Araf Ashabı
 

Araf Ashabı

Araf, her şeyin tümseği yüksek yer, burç, sırt, tepe, örfler, gelenekler, 2 şey arasında kalan kısım "arf" kelimesinin çoğuludur. Bu yüzden de atın yelesine, horozun ibiğine de "arf" denmiştir.[1] İrfan (bilmek) kökünden türediğini kabul edenler de vardır. Kurân-ı Kerîm’in 7. sûresinin adı el-Arâf’tır. Bu sûrede “el-a‘râf” ve “ashâbü’l-a‘râf” (arâfta bulunanlar) şeklinde geçen [2] bu kelimeyle kastedilen yer ve burada bulunacakların kimler olduğu konusunda müfessirler değişik yorumlarda bulunmuşlardır.

Kimi tefsirlerde arâfın sırat üstünde yüksek bir yer ya da cennetle cehennem arasında Uhud dağına benzer bir mevki olduğu belirtiliyorsa da tercih edilen görüşe göre arâf, cennetle cehennemi birbirinden ayıran bölgedeki surun yüksek kısmının adıdır. Arâf sûresinde “hicab” diye anılan perdenin Hadîd sûresinde “sûr” olarak adlandırılması da bu görüşü desteklemektedir.[3]

Kurân’da 3 ayette geçer: [1]

"2 (taraf) arasında (surdan) bir perde ve Arâf üstünde de, (Cennetlik ve Cehennemliklerin) her biri simalarıyla tanıyacak adamlar vardır ki onlar daha oraya (Cennete) girmemiş; fakat onlar girmeyi şiddetle arzu eder olarak Cennet yârânına: "Selâmün Aleyküm "diye nidâ ederler... Gözleri ehl-i Cehennem tarafına çevrildiği zaman da "Ey Rabbimiz bizi zalimler gürûhuyla beraber bulundurma" derler. Arâf yaranı (kâfirlerden) simalarıyla tanıdıkları (elebaşı) birtakım adamlara şöyle nidâ ederek derler: "Ne çokluğunuz (yahut topladığınız mallar), ne de (hakka karşı) yeltenmekte devam ettiğiniz o kibr (ve azamet) size hiçbir fayda vermedi. ".[4]

Tefsircilere göre bu ayetlerdeki Arâf’tan maksat, Cennetle Cehennem arasındaki sur benzeri bir perdenin yüksek tepeleridir.

İbn Cerîr’in rivayetine göre Huzeyfe’ye Arâf’ın ne olduğu sorulduğunda şöyle demiştir: "Arâf; iyilikleriyle kötülükleri eşit gelen insanlardır. Kötülükleri Cennet’e girmelerine, iyilikleri de Cehennem’e girmelerine engel olmuştur. Bunlar, Allah onların hakkında hüküm verinceye kadar bu sur üstünde kalacaklardır." [5]

Araf Ashabıysa ahirette, Cennet’le Cehennem arasındaki sahada bekleyen kimselere verilen addır. Bunların iyilikleri, kötülüklerine eşit gelmiştir. Ne Cehennem’e gitmişler ne de Cennet’i hak edebilmişlerdir. İkisinin arasında kalmışlar, Allah’ın rahmetini beklemektedirler. Cennet ehlini simalarından, Cehennem ehlini de yüzlerindeki kasvet ve karanlıktan tanıyorlar.[6]

Kimler Arâf’ta bulunacaktır? Bu konuda çeşitli söylentiler varsa da konuyu şöyle özetlemek mümkündür: İyilikleriyle kötülükleri denk gelenler, Arâf’ta bekletileceklerdir. Gerçekten de İbn Merdûye’nin Câbir b. Abdullah’tan merfu olarak rivayet ettiği bir hadis’te: "Peygamberimiz’e iyilikleriyle kötülükleri denk gelenlerin durumu sorulduğu zaman, Hz. Muhammed, "Onlar Arâf’ta bulunacaklardır. Onlar oraya isteyerek girmemişlerdir." buyurmuştur. Daha sonra bunlar Allah’ın lütfuyla Cennet’e gireceklerdir.[5]

Bazılarına göre de fetret devirlerinde ölenlerle müşriklerin çocukları da burada kalacaklardır.

