmetine bütün bu faziletlerden insanoğlu da istifade ediyor.

Allah-u Teâlâ onun hakkında bir Hadis-i kudsî'de:

“Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım.” buyurdu. (K. Hafâ. c. 2, sh: 164)

Allah-u Teâlâ Habib-i Ekrem (S.A.V.)inin Sebeb-i mevcudat, yani mevcudatın yaratılış sebebi olduğunu beyan buyurdu ve beşeriyete duyurdu.

Demek ki o feleklerden değil, felekler onun nurundan yaratılmıştır.

Sebeb-i Mevcûdat

O bütün mevcudatın çekirdeği ve mayasıdır, hakikatin özüdür, her şey ondan yaratılmıştır. Bu sebeple Sebeb-i mevcudat olmuş oluyor.

Burada apaçık görülüyor ki Allah-u Teâlâ nurundan onun nurunu yarattı ve o nurdan mükevvenâtı donattı. Onu yaratmasa idi, mükevvenâtı da donatmayacaktı. Onun Sebeb-i mevcudat oluşu bu noktadandır. Her canlının Allah-u Teâlâ'ya şükretmesi ve Resulullah Aleyhisselâm'a müteşekkir olması lâzımdır, çünkü onunla hayat bulmuştur.

Âlemdeki her zerrede hayat var, o hayat da Habib-i Ekrem (S.A.V.)i ile kâimdir.

Bu noktada gizli bir sır söyleyeyim:

Fakir: “Lâ ilâhe illâllah, Muhammedün Resulullah” dediğim zaman, her defasında gizli olarak Allah-u Teâlâ'ya şükrederim.

“Allah'ım! Sana sonsuz şükürler olsun ki, sen kendi nurundan onu yarattın, o nur ile mükevvenâtı donattın. Onu yaratmamış olsaydın kâinat da olmayacaktı, ben de olmayacaktım, hiçbir şey olmayacaktı.” diyorum.

“O Hakk'ın nûrudur

İlim-irfan kaynağıdır

Hakk'tır onun özü

Hak'tan gelir onun sözü.”

Allah-u Teâlâ nurunu yarattı, o nurdan mükevvenâtı donattı. O nur mükevvenâtın mayası oluyor. Yani mükevvenâtın aslı, Allah-u Teâlâ'nın nurudur.

Nitekim Âyet-i kerime'de:

“Allah göklerin ve yerin nurudur.” buyruluyor. (Nur: 35)

Bu Âyet-i kerime'nin en gizli sırrı, tarif ettiğim bu sözün içinde gizlidir.

“Nurundan nurunu yarattı, o nurdan mükevvenâtı donattı.”

Halbuki nur da O'nun, yaratan da O, hep O... Hep Allah!..

Kendi nurundan yarattığı için, kendi nurundan mükevvenâtı donattığı için hiçbir katkı yok. Yer de nur, gök de nur, taş da nur, toprak da nur.

Ancak bu tecelliyata kimi mazhar ederse, O'nu hem görür, hem de bilir. Çünkü o kendisini görmüyor, Hakk'ı görüyor, Hak'tan görüyor.

O'nun göstermesiyle, O'nun bildirmesiyle bu mümkün olur. Zan ilmi kati surette buraya erişemez. Birçok velilere dahi bu tecelliyat verilmemiştir.

Eğer bu noktayı kavrayabilirseniz, göklerin ve yerin nur olduğunu gözünüzle görmeseniz de, inanmakla kurtulmuş olursunuz.

Vaktaki içinde O olduğunu gördüğün zaman, kendinin bir maskeden, bir örtüden, bir paçavradan ibaret olduğunu gördüğün zaman; bir de bakarsın ki, meğer nurundan “Nur”unu yaratmış, o “Nur” ile mükevvenâtı donatmış. Yani bu mükevvenâtın malzemesi nurdur.

Nitekim Âyet-i kerime'sinde:

“Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” buyuruyor. (Enbiyâ: 107)

Bu “Nur”un sayesinde âlemlere rahmet ve hayat veriyor. Âlemlerin hayat bulması o nur sayesindedir. Çünkü onu âlemlere rahmet için yaratmıştır. O bir hayat kaynağıdır, hayatı ondan fışkırttı. Hem “Rahmeten lil-âlemîn”dir, hem de “Ebul-ervah”tır.

Kâinat o nurdan yaratıldığı için, âlemler rahmeti ondan almıştır. Allah-u Teâlâ nurundan nurunu yarattığı için, o “Nur”dan da mükevvenâtı donattığı için, o noktada “Rahmeten lil-âlemîn” olmuş, âlemlere hayat veren kaynak olmuş, aynı zamanda “Sebeb-i mevcudat” olmuştur.

