Antik Çağ Felsefesi II
 

Antik Çağ Felsefesi II

Antik Çağ felsefesi, M.Ö. 700'lü yıllardan başlayıp M.S.500'lü yıllara, yani Orta Çağ'a kadar uzanan tarihsel dönemdeki felsefe tarihini kapsar. Antik Yunan ve Roma kültürlerinde süregelen felsefe eğilimleri ve öğretilerinden oluşur. Klasik İlkçağ felsefesi olarak adlandırılması da söz konusudur. Bu dönem İlk Çağ felsefesinden, Yunan ve Roma kültürlerine bağlı olmalarıyla ayrıştırılır. Böylece bilgi için bilgi gibi bir felsefe geleneğine geçilmiş olduğu varsayılır; bilgi burada gündelik yaşamdaki kullanılabilirliğinin ötesinde kendi başına bir değer ya da sorundur. Bu nedenle Batı felsefesi olarak adlandırılan felsefe geleneği kendisini Antik Çağ felsefesine dayandırır. Çağdaş ya da modern denilen düşünce biçiminin ve felsefe tarzının embriyon halinde bu dönem felsefe geleneğinde ortaya konulduğu varsayılmaktadır. Antik Çağ filozofları, bilginin anlamını, doğruluğun ne olduğunu, erdemin ne anlama geldiğini, evrenin ve yaşamın anlamını sorgulamışlar ve felsefi soruları şekillendirmişlerdir.[1]

İlk çağ felsefesi deyince, dar anlamında Yunan felsefesi ile bu felsefeden doğmuş olan Helenizm-Roma felsefesi akla gelir. Belli bir tarih dönemini adlandıran İlkçağ kavramı, bilindiği gibi, geniştir: Bu dönem, ilk yazılı belgelerle başlar ve İsa'dan sonra 476 yılında Batı Roma İmparatorluğunun çöküşüne kadar sürer. Bu uzun zaman aralığında da, birçok kültürler doğup gelişmiştir. Uzakdoğu ve Hint kültür çevrelerini bir yana bırakırsak, yalnız Akdeniz çevresinde başlıcalarını sayalım: Mısır, Mezopotamya (Sümer, Akad, Babil, Asur), Hitit, Fenike, Yahudi, Yunan, Pers, Roma, Kartaca kültürlerini buluruz. İlkçağ kavramı, bütün bu kültürleri içine alır.

Bugün bildiğimiz anlamdaki felsefeyi ilk olarak ortaya koyan, yaratan eski Yunanlılar olmuştur. Böyle bir felsefe, Klasik İlkçağ ya da Antik Çağ adı verilen, yalnız Yunan ve Roma kültürlerini içine alan, İsa'dan önce 8. yüzyılda başlayıp, İsa'dan sonra 5. yüzyılda sona eren, demek ki bin yıldan çok. süren bir tarih aralığının ürünüdür. Bundan dolayı, İlkçağ felsefesine Antik felsefe de denilir. Buna göre, Antik felsefe denilince: Yunan felsefesiyle, bundan türemiş olan Helenizm ve Roma felsefesi anlaşılır.

İsa'dan önce 6. yüzyılda Yunanlılar için kutsal gelenek çağı kapanmaya yüz tutmuştu: Din ve geleneğin çizdiği dünya görüşü sarsılmış, bunun yerini, tek kişinin kendi aklı, kendi görgüleriyle kurmaya çalıştığı bilime dayanmak isteyen bir tasarım almaya başlamıştı. İşte felsefenin adını da, kendisini de 6. yüzyılın Yunan kültüründeki bu gelişmeye borçluyuzdur.

Bugün bizim de kullandığımız felsefe deyimi, Yunanca "philosophia" sözcüğünden gelir. Felsefe, philosophia'nın Arapça da aldığı biçimdir. Türkçe'ye de Arapça üzerinden bu biçimde girmiş. Philosophia bileşik bir sözcüktür, iki sözcükten kurulmuştur: philia ile sophia'dan. İlki sevgi, ikincisi bilgelik, geniş anlamıyla bilgi demektir. Buna göre philosophia: bilgiyi, bilgeliği sevme demekti.

Platon'un öğrencilerinden Herakleites Pontikos'un söylediğine göre, philosophia deyimini ilkin Pythagoras kullanmış. Pythagoras kendine philosophos (filozof) dermiş. Çünkü, ona göre sophia, bilgelik, eksiksiz doğru yalnız tanrılara yakışır; insana ise ancak philosophia, yani bilgeliği sevmek, dolayısıyla ona ulaşmaya çalışmak yaraşır. Herakleides Pontikos'un bu bildirdiğinin doğru olduğuna inanmak pek güç. Burada sophia ile philosophia birbirinin karşısına öyle bir biçimde konu yor ki, bu karşılaştırma — ilerde göreceğimiz gibi — Sokrates ile Platon'un Sofistlerle savaşmalarını pek andırıyor. Gerçekten de, Sokrates ile Platon, kendi bilgisizliklerini bilmelerini, yani neyi bilmediklerini bilmelerini gerçek bilginin kaynağı sayıyorlar, bunun karşısına da Sofistlerin şişirme, temelsiz bilgilerini koyuyorlardı. Herakleides Pontikos, philosophia deyimini Pythagoras'ın, hem de bu anlamda kullandığını ileri sürerken, öğretmeni Platon'da gördüğü bu karşılaştırmanın çok etkisinde kalmışa benziyor.

Ama, Herakleides Pontikos'un söyledikleri tarih bakımından doğru olmasa bile, philosophia deyiminin o sıralarda kazandığı anlamı çok güzel dile getiriyor: Buna göre, philosophia durup dinlenmeden bilgiyi, doğruyu arama işidir. Düşünme ile olsun, deney ile olsun, burada varılmak istenen şey: doğrudur, hakikattir. Felsefe, doğruya varmak ister, bunun için uğraşır; elindekileri bu amacı bakımından boyuna ayıklar, eleştiren bir süzgeçten geçirir. Kısaca: philosophia bilgi bir sevmedir, ona varmak özleyişiyle yoluna bir düşmedir, onu elde etmek için bir çabadır.

Bunun karşısında: bu bilgeliğin, sözde eksiksiz olarak, elde bulunduğuna inanma var. Bu da, akıl ve gözlemden çıkarılmamış olan, olduğu gibi benimsenen bir inanç ancak. felsefenin adını olduğu gibi, kendisini de, 11km eski Yunan'da buluyoruz. İsa'dan önce 6. yüzyılda, o zaman İonia adı verilen bölgede (Aşağı yukarı bugünkü İzmir ve Aydın illeri ile karşılarındaki adalar) birtakım düşünürlerle karşılaşıyoruz ki, bunlar yapıtlarına peri pliyseos (Doğa üzerine) karakteristik adını veriyorlar. Bu yapıtlar, doğanın, evrenin bilimsel bir tablosunu çizmek için yapılmış olan ilk denemelerdir, dolayısıyla da, dini bir dünya tasarımından ayrılan ilk felsefe yazılarıdır. İşte İonia'da bulduğumuz bu gelişme ile Yunan felsefesi başlamış oluyordu. Nitekim, göreceğiz, bu gelişme bizi sonra dosdoğru Platon ile Aristoteles'e, Yunan felsefesinin bu iki doruğuna ulaştıracaktır.

