Anunnaki'ler (Anunnaku)
 

Anunnaki'ler (Anunnaku)

Anunnaki'ler (Anunnaku)

Anunnaki veya Anunnaku, bir grup Sümer ve Akad mitolojik tanrılarıdır. Bazı durumlarda Büyük 50 Tanrı Annuna ve Igigi ile çakışır. İsim bazen "a-nuna", "a-nuna-ke-ne", veya "a-nun-ne" olarak yazılır ki bu bir tür "kraliyet kanından olanlar" gibi bir anlama gelir[1].

Anunnaku

Eski Sümer metinlerinde “gökten yere inenler” anlamına gelen ve “büyük tanrılar” için kullanılan “Anunnaki” kavramı, düş ürünü mitolojik tanrıları değil, yüz binlerce yıl önce Marduk gezegeninden dünyamıza inen ve üzerinde bir koloni kuran “yabancıları” betimlemekte kullanılan bir özel isimdi! Benzeri biçimde, Tevrat'ın ilk bölümü olan Tekvin'in altıncı babında, Tufan öncesi dönemi anlatan ayetlerde geçen “O zamanlar yeryüzünde Nefilim vardı, bunlar eski zamanın güçlü ve ünlü adamlarıydılar” ifadesi de, bizzat bu yabancı ırka gönderme yapıyordu Sitchin'e göre. Çünkü kimi modern çevirilerde “Devler” olarak değiştirilen “Nefilim” sözcüğü de eski İbranice'de tıpkı Sümer dilindeki “Anunnaki” gibi, “Yukarıdan aşağı inenler” anlamına da gelmekteydi.[2]

Anunnaki kelimesinin Sümer dilindeki anlamı, "gökyüzünden dünyaya gelenler" demektir. Eski ahitte geçen "Nefilim" kelimesinin gerçekteki anlamı "aşağı gönderilenler" anlamına gelirken neden devler olarak tercüme edildiği sorgulanmış ve antik medeniyetlerdeki izlere kadar gidilmiştir.[3]

Anunnaki, Sümerlerde "An"ın çocukları [4]; hükümdarın dölü anlamına gelmektedir. özellikle Sümer dilinde tanrılar, özellikle ilk doğan ve kişisel isimlerle birbirlerinden farklılaşmamış tanrılar için kullanılan bir kelime olarak metinlerde görülür. bir Sümer ilahisinde Girsu'daki tapınağın inşaatına yardımcı olmakla görevlendirildikleri söylenir ve iyi kalpli lama- tanrıçaları ile bağlantılandırılır. Gök tanrı Anu Anunnakilerin kralı olarak tanımlanır. Yaratılış efsanesinde tanrılar güruhu, göğün ve yerin Anunnakileri olarak anılır.[5]

Anunnaki, dünyaya Nibiru gezegeninden 450.000 yıl kadar önce geldi. Bizim güneş sistemimize ait ama yörüngesini 3600 yılda tamamlayan bir gezegendi bu. Buraya atmosferlerini korumak için gerekli olan altını almaya geldiler. Altın çıkarma faaliyetinden yoruldukları ve enerjilerini tükettikleri bir anda, şeflerinden bilim adamı Enki, ilkel işçiler üretmek için genetik bilgilerini ortaya koymayı önerdi. Diğer Anunnaki liderleri sordu: Yeni bir varlığı nasıl yaratacaksın?

"İhtiyaç duyduğumuz varlık zaten var, bütün yapmamız gereken, üzerine kendi işaretimizi koymak."

Bundan 450.000 yıl önce uzayda yolculuk yapabilen Anunnaki'nin, şu an bizim ancak kıyısına yaklaşabildiğimiz genetik bilgisine o zaman sahip olduğu yalnızca eski metinlerde değil, DNA'yı gösteren ikili sarmalın birbirine sarmalanmış çift yılan olarak gösterildiği çizimlerde de (sağlık ve tıp simgesi) son derece açıktır.

Anunnaki liderleri projeyi kabul ettiğinde (Kutsal Kitap'taki "Adem'i yaratalım" ayeti) Enki, Anunnaki'nin Tıp Bilimleri Yöneticisi Ninhursag'ın da yardımıyla bir genetik mühendislik projesi üzerinde çalıştı ve varolan ilkel hominide bir miktar Anunnaki geni aktardı.