O “Rahmeten lil-âlemin” olduğu için, âlemdeki her zerre nasibini ondan alıyor. Nereye baksan hep o nur. Ona verildiğinden ötürü kâinat ona muhtaçtır.

Mümin bir kimseye mânevî olarak ne verilmişse onun vasıtasıyla verilmiştir. Oradan o hayat suyu gelmedikçe hiç kimse iman etmiş olmaz. O mânevî hayat kaynağından hayat suyu gelmedikçe hiç kimsede mânevî hayat bulunmaz. İlâhî feyz de iman şerefiyle müşerref olan müminlere ancak ve ancak Allah-u Teâlâ'nın Aziz'i, Halil'i ve Nur'u olan Resulullah (S.A.V.) Efendimizden gelir.

En Büyük Nimet

O ki, Allah-u Teâlâ'nın inanan bütün insanlara en büyük nimetidir, o bir hidayet nurudur. Allah'a varan hedefe onun yolundan gidilir, hakikatin köprüsüdür.

Ebedî âleme teşrif buyurduktan sonra, nübüvvet ve risalet nurları kıyamete kadar devam edecek, insanlar o nurla hidayete ereceklerdir.

Âdem Aleyhisselâm'dan itibaren kendi zamanına gelinceye kadar mevcudatın en şereflisi olduğu gibi, kendisinden sonra kıyamete kadar da mahlûkatın en şereflisidir.

Allah-u Teâlâ onu dost edindi, adını adı ile andı, ona imanı Tevhid'in iki rüknünden biri yaptı. “Lâ ilâhe illâllah”tan sonra “Muhammedün Resulullah” ünvanını getirdi.

Bütün peygamberlerin her biri bir kavme, birkaç şehir halkına veya bir ümmete gönderildikleri için, yalnız kendi kavimlerine âittir. Fakat Muhammed Aleyhisselâm bütün insanlığa gönderilmiş, âlemlere rahmet olmuştur. Kıyamete kadar gelecek insanların tamamı onun irşat sahası içindedir.

O hem peygamberler silsilesini sona erdiren son peygamber, hem de bütün peygamberleri tasdik eden ilâhi bir mühürdür.

Peygamberlerin her biri birer yıldızdır. Güneşin doğmasından önce insanlara ışık saçtılar, kendi ümmetlerinden zulmeti kaldırdılar.

Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm ise fazilet semâsının güneşidir, bütün nurların aslıdır. Cümle âlemin nuru, gurur ve sürûrudur. Nurlar onun nurundan yayılmıştır.

Azîz Peygamber

Resulullah (S.A.V.) Efendimiz her zaman ve mekânda Azîz'dir. Allah katındaki şeref ve faziletinin hududu yoktur. Mertebe ve kemâli her an yükselmektedir. Allah-u Teâlâ'nın ona bahşettiği ikram ve ihsanlar sonsuzdur.

O ki yaratıkların en hayırlısıdır. Allah-u Teâlâ'nın habibi, dostu, arşının nuru, vahyinin eminidir. Ziynetlendirdiği, şereflendirdiği, keremlendirdiği, büyük kıldığı, ilm-i ezelîsini tâlim buyurduğu temiz kuludur.

Allah-u Teâlâ onu peygamberlerin efendisi ve sonuncusu, takvâ sahiplerinin önderi, günahkârların şefaatçisi ve âlemlerin rahmeti yapmıştır.

O ki iman hakikatlerinin menbaı, Rahmânî sırların iniş yeri, Rabbânî memleketin mahrem-i esrârı, bütün peygamberlerin ahd ve misaklarının vasıtası, Livâ-i izzetin sahibi, ezel sırlarının müşahidi, Kelâm-ı kadim'in tercümanı, ilim ve hikmetin kaynağı, dünya ve ukbâ ehlinin cesetlerinin ruhudur.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

“Andolsun, içinizden size öyle aziz bir Peygamber gelmiştir.” (Tevbe: 128)

Yaratan ona “Azîz” buyuruyor. O öyle bir “Azîz”dir ki, onu ancak Yaratan bilir. Hiçbir beşerin onu idrak etmesi mümkün değildir. Canlardan da cânanlardan da azîzdir.

O öyle bir nurdur ki, nurları o nurdan yarattı.

O öyle bir ruhtur ki, ruhları o ruhtan yarattı.

