Amin Kelimesinin Kökeni Hakkında Mütalaalar
 

Amin Kelimesinin Kökeni Hakkında Mütalaalar

Hazırlayan: Akhenaton

Önbilgi: Bu yazı, sosyal medyada başlayan, namazda ve bazı duaların sonunda “âmîn” demenin şirk olup olmadığı tartışmaları üzerine hazırlanmıştır.

(آمن ) “Âmîn” [1] ya da “Amen”, bir dua sonunda söylenen “kabul et” anlamında bir sözcüktür. [2]

“Amin” kelimesi, İbrahimî şeriatların ortak şiarıdır. Muhammedî davetin aynı ilahi kökten neşet ettiğinin hoş bir belgesidir. “Amin”, onaylama, doğrulama, tasdik etmek, katılma ve evetleme anlamına gelir. Bu kelime, Ya Rabbi! Bizden kabul et, dualarımızı kabul buyur manasını ifade eder.[3]

İslam inancına göre Hz. Muhammed Fatiha sûresini okurken, “ve leddâlîn” deyince Cebrail’in kulağına “âmin” demesini fısıldadığına inanılır.[4]

Asıl şekli “âmîn” olan kelimenin kökeni ve anlamı hakkında bugüne kadar birçok görüşler de ileri sürülmüştür. Üzerinde durulan tezlerin başlıcaları, Yahudiler ile Hıristiyanlar tarafından da “âmen” şeklinde ve aynı amaçla kullanılmasına dayanılarak İbranice ya da Süryaniceden Arapçaya girdiği, Arapça “emn” (inanmak, güvenmek) kökünden türediği ve Allah’ın isimlerinden biri olduğu şeklindedir. Bunların ikincisi ile ilgili olarak ayrıca kelimenin yapısı, lügat ve terim anlamları gibi konularda çeşitli fikirler ileri sürülmüş ve lügat anlamı “kabul buyur” ya da “icâbet eyle” olmamakla birlikte, bu anlama gelmek üzere Allah’a hitaben kullanılan bir terim olduğu görüşü benimsenmiştir.[5][6][7]

Bunun yanında birçok dinsel inanışta söylenen bu sözcüğün Mısır mitolojisindeki Amon’dan kaynaklandığı ileri sürülür.[2]

Eski Ahit’in pek çok yerinde “amen” şeklinde geçen “âmîn” kelimesi, Ana Sâmî dilin (Proto Semitik) “ymn” (sağ taraf, doğru, emin, inanılır, güvenilir) kökünden türemiştir ve bütün Sâmî dillerde yer alır. En eski Sâmî dillerden Akkadcada “imnu(m)” ve Eski Mısırcada “imn” şeklinde görülen “ymn” kökü, Arapçada iki ayrı kök halinde gelişmiştir:

  1. “ymn”; yani sağ taraf, sağ el; bereket; yemin (yemin ederken sağ elin kaldırılması ve kitaba sağ el ile basılması da bu fiilin işaretle pekiştirilmesi içindir);
  2. “emn”; yani inanmak, güvenmek, emin olmak.

Bu durumdan “âmîn” kelimesinin Arapçanın öz malı olduğu ileri sürüldüğü gibi İbranice veya Süryaniceden geçmediği anlaşılmakta ve yapısı da bunu doğrulamaktadır. Çünkü “âmîn”, iddia edildiği üzere Arapçada mevcut olmayan fâîl vezninde değil, faîl veznindedir ve aslı bu vezinde “emîn” olup sonradan harf eklenmiştir.[6]

Kelimenin her zaman nida etme, ünleme halinde bulunması sebebiyle başındaki vokal daima uzatılarak telaffuz edilmiş ve bu kullanımın yaygınlık kazanmasından dolayı da vurgulu telaffuz imlâyı etkileyerek hemzeden sonra uzatan elifin konulmasına yol açmıştır. Arapçada ayrıca “emîn” sıfatının muhaffefi “emin” ile yine aynı kökten başka vezinde türetilen ve aynı anlamı taşıyan “âmin” sıfatının da bulunması, kelimenin bu dile ait olduğu görüşünü desteklemektedir. Eski ve Yeni Ahit’te “âmîn” kelimesinin “amen” şeklinde görülmesi ise İbranice ve Aramice-Süryanice ile Arapça arasında e/i değişikliğinin bulunması yüzündendir.[7]

