Ariflerin Cenaze, Mezar ve Kabir Ziyaretleri Hakkındaki Sözleri
 

Ariflerin Cenaze, Mezar ve Kabir Ziyaretleri Hakkındaki Sözleri

Bil ki, cenazeler basiret sahipleri için bir ibret vesilesidir. Cenazelerde gaflet sahipleri için bir uyarı ve öğüt vardır, ne var ki gafil kimselerin cenazeleri görmeleri ancak kalplerinin katılığını artırır. Çünkü onlar sürekli başkalarının cenazesinde bulunacaklarını ve hep kendilerinin dışındaki kimselerin cenazelerini göreceklerini düşünürler; bir gün kendilerinin de bu şekilde omuzlarda taşınacağını hiç hesaba katmazlar. Belki de yakın bir tarihte öleceklerini hesap etmezler. Düşünmezler ki, taşımakta oldukları cenaze de aynen kendileri gibi düşünüyor, uzun uzun emeller kuruyordu; fakat bütün hesapları boşa çıktı, zamanı tükendi, işi bitti.

İnsan bir cenaze gördüğü zaman taşınan kişinin kendisi olduğunu düşünmeli, ya da en kısa zamanda yarın veya öbür gün kendisinin de öleceğini düşünmelidir.

Ebû Hüreyre (r.a) bir cenaze gördüğünde, “Gidin, gidin zaten bizler de ardınızdan geliyoruz” derdi.

Mekhûl ed-Dımeşkî (rah) bir cenaze gördüğünde, “Sizler yapacağınızı yapıp gittiniz, göç sırası şimdi bizlerde. Öncekiler öldü gitti, sıra arkadakiler de fakat kimse düşünüp ibret almıyor.” derdi.

Üseyd b. Hudayr (rah) demiştir ki: “Hangi cenazeye katılmışsam nefsim bana mutlaka, “Bak şimdi bu cenazeye neler yapılacak, nereye götürülecek!” diye ibret telkininde bulunmuştur.”

Malik b. Dinar'ın kardeşi öldüğünde cenazesine katılmış ve ağlayarak şunları söylemiştir: “Vallahi, öldükten sonra nereye gideceğimi bilmeden gözüm aydın olup sevinemem. Ne var ki yaşadığım müddetçe bunu bilemem.”

A‘meş (Süleyman b. Mihrân) der ki: “Bizler cenazelere katılırdık, ancak herkes hüzünlü olduğundan kimin cenaze sahibi olduğunu kimi, taziye edeceğimizi bilemezdik.”

Sâbit el-Benânî der ki: “Katıldığımız her cenazede insanları yüzlerini kapatmış ağlar bir vaziyette görürdük.”

İşte salihlerin ve ariflerin ölümden korkuları böyleydi. Zamanımızdaki insanların cenazeye iştiraklerine baktığınızda, bir araya toplanıp gülüştüklerini, eğlendiklerini ve varislerine ne kadar miras bıraktıklarını konuştuklarını görürsünüz. Ölen kimsenin bazı akranları ve akrabaları ise varislere düşen mirastan nasıl pay alacaklarının plânları peşindedir. Onlardan hiç birisi, bir gün kendisinin de aynı duruma düşeceğini, omuzlar üzerinde taşınacağını ve kendi akrabalarının da aynen kendisi gibi miras derdine düşeceklerini hiç düşünmez.

Bu derece gafletin sebebi, isyan ve günah çokluğunun kalbimizi katılaştırmasıdır. Öyle ki bu kalp katılığı, bizlere Allah'ı, kıyameti, hemen önümüzdeki o büyük musibeti (ölümü) unutturdu. Her şeyden gafil, bizlere faydası dokunmayacak şeylerle uğraşmaya, oyun ve eğlenceye daldık. Allah'tan (c.c) bizleri bu gaflet uykusundan uyandırmasını niyaz ediyoruz.