O öyle bir kandil ki;

“Ey Peygamber! Biz seni bir şâhit, bir müjdeci, bir uyarıcı, Allah'ın izniyle Allah'a çağıran ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik.” (Ahzab: 45-46)

Âyet-i kerime'si ile bütün âlemleri nurlandıran bir kandil olarak vasıflandırılıyor.

İşte nurundan nurunu yarattığı için:

“Allah Âdem'i kendi suretinde yarattı.” (Buharî)

Bu Hadis-i şerif'in tecelliyâtı Resulullah (S.A.V.) Efendimize mahsustur. Allah-u Teâlâ kendi suretini aynada aksettirdi. Aslı nur olduğu için nur nura aksetti.

“Âyinedir bu âlem her şey Hakk ile kâim,

Mir'at-ı Muhammed'den Allah görünür dâim.”

Allah-u Teâlâ o aynada aksetmiş, Yaratmak başka, aksetmek başka.

O öyle bir ahlâk sahibidir ki, Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde ona;

“Ve sen hiç şüphesiz büyük bir ahlâka sahipsin.” buyurdu. (Kalem: 4)

O öyle bir rehberdir ki, Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde:

“Doğru bir yol üzerindesin. Üstün ve çok merhametli Allah'ın indirdiği (Kur'an yolu üzerindesin).” (Yâsin: 4-5)

“Nurun Alâ Nur”

Allah-u Teâlâ sevdiği, seçtiği peygamber kullarının her birine ayrı bir lütufla tecelli etmiştir. O lütuf Muhammed Aleyhisselâm'ın nuru idi. Geldikleri zaman Muhammed Aleyhisselâm'ın emaneti ile Nur-i Muhammedî ile geldiler. Bütün Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimizdeki her fazilet, meziyet ve mazhariyet, üzerlerindeki emanet, Muhammed Aleyhisselâm'ın nurunu taşıdıklarından ötürüdür.

“Nur üstüne nurdur.” (Nûr: 35)

Yani Allah-u Teâlâ kendi nurundan Habib-i Ekrem (S.A.V.)inin nurunu yarattı. Peygamber Aleyhimüsselâm Hazerâtının hepsini de Habib-i Ekrem (S.A.V.)inin nurundan yaratmıştır. Onlardaki nur Resulullah Aleyhisselâm'ın nuru idi.

Tâ Âdem Aleyhisselâm'dan beri o nur onların üzerinde döndü durdu. Her birinin alnında parlıyordu. Nihayet nurun sahibine kadar geldi. Zaten onun nuru idi, nur nura kavuştu.

Allah-u Teâlâ'nın nuru, âlemlerin gurur ve sürûru Muhammed Aleyhisselâm, hayât-ı saâdetlerinde o nuru taşıdı, o nur ile iş gördü.

Peygamberlik kapısı kapandıktan sonra o nur:

“Âlimler peygamberlerin vârisleridir.” (Buhârî)

Hadis-i şerif'i mucibince vârislerine sirayet etmeye başladı. Kıyamete kadar gelecek olan onun vârisleri de o nuru taşıyorlar.

Kur'an-ı kerim her asra hitap ettiğine göre:

“Biliniz ki Resulullah aranızdadır.” (Hucurat: 7)

Âyet-i kerime'sinden, o nurun kıyamete kadar bâki kalacağı anlaşılmış oluyor.

Binaenaleyh iş gören onun nurudur, o nurdur. Bu, hususa âittir.

Onlar o Nur'un vârisi oldukları için, o nur onlara o Nur'dan geliyor. Binaenaleyh onlarda bulunan nur, o Nur'dur.

Nübüvvetin üstünde hiçbir rütbe olmayacağına göre, bu rütbeye vâris olmaktan büyük şeref tasavvur edilemez.

Allah-u Teâlâ kimi sevip seçmişse, kimi zâtına çekmişse, emânetini kime vermişse, Resulullah Aleyhisselâm'ın nurunu kime takmışsa, vâris-i enbiyâ işte onlardır.

YAKINLIK NESEBİ

Peygamberlik kapısı kapandıktan sonra bu nur ikiye ayrılmış; bir taraftan Hazret-i Hatice Vâlidemize intikal ederek nesep itibarı ile yürümüş, diğer taraftan da yakınlık nesebi ile bu nur devam ede gelmiştir. Hafî kısmı Hazret-i Ebu Bekir Sıddîk (R.A.) Efendimize, Cehrî kısmı Hazret-i Ali Efendimize verilerek nur iki koldan devam etmiştir.