“Âmîn” hakkında ileri sürülen diğer bir görüş, Allah’ın isimlerinden biri olduğu yolundadır. Tefsircilerden Mücâhid b. Cebr’e ait olan bu görüş, klasik dilciler tarafından çeşitli lengüistik gerekçelerle reddedilmiştir.[8]

Burada üzerinde durulacak konu, Mücâhid’in bu görüşü, israiliyattan almış olması ihtimalidir. Çünkü onun bazı şeyleri Yahudi ve Hıristiyanlara sorup öğrendiği yolunda İbn Sa‘d’ın naklettiği bir haber bu ihtimali akla getirmekte [9] , Kurân-ı Kerîm ve hadislerde Allah’ın böyle bir ismine rastlanmamasına karşılık Eski Ahit’in bir cümlesinde Allah kastedilerek “Amen” adının kullanılmış olması da bu olasılığı güçlendirmektedir.[10]

Bugün Kitâb-ı Mukaddes’te “gerçeğin tanrısı” şeklinde tercüme edilerek kullanılan bu ismin kökeni tespit edilememiştir.[11] Oysa Firavunlar devrinde Mısır’ın baş tanrısı olan Amon ya da Amana, “gizli gerçeklerin (gayb) tanrısı”dır ve Mısırca “imn” (inanmak, güvenmek, emin olmak) kökünden gelen “amon” / “amana” kelimesi de aynen İbranice “amen” ve Arapça “âmin” / ”emîn” gibi “içinde şüphe ve korku bulunmayan, güvenilir, inanılır” anlamını taşımaktadır.[12]

Buna göre, Yunanlıların de Amon dedikleri ve en büyük tanrı Zeus ile bir tuttukları Mısır’ın baş tanrısı Amon/Amana’nın adının Kitâb-ı Mukaddes’e Allah’ın bir ismi gibi girdiği açık şekilde anlaşılmaktadır ki yüzyıllarca Mısır’da ve Mısır kültür çevresinde yaşayan İbraniler için böyle bir etkilenme gayet doğaldır. Bu durumda Mücâhid’in Yahudilerden ya da doğruca Tevrat’tan aldığı anlaşılan görüşünü reddetmek gerekmektedir. Çünkü Kurân’da bir kısmı sıralanan ve Peygamber Efendimiz tarafından sayıları 99’a tamamlanan “esmâ-i hüsnâ” (Allah’ın güzel isimleri) arasında [13][14] , çok tanrılı sistemlerin tanrılarına çağrışım yapabilecek bir tek isim dahi bulunmamaktadır.[7]

Mehmet Korkmaz’ın hazırladığı “Mitoloji Sözlüğü”nde Amon hakkında şu bilgilere ulaşabiliyoruz:

Amon, başında bir güneş tekerini sıkıca saran iki büyük tüy bulunan insan, koç ya da boynuzlu bir yaratık şeklinde gösterilen, kimi zaman da Nil kazı ile simgelenen Eski Yukarı Mısır’da bulunan Teb kentinin baştanrısıdır.

Kaderi hiçbir tanrının kaderiyle benzerlik içinde olmayan ve ilk başlarda Hava, Rüzgar ve Gemiciler Tanrısı olan Amon, 12. Hanedan firavunları tarafından devlet tanrısı düzeyine yükseltilmesinin ardından kendi kenti olan Teb’in dini ve siyasî tarihiyle ilgili olarak Eski Mısır’ın siyasal ve dinsel tarihinde büyük rol oynamıştır.

Zamanla askerî seferler dönüşünde, getirilerek Amon-Ra tapınaklarına verilen ganimetlerle oldukça zengin bir duruma gelen Amon rahipleri, merkezsel firavun iktidarıyla çok sert ve uzun süre devam eden çatışmalara giriştiler. (Akhenaton ve rahip krallar)

Karnak tapınaklarının kapladığı uçsuz bucaksız arazilerin, kültünün büyüklüğünü ve 2000 yıla yakın olan sürekliliğini kanıtladığı Amon kültü, Asurluların M.Ö. 664 yılında Teb’i istila etmeleriyle ortadan kaldırıldı.[15]

George Hart, “Mısır Mitleri” adlı kitabında Amon hakkında şu bilgileri verir:

Yaratma edimiyle ilgili tüm kavramlar, Amon’un şahsında birleşmiştir. Bu, Amon’un ‘göğün ötesindeki ve yer altı dünyasının bile altındaki’ tüm tanrıları kendi özünden yarattığını vurgulayan bir sentezdir. Zaman geçtikçe Mısırlı şair-rahipler, yine Amon’un açıklanamazlığını yorumlamaya çalışmışlardır.