Oldukça uzun süren deneme yanılma süreçlerinin sonunda, eski metinlerde belirtildiği gibi, "kusursuz model" geliştirildi. Ninhursag haykırdı: "Ellerimle yaptım onu!" Bu sahne, eski silindir mühürler üzerinde de çizilidir.[6]

Anunnaki

Güneş Sistemimize uzak bir gezegen olan Nibiru ( Marduk ) gezegeninin atmosferinin bozulması nedeniyle yaşam sönmeye başlar. Gezegen'de Anunnakiler ( Nefilimler ) yaşamaktadır. Hükümdar Alalu, Annu tarafından tahtından indirilir. Alalu, Uzay gemisinden kaçar ve Dünyada sığınacak bir yer bulur. Dünyanın içine sahip olmuştur ve Nibiru'nun atmosferini korumak için altın gerektiğini keşfeder ama altın Nibiru'da yoktur.[7]

Sitchin in yaptığı araştırmalarının sonucu İncil'de geçen Nefilim ile Sümer in sözünü ettiği Anunnaki aynı şeydir.Ve bu düşünce Farmasonluktan Thule derneğine kadar tüm üst yönetimlerin bildiği ve benimsediği bir düşüncedir. Anunnaki'nin hikayesi şudur, 450,000 yıl önce bir grup insan benzeri uzaylı varlık dünya denen gezegene geldiler.Geldikleri gezegen, Sümerlilerin adına Nibiru dedikleri,antik Sümer edebiyatında 12 gezegen olarak tanımlanmaktadır.

Sitchin in yaptığı araştırmalarının sonucu İncil'de geçen Nefilim ile Sümer in sözünü ettiği Anunnaki aynı şeydir.Ve bu düşünce Farmasonluktan Thule derneğine kadar tüm üst yönetimlerin bildiği ve benimsediği bir düşüncedir. Anunnaki'nin hikayesi şudur, 450,000 yıl önce bir grup insan benzeri uzaylı varlık dünya denen gezegene geldiler.Geldikleri gezegen, Sümerlilerin adına Nibiru dedikleri,antik Sümer edebiyatında 12 gezegen olarak tanımlanmaktadır.

Peki Kim Bu Gözcüler (Anunnakiler)?

İbrani folklorunda adları "Nefilim". Eski Mısır'da "Neter" olarak adlandırılıyorlar. Sümer, ilk kez adlarının duyulduğu yer. Bütün bu kültürlerde ortak olan ve "Gözcü" olarak nitelenen bu "sıra dışı" varlıklar birer mit mi, yoksa gerçek mi? Kim bu "Gözcü"ler?

İbrani mitlerinde ve Tevrat'ta onlara "Nefilim" diyorlar. Eski Mısır'da adları, "Neter". Sümer mitlerinde "Anunnaki" diye geçiyorlar. Diğer yandan "Sümer" sözcüğü, "Gözcü'lerin ülkesi" anlamına sahip. Hangi adla anılırlarsa anılsınlar, bütün eski kültürlerde ve bu kültlere ilişkin mitlerde başrol onların. Eski diller uzmanları, Antik Çağ kültürlerine şaşılacak biçimde net biçimde damgasını vurmuş bu esrarengiz varlıkların, neredeyse bütün eski uygarlıklarda "gözcüler" olarak adlandırıldıklarını söylüyorlar. Sözünü ettiğimiz dönem, İsa'dan en az 3000 yıl öncesi. İyi ama, "geç neolitik" olarak adlandırılan dönemin bütün uygarlıklarının literatürlerine benzer ifadeler ve anlatılarla girmiş bu "Gözcü"ler kimler? Neyi ya da kimi "gözlüyorlar"? Bütün bunlar yalnızca antik Çağ insanlarının düş güçlerinin bir ürünü mü, yoksa gerçekten bugün anıları silinmiş, izleri bulunamayan, haklarında hiçbir şey bilmediğimiz birileri, bu gezegende yaşamışlar mı?