HULEFÂ-İ RÂŞİDİN

İslâm binası bu dört direk üzerine kuruldu. Allah-u Teâlâ her birine ayrı ayrı meziyetler vermiş, her biri ayrı ayrı tecelliyatlarla, ayrı vazifelerle gönderilmiş, birine verilen lütuf diğerine verilmemiştir. Hepsi de birer nurdur. Onlara verilen meziyetleri hiçbir beşerin hafsalası almaz.

Resulullah (S.A.V.) Efendimiz bir defasında Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer ve Hazret-i Osman ile Uhud dağına çıkmıştı, onlar orada iken zelzele oldu.

Bunun üzerine buyurdular ki:

“Ey Uhud! Kımıldama, dur! Üstünde bir Peygamber, bir Sıddık, iki şehit vardır.” (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 1492)

Bu mucize beyanı ile Hazret-i Ömer (R.A.) ile Hazret-i Osman'ın şehit olacaklarını haber vermiş oldu.

1- HAZRET-İ EBU BEKİR SIDDÎK

Mübarek isimleri “Abdullah”tır, “Ebu Bekir” ismi onun künyesidir. “Sıddık” ve “Atik” lâkapları ile de tanınır. Babasının adı Osman olup, Ebu Kuhâfe künyesi ile tanınmıştır. Annesi ise Selma Ümmül-hayr'dır.

Resulullah Aleyhisselâm'ın doğumundan iki yıl sonra dünyaya gelmiş, ahirete intikallerinden iki yıl sonra da vefat etmiştir.

Dostun En Yakın Dostu

İslâmiyet'in intişarından önce de hakikati arayanlardandı, putlardan nefret ederdi. Yüksek seciye sahibi bir zat idi.

Resulullah Aleyhisselâm'ın öteden beri en sadık dostu olması hasebiyle, dâvetini ilk kabul eden odur.

Allah-u Teâlâ'nın Nur'u Muhammed Aleyhisselâm kendisine:

“Ben Allah'ın Resul'üyüm, seni Allah'a kulluğa dâvet ediyorum.”

Buyurduğu ve sözünü bitirdiği anda Müslüman olmuştu. Onun hidayete ermesine fevkalade sevinen Resulullah Aleyhisselâm:

“Ebu Bekir'den başka, İslam'a dâvet ettiğim herkes bir tereddüt geçirdi. Ebu Bekir ise ne durakladı ne de tereddüt etti.” buyurmuştur.

Bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyururlar:

“Eğer kendime bir dost edinmiş olsaydım, mutlaka Ebu Bekir'i dost edinirdim. İyi bilin ki, sizin arkadaşınız Allah-u Teâlâ'nın dostudur.” (Tilmizi: 3662)

Peygamberlikten önce o Nur'un en sâdık dostu idi. İslâmiyet'ten sonra da en aziz arkadaşı, en fedakâr ve vazifeperver yardımcısı, peygamberlik sırlarının en samimi mahremi, kudsi emanet yönünden sırdaşı, cemâlinin ve kemâlinin aynası oldu.

Haiz olduğu bu yüksek rütbe o derece şâyân-ı gıpta idi ki; Resulullah Aleyhisselâm bir şeye gücendiği veya müteessir olduğu zaman, Ebu Bekir (R.A.) gelecek olsa, derhal tebessüm eder ve üzüntüsü hemen giderdi.

Hadis-i şerif'lerinde:

“Ebu Bekir benden, ben Ebu Bekir'denim. Ebu Bekir dünya ve ahirette benim kardeşimdir.” buyurmuşlardır. (Tilmizi)

Ashâb-ı kiram arasında yeri daima muhafazalı idi. Henüz gelmemişse boş bırakılır, oraya kimse oturmazdı. Resulullah Aleyhisselâm mübârek yüzünü ona çevirir, ona bakarak konuşur, birçok hususlarda onunla istişare ederdi.

Resulullah (S.A.V.) Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:

“Allah-u Teâlâ beni dört yardımcı ile güçlendirdi. İkisi gök ehlinden yani Cebrâil ve Mikâil, ikisi de yeryüzü halkından yani Ebu Bekir ve Ömer'dir.” (Tilmizî)

Hazret-i Ebu Bekir (R.A.) sağ kolu ise, Hazret-i Ömer (R.A.) sol kolu idi.