Amon’un gizemi, isminde saklıdır. Çünkü onun özü algılanamaz. O, iç doğasını işaret eden herhangi bir sözcükle adlandırılamaz. Dolayısıyla Amon adı altındaki anlam, “saklılık” ya da “kendini saklayan” olabilir.

Amon, Mısır tarihine en büyük Baba’dır. Yanındakiler, o’nun elinin nerelere uzanacağını asla bilmez. Çünkü onlar için en büyük ilke, “Omerta” (Sicilya mafyasındaki sessizlik kuralı)’dır. Amon’un kimliği hakkında bilgi edinmeye çalışanın cezasının ölüm olduğu açıkça belirtilmiştir.

Tebli rahipler, önemli görülen tüm tanrıların Amon’un birer yansıması olduğunu kabul etmektedir. Bu nedenle Amon, yaratılış sonrası var olan Ogdoad’a bağlı kalmamış,kadim dağ Ta-tenen’e dönüşmüştür. Ardından uzak gökyüzünde Güneş Tanrısı olmuş, Güneş’in her doğuşu ve batışında sürekli olarak kendini yenilemiştir. Bu nedenle anıtlarda adı pek-çok kez Amon-Ra olarak anılır.[16]

“Amen”, İncil’in bir cümlesinde ise Hz. İsa’nın unvanı olarak kullanılmıştır: “Amen, sadık (doğru sözlü) ve gerçek şahit” [17]. Kutsal Kitap uzmanları tarafından, bu unvanın yukarıda söz konusu edilen Eski Antlaşma (Tevrat)’daki Allah’ın adı “Amen”in etkisi altında kullanılmış olması ve onunla aynı anlama gelmesi (“gerçeğin tanrısı”; çünkü Hıristiyan inanışına göre Allah’ın oğlu olan Hz. İsa da tanrıdır) kuvvetle muhtemel görülmektedir.[18][19][20]

Bu durumda söz konusu unvanın, Hz. İsa’nın “gaybı bilme” özelliğinden dolayı kendisine verildiği ve tanrılaştırılmasında, Müslümanlara göre peygamberlik mucizesi olan bu vasfının da [21] etkili olduğu ileri sürülebilir.[7]

“Âmîn” kelimesi, köken itibariyle Arapçaya diğer bir Sâmî dilden geçmiş olmamakla birlikte, dua hâtimesi olmak vasfını Sâmî tektanrıcılığından (vahdet dini) almıştır ve bu durum, kelimenin ilk defa Tevrat’ta görülmesinden açıklıkla anlaşılmaktadır. Nitekim Süyûtî’nin Hâris b. Ebû Üsâme’nin Müsned’i ile İbn Merdeveyh’in Tefsîr’inden naklettiği bir hadiste, Hz. Muhammed’in;

“Bana namazda olsun duadan sonra olsun, Allah tarafından ‘âmîn’ demek nimeti verildi. Bu, Mûsâ hariç benden önce kimseye verilmemişti; Mûsâ, dua eder; Hârûn da ‘âmîn’ derdi. Siz de duanızı ‘âmîn’ ile bitiriniz! Bu suretle Allah onu kabul eder” [22]

buyurması da bu görüşü desteklemektedir. Ayrıca Cahiliye Arapları arasında tanrılara karşı yapılan duaların sonunda “âmîn” denildiğine dair herhangi bir bilginin bulunmaması [23] ve çok tanrılı başka toplumlarda da böyle bir olaya [24] , geleneğin vahdet dininden geldiğini gösteren diğer belirtilerdir.[7]

İbn-ül-Enbârî’nin görüşü de şöyledir: “Âmin, duâ olup Kurân’dan değildir. Zâhirde isim, ifadede fiil olan kelimelerdendir. “Ya Rabbi! Sen kabul et” anlamındadır.[25]

“Âmîn” kelimesi Kurân’da geçmemektedir. Ancak Hz. Muhammed, çeşitli hadisleriyle imamın Fâtiha suresini tamamlamasının arkasından cemaatin “âmîn” demesini istemiş [26] ve kendisi de namaz kıldırırken bizzat söylemek suretiyle, Fâtiha’yı yalnız duyanın değil okuyanın da “âmîn” demesi gerektiğini göstermiştir. Dolayısıyla Kurân’ın ilk sûresi olan Fâtiha’nın sonunda, Mushaflarda yazılı olmamakla beraber, “âmîn” kelimesinin okunması sünnet kabul edilmiştir.[7]