Mitler ve gerçekler

Sürekli vurguladığımız gibi, bilginin az olduğu ya da bazen üzerinin örtüldüğü yerlerde, spekülasyonların başını alıp gitmesini engellemek mümkün değildir. Bilimsel yöntemlerden, bilimsel şüphecilikten (scepticism) ve somut bulgulardan başkasına güvenmemekten söz ederken, aynı şüpheciliği şu anda bildiğimizi varsaydığımız alanlara uygulamamak, bazen spekülasyonlardan da olumsuz sonuç verir. Bilim eğer "gerçeği aramak" amacını içeriyorsa bizler için, bu aynı zamanda kurumlaşmaya, bilimsel otokrasiye de karşı çıkmamızı da gerektirir. Herhangi bir alanın "spekülasyona açık" olması bizi ürkütmemeli; verileri doğru okumak, burada anahtar sözcük niteliğine sahip. Ortodoks bilim ve akademisyenler, çoğu kez içinde bulundukları "bilimsel bürokrasi"nin ellerini kollarını bağlayıcı hantallığı ve "ağaçlardan ormanı görememe" alışkanlığı nedeniyle; yeni ve sarsıcı düşüncelere baştan olumsuz tepki vermeye eğilimlidirler. Hele bu, onların "Akademisyenler Olimpos'u"nun dışından geliyorsa. Arkeoloji ve arkeoastronomi, yirminci yüzyılın başlarından bu yana bu sorunu yoğun biçimde yaşıyor. sıra dışı olduğu varsayılan düşünce ve teoriler yalnızca dışlanmakla kalmıyor, bir de aşağılanıyor kendilerini "bilimsel şüpheci" diye adlandıran Ortodoks çevrelerde. Oysa tarih, uzun ve yavaş bir yürüyüş. Geniş dilimler halinde onu incelediğimizde, her aşamasında ortodoksinin engellemelerini ve inanılmaz tutuculuğunu fark ediyor, ama uzun vadede "sıra dışı" varsayılan fikirlerin yaşadığını görüyoruz.

"Neter"ler ya da "Gözcüler" sorunu da yirminci yüzyılın bitmeyen tartışmalarından biri. Dogmalarla gözünü bağlamayan ve açık fikirli olmaya çaba gösterenler, bugün "mitler" deyip geçtiğimiz anlatıların bu denli geniş bir coğrafyada ve neredeyse birbirinin aynı ayrıntılarla varolmasından yola çıkarak, bu metinlere daha farklı bakmamız gerektiğine işaret ediyorlar. Oysa Ortodoks bilim akademisyenlerinin yaklaşımı, oldukça farklı. Onlar, eski toplumları bütünüyle çözümlediklerine inanıyor ve ekliyorlar: "Din dindir, mitoloji de mitoloji. Bunları gerçek tarihsel olgularla karıştırmayın." Bunu söylerken de, bilerek ya da bilmeyerek, bugünün egemen dinlerinin yörüngesinde duruyorlar. Eşine az rastlanır bir ikiyüzlülük ve çifte standart uygulaması bu. Bir yandan somut bilimsel bulgular dışında hiçbir şeye prim vermemekten söz ediyorlar, bir yandan da yaşadıkları çevrenin egemen diniyle sürtüşmemeye çaba gösteriyorlar. Bunun kendilerine göre "etik" bir yolunu da bulmuşlar: "Bilim ayrıdır, din ve inanç ayrı." Oysa "inanmak ve inanç" sözcüklerinin egemen olduğu bir kültürde bilim ve bilginin her zaman bu çifte standartın gölgesinde kalacağını bilmezden geliyorlar. Ama ne gam; "bilimsel" kurumların birçoğunun bütçesini, Kilise'yi destekleyen holdingler, hatta bazen bizzat dini vakıflar sağlıyor. Çoğu üniversitede kürsü başkanları arasında en az bir Musevi var. Bilimin "beşiği" olduğu varsayılan ABD'de halkın ezici bir çoğunluğu İncil'e bütün kalbiyle inanıyor. Ortalığı bulandırmanın anlamı var mı şimdi?