Resulullah Aleyhisselâm'ın kemâl ve faziletinden en çok feyz alan zât-ı âlî şüphesiz ki odur. Müslüman olduğu andan itibaren Resulullah Aleyhisselâm vefat edinceye kadar hep onlarla birlikte oldu. Hazarda ve seferde onunla en çok düşen ve kalkan o idi. Hicrette refakat etti. Sırf onunla birlikte olmak, onunla omuz omuza bulunmak için çoluk-çocuğunu geride bıraktı. Onunla birlikte mağarada nâzik anlar yaşadı. Resulullah (S.A.V.) Efendimizle üç gün üç gece beraber kaldılar.

Allah-u Teâlâ onun mağaradaki halini ve kalbine bağladığı huzur ve itminanı, bu ulvî beraberliği Âyet-i kerime'sinde beyan buyurmaktadır:

“O ikinin ikincisiydi. Hani onlar mağarada idiler ve arkadaşına: ‘Üzülme! Allah bizimledir.' diyordu.” (Tevbe: 40)

Çetin harp günlerinde; Bedir, Uhud, Hendek, Huneyn'de, Hudeybiye'de ve Mekke'nin fethinde o Nur'u bir an bile yalnız bırakmadı, hepsinde de canını siper ederek mücadele etti. Bu sebepledir ki, Hazret-i Ali (R.A.) ve diğerleri gibi düşman saflarının arasına dalma fırsatı bulamıyordu. Kalbinde ve kesesinde nesi varsa onun yolunda harcadı.

Kızı Hazret-i Âişe'yi nikâhlayarak daha da yakın oldu.

İmân-ı Kâmil Numunesi:

Resulullah Aleyhisselâm'dan sonra imanda, amelde, ihlâsta, ahlâkta insanların en büyüğüdür. İslâmiyet'in hükümlerini onun kadar iyi bilen ve benimseyen ikinci bir fert gösterilemez. Onun imanı İslâmiyet'in temel taşıdır.

“Peygamber hariç, Ebu Bekir herkesten hayırlıdır.” (C. Sağîr)

Hadis-i şerif'inde beyan buyrulduğu üzere peygamberlerden sonra en üstün, en faziletli insandır. Hakikat ehlinin rehberi, müşâhede ehlinin öncüsüdür.

Abdullah bin Ömer'den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyururlar:

“Ebu Bekir'in imanı, âlemlerin imanı karşılığında tartılmış olsa, onlardan ağır gelirdi.” (Beyhakî)

Sıddîkiyet Makamı

“Sıdk”ı getiren Resulullah Aleyhisselâm, o sıdkı tasdik eden Hazret-i Ebu Bekir (R.A.) olmuştur.

“Sıdk”ı tasdik; Resulullah Aleyhisselâm'a iman edenlerin hepsine şâmil olmakla beraber, hususiyetle Hazret-i Ebu Bekir'e âittir. Nitekim Miraç hadisesinden hemen sonra müşrikler “Duydun mu? Arkadaşın neler söylüyor? Buna da inanacak mısın?” dediler. Hiç tereddüt etmeden: “Bunu o haber vermişse doğrudur.” cevabını verdi.

İşte onun bu kesin tasdiki üzerine Âyet-i kerime nâzil oldu:

“Sıdkı getiren (Muhammed) ve onu tasdik edenler (Sıddîk) muttakilerdir.” (Zümer: 33)

İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:

“Sıddıkiyet mertebesi velilik mertebesinden üstündür. Bu makamın üstünde yalnız nübüvvet vardır. Peygambere vahiy yolu ile gelen ilim, Sıddîk'a ilham yolu ile gelir.”

Bağlılık

Resulullah Aleyhisselâm'ı sadece ademiyet gözü ile değil, hakikat gözüyle de görmüştü. Onu öyle tanımıştı ki, ahirete gitmesiyle dünyada durması arasında ona göre fark yoktu. Hakk'a nasıl tâzim ettiyse, o Nur'a da öyle tâzim etti, saygı gösterdi.

Yanından hiç ayrılmadı. Ona gönülden bağlanarak “Bağlılık numunesi” oldu. Onun bir yanılmasını, kendi doğru ve hâlis amelinden daha değerli olduğunu bilerek “Keşke Muhammed Aleyhisselâm'ın bir yanılması olsaydım.” buyurmuştu.

Câhiliye devrinde Kureyşliler'in hatırı sayılır ulu kişilerindendi. Tanınmış dürüst bir tüccardı. Kumaş ve elbise satardı.

İslâmiyet'le müşerref olduğu zaman kırk bin dirhemlik serveti vardı. Malını Allah yolunda sarf etmekten müstesna bir zevk duydu. Mekke'de yaptığı gibi, Medine'de de cömertçe harcadı.