Cenazeye katılanların o esnada sergileyecekleri en güzel tutum ölü için ağlamalarıdır. Şayet düşünseler asıl ağlanması gerekenin kendileri olduğunu anlarlardı.

Anlatıldığına göre İbrahim Zeyyât bir ölü için ah vah eden insanları görünce onlara şöyle demiştir: “Kendinize acısaydınız daha iyi olurdu. Çünkü o, üç büyük korkudan kendisini kurtarmıştır. Bunlar:
  1. Azrail'in yüzüdür, bu onu görmüştür.
  2. Ölümün acı tadıdır, bu onu tatmıştır.
  3. Son nefeste imansız gitme endişesidir; bu ondan da emin olmuştur.

Ebû Amr b. el-Alâ anlatıyor: “Cerîr'in (Atıyye b. Huzeyfe) yanına vardık; kâtibine bir şiir yazdırıyordu. O sırada önümüzden bir cenaze geçti. Ebû Amr kâtibine yazıyı bıraktırdı ve, «Bu cenazeler beni yaşlandırdı» deyip peşinden şu beyiti okudu:

Cenazeler karşıdan gelirken korkuturlar bizi,
Çekip gittiklerinde devam ettiririz eğlencemizi.

Halimiz içine kurt saldıran bir sürüye benzer,
Kurt çekip gidince o otlamaya devam eder.

CENAZEYE KATILAN KİŞİNİN DİKKAT ETMESİ  GEREKEN EDEPLER

Cenazeye katılan kişi, cenazenin önünde yürümeli, kendinin de o tabutun içinde olduğunu varsayarak tefekkür halinde bulunmalı ve bütün bunları tevazu halinde yapmalıdır-bunların edep ve sünnetlerini kitabımızın fıkhî meseleler kısmında incelemiştik-.

Bu husustaki edeplerden biri de, ölen kişi fasık yani günahkâr biri olsa dahi onun hakkında iyi niyet dileklerinde bulunmaktır. Şu da var ki, ölen kişi her ne kadar zâhiren temiz bir insan gibi olsa da, son nefesinin iman ile çıkıp çıkmadığı hususunda kaygılar olabilir. Çünkü o anda neler olacağı bilinemez. Bu konuda anlatılan bir olay şöyledir:

Ömer b. Zerr'in (rah) bir komşusu vefat etmişti. Bu adam yaptığı kötü işlerle nefsine çok zulmetmişti. Bu sebeple insanlar onun cenazesine katılmadılar. Ömer, onun cenazesini hazırladı, namazını kıldı ve kabrine koydu. Sonra başucunda durdu ve, “Allah sana merhametiyle muamele buyursun! Ömrünü tevhid ile geçirdin. İnsanlar senin için, ‘O günahkâr ve isyankâr birisidir' desinler! Sen yüzünü topraklara bulayarak rabbine secdeler ettin. Hangimiz hatasız, hangimiz günahsızız ki!”

Bu hususta anlatılan bir kıssa da şöyledir:

Basra'nın kenar mahallelerinde zulmü ve günahkârlığı bilinen bir adam öldü. Hanımı kocasının cenazesini kaldıracak, onu gömecek hiç kimseyi bulamadı. Zira adam cürmüyle tanıdığından kimse onun cenazesine katılmak istemedi. Kadın bunun üzerine iki hamal kiraladı, onu cenaze namazlarının kılındığı musalla taşının üzerine koydurttu, ancak yine kimse namazını kılmadı.

Kadın defnetmek üzere eşini kimsenin uğramadığı boş bir araziye götürdü. O beldeye yakın bir tepede herkesçe tanınan zahitlerden büyük bir zat vardı. Kadın o zatı cenazeyi bekliyormuş gibi bir halde gördü. O büyük zat adamın cenaze namazını kılmak için ona yöneldi. Bu haber kısa zamanda Basra'ya yayıldı. Herkes bu zat ile birlikte adamın cenazesini kılmak üzereye oraya akın etti. Zâhid, kendisine, neden özellikle bu adamın cenazesini kıldınız? diye soranlara:

- Rüyamda bana, “Filan yere git, orada yanında hanımından başka kimsesi bulunmayan bir adamın cenazesi vardır; onun namazını kıl, çünkü o bağışlanmıştır” denildi.

