Amin Kelimesinin Tarihçesi
 

Amin Kelimesinin Tarihçesi

Hazırlayan: Akhenaton

Kategori: Dinler Tarihi

Amin kelimesi, İbranicedir. "Gerçek, tamamen doğru" demektir.[1] Bir dua sonunda söylenen "kabul et, olsun" anlamında bir sözcüktür.

Kelimenin kökeni ve anlamı hakkında bugüne kadar çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.[2] Birçok dinsel inanışta söylenen bu sözcüğün Mısır mitolojisindeki "Amon"dan kaynaklandığı ileri sürülür.[3]

Hindu Mandeizm'inde her kutsal metnin başlangıç ve sonunda tekrarlanan ilahileştirilmiş kutsal hece "OM" karşılığı olarak ibadet edenlere kutsal ruhun sesi olarak yanıt vermesidir.

Osmanlı metinlerinde birçok mektup ya da kitap, "om" sözüyle başlardı. Besmele anlamında da kullanılmıştır. Kıvrık, kısa bir çizgi halindedir.[1]

Üzerinde durulan diğer tezlerin başlıcaları, Yahudiler ile Hıristiyanlar tarafından da âmen şeklinde ve aynı amaçla kullanılmasına dayanılarak İbrânîce ya da Süryânîce’den Arapçaya girdiği, Arapça emn “inanmak, güvenmek” kökünden türediği ve Allah’ın isimlerinden biri olduğu şeklindedir. Bunların ikincisi ile ilgili olarak ayrıca kelimenin yapısı, lügat ve terim mânaları gibi hususlarda çeşitli fikirler ileri sürülmüş ve lügat mânası “kabul buyur” ya da “icâbet eyle” olmamakla birlikte, bu anlama gelmek üzere Allah’a hitaben kullanılan bir terim olduğu görüşü benimsenmiştir.

Kutsal Kitab'ın pek çok yerinde "âmen" şeklinde geçen âmîn kelimesi, Ana Sâmî dilin ymn “sağ (taraf); doğru, emin, inanılır, güvenilir” kökünden türemiştir ve bütün Sâmî dillerde yer alır.[2]

İslam inançlarına göre Hz. Muhammed Fatiha sûresini okurken "ve leddâllîn." deyince Cebrail'in kulağına "âmin" demesini fısıldadığına inanılır.[4]

Duâ ifade eden bir kelimedir. Kurân’dan olmadığı konusunda icmâya varılmıştır. Kurân’da yazılmayışı da bunu göstermektedir.

Kelimenin her zaman nida etme, ünleme halinde bulunması sebebiyle başındaki vokal daima uzatılarak telaffuz edilmiş ve bu kullanımın yaygınlık kazanmasından dolayı da vurgulu telaffuz imlâyı etkileyerek hemzeden sonra uzatan elifin konulmasına yol açmıştır. Arapçada ayrıca emîn sıfatının muhaffefi emin ile yine aynı kökten başka vezinde türetilen ve aynı anlamı taşıyan âmin sıfatının da bulunması, kelimenin bu dile ait olduğu görüşünü desteklemektedir. Kutsal Kitap'ta âmîn kelimesinin amen şeklinde görülmesi ise İbrânîce ve Ârâmîce-Süryânîce ile Arapça arasında e/i değişikliğinin bulunması sebebiyledir.[2]

Âmîn hakkında ileri sürülen diğer bir görüş, Allah’ın isimlerinden biri olduğu yolundadır. Müfessirlerden Mücâhid b. Cebr’e ait olan bu görüş, klasik dilciler tarafından çeşitli lengüistik gerekçelerle reddedilmiştir.[5] Burada üzerinde durulacak husus, Mücâhid’in bu görüşü Ehl-i kitap’tan almış olması ihtimalidir. Çünkü onun bazı şeyleri Ehl-i kitap’a sorup öğrendiği yolunda İbn Sa‘d’ın naklettiği bir haber bu ihtimali akla getirmekte [6], Kurân’la hadislerde Allah’ın böyle bir ismine rastlanmamasına karşılık Eski Ahid’in bir cümlesinde Allah kastedilerek "Amen" adının kullanılmış olması da bu ihtimali güçlendirmektedir.[7]