Bilâhare İslâm tarihinde fevkalâde kıymet kazanmış birçok muhterem ve mübeccel şahsiyetler, onun gayreti ve himmeti sayesinde Müslüman olmuşlardır.

Resulullah Aleyhisselâm kalabalık insan topluluklarının arasına katılarak İslâmiyet'i tebliğ ettikçe, o da yanında bulunurdu.

Unutulmaz iyiliklerinden birisi de, Müslüman olmaları yüzünden çekmedikleri kalmayan zayıf ve kimsesiz Müslümanları sahiplerinden büyük meblağlar mukabilinde satın alarak hepsini azat etmesi, işkencelerden kurtarmasıdır.

Hazret-i Ömer (R.A.) buyurur ki:

“Resulullah Aleyhisselâm bir gün mal bağışında bulunmamızı emretti. Bu da, elimde önemli miktarda servet bulunduğu bir zamana rastladı. Kendi kendime: ‘“Eğer Ebu Bekir'i fazilette geçebileceğim bir gün varsa işte o gün gelip çatmış bulunuyor.” dedim ve malımın yarısını bağışlamak istedim.

Resulullah Aleyhisselâm bana:

“Âilene bir şeyler bıraktın mı?” diye sordu.

“Bir bu kadarını bıraktım.” dedim. Sonra Ebu Bekir (R.A.) getirip malının tümünü bağışladı. Resulullah Aleyhisselâm ona da:

“Ey Ebu Bekir! Âilene ne bıraktın?” diye sordu. O ise:

“Onlara Allah'ı ve Resul'ünü bıraktım.” diye cevap verdi. İşte o anda ben: ‘Ebu Bekir'i demek ki hiçbir zaman geçemeyeceğim.' dedim.”

Resulullah (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Kim bize bir iyilikte bulunmuşsa mutlaka karşılığını ödemiş bulunuyoruz. Ancak Ebu Bekir müstesna.

O öyle iyiliklerde bulunmuştur ki karşılığını ancak Allah-u Teâlâ kıyamet gününde ona ihsan buyuracaktır. Hem sonra, başkasının bağışladığı mal, Ebu Bekir'in bağışladığı kadar bana faydalı olmamıştır.” (Ebu Dâvud - Tilmizi)

Hazret-i Ebu Bekir'in gözlerinden yaşlar aktı ve: “Yâ Rasulallah! Ben ve malım sadece senin için var değil miyiz?” dedi. Değil malını, canını bile fedâ etmeye her an için hazırdı.

Mekke fethedildiği gün yaşlı ve gözleri görmeyen babası Ebu Kuhâfe'yi Resulullah Aleyhisselâm'ın yanına getirdi. İslâm üzerine biat için Resulullah Aleyhisselâm'a elini uzattığında, Ebu Bekir (R.A.) ağlamaya başladı. “Niye ağlıyorsun ya Ebâ Bekir?” diye sorunca “Babamın yerine amcanız Ebu Talib'in Müslüman olmak üzere biat için elini uzatması ve Allah'ın seni sevindirmesi benim daha çok hoşuma giderdi, onun için ağlıyorum.” cevabını verdi.

Resulullah (S.A.V.) Efendimiz cennetin sekiz kapısı bulunduğunu, Ebu Bekir'in de bu kapıların hepsinden dâvet olunacağını haber vermiştir.

Ebu Hureyre'den rivayet edildiğine göre Resulullah (S.A.V.) Efendimiz buyurdular ki:

“Cebrâil yanıma gelerek elimden tuttu ve bana ümmetimin gireceği cennet kapısını gösterdi.”

Ebu Bekir (R.A.) atılıp:

“Yâ Rasulallah! Ben o sırada seninle olmayı ne kadar isterdim, tâ ki ona ben de bakayım!” dedi.

Resulullah Aleyhisselâm:

“Ey Ebu Bekir! Ümmetimden cennete ilk girecek kimse olman sana yetmez mi?” karşılığını verdiler. (Ebu Dâvud: 4652)

Hazret-i Âişe validemizden rivayet edildiğine göre Hazret-i Ebu Bekir, Resulullah Aleyhisselâm'ın yanına girmişti. Ona hitaben:

“Müjde! Sen Allah'ın ateşten azat ettiği kimsesin.” buyurdu.

İşte o günden itibaren Hazret-i Ebu Bekir, “Azadlı” mânâsına gelen “Atik” diye isimlendirildi. (Tilmizî: 3679)

Ubudiyet

Önce Resulullah Aleyhisselâm'da daha sonra da Hazret-i Allah'ta fenâya erdi, vuslatı buldu, “Marifetullah”ın kaynağına ulaştı.