"Gözcüler" sorunu, Antik Çağ tarihi ve modern arkeolojiye ilişkin en kilit noktalardan biri. Bir biçimiyle, felsefe ve ilahiyat akademisyenlerini, hatta dilbilimcileri de bu tartışma çemberi içinde düşünebiliriz. Şimdi, bu uzun girizgahtan sonra meseleyi olabildiğince yalın biçimde ortaya koyalım:

Eski Mısır'ın "Neter"leri

Bütün Antik Çağ metinlerinde, kendi tarihlerini derleyen toplumlardan kalmış belgeler, geriye doğru giden kronolojilerinin sıfır noktasına, net olarak çözümlenemeyen bir tür "başlangıç dönemi" yerleştiriyorlar. Bu, onların tarihlerinde, "yönetimin tanrılardan insanlara geçmekte olduğu" bir ara dönemi belgeliyor. Belirsiz bir başlangıç döneminden beri bizzat "tanrılar" tarafından yönetildiğini söyledikleri ülkelerinin, bu ara dönemde "Gözcüler" adı verilen üstün yaratıklarca yönetildiğini ve sonuçta krallığın insanlığa devredildiğini anlatıyorlar. Eski Mısır'da bunların adı, "Neter"ler. Son olarak Osiris'in oğlu Horus tarafından yönetilen ülke, belli bir dönem sonrasında, bir "Kral yaratma" (Kingmaker) töreninden sonra insanlara bırakılıyor ve Neterler geri plana çekiliyorlar - sonra da, izleri siliniyor. Bu ilk "insan kral", bugün arkeolojinin değişmez bir gerçek biçiminde kabul ettiği, Firavun Menes. Bildiğimiz, yazılı tarihe göre İ.Ö 3100 dolaylarında Yukarı ve Aşağı Mısır'ı bir tek ülke halinde birleştiren Menes, Mısır tarihinde "Hanedanlar Dönemi" denen bir evrenin de başlatıcısı.

Mısır kronolojisi üzerine bildiklerimiz, iki ana belgeye dayanıyor: Bunlar Mısırlı tarihçi Manetho'nun yazdığı krallar listesi ve bugün "Torino Papirüsü" olarak bilinen bir yazıt. Her iki belge de birbiriyle uyumlu. Bu sayede arkeologlar ve ejiptologlar, Mısır'ın kronolojik gelişimini formüle edebiliyorlar. Buna göre, Firavun Menes'le başlayan Hanedanlar Dönemi, alt evrelere ayrılıyor: Eski Krallık, 1. Ara Dönem, Orta Krallık, 2. Ara Dönem (Hiksoslar Devri) ve Yeni Krallık. Bugün okutulan tarih kitaplarında da bu kronolojik düzen aynen böyle. süreç içindeki arkeolojik bulguların Manetho'yu ve Torino Papirüsü'nü doğrulaması sayesinde, Yeni Krallık ve sonrası, neredeyse bütünüyle tarihlenebilmiş durumda. Eski Krallık'ta, en fazla 150 yıl yanılma payıyla arkeologlar hanedan listesini ve Kralları sıralayabiliyorlar. Yani bu iki belge, doğruluğu desteklenmiş veriler içeriyor. Bütün sorun da aslında burada: Çünkü Manetho'nun listesi ve Torino Papirüsü, yalnızca hanedanlar dönemi Mısır'ını değil, ondan çok daha öncesini de kronolojik sıra içinde sunuyor. Yalnız burada yöneticiler insanlar değil, Neterler. Normal insanlara göre çok daha uzun yaşayan, ülkeyi binlerce yıl yöneten, esrarengiz varlıklar. Ejiptoloji ve modern arkeoloji bunun üzerine ne yapıyor? "Alt paragraflarını" tartışmasız biçimde kabul ettiği ve bulgularla doğrulanan bir tarihi yazıtın "üst paragraflarını" ya yok sayıyor, ya da "Bunlar mitoloji" deyip işin içinden çıkıyor. Neden? Çünkü hayranlıkla benimsediği alt paragraflarda "normal insan"lar krallık yapıyor; üstteyse, kim oldukları anlaşılamayan üstün yaratıklar. Böylece bilimsel ortodoksi, aynı belge üzerinde işine gelen bölümü "olgu" diye benimseyip dosyalarken, işine gelmeyen, çünkü anlayamadığı, işin gerçeği "dini inanışlarına aykırı düşen" bölümleri "mitolojik" bulup ayıklıyor!