Arâf konusunda daha başka açıklamalar da yapılmıştır. Ez cümle Hasan-i Basrî Hazretleri "Arâf marifetten gelir. Bu da Cennetliklerle Cehennemlikleri simalarından tanıyan kimi kimseler demektir. Belki de şimdi aramızda olanları vardır." şeklinde izah etmiştir.[1]

Araf sahabelerinden kimlerin kastedildiği konusunda da tefsirciler farklı görüş ileri sürmüşlerdir. Rivayet tefsirlerinde yer alan 12 ayrı görüşe göre bunları şu 4 grup altında toplamak mümkündür:

1. İyi ve kötü amelleri eşit olan müminler. Bunlar başlangıçta Cennet’e ya da cehenneme konulmayıp ikisi arasında bir süre bekleyecek, sonra Allah’ın lütfuyla Cennet’e girecek olan müminlerdir. Tefsir ve kelâm bilginlerinin çoğu bu görüşü benimsemişlerdir.

2. Âhirette müminlerle kâfirleri yüzlerinden tanıyacak olan melekler.

3. Cennet ve cehennem ehlini birbirinden ayırarak haklarında şahadette bulunacak olan peygamberler, şehitler ve bilginler gibi yüksek kişilikler. Bu görüşü benimseyenler arasında Hasan-ı Basrî ve Fahreddin er-Râzî de bulunmaktadır.

4. Cennete ya da cehenneme girmeyi gerektirecek durumda olmayan belli kişiler. Bunlar da herhangi bir peygamberin tebliğini duymadan ölenler, müşriklerin bulûğ çağından önce ölen çocukları ya da gayri meşrû evlilikten doğan çocuklardan ibârettir.[3]

Tefsirlerde söz konusu 4 görüşün her biriyle ilgili çeşitli söylentiler bulunmaktaysa da âyet, hadis ve sahâbe sözleriyle teyit edilen 1. görüş daha isabetli görünmektedir. Çünkü “tartılar”ı ağır gelenlerle hafif gelenlerin durumları âyetlerde açıkça ifade edildiği halde, [7] günahları sevaplarına eşit olanların âkıbeti hakkında herhangi bir açıklama yapılmamış olması, bunların ashâbü’l-a‘râfı teşkil edeceği ihtimalini kuvvetlendirmektedir.

Âyetlerde belirtildiği üzere [8] a‘râfta bulunanların Cennet’e girmeyi şiddetle arzu ettikleri halde oraya daha girmeden cennetlikleri selâmlamaları, gözleri cehennem ehline çevrilince, “Rabbimiz, bizi bu zalimler zümresiyle beraber bulundurma!” diye dua etmeleri de bu görüşü doğrular mahiyettedir. Âyetin bu ifadesi karşısında, Arâfehlinin meleklerden ibâret olduğunu söylemek veya bu zümreyi peygamberler, şehitler ve bilim insanlarının teşkil ettiğini savunmak mümkün görünmemektedir. Çünkü günah işleme gücüne sahip olmayan ve cehenneme girme endişesi taşımayan meleklerin böyle bir niyazda bulunmasına gerek yoktur.[3]

Bunun gibi, Cennet’te en yüksek makam ve mertebeleri elde edecekleri ve buraya öncelikle girecekleri şüphesiz olan peygamberlerin, şehitlerin ve sâlih kulların da cehenneme girme korkusu içinde bulunmaması gerekir. Aslında, “Bizi bu zalimler zümresiyle beraber bulundurma!” ifadesi, bu niyazı yapanların âkıbeti hakkında daha hüküm verilmemiş olduğunun delili sayılır. Ayrıca Hz. Muhammed’den rivayet edilen ve günahıyla sevabı eşit olanların a‘râfta kalacaklarını bildiren hadis de ilk görüşün doğruluğunu gösteren delillerden birini oluşturur.[9][3]