Huşû ve takvâ üzere ibadet eder, namaza kalktığında havf ve haşyetten dolayı tir tir titrerdi. Gözü yaşlıydı. Kur'an-ı kerim okurken hem ağlar, dinleyenleri de ağlatırdı.

Muhabbetullah ile ciğeri püryan olduğundan, yanında duranlar onun ağzından yanık ciğer kokusuna benzer bir koku duyduklarını anlatırlardı.

Ebu Hureyre'den rivayet edildiğine göre Resulullah (S.A.V.) Efendimiz bir gün:

“Bugün sizden kim oruçlu olarak sabahladı?” diye sordu. Ebu Bekir: “Ben!” dedi. Aynı şekilde arka arkaya: “Bugün kim bir cenazeye katıldı?”, “Bugün kim bir fakire yedirdi?”, “Bugün kim bir hastayı ziyaret etti?” buyurdu. Ebu Bekir (R.A.) her defasında: “Ben!” diye cevap verdi.

Bunun üzerine Resulullah Aleyhisselâm:

“Bu hasletler bir kimsede bir araya geldi mi, o kimse mutlaka cennete girer.” buyurdu. (Müslim: 1028)

Câhiliyet zamanında dahi asla puta tapmamış, içki içmemiştir.

Haramdan ve şüphelilerden son derece sakınırdı. Nitekim bir kölesinin sihir karşılığı aldığı sütü içince, boğazına parmak salarak istifra etmeye başlamış, neredeyse ölecek hale gelmişti. Daha sonra “Allah'ım! Midemde kalıp damarlarıma karışan kısmından sana sığınırım.” diye duâ etti.

Son derece sade yaşar, geçimini ticaretle temin ederdi. Evi misafire her zaman açıktı.

Ashâb-ı Kiram'ın En Üstünü

Resul-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz vefatı ile neticelenen hastalığı sırasında mihraba yalnız onun geçirilmesini emretmiş, diğer taraftan da:

“Ebu Bekir'in kapısından başka, mescide açılan bütün kapıları kapatınız.” buyurmuştur. (Buharî)

Şeyh Es'ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretleri bu Hadis-i şerif'e:

“Ebu Bekir'in yolunu kıyamete kadar bâki kıl.” mânâsını vermiştir.

İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:

“Bu yüksek yol, Sıddık-ı Ekber'den gelmektedir. Kendisi Peygamberlerden sonra bütün insanların en üstünüdür.” (221. Mektup)

“Ashâb-ı kiram, kendileri arasında en üstün olarak Ebu Bekir (R.A.) üzerinde ittifak etmişlerdir.

Ashâb-ı kiram üzerindeki bilgisi en kuvvetli olan İmâm-ı Şâfiî der ki: ‘Fahr-i Âlem (S.A.V.) ahireti şereflendirdiği zaman Ashâb-ı kiram pek muzdar kaldı. Semâ altında Ebu Bekir'den daha üstün birisini bulamadılar. Onu halife yapıp emrine girdiler.'

Bu söz onun Ashâb-ı kiram'ın en üstünü olduğunda icmâ-ı ümmet bulunduğunu göstermektedir. İcmâ-ı ümmet ise senettir, şüphe edilmemesi gerekir.” (59. Mektup)

Cübeyr bin Mutim'den rivayet edildiğine göre Resulullah (S.A.V.) Efendimizin yanına gelip dönen bir kadına tekrar gelmesini emredince kadın:

“Gelip de sizi bulamazsam ne yapayım?” diye sordu.

Resulullah (S.A.V.) Efendimiz buyurdu ki:

“Beni bulamazsan Ebu Bekir'e müracaat et!” (Buhârî. Tecrid-i sarih: 1485)

Bu Hadis-i şerif, kendisinden sonra Hazret-i Ebu Bekir'in halife olacağını bildiren bir mucizedir.

Sıddık-ı Ekber Sevgisi

Hazret-i Ebu Bekir (R.A.) Efendimizi sevebilme lütfunu Allah-u Teâlâ'dan dilemek lâzımdır. Bir mahlûkun kuvve-i beşeriyesi onun büyüklüğünü anlayamaz. Allah-u Teâlâ'nın müstesna kullarındandır.