İonia'da karşılaştığımız bu gelişmeden önce, hiçbir yerde bu çeşit düşünceler, bu çeşit yazılar bulamıyoruz. Hint kültürünün çok derin düşünceleri saklayan ünlü Upanişad'ları bile sıkı sıkıya dine bağlıdırlar. Bunlarda da doğa üzerine birtakım görüşler var. Ama bunlar, İonia düşünürlerinin yazılarında olduğu gibi, doğanın önyargılardan uzak, özgür kalarak bir araştırılması olmayıp, din açısına bağlı kalarak yapılmış yorumlardır.

Yunan felsefesini Doğu'dan gelen etkilerden türetmek denemeleri yapılmıştır. Bu denemelerin daha İlkçağ sonlarında yapıldığını görüyoruz: Yahudiler, Yeni pythagorasçılar, Yeni-Platoncular ile Hıristiyanlar Yunan felsefesinin kökünün Doğu'da olduğu savını yaymışlardır: Örneğin, 1.8. 2. yüzyılda yaşamış olan Numenios adında bir Yeni pythagorasçı “Platon, Attika diliyle konuşan Musa'dan başka bir şey değildir” demiştir. Ayrıca Elealılarda Hint, Pythagorasçılarda Çin, Herakleitos'ta Pers, Empedokles'de Mısır, Anaxagros'ta Yahudi dininin etkileri olduğu ileri sürülmüştür. Günümüze kadar sürüp gelmiş olan bu denemeler, bazı bakımlardan haklıdırlar, ama pek çok zorlamalara da kaçmaktadırlar. Çünkü varlıkların özü, yapısı üzerine Özgür bir düşünce olan Yunan felsefesi, Doğu dinlerinden alınma çeşitli tasarımlarla açıklanamaz. Bunu bilgi konusunda açık olarak görebiliriz: İlk Yunan düşünürleri, birtakım bilgilerini elbette Doğu'dan almışlardır; bu arada, özellikle geometri bilgilerini Mısırlılardan, astronomi bilgilerini de Babillilerden edinmişlerdir. Ama, Yunanlıların Doğu'dan aldıkları bu bilgileri, bu bilme gereçlerini işleyiş ve değerlendirişlerinde, Yunan düşüncesinin, başka hiçbir yerde bulamadığımız başarısını çok açık olarak görebiliriz. Mısır geometrisi pratikteknik gereksemelerden doğmuştu: Ülke için hayati önemi olan Nil'in yıllık taşmalarını düzenlemek, bunun için kanallar açmak zorunluluğu, bu gereksinme, Mısır geometrisini ortaya koyup geliştirmişti. Böylece doğan bu geometri, pratiğe bağlı olmaktan hiçbir zaman da kurtulamamıştır. Mısırlılar, buldukları geometri teoremlerine empirik bir yolla varmışlardı; onun içindir ki, örneğin yüzeyleri ölçmede kullanılan formüller, bugünkü geometride olduğu gibi, birtakım axiom ve tanımlara dayanan bir Sistem meydana getirmiyordu; bunlar tek başlarına, dağınık bir halde idiler, aralarında bir bağlantı yoktu. İşte Yunanlıların bu alanda ulaştıkları büyük başarı: Mısırlıların parça parça bilgilerinden bir sistem geliştirmek, yalnız teknik nitelikte olan bilgilerinden teorik bir bilim yaratmak olmuştur. Thales, Pythagoras, Eukleides, böyle bir geometriye yol açanların başında yer alırlar. 0 sıralarda Doğu'da çok ilerlemiş olan başka bir bilgi kolunda, astronomide de durum böyle: Babillilerin ünlü astronomisi, yıldızlara tapan Babillilerin dinine dayanıyordu, bu dinin ve pratiğin hizmetinde idi. Yıldızlar üzerinde yapılan inceden inceye gözlemler, güneş ve ay tutulmalarının hesaplanması, hep dini pratik amaçlar içindi. Burada da Yunanlılar, Babillilerin zengin gözlem gereçlerinden yararlanmışlar, ama sonunda, bu pratiğin emrindeki dağınık gereçlerden Anaximandros'tan Ptolemaios'a kadar ki çalışmalarıyla gökyüzünün bilimsel bir görünüşünü çizen bir teori kurmuşlardır.

Bütün bunlardan görüyoruz ki: Yunanlılar, doğruya ve bilgiye, doğrunun ve bilginin kendisi için yönelmiş olan bir bilimin, bir felsefenin ilk yaratıcılarıdır.. öyle bir şeyi de bilgiye, bilginin kendisi için ulaşmak istemeyi Eski Doğu'nun hiçbir yerinde bulamıyoruz. Eski Doğu kültürü, bilgi ile ya dini bakımdan ya da teknik bakımdan ilgilenir. Mısır ve Babil örneklerinde gördüğümüz gibi. Yunan felsefesinin köklerini Doğu'da bulmak için uğraşmalar, bir yandan Doğu'nun efsanelik bir bilgeliği olduğu inancına dayanır; öbür yandan da İlkçağ sonlarında Doğu ve Yunan bilgeliklerini geniş bir dini felsefi sinkretizm içinde karıştırıp eritmek eğiliminden ileri gelmiştir denilebilir.

İlkçağda filozof tipini de yalnız Yunanistan'da bulabiliyoruz. Bir yandan hayatının en yüksek ereğini bilgide bulan, bilmek için yaşayan; öbür yandan, edindiği bilgileri yaşamasına temel yapmak isteyen filozof denilen bu insan tipi ancak Yunanistan'da var. Bir Thales, bir Protagoras, bir Empedokles, böyle bir insan için tipik örneklerdir. Eski Doğu kültürlerinin hepsinde bulduğumuz bir kurum, Tanrı ile kul arasında aracılık eden, dolayısıyla gizli, esrarlı birtakım güçlere sahip olduğuna inanılan kapalı rahipler kastı, Yunanistan'da hiçbir zaman olmamıştır. Burada din adamı yerine araştırıcıyı, düşünürü buluyoruz. Bu düşünür tipi de, büyük bir saygının konusudur. Pythagoras ve başkalarında gördüğümüz gibi, bu düşünürlerin adı, zaman zaman başka ulusların peygamberleri, ermişleri gibi bir efsaneye bürünür. Bu düşünürler, hiç olmazsa başlangıçta, okul ile akademi arasında bir şey olan bir çevrenin ağırlık merkezidirler. Burada, öğretmek ve öğrenmek için, birlikte bilimsel çalışmalar yapmak için birleşilmiştir; bu çevreler, birer bilim derneği, birer bilim tarikatı gibi bir şeydirler. Bu dönemin düşünürleri, siyaset alanında da önder rolünü oynarlar. Başlangıçlarda bulduğumuz bu filozof tipinden sonra, yavaş yavaş, bir yandan: hayattan çok kendi düşünce dünyasına çevrilmiş olan bir bilgin, bir araştırıcı, bir derleyici tipi — Anaxagoras, Demokritos, en sonra da Aristoteles'te gördüğümüz gibi — öbür yandan da: daha çok hayata yönelmiş bir pratik filozof, bir yaşama sanatçısı, bir eğitici tipi gelişmiştir:

Sokrates, bu tipin, bütün İlkçağ için en büyük örneği olacaktır. Yunan felsefesinin ancak son döneminde, Batı'nın bilimi ile Doğu'nun dini kültlerinin karşılaştıkları bu dönemde, daha çok din coşkusu ile dolu, kurtuluşu öğütleyen tipi görüyoruz. Bu söylenenleri göz önünde tutarsak, yani bugünkü anlamında bilim ve felsefenin beşiğinin eski Yunanistan olduğunu düşünürsek, Yunan felsefesinin büyük önemi kendiliğinden belli olur. Yunan düşüncesi, bilim ve felsefeyi yaratan özelliği ile, sıradan bir tarihi araştırmanın konusu değildir. Avrupa kültürünün, bütün Batı kültür çevresinin kurucu düşüncelerinin, bugüne kadar süregelen başlıca ilkelerinin kaynağı burası olduğu için, üzerinde çok önemle durulmaya değer.

Yalnız pratiğe yarayan bilgileri toplamada, yalnız din gereksemesini besleyen hayal gücüyle yüklü tasarımlarla yetinmeyen Yunanlılar, temellendirilmiş, bir birlik içinde derlenip toplanmış bilgilere varmaya çalışmışlardır. Onun için Yunan felsefesinin tarihi, ilk planda Batı biliminin doğuşunu görmek, öğrenmek demektir. Ama Yunan felsefesi tarihinden, bir de, tek tek bilimlerin meydana gelişlerinin tarihini öğrenebiliyoruz. Çünkü düşüncenin mitolojiden ve günlük yaşayıştan çözülmesiyle başlayan bilimin, kendi içinde de yavaş yavaş ayrılmalar başlamıştır. Bilgi gereçlerinin birikmesi ve organik olarak bölümlenmesi yüzünden, başlangıçta yalın ve kapalı bir birlik olan bilimden, giderek, tek tek bilimler ayrılıp, az veya çok, kendi başlarına gelişmeye koyulmuşlardır.

Felsefenin eski Yunan'da sözü geçen bu başlangıçları, onun sonraki, bugüne değin süren gelişmesi için başlıca bir ölçü olmuştur. Yunan felsefesi, elindeki öyle pek geniş olmayan bilgi gereçlerini bilimsel olarak işlemek için gerekli kavram kalıplarını araştırıp bulmuş, pratik-dini kaygılardan bağımsız kalarak dünya üzerine olabilecek hemen hemen bütün görüşleri ortaya koyabilmiştir. Antik düşüncenin özelliği ile tarihinin öğretici önemi işte buradadır. Batı kültür çevresinin bugünkü dünya anlayışı da, dilleri de Antik felsefenin varmış olduğu sonuçlarla yüklüdür, bu sonuçlardan yoğrulmuştur. Yunan felsefesi, Batı kültürü dünya görüşünün, bu görüşe dayanan başarıların bir ana kaynağıdır.

Yukarıda, Antik felsefe ile Yunan felsefesi deyimlerini, yer yer, eşanlamda kullandık. İlkçağın Yunan ve Roma tarihlerini içine alan dönemine Antik Çağ denildiğine göre, Antik felsefenin de Yunan ve Roma felsefelerini kapsaması gerekir. Ama Yunan felsefesi yanında başlı başına olan bağımsız olan bir Roma felsefesinin sözü olamaz. Çünkü, göreceğiz, Romalılar felsefeye yeni, özgün denebilecek pek bir şey katamamışlardır; düşünceleri, hemen hemen Yunanlıların çizdiği yolda yürümüştür. Öbür yandan, İskender'in seferleriyle, Yunan kültürü Akdeniz'in doğusuna, ta Asya'nın içerlerine kadar yayılmıştı. Helenizm (Doğu Akdeniz çevresinin hellenleşmesi, kültürce Yunanlılaşması) denilen bu süreçte, tabii, Yunan felsefesi de Doğu'ya ulaşmış ve böylece Doğu Akdeniz'de, en önemlisi İskenderiye olan yeni bilim merkezlerinin kurulmasına yol açmıştı. Bu dönemin başlıca düşünürleri, Grekçe yazan Doğululardı. Burada da temel Yunan felsefesidir; ancak, içine, kökleri Doğu'da olan birçok düşüncenin karıştığı bir Yunan felsefesi.

Yunanlıların siyasi tarihinde üç dönem vardır. Bunlara paralel olarak Yunan kültür tarihinde de üç dönem ayırabiliriz: Siyasi hayatlarının ilk döneminde Yunanlılar, ayrı boylar, bağımsız şehirler halinde, aralarında sıkı politik bir bağlılık olmadan yaşamışlardır. Bu ilk dönemde, düşünce hayatı da felsefe de, birbirinden oldukça bağımsız olan ayrı ayrı merkezlerde gelişmiştir. Buralarda aynı zamanda siyasi bir rol de oynayan düşünürler sivrilip bir felsefe geleneğinin ilk temellerini kurmuşlardır. Bu dönemin sonlarına doğru gezici birtakım öğretmenlerin ortaya çıktıklarını, felsefe bilgilerini şehirden şehre taşıdıklarını görüyoruz. Pers savaşlarının kazanılması Yunanistan'ın siyasi hayatında ikinci dönemi açmıştır. Bu dönemde Yunanlılar aralarında az - çok siyasi bir birliğe ulaştıkları gibi kültür bakımından da bir birliğe varmışlardır. Atina'nın bulunduğu Attika bölgesinin Yunan kültür hayatında önder duruma geçmesi bu dönemde olmuştur. Bu arada Atina'da meydana gelen iki büyük felsefe sistemi Platon felsefesiyle Aristoteles felsefesi, kendilerinden sonraki zamana, ta günümüze değin, yön verici bir etkide bulunmuşlardır; öyle ki, bu etki olmaksızın Batı düşüncesini tasavvur etmeye imkan yoktur.