İnsanlar iyice meraklanmaya başladı; bunun üzerine zâhid, ölen adamın karısını çağırarak kocasının hayatayken durumlarından sordular. Kadın:

- Herkesin bildiği gibi işte… Meyhaneye gider, akşama kadar içki içerdi. Zâhid:

- İyi düşün! Yaptığı hayırlı bir ameli hatırlıyor musun? diye sordu. Kadın:

- Evet, onun devamlı yaptığı üç hayırlı amelini biliyorum:

  1. Genelde sabah namazı vakti ayılırdı. Hemen elbiselerini değiştirir, camiye gider ve cemaatle namazını kılardı. Ancak sonra tekrar meyhaneye giderek günaha devam ederdi.
  2. Evde daima bir veya iki yetim bulundurmaya çalışırdı. Öyle ki onlara kendi evlâtlarından daha iyi bakardı.
  3. Gecenin karanlığında sarhoşluğundan ayılır ve ağlayarak şöyle dua ederdi: “Allahım! Cehennemin hangi köşesini bu menfur adamla dolduracaksın?”

Zâhid bunları dinledikten sonra arkasını dönüp oradan ayrıldı. İnsanlar da merak ettikleri soruların cevabını almış oldular.

Sıla b. Eşyem el-Adevî (rah) defnedilen kardeşinin kabrinin yanına gelerek şu beyiti okumuştur:

Eğer sorgu suali geçersen gerçekten büyük bir tehlikeyi atlaşmışsın demektir; yoksa kurtulacağını tahmin etmiyorum!

KABİR EHLİNİN DURUMU VE BAZI SALİHLERİN KABİR ZİYARETİ ESNASINDAKİ SÖZLERİ

Dehhâk b. Mezâhim anlatıyor: Adamın biri:

- Ey Allah'ın Resûlü! İnsanların en zâhidi kimdir? diye sordu. Resûlullah (s.a.v):

“Kabri ve oradaki çürümeyi unutmayan, dünyalık fuzûlî şeyleri terk eden, âhireti dünyaya tercih eden, yarınki gününün derdine düşmeyen ve kendini kabirdeki insanlardan biri olarak gören kimse zahittir.” [1] diye cevap vermiştir.

Hz. Ali'ye (k.v):

- Neden kabristanlığa yakın bir yerde evini kurdun? diye sorulduğunda:

- Onları en iyi ve samimî komşular olarak buldum; dillerini tutmasını biliyorlar ve ayrıca âhireti hatırlatıyorlar, demiştir.

Resûlullah (s.a.v), “Kabir kadar ürkütücü bir manzara görmedim” [2] buyurmuştur.

Ömer b. Hattâb (r.a) anlatıyor: Bir keresinde Resûlullah (s.a.v) ile kabristanlığa gittik. Bir kabrin başına oturdu. İçimizde ona en yakın bendim. Resûlullah (s.a.v) ağladı, ben de ağladım ve herkes ağladı. Bize:

- Niye ağlıyorsunuz? diye sordu, biz de:

- Siz ağladığınız için ağladık, dedik. Resûlullah (s.a.v):

- Bu annemin, Vehb kızı Âmine'nin kabridir. Rabbimden onu ziyaret etmem için izin istedim, izin verdi. Ona istiğfarda bulunmam için izin istedim, fakat buna izin vermedi. İşte benim kalbime bir anne ile oğlu arasındaki şefkat duygusu geldi, ona ağladım.” [3] buyurdular.