Allah'ım çok sevdirdiği için, biz onları anarken “Müslümanların ilacı” diye vasıflandırırız. Anlaşılması için mevzu arasında “Sıddık-ı Ekber” deriz. Fakat fakirin yanındaki ismi budur. Hep bu isimle anarız. O her hastalığa bir ilaçtır. Her derde şifâdır. Bunu böyle kabul etmişizdir.

Hizmet

Resulullah Aleyhisselâm hastalanıp da namaza imamet edemeyecek bir halde olduğunu görünce:

“Ebu Bekir cemaate namaz kıldırsın.” emrini vermişti.

Vefatında Medine-i Münevvere'yi derin bir matem havası kaplamıştı. Böyle buhranlı bir anda soğukkanlılığını muhafaza eden zat yalnız o oldu. Daha sonra kendisi hiç istemediği halde Müslümanlar onu kendilerine halife seçtiler. İki sene dört ay bu makamda kaldı, İslâmiyet'e çok büyük hizmetleri dokundu. En yüksek makam ve idare işlerini hep ehil ellere verdi.

Kur'an-ı kerim'i cem ederek tek bir cilt haline getirilmesini sağladı.

Muvaffakiyetinin en büyüğü, Müslümanlığı asıl şekliyle muhafaza etmekteki gayretidir. İslâmiyet'in hükümlerini onun kadar iyi bilen ve benimseyen ikinci bir fert gösterilemez.

Her tarafta türeyen mürtedler, sahte peygamberler etrafında toplanarak müslümanlığı yıkmaya teşebbüs ederken, bu sahtekârları ortadan kaldırmayı başardı. Çeşitli mıntıkalara ordular gönderdi, ayaklanmaları kısa zamanda bastırdı. Resulullah Aleyhisselâm'ın nurunu takip ettiği için muvaffak oldu ve İslam birliği kısa zamanda tekrar kuruldu.

Müslümanlık onun zamanında bütün Arap yarımadasına yayılmış, İran ve Bizans hududu dahiline girmişti.

İsabetli görüşlülüğü, muamelelerinde dürüstlüğü, tecrübe ve güngörmüşlüğü, nefsine hakimiyeti, merhameti, samimiyeti ile tanınmıştı. Mütevazi fakat vakarlı bir insandı. Rüyâ tabirlerinde de mâhirdi.

Devrinde müslümanlığın binası o kadar sağlam temellere oturtuldu ki, kendisinden sonra halife olan Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-e hemen büyümeye hazır bir devlet, düzen altına alınmış çok güçlü bir topluluk bırakmıştı.

Onun bütün dehâ ve dirayeti, karar ve ısrarı yalnız ve yalnız Allah-u Teâlâ'nın biricik Habib-i Ekrem (S.A.V.)ine uyması ve o Nur'u takip etmesi sebebiyledir.

Hicretin 13. senesinde soğuk algınlığından dolayı onbeş gün kadar bir hastalıkla mübtelâ olduktan sonra, cemâziyel-âhir ayının 21. salı gecesi 63 yaşlarında oldukları halde ebedî saâdetler âlemine göç etmişlerdir.

2- HAZRET-İ ÖMER'ÜL-FARUK

Hazret-i Ömer (R.A.) ikinci halifedir. İslâmiyet'in ilk yıllarında Resul-i Ekrem (S.A.V.) Efendimize düşman kesilmiş ve onu öldürmek için and içmişti. Fakat Huzur-u nebevî'ye gelince o Nur'un etkisinde kalarak Kelime-i şehâdet getirdi.

Kureyşlilerin birçok gizli plânlar yaparak Resulullah Aleyhisselâm'ı ortadan kaldırmaya çalıştıkları bir dönemde müslüman oldu. İslâm'ın en büyük düşmanları arasında iken, bir anda en büyük muhiblerinden oluverdi.

Onun müslüman olmasıyla İslâmiyet büyük bir kuvvet kazanmış, kısa zamanda duyulmaya ve yayılmaya başlamıştır.

Kerimesi Hazret-i Hafsa -radiyallahu anhâ- Vâlidemizi Resulullah Aleyhisselâm'a nikâhlayarak ona kayınpeder olmuştur.

O Nur'a o kadar yakın oldu ki, her şeyini onun yolunda fedâ etti.

“Ömer benimledir, ben de onunlayım. Hak ise her nerede olursa olsun Ömer'den ayrılmaz.” (Câmiüs'sağir)

İltifatına mazhar oldu.

O da Hazret-i Ebu Bekir (R.A.) gibi Resulullah Aleyhisselâm'ın bütün savaşlarına katılmış, hiçbirinde






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36627256 ziyaretçi (102622771 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.