Mezopotamya'da aynı şeyle karşılaşıyoruz: Layard ve Wooley'nin yaptığı araştırmalarda, son derece değerli ve ilgi çekici kil tabletler ele geçiyor. Bunlar, Sümer Kral Listeleri olarak adlandırılıyor. Aynı Mısır'da olduğu gibi, listenin en üst sırasında, yani "normal krallar"dan önce, her biri neredeyse 10.000 yıl, 15.000 yıl yaşayan yöneticiler var. Bunlar, "Tufan'dan önce" uzun süre ülkeyi yönetmişler, sonra insanlara devretmişler. Babil metinleri bu olayı "Krallık gökten indiğinde" gibi bir deyişle açıklıyor. Bütün Mezopotamya'da aynı kült var aşağı yukarı. Bulunan belgeler, "en eski metin" olduğuna inanılan Tevrat'ın, Tufan başta olmak üzere bir sürü temayı Sümer ve Babil anlatılarından ödünç aldığını ortaya koyarak Kilise'de ve dini çevrelerde buz gibi rüzgarlar esmesine neden oluyor. Üstelik, Tufan öncesi ülkeyi yöneten "tanrılar"dan söz ediliyor, tek bir tanrıdan değil!

Bu durumda Ortodoks arkeoloji ne yapıyor? Mısır'da yaptığının aynısını. Yani Sümer Krallar Listesi'nin "normal insan ömrüne sahip" kralları doğru kabul ediliyor ve belgenin bu bölümü "somut bulgu" sınıfına sokuluyor ama Tufan öncesi ülkeyi yönettiği anlatılan, 200.000 yıl hüküm sürmüş "tanrılar" ve onların sonrasında, "ara dönem"de insanlara yönetimin geçişini üstlenen ve denetleyen "Gözcü"ler, "mantıksız" bulunarak "mitoloji" sınıfına sokuluyor yine. Aynı belgenin alt kısmı doğru, üst kısmı "masal"!

Enoch'un Şaşırtıcı Hikayesi

Benzeri durum, Tevrat'la ilgili incelemelerde de söz konusu. Mezopotamya bulgularından sonra, çok daha eski metinlerden esinlendiği belli olan Tevrat, bütün o eski metinlerdeki "Tanrılar" sözcüğünü tek bir "Tanrı" olarak düzeltmiş. Bu arada, Tanrı'ya verilen sıfat ve onun genel adı, "Efendi" ya da "Sahip" anlamına gelen "Lord" sözcüğünde somutlaşıyor. Yahudi toplumunun mesken tuttuğu bölgenin eski mitleri, büyük tanrı Baal'den söz ediyor. "Baal"in sözlük anlamı da "Efendi" ve "Sahip". Aynı sıfatların, daha sonraki yıllarda bütün Batı toplumlarında yöneticiler için kullanılması ilginç. Ama daha ilginç olan, bütün o eski anlatıları ayıklayarak "Tanrılar" sözcüğünü "Tanrı" olarak tashih eden Tevrat'ın, birkaç yerde bunu unutması. "Elohim" sözcüğü, Tevrat'ta birkaç kez geçiyor. İbranice'deki anlamı, "ilahlar"; yani, "çoğul" bir sözcük. İlahiyatçılar bunun tartışma konusu yapılmasına bile karşı çıkıyorlar - arkeologlarsa, sessiz. Ama bundan daha kafa karıştırıcı olanı var: Yaratılış (Genesis) bölümünün 6. Bab'ında "O günlerde ve sonrasında da, dünyada Nefilimler vardı" diye bir ifadeye rastlıyoruz. Sözü edilen zaman, Tufan'dan öncesi. "Nefilim" sözcüğü, İngilizce'ye "devler" diye çevriliyor. Oysa İbranice'deki fiil yapısına göre tam ifadesi, "yukarıdan aşağıya inmiş olanlar". Yaratılış'taki hikayede "devler"in hiçbir anlamı yok - daha sonra da Nefilim sözcüğüne rastlanmıyor zaten. Sanki "araya yanlışlıkla girmiş" gibi bir sözcük. İğreti duran, ne anlatmak istediği belli olmayan bir ifade. Oysa aradan yıllar geçip 1947'de Ölü Deniz yakınındaki bir mağarada orijinal el yazmaları bulunduğunda, "Nefilim"in aslında son derece önemli, neredeyse kilit denebilecek bir kavram olduğu çıkıyor ortaya. Bunun yanı sıra, Tevrat'ın din adamlarınca "edit edildiği" de anlaşılıyor. Çünkü İ.Ö 4. yüzyıldan kalma yazıtlar arasında yer alan ve daha önce Etiyopya'daki Kutsal Kitap'ta rastlanmış olan kopyası "sahte" sanılan "Enoch'un Kitabı"nın orijinal nüshası da bulunuyor Ölü Deniz mağaralarında.