Osman b. Affân (r.a) bir kabrin başına oturduğu zaman sakalları ıslanana dek ağlardı. Kendisine:

- Ey Osman, neden cennet ya da cehennemden bahsedildiğinde ağlamıyorsunuz da bir kabrin başına oturduğunuz da ağlıyorsunuz? diye soruldu.  Hz. Osman (r.a) şöyle cevap verdi:

- Resûlullah (s.a.v) buyurdular ki: “Kabir, âhiret yolculuğunun ilk konağıdır. Eğer kişi buradan kurtulursa artık gerisi kolaydır. Yok, kurtulamazsa gerisi çok çetindir.” [4]

Anlatıldığına göre Amr b. Âs (r.a) bir kabristanlığın yanından gezmekte iken kabirlere doğru baktı. Sonra atından indi ve iki rekât namaz kıldı. Kendisine:

- Bu bugüne kadar hiç yapmadığınız bir şeydi, şimdi neden yaptınız diye soruldu. Amr:

- Evet, kabir ehlini düşündüm; onlarla amel arasındaki engeli hatırladım. İşte bu iki rekâtlık namazla Allah'a yaklaşmayı istedim.

Mücâhid (rah) der ki: “Ölümünden sonra insanoğluyla ilk konuşan mezarıdır. Ona: ‘Ben böceklerin, yalnızlıkların, gurbetin ve karanlıkların yurduyum. İşte benim hazırladıklarım bunlardır, ya seninkiler nerede?' der.”

Fakirliği tercih etmesiyle bilinen Ebû Zer el-Gıfârî (r.a) bir gün etrafındakilere, “Size en fakir günümü söyleyeyim mi? O kabre konulacağım gündür.” demiştir.

Ebû'd-Derdâ (r.a) zaman zaman kabristanlığa gider orada otururdu. Kendisine bunun sebebi sorulduğunda, “Bunda ne var ki, ben yanlarında kaldığım müddetçe bana âhireti hatırlatan, ayrıldığımda da gıybetimi yapmayanlarla oturuyorum” cevabını vermiştir.

Câfer b. Muhammed [b. Ali b. Hüseyin (r.a) ] bazı geceler kabristanlığa gelir ve, “Ey kabir ehli! Neden sesime cevap vermiyorsunuz!” derdi Sonra nefsine, “Allah onlarla benim arama perde koymuş; benim de onlar gibi olacağım aklıma geliyor” der ve sabah güneş doğana kadar namaz kılardı.

Ömer b. Abdülaziz'in (rah) meclis arkadaşlarından biriyle geçen bir sohbeti şöyledir:

- Dün gece, düşünmekten uykusuz kaldım.

- Kimi ey müminlerin emiri?

- Kabri ve oranın sakinlerini düşünmekten… Senelerce dostluk ve muhabbet ettiğin bir arkadaşını, kabre koyduktan üç gün sonra açıp görsen gerçekten ürker, tiksinirsin. O kabri bir görsen! Ölülerin beyinlerini yiyen Hamme[5] isimli kuşlar, vücuttan damlayan kan ve irinler, kurtların delik deşik ettiği bir beden! Hayatta iken tertemiz elbiseler ve mis gibi kokular içindeyken şimdi kokusu çekilmez olmuş, kefeni çürümüş!

Ömer b. Abdülaziz bunları anlattıktan sonra derin bir nefes aldı sonra olduğu yere bayıldı.

Tabiînden Yezîd er-Rekkâşî (rah), kabristanlığa geldiğinde:

“Ey çukurlarında yatan, toprağın bağrında, amelleriyle yapa yalnız kalan kabir ehli! Keşke hangi amellerinizle sevindiğinizi ve hangi kardeşinize güvendiğinizi bir bilebilseydim! der ve ön tarafına sarkan sarığı ıslanana kadar ağlardı. Sonra, “Vallahi salih amelleri olanı müjdelerim; Allah'a (c.c) itaat etmek üzere birbirine yarım edip yine birbirlerini bu maksat uğrunda sevenlere gıpta ederim” derdi.

Yezî er-Rekkâşî ne zaman bir kabir görse cezbeye gelerek bağırırdı.