Aristoteles, İskender'in öğretmeni idi. İskender'in seferleriyle de Yunan siyasi hayatının üçüncü dönemi başlamış (Helenistik dönem), bu arada Yunan düşünce hayatı yeni merkezler kazanmış, bunların karşısında Atina, yavaş yavaş önemini yitirmiştir. Dışarıdan bakıldığında, Yunan felsefesi böyle bir gelişme geçirmiştir. Bu felsefenin ele alıp işlediği konular bakımından gelişmesini görmek istersek, şunu buluruz:

  1. İlk döneminde Yunan felsefesi hemen hemen bütünüyle dış doğaya, cisimlerin dünyasına yönelmiş olan bir doğa,felsefesidir.
  2. Bundan sonra insana karşı uyanan ilgi klasik dönemin geniş sistemlerine yol açmıştır. Bu sistemlerde Tanrı, insan ve doğa, bir düşünce bağlantısı içinde kavranmak istenmiştir.
  3. Aristoteles'in kendi felsefesiyle okulunda gelişen ve biriken çok zengin bilgi kadrosu, tek tek bilimlerin bağımsızlığına her bilgi kolu üzerinde ayrıca çalışmalara yol açmıştır. Bundan sonra, her şeyi, bütün konuları içine almak isteyen bir sistem yerine: aralarında gittikçe ayrımlaşan bilimlerin bir karmaşası geçmiştir. Felsefe kendini bu bağlantıdan ayırmış, onun payına dünya ve hayat görüşleriyle ilgili genel sorunlarla uğraşmak düşmüştür. Aristoteles'ten sonraki felsefe, her şeyden önce, doğru yaşayışı gösterecek, gönülleri doyuran bir dünya görüşüne ulaştıracak yolu arayan bir öğretidir. Bu özelliği ile de, az veya çok pratik bir felsefe, aydınlar için de dinin yerine geçen bir felsefe olmuştur. Bu gelişme, Antik felsefenin son dönemine bir geçittir.
  4. Bu son döneminde Antik felsefeye gittikçe daha çok dini öğeler karışmıştır. Bunların arasında Doğu'dan gelenleri de vardır: Bu arada Hint ve Mısır dinlerinin birtakım görüşleri, bazı Antik düşünürlere özlenilen örnekler gibi görünmüştür. En sonunda, yığınların din gereksemesini daha iyi karşılayan Hıristiyanlığın ortaya çıkmasıyla bu dönem de kapanmış, böylece Antik felsefe de sona ermiştir.

Felsefe, varolanlar üzerinde bilinçli, planlı bir düşünmeden doğmuştur. Öteden beri cevapları yalnız dinden, mythostan edinilen birtakım sorunlar, bir zaman gelip de eleştiren bir düşünmenin ve gözlemenin konusu yapılınca, felsefe tarihi de başlamıştır. Bu soruların başında da: Varolanların kökeni, dolayısıyla evrenin (kozmos'un) meydana gelişiyle insanın bu dünyadaki yeri ve ödevinin ne olduğu soruları gelir.

Bilimsel - felsefi görüşün dini görüşten ayrılıp doğması, tabii, birdenbire, hiç geçitsiz olmamıştır. Nitekim bir yandan Yunan doğa filozoflarının ilk düşünme denemelerine birçok mitolojik öğenin karıştığını görüyoruz; öbür yandan da, en eski filozofların “doğa üzerine” adını taşıyan yapıtlarıyla mythoslar ve Tanrı masalları arasında bir ara basamağı buluyoruz: Bu ara basamak da eski ozanların theogonia'ları (Tanrıların doğuşu) ile kosmogonia'larıdır (Evrenin doğuşu). Bunlarda tanrıların, yarı tanrıların, insanların meydana gelişi üzerine birçok şeyler anlatır. Aristoteles, Metafizik'inin birinci kitabında, ilk felsefe tarihi denemelerinden biri olan bu taslakta, bu “En eskilerin”, yani eski ozanların, bu konular üzerinde eski filozoflardan daha önce düşünmüş olduklarını, yalnız, bilimsel olarak değil de, dine bağlı kalarak düşündüklerini söyler.[2]

Felsefe tarihinin bu başlangıç dönemi "antik felsefe" şeklinde tanımlanmasına karşılık, bu felsefe içinde eski Yunan felsefesi ve aynı zamanda bilimi ve Roma felsefesi ele alınır. Fakat Roma felsefesi, Yunan felsefesinin ele alıp tartıştığı konu ve sorunlara temelde bağlı kalmış, hatta ondan biraz daha sönük kalmış, dolayısıyla bu konu ve sorunlara köklü yaklaşımlar getirememiştir.

Bu bakımdan on üç asırlık zaman diliminin kendi içinde, felsefi konu ve sorunların ortaya konulup tartışılmasına göre, tasnif edilmesi mümkündür. Kuşkusuz Antik Çağ Felsefesi, değişik açılardan tasnif edilebilir. Sözgelimi genel olarak tarihi akışa göre şöyle bir tasnif yapılabilir:

  1. Sokrates öncesi filozoflar dönemi. Sokrates'e kadar uzanan dönemde yaşayan bütün filozoflar buraya dahil edilir.
  2. Klasik felsefe dönemi: Bu dönemde Sokrates, Platon ve Aristoteles gibi sistem kurmuş büyük filozoflar yer almakladır;
  3. Helenistik dönem: Aristoteles'in ölümünden (M.Ö. 322) Hz.İsa'nın doğuşuna kadar geçen dönem;
  4. Roma dönemi: Hz. İsa'nın doğumundan V. yüzyıla kadarki dönem.

Bu tarihi bakımdan yapılan ayrım için felsefenin ele aldığı konulan şu şekilde belirlemek mümkündür:

Birinci dönem tabiat felsefesi şeklinde nitelendirilmiş olup bu dönemde ele alınan temel sorun, evrenin esasının ve doğanın ne olduğu ve nasıl meydana geldiği, varlıkların nereden ve nasıl meydana çıktıkları sorunudur.

İkinci dönemde Sofistler ve özellikle Sokrates ile birlikle insan sorununa yöneliş başlar. "İnsan nedir?" sorusu çerçevesinde sorunlar üretilir ve tartışılır. Ayrıca bilgi ve ahlak alanları veya sorunları bağımsız konular olarak ortaya çıkarlar. Yani felsefenin inceleme alanı doğadan insana yönelirken, insan, insanın hayatı, mutluluğu, ahlak, erdem gibi konular tartışılır. Ancak bu dönemde Platon ve Aristoteles, insan sorununun yanında tabiatın incelenmesine de eğilirler, yani bir sistem oluşturmaya çalışırlar.

Üçüncü dönemde Stoacılık, Epikürcülük ve Şüphecilik (septisizm) akımlarıyla felsefenin "ahlaklı ya da erdemli hayat nedir?", "İnsan nasıl mutlu olabilir?", "İnsanın mutluluğu nerededir" soruları ortaya konulur.

Dördüncü dönem olan Roma döneminde ise daha önceki dönemde veya dönemlerde İleri sürülmüş sorunların anlaşılmaya çalışılması ve bunların tartışılması en önemli felsefi araştırmalar olarak ortaya çıkar. Ayrıca giderek daha belirleyici olarak felsefeyle Hıristiyanlık esaslarının uzlaştırılmaya çalışıldığı görülür.