Yaratılış'ta yalnız birkaç satırda adı geçen ve "Tanrı'yla birlikte yürüdüğü" söylenen Enoch'un, aslında son derece ilginç bir hikayesinin olduğunu ve Tevrat'tan çıkarılan bu parçaların "Nefilim" sözcüğüne de açıklık getirdiğini fark ediyoruz. Boşluklar Enoch'un Kitabı'nda yazanlarla doldurulduğunda, Bap 6'nın aynı satırında sözü edilen "..ve Tanrı'nın oğullarını insanın kızlarını gördüler ve onlar güzeldi. Onları kendilerine eş seçip onlardan çocuk sahibi oldular" ifadesi de anlamlı hale geliyor. İlahiyatçıları, dilbilimcileri ve tarihçileri yıllardır uğraştıran "Tanrı'nın oğulları" ile insanın kızları arasındaki ilişki, Tevrat'ta yalnızca o cümlede geçiyor ve bir daha sözü edilmiyor. Ama Enoch'un Kitabı'nı okuduğumuzda, bunun müthiş sonuçlar doğuran bir olay olduğu çıkıyor ortaya. Evinden, ailesinden ayrılan ve "Tanrı katında" yaşamını sürdüren Enoch, "Gözcülerden" söz ediyor anlatısında. Bunlar, Tanrı ile insanlar arasındaki ilişkinin bazen "ara halkası" olma görevini üstlenen, insanlara nezaret eden, üstün varlıklar. Ama hepsi, "emir kulu" sonuçta. Enoch'un ayrıntılı olarak anlattığı hikayede, bir gün bunlardan birinin dünya üzerindeki "gözcülük" görevi sırasında "insan kızları"nı arzuladığı ve bu fikrini diğer "gözcü"lere de söylediği belirtiliyor. Bir grup Gözcü (ya da Nefilim - "yukarıdan inen") aralarında karar alıyor ve yemin ediyorlar: Hepsi insan kızlarıyla sevişip onlardan birer karı alacak ve bu bir sır olarak kalacak. Çünkü öğreniyoruz ki, yapılan aslında "yasak". Sonuçta bu birleşmeden "melez" çocuklar doğuyor ve genetik sorunlar yüzünden bu çocuklar sağlıksız, vahşi, garip yaratıklar oluyorlar. Diğer yandan, "insan kızlarıyla" birlikte oldukları süre boyunca Nefilimler, onlara bilgi aktarıyor, bir şeyler öğretiyorlar ki, bu da çok büyük bir yasağı çiğnemek anlamına geliyor. Sonuçta Tanrı hem Nefilimleri cezalandırıyor, hem de yarattığı Tufan'la insanları.

Sümer ve Babil metinlerini bulmuş olmamız, Enoch'un kitabının da, Tevrat'ın diğer bölümleri gibi Mezopotamya anlatılarından esinlenilerek, daha doğru bir deyişle bunlar "revize edilerek" yeniden yazıldığını anlıyoruz. Ama bu, bir garip durumu fark etmemize engel değil: Çok eski zamanlarda "Gözcü"ler denen birilerinin dünya üzerinde dolaştığı ve yaptıklarıyla dünyadaki hayatı derinden etkilediğine ilişkin en az on toplumun kültüründen gelen tanıklıklar var elimizde. İşin en kafa bulandırıcı yanı, çok benzeyen anlatılara, Antik Yakın Doğu'yla fiziksel teması hiç bulunmadığı varsayılan eski İnka ve Maya folklorunda da rastlıyoruz! Şimdi, bütün bunlara "Mitoloji işte canım" deyip, elimizin tersiyle bir yana mı itmemiz gerekiyor, "bilimsel tavır" sergilemiş olmamız için. Yoksa eski metinleri farklı bir bakışla bir daha inceleyip, "Kim bu Gözcüler?" diye sormak mı daha mantıklı bir davranış.[8]

English

Anunnaki

The Anunnaki (also transcribed as: Anunnaku, Ananaki and other variations) are a group of Sumerian, Akkadian and Babylonian deities. The name is variously written "a-nuna", "a-nuna-ke-ne", or "a-nun-na", meaning something to the effect of 'those of royal blood' or 'princely offspring'.