Hâtimü'l-Esam (rah) demiştir ki: “Kabristanlıktan geçerken kendi durumunu düşünmeyen ve onlar için dua etmeyen kişi, hem kendine hem de onlara ihanet etmiş olur.”

Bekir b. Muhammed el-Âbid (rah) annesine, “Anneciğim! Keşke kısır olup da beni doğurmasaydın; çünkü oğluna kabirde uzun bir hapis var. Sonrasında da uzun bir yolculuk…” derdi.

Yahyâ b. Muâz er-Râzî (rah) der ki: “Ey Âdemoğlu! Rabbin seni selâmet yurduna çağırmaktadır. Oraya nereden gideceğine bak! Eğer rabbinin çağrısına dünyadayken icabet eder, gerekli hazırlıkları yaparsan selâmet yurduna girersin; bu davete kabirde icabet edersen bu mümkün değildir.”

Hasan b. Salih (rah) bir kabristana uğradığında, “Görünüşün ne kadar da güzel! Ancak bütün belâ ve musibetler içindedir.” dermiş.

Atâ es-Sülemî gece karanlık bastırınca kabristanlığa gider ve, “Ey kabir ehli! Sizler öldünüz; vay ölümünüze! Amellerinizi gördünüz; vay amellerinize!” der ve sabaha kadar, “Atâ, sen de yarın kabre gireceksin” diye söylenir dururdu.

Süfyân-ı Sevrî (rah) der ki: “Kim kabri (ölümü) çokça anarsa orayı cennet bahçelerinden bir bahçe olarak bulur. Kim de onu anmaz gafil kalırsa, kabir onun için cehennem çukurlarından bir çukur olur.”

Rebi' b. Haysem (rah) evine bir kabir kazmıştı. Kalbinde bir katılık (amelinde bir gevşeklik) hissettiği zaman oraya girer, uzanır ve:

“Nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında: «Rabbim! Beni geri gönder. Ta ki boşa geçirdiğim dünyada hayırlı ameller yapayım» der” [6] âyetini defalarca okur, ardından nefsine dönerek, “Ey Rebi' işte dünyaya döndün, haydi amele başla!” derdi.

Ahmed b. Harb der ki: “Yeryüzü uyumak için yatağını yayıp döşeğini özene bezene düzeltene şaşar ve, “Aramızda hiçbir perde olmadan uzunca bir zaman bende çürüyeceğini hiç düşünmez misin?” der.”

Ömer b. Abdülaziz'in kâtibi Meymûn b. Mihrân anlatıyor: “Ömer b. Abdülaziz'le birlikte bir mezarlığa gittik. Kabirleri görünce ağlamaya başladı, sonra bana döndü ve, “Ey Meymûn! Şu kabirler dedelerim Ümeyye oğulları'na aittir. Sanki dünyada insanlarla beraber hiç yaşamamışlar, dünyanın zevklerini hiç tatmamışlar gibi! Bir baksana nasıl da serilmişler, felâket onları nasıl çepeçevre kuşatmış! Şu çürümeye bir bak, nasıl bütün vücutlarını kaplamış, haşere ve böcekler onları nasıl kemiriyorlar, öyle değil mi?

Ömer b. Abdülaziz ağlamaya başladı ve, “Vallahi şu kabre girip de Allah'ın azabından emin kalan bir kişiye bundan daha büyük bir nimetin verildiğini düşünemiyorum” dedi.

Sâbit el-Benânî (rah) anlatıyor: “Bir defasında ziyaret için bir mezarlığa gitmiştim. Tam çıkmak istediğim sırada bir ses bana, “Ey Sâbit, buradakilerin sessizliği seni aldatmasın, çünkü içlerinde acı ve ve keder içinde feryat eden nice kimseler vardır.” dedi.