Felsefi düşüncenin gelişimi bakımından belli başlı temel ayrımlara bakmak Antik Çağ felsefesinin incelediği konuları, alanları, bunların incelenme yöntemlerinin ortaya çıkartılması içindir. Antik felsefenin başlangıç yeri olan ve bu nedenle İyonya felsefesi olarak da adlandırılan evrede, felsefenin incelediği temel alan, "kozmos", daha dar anlamında doğadır. Fakat bu dönemde kozmos veya doğanın çeşitli yönlerden araştırılarak bütünlüğe ulaşılmasından çok, söz konusu bütünlüğü açıklayacağı sanılan tek bir neden üzerinde durulduğu görülmektedir. Başka söyleyişle, kozmos'un kendinde var olduğu kabul edilen düzen, uyum ve güzelliğin bütünlüğü meydana getiren asıl maddeyle aynı mahiyette olduğu varsayıldığından bunun ne olduğu araştırıldı. Antik felsefenin ilk felsefi okulu olan Milet Okulu'nun üç filozofundan Thales, bu ana maddenin, yani arkhenin su olduğunu ileri sürdü. Thales'e göre su nasıl varlıkta canlılığa neden oluyorsa, aynı şekilde nitelik değişimleriyle kozmostaki varlık türlerinin çoğalmasını da sağlıyor olmalıydı. kozmos'un ana maddesi su canlı olduğuna ve bütün varlıklarda değişik nitelikte su bulunduğuna göre her şey canlıdır. Bu bakımdan Thales'in felsefesi canlıcılık (Hylesoizm) olarak da adlandırılır. Su aynı zamanda sonsuzdur ve yeryüzü bir levha gibi bu sonsuz suyun, yani "Okyanus"un üzerinde durmaktadır. Depremler, suyun dalgalanmasıyla oluşmaktadır. Öle yandan bir bilim adamı da olan Thales matematik, astronomi, coğrafya vb. bilim alanlarında da araştırmalar yapmıştır. Onun, M.Ö. 585 yılındaki güneş tutulmasını önceden haber verdiğini Herodol bildirmekledir.

Milet Okulu'nun öteki iki filozofundan Anaksimandros'a göre ana madde bilinmeyen ve sınırsız olması gereken şeydir ki, buna "apeiron" denir. Anaksimandros, canlı hayatın evrimini hatırlatır şekilde, hayatın önce denizlerde başladığını, daha sonra karaya çıkıldığını ve denizde yaşarken sahip olunan yapının karada dönüşüme uğradığını belirtir. "Apeiron"daki zıt nitelikler varlığın oluş ve yok oluşunu hazırlar. Ayrıca Anaksimandros'un ilk kez yeryüzündeki kara parçalarının haritasını yaptığı bilinmekledir.

Milet Okulu'nun diğer filozofu Anaksimenes arkhe olarak "hava"yı ileri sürdü. kozmos ile insan bedeni arasında bir karşılaştırma yapan Anaksimenes, insan bedeninin yaşamasını bu havaya dayandırır. O, ruhun varlığına da işaret etmiş ancak bunun maddi olduğunu belirtmiştir.

Milet Okulu kozmos'un ana maddesinin ne olduğunu araştırırken bu ana madden in varlıkla "oluşu" nasıl hazırladığı konusunu karanlık bırakmıştı. Oluş sorunu başta Herakleitos olmak üzere Elea Okulu filozoflarıyla Pythagorasçılar tarafından değişik görüşler ileri sürülmek suretiyle tartışılmıştır. Herakleitos kozmos'un ana maddesini "ateş" olarak nitelendirirken, aynı zamanda kozmostaki hareket, değişim ve oluşu da buna dayanarak açıklama yoluna gitti. Ona göre Kozmos'ta sürekli bir oluş söz konusudur. Her şey akmaktadır, her nesne durmaksızın hareket etmekte ve değişmektedir. Fakat bu sürekli oluşu düzenleyen ve asla değişmeyen şey İse Logos(akıl, yasa, ilke)'tur.

Buna karşılık Elea Okulu Kozmos'ta ve Varlık'ta hiçbir hareketin, değişimin ve oluşun söz konusu edilemeyeceğini ileri sürmüştür. Okulun kurucusu olan Parmenides sadece "Bir" olan "Varlık"ın varolduğunu, bu nedenle bu varlıkta hareketin, değişimin ve oluşun söz konusu edilmesinin mantık bakımından kabul edilemez bir çelişkiyi doğuracağını belirtir. Öğrencisi Zenon, bu "Bir" varlık önermesini temel alarak hareketin, değişimin ve oluşun, Herakleitos'un savunduğu gibi, kabul edilemeyeceğini, çeşitli örnekler ile tartıştı. Varlıkta hareket veya değişimin bulunduğunu kabul etmek var olanın yok olacağını kabul etmek ya da yok olandan varlığın çıkacağını varsaymak anlamına geldiğini, bunun ise mantığın çelişmezlik ilkesine aykırı olacağını belirterek reddetti.

Elea Okulu'nun Varlık anlayışı,Ksenofanes tarafından Tek Tanrı inancının açıklanmasında temel alındı. Daha doğrusu Ksenofanes'in Tek Tanrı kavramı, Elea Okulu'nun "Bir" Varlık kavramına dönüştü. Parmenides'in varlık kavramı ve mantığı temel alan düşünce yöntemi sonraki filozoflar, hatta Yeni Çağ filozofları üzerinde de etkili oldu. (Örneğin Platon, Spinozavb.)

Pythagoras ve Pythagorasçılar ise Kozmosun ve kozmostaki düzen ve uyumun kavranıp açıklanmasında sayıları temel aldılar. Onlara göre her sayının bir değeri olması gerekir; bu da nesnelerin mahiyetinin açıklanmasında anahtar rolü oynar. Ayrıca Pytliagorasçılar ilk gizli felsefe topluluğunu oluşturmuş ve ruh göçü (tenasüh) inanışı temeline dayanan bu gizli topluluk bazı ilkeler kabul ederek aralarında uygulamıştır. Pythagorasçılar gizli düşünceleriyle ve dışa kapalı örgütlenme biçimleriyle sonraki yüzyıllarda da varlıklarını sürdürdüler ve düşünce tarihinde belli oranda etkili oldular.

M.Ö.V. yüzyılda Yunanlıların Persler tarafından yenilgiye uğratılmaları ve İyonya kentlerinin işgal edilmesi üzerine burada yaşayan halk ile birlikte filozof ve sanatçıların Batıya,özellikle Güney İtalya ve Sicilya kentleriyle kuzeyde Afrika ve Makedonya'ya göç ettikleri görüldü. Bunun sonucu olarak felsefe ve bilim İyonya'dan bu bölgelere taşındı. Gerçekten bu tarihten sonra Atina bir kültür kimliğine kavuşacak, aynı şekilde Güney İtalya'da bazı kentler de düşünce ve bilim alanında gelişmelere sahne olacaktır.

Empedokles İyonya felsefeleriyle Elea Okulu'nun görüşlerini birleştirerek kozmos'un ana maddesi ve nesnelerin hareket ve oluşlarını açıklamaya yönelmiş, kozmos'un ana maddesi olarak Thales'in "su"yunu, Anaksimenes'in "hava"sını, Herakleitos'un "ateş"ini alarak, dördüncü unsur olan toprağı da kendisi ekleyip, dört unsur (anasır-ı erbaa) Öğretisini ileri sürmüştür. Her varlığın veya nesnenin meydana gelmesi bu dört unsurun belli oranlarda birleşmesiyle mümkün olmaktadır. Bu dört unsur, Parmenides'in "Varlık"ı gibi değişmezdir. Ancak Kozmostaki nesnelerin meydana gelmesi için bu dört unsuru birleştirici başka bir şeyin olması gerekir ki, Empodekles buna sevgi ve nefret der. Kozmostaki hareketi, değişmeyi ve oluşu meydana getiren sevgi ve nefrettir. Fakat bu iki özellik dört unsurun dışında değerlendirilmiştir. Empedokles bir yandan kendinden önceki görüşleri belli bir sistem içinde birleştirip açıklamaya çalışırken, kendinden sonraki görüşleri de etkilemiştir.