Anunnaki was a collective term for deities in general, especially those who were not otherwise named. Dr. Jeremy Black and Dr. Anthony Green write that the word eventually suggested the deities of earth and the underworld after the term Igigi was used more to refer to the heavenly deities.

The Anunnaki appear in the Babylonian creation myth, Enuma Elish. In the late version magnifying Marduk, after the creation of mankind, Marduk divides the Anunnaki and assigns them to their proper stations, three hundred in heaven, three hundred on the earth. In gratitude, the Anunnaki, the "Great Gods", built Esagila, the splendid: "They raised high the head of Esagila equaling Apsu. Having built a stage-tower as high as Apsu, they set up in it an abode for Marduk, Enlil, Ea." Then they built their own shrines.

According to later Babylonian myth, the Anunnaki were the children of Anu and Ki, brother and sister gods, themselves the children of Anshar and Kishar (Skypivot and Earthpivot, the Celestial poles). Anshar and Kishar were the children of Lahm and Lahmu ("the muddy ones"), names given to the gatekeepers of the Abzu temple at Eridu, the site at which the creation was thought to have occurred. The head of the Anunnaki council was the Great Anu of Uruk and the other members were his offspring. His place was taken by Enlil, (En=lord, lil=wind,air), who at some time was thought to have separated heaven and earth. This resulted in an ongoing dispute between Enlil of Nippur and his half brother Enki of Eridu regarding the legitimacy of Enlil's assumption of leadership. Enki, (En=lord, Ki=Earth), in addition to being the God of fresh water, was also God of wisdom and magic, regarded by some as an alchemist. When the Igigi went on strike and refused to continue to work maintaining the universe, on the Shappatu (Hebrew: שבת, Eng: Shabbath) Enki created humankind to assume responsibility for the tasks the Gods no longer performed.[9]

Kaynaklar

[1] Leick, Gwendolyn: A Dictionary of Ancient Near Eastern Mythology (NY: Routledge, 1998), s. 7.
[2] www.derki.com/sayfalar10/anaikinci.html
[3] astroloji.astrozoom.com/viewtopic.php?f=43&t=2594
[4] www.uludagsozluk.com/k/anunnaki/
[5] sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=anunnaki
[6] www.network54.com/Forum/70688/thread/987547715/last-988027903/Zecharia+Sitchin+2
[7] www.sorucevap.com/bilimkultur/sosyalbilimler/din/ders.asp?209544
[8] www.anormaliz.com/bilinmeyen-uygarliklar/kim-bu-gozculer-anunnakiler-t34855.0.html
[9] en.wikipedia.org/wiki/Annunaki





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: murat, 15.11.2016, 21:09 (UTC):
senol kardeş bende senıle aynı fıkırdeyım ben onlarla iletişim kurabılıyom onlar insana cok bensıyolar altından tenlerı var herdılı biliyolar ben onlara sorduğumda kormayın sizlerı bız yaratık diyolar kuranı kerdmde bir söz süreklı biz dıyolar bunu sorduğumda bizden bahsedıyolar dedı idrise biz öğretki okumayı yazmayı oda insanlar öğretı ben ona sordum dunyanı sonu gelecekmi yok dedı
benımle konuşmak istesen
beklerım

Yorumu gönderen: anu, 11.01.2016, 02:53 (UTC):
Tevratın kayıtlı tarihi 5700 küsur yıl ama daha eski olduğu açık din konusunun, ama en azından bu yıllar içinde 2 kere gelmesi gereken nibiru gezegeni neden halen gelmedi, geldiğinde çekim gücünden dolayı çok belirgin doğal felaketler olduğu açık, güneş sistemide buna müsaade edecek pozisyon gözükmüyor zaten, muhtemelen son geşlişinde çarpışıp dağılmıştır yoksa şimdiye 2 kere daha gözükmesi gerekti kayıtlarda da yok sanırım. buyuk ihtimal 260 milyon yıllık döngüsü olan galaksinin dönüşünde güneş sistemiyle yanyana denk gelen bir gezegen olabilir buda 3600 yıldan çok uzun zaman alır yaklaşması