Bugün Kutsal Kitap'ta “gerçeğin tanrısı” şeklinde tercüme edilerek kullanılan bu ismin menşei tesbit edilememiştir. Oysa Firavunlar devrinde Mısır’ın baş tanrısı olan Amon ya da Amana “gizli gerçeklerin (gayb) tanrısı”dır ve Mısırca imn “inanmak, güvenmek, emin olmak” kökünden gelen amon/amana kelimesi de aynen İbrânîce amen ve Arapça âmin/emîn gibi “içinde şüphe ve korku bulunmayan, güvenilir, inanılır” anlamını taşımaktadır.

Buna göre, Yunanlıların da Amon dedikleri ve en büyük tanrı Zeus ile bir tuttukları Mısır’ın baş tanrısı Amon/Amana’nın adının Kutsal Kitab'a Allah’ın bir ismi gibi girdiği açık şekilde anlaşılmaktadır ki yüzyıllarca Mısır’da ve Mısır kültür çevresinde yaşayan İbrânîler için böyle bir etkilenme gayet tabiidir. Bu durumda Mücâhid’in Ehl-i kitap’tan ya da doğruca Kutsal Kitap’tan aldığı anlaşılan görüşünü reddetmek gerekmektedir. Çünkü Kurân’da bir kısmı sıralanan ve Hz. Muhammed tarafından sayıları 99'a tamamlanan esmâ-i hüsnâ arasında [8], çok tanrılı sistemlerin tanrılarına çağrışım yapabilecek bir tek isim dahi bulunmamaktadır.

Amen, Yeni Antlaşma'nın bir cümlesinde ise Hz. İsa’nın unvanı olarak kullanılmıştır: “Amen, sadık (doğru sözlü) ve gerçek şahit”.[9] Kutsal Kitap uzmanları tarafından, bu unvanın yukarıda söz konusu edilen Eski Antlaşma'daki Allah’ın adı Amen’in etkisi altında kullanılmış olması ve onunla aynı mânaya gelmesi kuvvetle muhtemel görülmektedir. Bu durumda söz konusu unvanın, Hz. İsâ’nın “gaybı bilme” özelliğinden dolayı kendisine verildiği ve tanrılaştırılmasında, Müslümanlara göre peygamberlik mûcizesi olan bu vasfının da [10] etkili olduğu ileri sürülebilir.[2]

Âmîn kelimesi, köken itibariyle Arapçaya diğer bir Sâmî dilden geçmiş olmamakla birlikte, dua hâtimesi olmak vasfını Sâmî monoteizminden (vahdet dini) almıştır ve bu durum, kelimenin ilk defa Tevrat’ta görülmesinden açıklıkla anlaşılmaktadır. Nitekim Süyûtî’nin Hâris b. Ebû Üsâme’nin Müsned’i ile İbn Merdeveyh’in Tefsîr’inden naklettiği bir hadiste, Hz. Muhammed’in;

“Bana namazda olsun duadan sonra olsun, Allah tarafından âmîn demek nimeti verildi. Bu, Mûsâ müstesna benden önce kimseye verilmemişti; Mûsâ dua eder Hârûn da âmîn derdi. Siz de duanızı âmîn ile bitiriniz! Bu suretle Allah onu kabul eder”

buyurması da [11] bu görüşü desteklemektedir. Ayrıca Câhiliye Arapları arasında tanrılara karşı yapılan duaların sonunda âmîn denildiğine dair herhangi bir bilginin bulunmaması [12] ve çok tanrılı başka toplumlarda da böyle bir olaya rastlanmaması, geleneğin vahdet dininden geldiğini gösteren diğer belirtilerdir.[2]

Âmîn kelimesi, Kurân’da geçmemektedir. Ancak Hz. Muhammed, çeşitli hadisleriyle imamın Fâtiha sûresini tamamlamasının arkasından cemaatin âmîn demesini istemiş [13] ve kendisi de namaz kıldırırken bizzat söylemek suretiyle, Fâtiha’yı yalnız duyanın değil okuyanın da âmîn demesi gerektiğini göstermiştir. Dolayısıyla Kurân’ın ilk sûresi olan Fâtiha’nın sonunda, mushaflarda yazılı olmamakla beraber, âmîn kelimesinin okunması sünnet kabul edilmiştir.