Araf Ashabı, Cennet ehlinin yüzlerinin beyazlığı, neşe saçan çehreleri ve çehrelerindeki ilâhî nûru görünce onlara selâm verirler. Yaşayışlarına imrenerek birlikte olmayı arzu ederler. Bir ara gözleri istemeyerek de olsa Cehennemliklere ilişir, amellerinin kendilerini oraya sürüklemesinden korkarak Allah’a sığınırlar. Sonra yüzlerinden günahkârların büyükleri olduklarını sandıkları kişilere: "... Topluluğunuz ve büyüklük taslamanız size fayda vermedi" derler. "İşte siz şimdi Cehennem’desiniz."

Sonra bunlara, dünyadayken müminler hakkında düşündüklerini ve söylediklerini anımsatırlar. Çünkü büyüklük taslayanlar hakim bir edâ ile, inananların doğru yolda olmadıklarını, ilâhî rahmete eremeyeceklerini söylerlerdi. Arâf ashabı Cehennemdekilere şöyle seslenir:

"Kendilerini Allah’ın rahmetine erdiremeyeceğine yemin ettikleriniz bunlar mıydı? Nerede olduklarını şimdi gözlerinizle görün. Kendilerine söylenenleri kulaklarınızla duyun: Cennet’e girin, size korku yoktur, siz mahzun da olmayacaksınız. ".[6]

Kıyamet sahnelerinden biri olarak Kurân’da betimlenen Arâfolayını, hayırla şer arasında mütereddit davranan insanlara, tercihlerini hayır yönünde kullanmaları için yapılmış ilâhî bir uyarı kabul etmek mümkündür.

Müsteşrik D. B. MacDonald, Gazzâlî’nin, eserlerinde temellendirmeye çalıştığı itikat sistemi içinde çocukların, delilerin ve fetret ehlinin âhiretteki durumlarını tespit etmek amacıyla bunların arâfta kalacağını kabul ettiğini söyler ve böylece İslâm inancındaki berzah inancını genişletip tamamladığını iddia eder. MacDonald, böyle bir anlayışın Peygamber’in niyetinden çok uzak düştüğünü; fakat “kelâmî bir uydurma” olan bu görüşün Gazzâlî’nin amacı için yeterli olduğunu da ilâve eder. Oysa a‘râfta kalacaklar hakkında ileri sürülen bu görüşün ashap döneminden itibaren kimi bilginlerce benimsenip rivayet edilen bir konu olduğu herkesçe bilinmektedir. Şu halde bu görüş ne kelâmî bir uydurmadır, ne de Gazzâlî’nin icadıdır. Arâfta kalacaklar hakkında bazılarınca kabul edile gelen bu görüşün Hz. Muhammed’in amacından çok uzak düştüğünü söylemek için de elimizde herhangi bir delil yoktur.[3]

Kaynaklar

[1] Şamil İslam Ansiklopedisi, "Araf" maddesi.
[2] bk. el-Arâf7/46, 48.
[3] Yusuf Şevki Yavuz, "Araf" maddesi, Diyanet İslam Ansiklopedisi, cilt:3, s.259.
[4] el-Arâf, 7/46-48.
[5] Muhtasaru Tefsîr, ibn Kesîr, 2, 22
[6] Şamil İslam Ansiklopedisi, "Ashab’ul-Araf" maddesi.
[7] bk. el-Arâf7/8; el-Mü’minûn 23/102; el-Kā ria 101/6.
[8] bk. el-Arâf7/46-47
[9] bk. Müttakī el-Hindî, 7, 213






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36833470 ziyaretçi (102986868 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.