Nitekim Atomcu görüşün oluşmasında Empedokles'in felsefesi bir hareket noktası işlevi görecek, Anaksagoras dört unsur yerine sadece tek bir madde, "spermate", yani zerrecik kavramını, sevgi ve nefret yerine de "Nous" kavramını koyacaktır. Zerreciklere, nesneyi meydana getirmek üzere ilk hareketi veren Nous'tur ve daha sonra zerreciklerin denetimini sürdürür. Bu zerrecikler, kendi yapılarındaki özellikler gereği bir araya gelerek nesneleri oluştururlar ki, birleşen zerreciklerin amacı, meydana getirdikleri nesneler olmaktadır. Yani Empedokles dört unsurun bir araya gelmesini rastlantıya bağlarken, Anaksagoras zerreciklerin hareketini belli bir amaca yönelmiş olarak açıklıyor, öyleyse evrende bir amaçlılık (teleolojik) ilkesi hakimdir.

Empedokles ve Anaksagoras'ın henüz pek açık olmasa da maddeyi temel alan açıklamalarını Leukippos, özellikle de Demokritos geliştirip ilk atom teorisini ileri sürmüşlerdir. Demokritos'a göre kozmos'un ve varlığın temeli parçalanamayan en küçük şey, yani "atoma"dır. Atomların nicelik özellikleri bir araya gelerek nesnelerin meydana gelmesini sağlamaktadır. Sürekli hareket halinde olan atomların hareketlerini gerçekleştirdikleri bir ortama İhtiyaçları vardır ki, bu "boş mekan"dır. Boş mekan madde değildir, varlığı yoktur, ama atomun hareketi İçin gereklidir. Atomların hareketleri sahip oldukları nicel özellikler dolayısıyla zorunlu ve mekaniktir. Böylece Demokritos maddeyi temel alan atom teorisini bir sistem halinde ortaya koyar ve madde ayrımını da felsefeye yerleştirir. İnsanın bedeni gibi ruhu da atomların birleşmesinin bir sonucudur. Uyku gibi ölüm de atomların bu hareketlerine bağlıdır.

Sofistler İle Antik Çağ felsefesi yeni bir döneme adım atar. Sofistler kendilerine kadar gelen düşünceleri bir eleştiri süzgecinden geçirirler. Buna göre insan, kozmos'un ana maddesinin ne olduğunu araştırmadan önce, böyle bir araştırmaya yönelen öznenin yetenek ve gücüne bakmalıdır. Üstelik aynı konuya hemen birbiriyle hiç benzerlik göstermeyen cevaplar verilmiştir. O halde kozmos'un tümel bilgisini, yani tümel gerçekliği elde etmek mümkün olmamalıdır. Hatta tümel bir gerçekliğin bulunup bulunmadığını bile bilmiyoruz, bilemeyiz. Çünkü insan sınırlı bir varlıktır, yetenekleri ve gücü de sınırlıdır. Kaldı ki, bilgi kaynağımız olan duyumlarımız değişen şartlara göre değişen bilgiler vermektedir. Bu bakımdan sofistler tümel gerçekliğin peşinde koşmak yerine, yararlı ve pratik bilgiler ile yetinilmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir.

Sofistlerin ünlü temsilcisi Protagoras, "insan her şeyin ölçüsüdür" diyerek hakikatin birey olarak insana göre doğru olduğunu, izafi bir anlam ifade edeceğini ileri sürdü. Buna bağlı olarak herhangi bir konuda kesin bir yargıda bulunmamızın söz konusu olamayacağını, bilginin de yarara dayandığını belirtir. Tanrıların ne var oldukları, ne de olmadıkları hususunda kesin bir ispatın mümkün olamayacağını söyler. Gorgias ise Protagoras'tan daha ileri giderek hiçbir şeyin var olmadığını; var olsa bile bilinemeyeceğini; bilinse de bilginin başkalarına aktarılamayacağını savunarak, şüphecilik ve agnostisizme kapı açar.

Sofistler ayrıca toplum, hukuk, siyaset, adalet, ahlak gibi konulara karşın da eleştiriler yöneltmişler ve bunların tartışılmasını sağlamışlardır.Prodikos dinin insanlarca pratik ihtiyaçları karşılamak amacıyla "ortaya konmuş olduğunu"; Kritias, din ve ahlak kurallarının zeki ve kurnaz yöneticilerin kendi buyruklarına İtaat edilmeyi sağlamak için oluşturulduğunu; Thrasymakhos hukuk ve adalet denilen şeyin toplumda güçlü ve egemen olan kimselerin güç ve egemenliklerini korumak ve sürdürmek için konulduğunu; buna karşılık Kallikles toplumdaki güçsüzlerin kendilerini korumak İçin hukuk, adalet, ahlak gibi kural ve değerleri oluşturduklarını ileri sürdüler. Böylece Sofistler "doğal olan" ve "İnsanlar tarafından konulmuş olan", yani "doğal olmayan" ayrımını getirdiler ki, böylece doğal hukuk - pozitif hukuk ayrımının temelini attılar.

Sofistlerin felsefede açtıkları çığır, Antik Çağ Felsefesinin yeni yönünü de belirlemiş oldu. Artık insan ve insana İlişkin sorunlar felsefenin tartışma alanının temel konuları haline geldi. Nitekim insan, toplum, yönetim, din, ahlak gibi konularda Sofistlerin yıkıcı olarak nitelenen etkilerini ortadan kaldırmayı da amaçlayan Sokrates, Sofistlere karşı çıkar. Sofistlerin İnsanın temel alan incelemeleri Sokrates tarafından da paylaşılmakla birlikte, tümel bir hakikatin olmadığı, insana göre hakikatin ve bilginin değiştiği gibi sonucu itibariyle yıkıcı olan görüşleri reddeden Sokrates, bütün insanların ortak ve tümel yetilere, yani akıla sahip olduklarını, dolayısıyla bilginin, ahlak ve iman gibi temel değerlerin tümel kavramlarında, insanların tümümün özelliklerini yansıtan yönler bulunduğunu ileri sürdü. Bunu ispatlamak İçin de Sokrates kendine özgü "Mayötik" (Doğurtma) yöntemini uyguladı. Ancak Sokrates'in üzerinde ısrarla ve önemle durduğu konu ahlak alanı oldu. Ona göre her insanda aynı olan akıl göz önünde tutulduğunda ahlaki kuralların ve davranışların da aynı olduğu yargısına varmak mümkündür. Yani ahlakın amacı olan iyi, bütün insanlarda akıl gibi ortaktır, iyinin kaynağı akıl olduğuna göre, insan iyi ve kötünün ne olduğunu bilebilir. Ancak bunun İçin düşüncenin yöntemli bir biçimde yürütülmesi gerekir. Bu yapıldığında iyilik, kötülük, erdem gibi ahlaki değerlerin insanlara ya da toplumlara göre değişmediği anlaşılır. Çünkü bunlar, kaynağı akıl olmaları dolayısıyla insanda gizli olarak bulunmaktadır. Önemli olan yöntemli düşünmek suretiyle bunu insanın ruhunda ortaya çıkartabilmektir. İnsan ahlaklı, yani erdemli olabilmek için bilgili olmak durumundadır. Erdem ise mutluluğu sağlayan tek değerdir, dolayısıyla mutlu olmak da ancak bilgiyle mümkün olabilir. Onun için Sokrates ahlakına "Eudaimonist", yani mutluluk ahlakı da denilir ki, hemen bütün Antik Çağ filozofları mutluluğu bu bağlamda ele almışlardır. Sokrates, yaşadığı dönemde, özellikle gençler üzerinde ve sonraki felsefe okulları üzerinde etkili oldu. Nitekim Sokrates'ten sonra Sokratesçi Okullar olarak bilinen akımlar, yani Antisthenes'in Kinikler Okulu, Aristippos'un Kyrene Okulu, Eukleides'in Megara Okulu ortaya çıktı.