Âmin kelimesi, bütün âlimlerin ittifakı ile Kurân-ı Kerim’den değildir. Çünkü, asıl mushafta yazılmamıştır. Sahabe, tabiîn ve onlardan sonra gelen âlimlerden onun Kurân’dan olduğuna dair bir rivayet nakil olunmadı. Fakat, okuyan kişinin Fâtiha’dan sonra ondan ayrı olarak Âmin demesi sünnettir. Bu konuda Peygamber Efendimiz, şöyle buyurdular:

"Bana Cebrail, Fatiha sûresinin okumasını bitirdiğimde bana "âmin" demeyi öğretti ve: (Fatiha sûresinden sonra) Âmin demek sanki kitabı hatmetmek gibidir, buyurdu."

Bu hadis-i şerifi Hz. Ali riyâyet etmiş ve açıklamasında şöyle demiştir: "Âmin, Allah'ın mührüdür. Onunla kulunun duasını mühürleyip tasdik etmektedir."

Mühür, mühürlenen şeye herhangi bir şeyin müdahalesine ve orada tasarrufta bulunmasına mani olur. Âmin de kulun duasına hıyanetin girmesine manidir. Veheb, şöyle dedi:

"Ondan ( Âmin'in) her harfinden bir melek yaratılır ve melekler: "Allah’ım! Âmin diyeni mağfiret et, günahlarını bağışla" diye dua ederler. Hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz, şöyle buyurdular: "Dua eden ve Âmin diyen kişi (duanın feyiz ve bereketinde" "ortaktırlar." Bu anlamda Allah, şöyle buyurdu: -"Peki," buyurdu. "Duanız kabul olundu. Siz yine istikamette devam edin ve kendini bilmeyenlerin meslekine uymayın.[27]

Yine bazı hadislerde bildirildiğine göre, melekler, mü’minlerin namazlardan sonra yapmış oldukları dualarına katılırlar ve onlar da âmin derler. Nitekim konuyla ilgili olarak Ebû Hureyre’nin naklettiği bir hadiste Peygamber Efendimiz, şöyle buyurmuşlardır: [28]

"İmam deyince, siz "âmin" söyleyin. Çünkü melekler de bunu söylerler. Kimin âmin (söylemesi) meleklerin âminine denk gelirse onun geçmiş günahları bağışlanır." [29][30]

Yine sahih hadisler, Fatiha sesli okunduğunda “amin” duasının da sesli yapılacağı bilgisini getirdiği için fıkıh mezheplerinin çoğu bunu benimsemişlerdir.[35] Hanefi mezhep mensuplarına göre bu cümle namazda daima sessiz söylenir.[31][3]

Peygamber Efendimiz, sünnet-i seniyye olarak bizleri "amin" demeye teşvik etmiş, kendileri bu konuda bize örnek olmuşlardır. Nitekim; [32] "Resulullah, "veleddallin" okunduğunda sesini yükselterek "amin" dedi. " [33] rivayeti bunu açıkça göstermektedir.[32]

Bazı yörelerde, Bakara sûresinin son âyeti okunurken de “vağfuannē” (bizleri affet!), “vağfirlenē” (bizleri bağışla!) ve “verhamnē” (bizlere merhamet et!) ibarelerinden sonra birer defa “âmîn” denildiği görülmekte ise de söz konusu ibarelerin en çok tekrarlanan dualar olmaları sebebiyle bu geleneğin sonradan benimsendiği anlaşılmaktadır.

Kurân ayetlerinden sonra “âmîn” deme sünnetinin yalnız Fâtiha’yla sınırlanmasının sebebini, Fâtiha’nın ilk sûre olmasında, taşıdığı anlamda ve namazın temel unsurlarından birini oluşturmasında aramak gerekmektedir. Çünkü Kurân’ın özü olduğu kabul edilen ve “açış, giriş” anlamında bir isim taşıyan Fâtiha sûresi, en başa konulmak suretiyle arkasından gelen kitabın tamamı hakkında fikir vermekte ve böylece okuyucu, sûrenin sonunda “âmîn” demek suretiyle Kurân’ın tamamına iman ettiğini belirtmiş olmaktadır.