Hz. Hüseyin'in kızı Fâtıma, eşi Hasan b. Hasan'ın cenazesine bakınca yüzünü kapatıp şu beyti okumuştur:

O ana kadar ümit içindeydiler; sonra felâket üzere akşamladılar,
Ne kadar büyük oldu o felâket ne kadar…


Anlatıldığına göre Fâtıma, eşi Hasan'ın ölümünden sonra onun kabrinin üzerine bir çadır kurmuş ve bir seneye yakın burada kalmıştır. Sonra çadırını söküp götürmüşlerdir. Fâtıma Medine'ye göç etmiştir. Bu arada Bakî' mezarlığı tarafından, “Acaba kaybettiklerini buldular mı?” diye bir ses gelmiş, başka bir taraftan da, “Aksine, ümitsizlik içinde geri döndüler” diye sanki birincisine cevap veren başka bir ses işitilmiştir.

Ebû Mûsâ Temîmî anlatıyor: “Meşhur şair Ferazdak'ın hanımı ölmüştü. Basra'nın bütün reisleri onun cenazesine katılmışlardı. Aralarında Hasan-ı Basrî de bulunmaktaydı. Hasan, Ferazdak'a künyesiyle hitap ederek:

“Ebû Firâse! Böyle bir gün için hazırlık yaptın mı? diye sordu. Ferazdak:

“Tam altmış senedir, Lâ ilâhe illâllah şehadetini hazırlamaktayım”
cevabını verdi. Eşi defnedildikten sonra kabrinin başına geçti ve şu mânalara gelen beyitleri okudu:

Bana afiyet vermezsen korkarım kabrin ötesinden,
Onlar daha yakıcı ve daha şiddetlidir kabrin kendisinden.

Gelince kıyamet toplar bizi sert ve haşin bir görevli,
Ey Ferazdak sürer seni huzura acımaz hiç besbelli.

Ateşe giden insanlar gerçekten ziyandadır,
Onların gözleri dehşet içinde, boyunları tasmalıdır.


Kabirdekilerin durumlarını izah eden şiirlerden bazıları şöyledir:

Durup kabirlerin başında seslen hepsine,
De ki hepiniz düştünüz kabrin zulmetine.

O çukurun içinde sizin en şerefliniz,
Korkulardan emin olandır şüphesiz.

Her bakan onları öylece sakin görür,
Bilemez içindekiler hangi makamda durur.

Şayet konuşsalardı, söyleyecekleri haktı,
Başka bir hakikat yok, artık perdeler kalktı.

İtaat sahipleri girerler bir bahçeye,
Dolaşırlar keyifle istedikleri yerde.

Günahkârın halini hiç sorma şu kabirde,
Yuvarlanıp durur hep yılanların içinde.

Akrepler sokar onu acı üstüne acı,
Ruhu azap içinde her yanı sarar sancı.


Dâvûd-ı Tâî yolda giderken bir kabrin üstünde ağlayan bir kadına rastladı; kadın hem ağlıyor, hem de şu mânadaki beyitleri söylüyordu:

Hayatın bitti ulaşamadın muradına,
Eştiler lahdini koydular toprak altına.

Nasıl tadına varayım ben uykunun,
Sen yanın üstü yatarken içinde o çukurun.


Sonra kadın şöyle dedi: “Ah oğlum! Acaba şu anda kabrindeki kurtlar hangi yanağından yemeye başladılar bir bilseydim! Bunları işiten Dâvûd olduğu yere düşüp bayıldı.

Malik b. Dinar demiştir ki: “Bir kabristana uğradım, şu mânadaki beyitleri söylemeye başladım:

Geldim kabirlere, seslendim içindekilere,
Dedim, nerede o ulular ve hakirler nerede?

Nerede saltanatı ile övünüp kibirlenenler,
Malıyla gururlanıp halini hoş görenler?

Bazı kabirlere yazılmış beyitler:
Bir kabrin taşına şu mânadaki beyitler yazılmıştır:

Seven alıp götürüldü sevenleri arasından,
Mani olamaz ölüme hiç biri kapıcılardan.

Nasıl sevinirsin dünya ve lezzetleriyle,
Her nefesin sayılır saniye saniye.