Sokrates'in Öğrencisi Platon, "idea" kavramından hareketle felsefi sistemini kurmaya yöneldi. Antik Çağın ilk sistematik filozofu olarak tanınan Platon, felsefesini idea kavramı üzerine oturtmuş, tüm doğa ve İnsan dünyasını temellendirmek ve açıklamak amacını taşıyan bir sistem olarak felsefe tarihine geçmiştir. Platon felsefesini diyaloglar şeklinde ortaya koyarken kendi düşüncelerini hocası Sokrates'in ağzından açıklamıştır.

Platon'a göre gerçek varlık, duyular ile algılanan duyulur dünya değil, idealar dünyasıdır. İdealar dünyasında bulunan her ideanın duyulur dünyada bir gölgesi vardır. İşte duyulur Dünyadaki maddi nesneler birer gölge varlıktır. Dünyadaki her görünen varlığın, yani gölge varlığın idealar dünyasında aslı, gerçek olanı, ilk örneği (arketipi) bulunmaktadır. İdealar ancak akılla kavranır, duyumlarla idealan algılanması mümkün değildir. İdeaların akılla kavranmasında duyulur dünya bir "İşaret" görevi görür. Bu bakımdan İdealar duyuların tanıttığı değişme ve çokluk dünyasının değişmeyen ilkeleri, kaynaklan ve asılları olarak tanımlanabilir. İdealar çokluğa karşı birliği, değişme ve sonluluğa karşı da değişmezliği ve kalıcılığı temsil ederler. Ayrıca İdealar maddi ve cismi olmayıp ruhsal veya manevi varlıklardır, dolayısıyla zaman ve mekan ile ilişkileri yoktur. Kısacası idealar genel kavramlar ya da düşüncelerdir. Görülen maddi varlıkların kaynağı, özü bu genel ya da tümel (külli) kavramlardır. Yani, mesela gördüğümüz at'ın özü, zihnimizdeki at kavramı olmaktadır. Çünkü at kavramı zihnimizde, dolayısıyla gerçektir, gördüğümüz at ise duyumlarımızla algıladığımız bir nesnedir, dolayısıyla gölge varlıktır. Bunu da ünlü mağara benzetmesiyle ifade etmiştir. İdealar belli bir hiyerarşi gözetirler, en üstte ve aynı zamanda cevher bakımından en saf olarak iyi İdeası bulunmaktadır. Tüm bilgilerin ve varlıkların kaynağı olan iyi ideası nesneleri de aydınlatan ışıktır. İdealar sonsuzdur.. İyi İdeası öteki idealan, yani nesneleri yönetir. Yani iyi, daha doğrusu en yüce iyi ideası Tanrı'yla özdeş, hatta Tanrı'dır.

Platon'a göre ruh, insan doğmadan önce vardı, dolayısıyla idealar dünyasını tanır. Bilgi de zaten ruhun bu duyulur dünyada, daha önce tanıdığı idealan hatırlamasından başka bir şey değildir. Felsefenin görevi, bu hatırlamayı belirgin ve kesin bir duruma getirerek doğru bilgilerin elde edilmesini sağlamaktır. Sokrates'in yöntemi böylece Platon tarafından temellendirilmiş olmaktadır.

Ahlak felsefesi bakımından Platon, Sokrates ve Sokratesçi okullarda olduğu gibi erdem ve mutluluk kavramlarından hareket eder. Fakat onlar gibi tek bir insanın erdem ve mutluluğunu hedef almaz. İnsan türünün erdemli ve mutlu olması İçin gerekli şartları göz önünde tutarak araştırmaya girişir. Bu bakımdan ahlak ile devlet sistemleri ya da yönetim biçimleri arasında doğrudan bir ilişki kurar. Bu da ideal devlette, yani erdemli devlette gerçekleşebilir. İdeal devlette halk, savaşçılar (koruyucular) ve yöneticiler arasında devletin gerçekleşmesini sağlayıcı bir görev dağılımı yapılır. Bu devlette mal, mülk, çocuk ve kadın hususunda mülkiyetin ortak oluşu şeklinde bir görüşün Platon tarafından ileri sürüldüğü söylenmişse de, bunun Platon'un felsefesinde gerçek temellerinin bulunmadığı anlaşılmıştır. Fakat ideal devletinde Platon, eşitlik ve özgürlüğe ağırlık vermeyerek totaliter bir devlet tanımı yapmış, adaletli ve erdemli devleti bu yönde açıklamaya çalışmıştır.

Platon felsefesi, özellikle felsefesinin dayandığı idea öğretisi sonraki dönemlerde oldukça etkili olmuş, İskenderiye ve Plalinos aracılığıyla bir yandan İslâm dünyasına, öte yandan da Hıristiyan felsefesine nüfuz etmiştir. Platon felsefesi Yeni Platonculuk adı altında günümüze kadar gelen yoğun bîr etkinin sürmesine kaynaklık etmiştir. Felsefesini açıklamak ve öğrencileriyle tartışmak İçin "Akademia" adlı bir de okul kurmuştur. Platon'un "Akademia"sına karşılık, Antik Çağın ikinci, ama bazı yönlerde Platon'dan oldukça farklı, öğrencisi olma yanında felsefi bakımdan ona rakip olan Aristoteles Lykeion (lise) adını taşıyan okulunu kurmuştur. Aristoteles felsefesinde, Platon'dan farklı olarak, madde ve form kavramları önemli yer tutar. Platon'dan farklı olarak, duyularla algılanan ve tanınan nesneler dünyasına ağırlık verir. Aristoteles'e göre idealar, Platon'un savunduğu gibi nesnelerin dışında, zaman ve mekandan soyutlanmış şeyler olmayıp varlıkların içinde bulunan, onlara içkin olan özler (cevher)dir. Duyularla algıladığımız varlıkların mahiyetinde benzer bir öz ve form vardır. Varlıkların çokluğuna rağmen onların birliğini sağlayan ve temsil eden de bu öz ve formlardır. Form maddeye biçim kazandırır. Varlıkların tek tek ortaya çıkmalarını sağlar. Ona göre öz tek tek varlıklar olup, böylece temelde bulunan gerçek, tek tek özlerdir. Form ve madde bu özde, fert olarak varlıkta. somut olarak varolan varlıkta kaynaşmış bir şekilde bulunmaktadır. Fakat form, maddesiz varolmaz, madde de var olmak için forma ihtiyaç duyar. Öz, böylece, madde ve formun birleşmesi değil, bu birleşmeyi ya da birliği gerekli kılan şeydir. Bu bakımdan Aristoteles kendisine kadar gelen tartışmalarda birlik ve çokluk, değişmezlik ve oluş, gerçektik ve görünüş sorunlarına yeni bir yorum ve çözüm getirir.