Öte yandan çeşitli hadislere göre ibadetin özünü duanın teşkil etmesi ve namazın da aslında duadan ibaret olması [34] , her rekâtta okunan Fâtiha’yı temel dua haline getirmiş, dolayısıyla sonunda “âmîn” demek bu açıdan da gerekli kılınmıştır.

Namazlarda Fâtiha’nın arkasından “âmîn” demek dört mezhebe göre de sünnet olmakla birlikte, cemaatle kılınan namazlarda iki husus üzerine görüş ayrılığı mevcuttur. Bunlar, kıraatı açıktan yapılan namazlarda imamın “âmîn” deyip demeyeceği ve “âmîn”in açıktan mı, gizlice mi söyleneceği hususlarıdır. Bu namazlarda Hanefî, Şâfiî ve Hanbelî mezheplerine göre imamın âmîn demesi mendup olup Mâlikî mezhebinde olumlu ve olumsuz iki farklı görüş benimsenmiştir.

“Âmîn”in gizlice ya da açıktan söylenmesi hususunda ise Hanefîler’e göre hem imamın hem cemaatin, Mâlikîler’e göre yalnız cemaatin gizlice, Şâfiîler’le Hanbelîler’e göre de imam ve cemaatin her ikisinin birden açıktan söylemesi, “mendup” (dinin bir gereği olmadığı halde işlenmesi güzel, hayırlı olan iş) kabul edilmiştir.[7]

Sonsöz

Bugün Facebook gibi sosyal medya sitelerinde süregelen dini tartışmaların özünde, savunulan bir görüşün aslının ya da önünün ardının araştırılmaması yatmaktadır. Allah, kitabında bize; bir fasığın bize bir haber getirdiğinde bilmeden bir topluluğa zarar verip pişman olmamak için o haberi araştırmamızı öğütler (Hucurat 6). Bugün devasa bir bilgi dezenformasyonunun ve ateist propagandanın yaşandığı internet dünyası, biz inananlar için haber getiren fasık tanımlamasının dışında değildir. Özellikle de bir makalenin ya da maddenin içeriğini herkesin kendi dünya görüşü ve dini kimliğini yansıtacak şekilde değiştirebileceği Wikipedia’da İslam’la ilgili maddelerde takınılan taraflı tavır, çarpıtma ve hakaretler ortadadır. Buna rağmen kendini muvahhit olarak tanımlayan kimi Müslümanların günümüze kadar gelen İslam alimlerini eleştirirken ve Wikipedia’daki dini maddeleri eleştirmeksizin ve önünü ardını araştırmaksızın doğru kabul etmesi ve tüm dünya Müslümanlarını sırf namazda Fatiha’dan sonra amin dediler diye onları tekfir edip kafir diye suçlaması, bizce anlaşılır değildir.

Wikipedia ve yazarları, peygamber değildir. Wikipedia’nın maddeleri, Allah’ın vahyi değildir. Elbette ki Buhari’yi de eleştireceğiz, Müslüm’ü de eleştireceğiz, bugün alim diye anılan herkesi eğer yanlış bir tutum izlemişlerse eleştireceğiz, niye katılmadığımızı, kendi düşüncelerimizi ifade edeceğiz. Ama tüm bunları yapmadan önce kendimize şu soruyu soracağız: “Bunu bana söyleten nedir?”

Kendimize Müslümanların en akıllısı, en zekisi, en yanılmazı, en muvahhidi, en Sırat-ı Müstakim üzere olanı payesi vermeden ve diğerlerini yanlış düşünmekle hele de şirk koşmakla ya da kafirlikle suçlamadan önce mesnetlerimizi, bizi bir düşünceyi söylemeye iten dayanaklarımızı tekrar tekrar, tekrar tekrar ve tekrar tekrar gözden geçireceğiz. Her şeyden önce haddimizi bileceğiz.

Bırakın tüm dünya Müslümanlarını, tek bir Müslüman’ı bile tekfir etmenin ve O’nu şirk koşmakla ya da kafirlikle suçlamanın haddimiz olmadığımızı bileceğiz. Allah’ın bu dünyada hiç kimseye ya da hiç bir kuruma insanları tekfir etme hakkı ve yetkisi vermediğini, kendi dini yaşantımızı herkesten üstün tutup kibre düşmeden İblis’in aynı kibirden Allah’ın huzurundan kovulmuş olduğunu bileceğiz. İblis’in biz insanları da aynı hataya (kibre) saplanması için sağımızdan solumuzdan bize tuzaklar kurmak içinde olduğunu, bize amellerimizi süslü göstereceğini (Enam 43) bileceğiz. Allah katında en üstün olanımızın takva sahibi olanlar olduğunu bileceğiz (Hucurat 13).