Yorumu gönderen: zekeriyya, 09.10.2015, 04:03 (UTC):
BU BİR YORUM DEĞİLDİR
çok güzel bir yazı olmuş kısacası şunları anlatıcam:
biz yeryüzünde bir hayvandık otla besleniyorduk onlar geldi
bizm dişimizle çifleşti ve biz ortaya çıktık ama onların amacı zevk için değil bizi köle gibi çalıştırmaktı hatta
bizi altın çıkarttırmaya pramit yaptırmaya ve birçok iş yap
tırdılar aramızdan başkan seçtıler onlara peygamber dedik ve
bir gün anunun çocuğu geldi nuha gemi yapmasını söyledi ve gitti bir sel oldu ve bütün dünyayı kapladı ardından sel inince yine geldiler mısr taraflarına ve orada kalkış üssü
kurdular İNSANLAR zulüm görüyordu isyan ettiler ve sonra
bizim daha yeni bulabildiğimiz atom bombasını attılar sümerler şöyle anlatır;gökten bir ışık indi yer yüzündeki her şeyi buharlaştırdı.ve kanıtlarım:aslın da çifleşmedi kendi yumurtalıklarına nakil etti MÖ.300.000'a biz ayaklanana kadar altın çıkadılar vemısr taraflarınada radyasyon yayan taaa MÖ.300.000lere dayanan yerler bulundu
ve yerini unuttum ama MÖ.300.000 lere dayanan radyasyon kalıntıları keşif edildi.

Yorumu gönderen: gerçek gibiydi, 03.09.2014, 00:54 (UTC):
Bir rüya gördüm güneş tutuldu ve gökyüzünde bir kapı belirdi üzerindede anahtar vardı.Merak ettim ve anahtarı çevirerek açtım.:Anahtar marduk un anahtarıymış ne bileyim.Yeryüzü çeşit çeşit canavarlarla doldu insanları yok etmekti amaçları.Bende bir canavara dönüştüm.Çığlığım çok kuvvetli idi.Benden hepsi korkuyordu.Çoğunu savaşarak öldürdüm.
Rüyadan uyandım.Bir kağıda MARDUK yazıp uyudum.
Daha sona internetten araştırdım bu bilgilere ulaştım.Dehşete düştüm şu an.Ben kimim? Ben neyim?
MARDUK gezegenindekilerin dost olmadığını anladım.O kapının tekrar açılmaması gerektiğinide anladım.

Yorumu gönderen: cahit mülazim, 08.12.2010, 23:49 (UTC):
Nefilimler, Kur'an a da Melekler olarak geçmiştir.Şeytanlar ise izinsiz dünyaya inerek insan kızlarıyla ilişki kuran meleklerdir.ceza olarak ifrit haline dönüşmüşlerdir.Mesela içlerinden biri, çok bilinen bir şeytan olan AZAZEL adını taşımaktadır.Dikkat edilirse sonu EL ile bitmektedir. Mikail'in ibranicedeki adı olan MİcHAEL gibi.Zaten tüm büyük meleklerin sonu EL ile bitmektedir.EL ise İlah, Tanrı anlamına gelmektedir.

Yorumu gönderen: seren, 17.10.2010, 14:14 (UTC):
çok karışık

Yorumu gönderen: şenol, 01.05.2010, 23:30 (UTC):
Bence Niburu gezegeni yani 12. gezegen var. 3600 yılda bir dünyaya yaklaşıyor ve o gezegende Anunnakiler var. Onlarda dünyaya geliyorlar iyilermi kötülermi bilmiyorum bence iyilerdir yoksa bizi yalnız bırakmazlardı. Allah ta var tamam. Ama melek, şeytan, cin bence o Niburu gezegeninde yaşayanlar. Belki Niburunun uydusunda yaşıyorlardır. ve daha önce geldiklerinde piramitleri inşaa ettiler ve insanlarla beyn yoluyla iletişime giriyorlar piskolojik bir durum. ve hz. İsa onlarla gittiğini düşünüyorum. 21 12 2012 de de tekrar gelip dünyadan bir kişiyle insanlığı düzelticeklerini düşünüyorum. varsa benimle konuşmak isteyen eklesin salvation2202



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36631223 ziyaretçi (102630588 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.