Aristoteles'e göre madde potansiyel halde bulunan şeydir, form ise bu maddeye biçim kazandırarak onu fiil haline getirir. Sözgelimi yontulmamış bir mermer kütlesi, heykele oranla kuvve halindedir, heykel formuna göre biçimlendiğinde fiil haline geçer. İşte bütün varlıkların ortaya çıkması böyledir. Ancak varlıktaki hareket, değişme, oluş dışardan gelen bir etkiyle ya da mekanik bir tarzda değil, dinamik bir şekilde olur, Formun, maddede kendini gerçekleştirmesi, harekettir. Evrendeki oluş ta böyledir. Oluşun ortaya çıkmasında maddi neden, formel neden, hareket ettirici neden ve erek neden olarak dört nedenin bulunduğunu ileri sürer. Evren, form ve madde bakımından hiyerarşik bir yapı arz eder. Yani bir alt derecede bulunan varlık, kendi üstündeki derecede bulunan varlığın maddesi, kendi altındakinin ise formudur. En altta, bütünüyle formsuz "ilk madde", en üstte de saf veya mutlak form vardır. Mutlak formun maddeye ihtiyacı yoktur, bu form maddeyi harekete geçiren şeydir. Platon'un 'en yüce İyi'sine benzer ki, bu Tanrı'dır. İşte hareketsiz olmasına rağmen bu mutlak form, yani Tanrı, evrenin amacı olduğundan ve tek tek varlıklar O'nu özleyip O'na yöneldiği için oluşmakta, hareket, değişme ve oluş meydana gelmektedir. Yani evren ve doğa Tanrı'ya yönelmekte, ona yükselmek İstemektedir.

Aristoteles bilgi teorisini de öz, madde ve form bağlamında temellendirir. Buna bağlı olarak mantığı (özellikte kıyası) ve tümevarım metodunu kurup geliştirmiştir. Tabiat felsefesi, madde ve ruh ilişkisi de madde ve form kavramlarına dayandırılarak temellendirilir. Öte yandan, Platon gibi İdeal devlet tasarımı yerine, varolan devlet ve yönetimi inceleyerek toplum ve devlet felsefesini açıklar. En iyi devlet, vatandaşları, ahlaklı ve iyi yetişmiş kimseler olacak şekilde eğiten devlettir. Bu bakımdan Aristoteles eğitimin devlet tarafından gerçekleştirilmesini önerir. Toplumun ahlaklı ve mutlu olması, yöneticilerin bu nitelikleri taşımalarıyla mümkündür. Erdemli yaşamanın amacı mutluluktur, bu da akla uygun davranmakla sağlanır. Yani aşırılıklardan kaçınmak, ılımlı davranmak ve orta yolu benimsemek, erdemli ve mutlu olmak için gereken temel ilkelerdir. Aristoteles'e göre sanat taklit etmektir. Sanatın amacı ahlakidir.

Aristoteles'ten sonra Antik Çağ felsefesi ahlak felsefesi alanında yoğunlaşmıştır. Bu dönemde Epikürcülük ve Stoacılık Önemli yer tutarlar. Stoacıların ahlak felsefesindeki yorumları Hıristiyanlığın sonraki yorumları ve Yeni Çağda Rönesans filozofları ve yazarları üzerinde etkili oldu. Keza Epikürcülük de, özellikle Roma felsefesinde ve Yeni Çağda ilgi uyandırmıştır. Ayrıca Aristoteles sonrası felsefede bilgi teorisi bakımından Pyrohon ve öğrencisi Timon'un şüpheciliği de Önemlidir.

Roma imparatorluğu döneminde Antik Çağ felsefesi hemen bütün akımları ve filozoflarıyla tanınmaya çalışıldı, fakat pek orijinal görüşler ortaya sürütemedi. Roma döneminde felsefe çalışmaları daha çok politika, retorik ve ahlak alanında yoğunlaşmıştır.[3]
Sonraki Sayfa >>





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: Akhenaton (Admin), 17.10.2009, 17:21 (UTC):
Aynı eleştiriyi bizim de yapmamız gerekmiyor mu? Şu an, İslam dünyası da Kuran'dan uzaklaştığı ve bizim dışımızdakiler kadar cesaretli olamadığımız için Ortaçağ'ı yaşıyoruz. En azından sitedeki yorumlara bir bak. Nerdeyse İslam'la ilgili olmayan her bölümü (tarihi, felsefeyi, diğer inanç sistemlerini) kaldırmamı isteyen, "Din dışındaki herşeyin boş meşgale olduğunu savunan" yorumlarla dolu. Hala eskiyle övünüyoruz. Sıfırı biz bulduk, şunu biz keşfettik, şu şu şu eserleri biz yazdık. Ama bu günümüze ne verdik İslam dünyası olarak? Hep eskinin mirasını yemekle meşgulüz. Geçmişte yaptıklarımızda övünmekten ileri geçemiyoruz.

Madem söz, öğretmenlerden açıldı; benim hocam da şöyle demişti; Batı, İncil'e yaklaştıkça bilimden uzaklaştı. Bilim'e yaklaştıkça İncil'den uzaklaştı. Doğru ise, Kurana yaklaştıkça bilime de yaklaştı ve cehaletten uzaklaştı. Kurandan uzaklaştıkça da cehaletin içine düştü, bilimden 180 derece uzaklaştı.

Son olarak; (sanırım 1979'da) nobel ödülü sahibi ilk ve tek Müslüman bilim adamı olan Prof. Dr. Abdüsselam'dan bir alıntı;

"Bir hastaneye girip de hayat kurtaran ilacın, bizim payımız olmadan yapıldığını gördükçe kendime güvenim feci şekilde sarsılıyor."

Yorumu gönderen: şakirt, 17.10.2009, 16:18 (UTC):
herkez okusun bunu hocamız söylemişti felsfeci gerçektende çok doğru düşünmüş bilim ve felsefe orta çağ döneminde tam 1000 küsür yıl boyunca hiç bir yenilik yapmadı yapamadı katolikler izin vermedi ve şimdi bir düşünün bilim 1000 yıl boyunca gelişmediyse biz 1000 küsür yıl geri kalmışız demektir ya peki o zaman izin verilmiş olsaydı acaba şuan bilim 1000 yıl ileride mi olacaktı bırakın bini bir 10 yıl sonrasını düşünemiyorum bile



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 39754719 ziyaretçi (108085416 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.