Ey ölümden gafil olan, kaldın hep kusur içinde,
Bütün ömrün geçirdin boş lezzetler peşinde.

Ölüm hiç kimseye acımaz, götürür herkesi,
Ne cahili bırakır ne de ilim ehlini.

Ölüm nicelerini kabre itip susturdu,
Hâlbuki hiçbirisinin dilde kusuru yoktu.

Dünyadaki köşklerin yüksek ve mamur idi,
Ama kabrin yıkılmış olmuş harabe şimdi.


İşte bu beyitler, hayatta iken ölümden ibret almayıp bir sürü kusur ve hata içinde kalan kimselerin mezarlarına yazılmıştır. Basiret sahibi insan, başkasının kabrine bakıp onların arasında kendi durumunu gören ve onlara kavuşmak için hazırlanan kimsedir.

Basiret sahibi olan kimse şunu iyi bilir ki, kabirdekiler kendisi onlara kavuşmadan yerlerinden ayrılıp bir yere gitmezler.

Yine o, kabir ehlinden birine, zayi ettiği ömründen bir gününün verilmesinin dünya ve içindekilerden daha kıymetli olduğunu bilir. Çünkü onlar amelin ne denli kıymetli olduğunu anlamışlar ve hiç habersiz oldukları hakikatler bir bir önlerine serilmiştir. Onların hasretleri ömürlerinden bir güne olsun geri kavuşmaktır. Bununla kusurlarını gidermek, azaptan kurtulmak ve sevap işleyerek derecelerini yükseltmek isterler. Zira onlar ömürlerinin kıymetini öldükten sonra anlamışlardır. Tek arzuları ise bir saat olsun yaşamdır. İşte sen buna kadirsin, elinde imkân var. Belki de bu saatler gibi nicesine sahipsin ama bu vakitlerini zayi edersen, sen de onlar gibi fırsatlar elindeyken değerlendirmediğin vakitlerine hasret çekip pişman olursun. O zaman hemen bu saatlerini değerlendirmeye bak!

Salihlerden birisi bu hususta başından geçen şu hikâyeyi anlatır:

«Allah için sevdiğim bir kardeşimi ölümünden sonra rüyada gördüm, ona:

- Elhamdülillâh! Gördüğüm kadarıyla rahatın yerinde! dedim. O:

- Keşke ben de, elhamdülillâh diyebilseydim. Çünkü şimdi benim için onu söylemek dünya içindekilerden daha kıymetlidir. Hatırlasana, hani beni defnederken adamın biri kabrimin yanı başında iki rekât namaz kılmıştı! Keşke ben de iki rekât namaz kılabilsem, zira o bana dünyadan ve içindeki tüm güzelliklerinden daha sevimlidir.»

Kaynaklar

[1] Beyhakî, Şuabu'l-İmân, nr. 10565; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 8/37/6/17; Hadisin mânasını ihtiva eden rivayetler için de bkz: Tirmizî, Sıfatü'l-Kıyâme,17; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 10/234; Hâkim, el-Müstedrek, 4/316; Ali el-Müttakî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 44054.
[2] Tirmizî, Zühd, 5; İbn Mâce, Zühd, 32; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/64; Hâkim, el-Müstedrek, 1/371, 4/331.
[3] Müslim, Cenâiz, 105–106; Ebû Dâvûd, Cenâiz, 81; Nesâî, Cenâiz, 101; İbn Mâce, Cenâiz, 48; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/441; Hâkim, el-Müstedrek, 2/336.
[4] Tirmizî, Zühd, 5; İbn Mâce, Zühd, 32; Hâkim, el-Müstedrek, 1/371.
[5] İbn Manzûr, Lisanü'l-Arab, bak. Mad. “el-Hammetü”
[6] Müminûn 23/99–100





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: huzeyfe , 01.06.2010, 20:10 (UTC):
şu zamandaki insanlar dört gözle birilerinin ölüm haberini beklerler ki ortalığa fesat yaysınlar



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36868343 ziyaretçi (103045884 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.