Akhenaton,
5 Şubat 2017, Adana.

Kaynaklar

[1] Prof. Dr. Mehmet Kanar, “Osmanlı Türkçesi Sözlüğü”, s.25.
[2] A. Timur Bilgiç, “Din Terimleri Sözlüğü”, “Amin” maddesi, Bencekitap, Ankara 2015, s.19.
[3] Mehmet Bozkurt, "Müslümanın El Kitabı", s.41.
[4] A. Nevzad Odyakmaz, “Dinler Sözlüğü”, “Amin” maddesi, Babil Yayınevi, İstanbul 2008, s.34.
[5] Edward William Lane, “An Arabic-English Lexicon: Derived from the Best and the Most Copious Eastern Sources”, Lulu Press, Kuzey Carolina 2010, c.1, s.102.
[6] Kâmil Miras, “Âmîn” maddesi, İ.T.A, c.1., s.406-407
[7] Sargon Erdem, “Amin” maddesi, D.İ.A., İstanbul 1991, cilt:3, s.62-63.
[8] bknz. Lisânü’l-Arab, “emn” md.
[9] bknz. et-Tabakat, cilt:5, s.467.
[10] Tevrat, İşaya, 65/16.
[11] J. Hempel, “Amen”, I.D.B, cilt:1, s.105.
[12] J. Hempel, a.g.e., s.114.
[13] Kuran-ı Kerim, el-Haşr 59/23.
[14] Tirmizî, “Daavât”, 83.
[15] Mehmet Korkmaz, “Mitoloji Sözlüğü”, Alter yay., 2. Baskı, Ankara 2012, s.613-614.
[16] George Hart, “Mısır Mitleri”, çev. Mehmet Sait Türk, Phoenix Yayınları, Ankara 2012, s.34-38.
[17] İncil, Esinlenme, 3:14.
[18] J. Hempel, a.g.e., s.105.
[19] J. G. Simpson - H. H. Rowley, “Amen” maddesi, “Dictionary of the Bible”, s. 25-26
[20] J. B. Taylor, “Amen” maddesi, “The New Bible Dictionary”, s. 29-30.
[21] Kuran-ı Kerim; Âl-i İmrân 3/49, es-Saf 61/6.
[22] Suyuti, “el-Câmiu’s-sagîr”, c.1., s.38.
[23] İbnü’l-Kelbî, “Kitâbü’l-Esnâm: Putlar Kitabı”, çvr. Beyza Düşüngen, Ankara 1969, s. 26-53.
[24] bknz. “Prayer”, ERE, X, 155-213.
[25] Lisân-ül-Arab, Âmin maddesi. – El Beyân fi Garîbi İ'râb-il-Kur’ân li İbn-ül-Enbarî, c. 1, s. 41.
[26] Buhârî, “Tefsîr”, 2; Müslim, “Salât”, 62, 87.
[27] Yunus: 10/89.
[28] Ali Çolak, "Kuran ve Hadislere Göre Melek" (lisans tezi), ISBN: 978-605-61345-7-9, Gümüşhane Üniversitesi, Gümüşhane 2012, s.150.
[29] Buhârî. Müslim, Ebû Davud ve Tirmizî de geçer. Müttefekun Aleyhtir.
[30] el-Buhârî, Ezân, 112; Müslim, Salât, 72; Muvattâ, Salât, 44; Ebû Dâvud, Salât, 172; et-Tirmizî, Salât,185; en-Nesâî, İftitâh, 34, 35; İbn Mâce, İkâmet, 14.
[31] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, “Kur’an Yolu”, I/11-12
[32] Yrd. Doç. Dr. Erhan Yetik, "Tasavvufi Açıdan Fatiha Suresi Tefsiri", s.100-101.
[33] Tirmizi, a.g.e., 11.27, (21184), Nr.248; Ebü Davud, a.g.e., I, 574 (21172) Nr.932.
[34] İbn Kesîr, “Tefsîr”, c.5., s.128.
[35] Şevkani, “Neylü’l-Evtar”, II, 229-232.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 46840464 ziyaretçi (119802648 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)

gizli, gizli ilim, ilim, gizli ilimler