Bazı yörelerde, Bakara sûresinin son âyeti okunurken de واعف عنّا (bizi affet!), واغفر لنا (bizi bağışla!) ve وارحمنا (bize acı!) ibarelerinden sonra birer defa âmîn denildiği görülmekte ise de söz konusu ibarelerin en çok tekrarlanan dualar olmaları sebebiyle bu geleneğin sonradan benimsendiği anlaşılmaktadır.

Kurân âyetlerinden sonra âmîn deme sünnetinin yalnız Fâtiha’ya inhisar etmesinin sebebini, Fâtiha’nın ilk sûre olmasında, taşıdığı mânada ve namazın temel unsurlarından birini teşkil etmesinde aramak gerekmektedir. Çünkü Kurân’ın özü olduğu kabul edilen ve “açış, giriş” anlamında bir isim taşıyan Fâtiha sûresi, en başa konulmak suretiyle arkasından gelen kitabın tamamı hakkında fikir vermekte ve böylece okuyucu, sûrenin sonunda âmîn demek suretiyle Kurân’ın tamamına iman ettiğini belirtmiş olmaktadır. Öte yandan çeşitli hadislere göre ibadetin özünü duanın teşkil etmesi ve namazın da aslında duadan ibaret olması [14], her rekatta okunan Fâtiha’yı temel dua haline getirmiş, dolayısıyla sonunda âmîn demek bu açıdan da gerekli kılınmıştır.[2]

Alûsî, âmin kelimesi ile ilgili olarak şöyle demektedir: Fâtihayı bitirdikten sonra “âmin” demek sünnettir. Çünkü Ebû Meysire, şu hadîsi nakletmektedir: Cebrâil, Resûl-i Ekrem’e Fâtiha Sûresi’ni okuttu. “Veleddâllîn” dedikten sonra Cebrâil ona “âmin” de buyurdu. Resûlullah da ona uyarak “âmin” dedi.[15]

İbn-ül-Enbârî’nin görüşü de şöyledir: Âmin, duâ olup Kurân’dan değildir. Zâhirde isim, ifadede fiil olan kelimelerdendir. “Ya Rabbi! Sen kabul et” anlamındadır. Âmin kelimesi iki kalıpta ifade edilebilir. Birisi Faîl vezninde, diğeri de Fâil vezninde. Şâir şöyle diyor: “Ya Rabbî! Sevgilimin sevgisini ebediyyen içimden çıkarma. Bu duâma âmin diyen kuluna Allah rahmet etsin.” [16]

Kaynaklar

[1] Tankut Sözeri, "Mistik/Gizil Simgeler Gelenek ve Kavramlar", Kastaş Yayınevi, s.24.
[2] Sargon Erdem, "Amin" maddesi, Diyanet İslam Ansiklopedisi, cilt: 3, s. 62-63
[3] A. Timur Bilgiç, "Din Terimleri Teoloji Sözlüğü", Bence Kitap, 2015 Ankara, s. 19.
[4] A. Nevzad Odyakmaz, "Dinler Sözlüğü", Babil Yayınları, İstanbul 2008, s.35.
[5] bk. Lisânü’l-Arab, “emn” md.
[6] bk. et-Tabakat, V, 467.
[7] Tevrat, İşaya, 65/16
[8] el-Haşr 59/23; Tirmizî, “Daavât”, 83.
[9] İncil, Vahiy, 3/14.
[10] Âl-i İmrân 3/49; es-Saf 61/6.
[11] bk. el-Câmiu’s-sagîr, I, 38.
[12] bk. İbnü’l-Kelbî, s. 26-53.
[13] Buhârî, “Tefsîr”, 2; Müslim, “Salât”, 62, 87.
[14] bk. İbn Kesîr, Tefsîr, V, 128.
[15] Alûsî, c. 1, s. 97.
[16] Lisân-ül-Arab, Âmin maddesi. – El Beyân fi Garîbi İ'râb-il-Kurân li İbn-ül-Enbarî, c. 1, s. 41.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36857393 ziyaretçi (103027313 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.