Ariusçuluk
 
Arius

Ariusçuluk

Hazırlayan: Akhenaton

Kategori: Dinler Tarihi

Ariusçuluk, İskenderiyeli Papaz Arius’un İsa’nın Tanrı olmadığını ileri süren öğretisidir. Bu öğreti, Katolik Kilisesi’nce sapkınlık sayılmıştır. Ariusçuluğa göre Oğul, Baba’dan çıkmıştır, ancak Baba’nın kendisi değildir. Oysa Katolikler, Tanrılığın baba-oğul-kutsal ruh üçlüsünde bulunduğuna, İsa’nın da babası gibi Tanrı olduğuna inanırlar.[1]

4. yüzyıl, Hıristiyanlık tarihinde uzun yıllar sürecek olan büyük tartışmaların ortaya çıktığı dönemdir. Bu yüzyılda başlayan tartışmaları teslîsle (trinitarisme), İsâ Mesîh’le ve insanla ilgili (ilk durumu, aslî günahın sonuçları) tartışmalar olmak üzere üç grupta ele almak mümkündür. Teslîse dair tartışmalar sonucunda zuhur eden Kristolojik problemlerle ilgili olarak ortaya çıkan temel mezheplerin başında Ariusçuluk ve Apollinarianizm gelmektedir. Ariusçuluk, İskenderiye’de papaz olan Arius  tarafından kurulmuş, Kristolojik meseleler konusunda kiliseyi bir hayli sarsmışsa da fazla sürmemiştir.

Arius, Kitâb-ı Mukaddes’i literal olarak yorumlayan Antakya ekolünün takipçisidir. Genellikle Ariusçuluk, teslîsi kabul etmeyen (subordinationist) ekol olarak bilinir. Buna göre Mesîh, Tanrı ile aynı özden ve O’nun oğlu olmayıp yalnızca bir insan ve Tanrı ile insanlar arasında bir elçidir.[2]

Libya kökenli Mısırlı bir ailenin oğlu olan Arius, dönemin önemli kenti İskenderiye’de büyümüş ve 312 yılında da Kilise’ye katılarak rahip olmuştur. Arius’un fikirlerinin gelişiminde en önemli ilham kaynağı ise, Antakyalı Lucian olarak bilinen ve "Hıristiyanlığın monoteist Yahudi kaynaklarına önem veren", yani Nasrani öğretisine yakın olan bir başka ünlü rahiptir.[3]

Teslise inanmadığı için, 312’de öldürülen Antakya piskoposu Lucian’ın talebesi olan Aryüs Libyalıdır. Hakiki Hıristiyanlıktan ayrılan kiliseye karşı gelmesi ile meşhurdur.[4]

Dinî tahsil ile birlikte Mantık ve Felsefe’yi de öğrenen Arius, İskenderiye’de Piskopos Peter tarafından Diyakoz olarak atanmıştır. Kilisenin Melitius ve arkadaşlarını aforoz etmesine karşı çıkması üzerine kiliseden kovulmuştur. Ancak Piskopos Peter öldürülünce yerine geçen Piskopos Achillas tarafından tekrar kilise ile barıştırılıp takdis edilmiş ve eski görevine devam etmiştir. Daha sonra piskopos olan Alexander tarafından da, Mısır Kilisesi’ne bağlı Baucalis bölgesinin baş rahibi olmuştur.

Konstantin dönemi İskenderiye’sinde ateşli bir vaiz olarak karşımıza çıkan Arius’un rasyonalist mantığın en katı şekliyle biçimlendirdiği yorumlama metodu, kiliselerin Diocletian ve Maximus’un işkence ve zulüm dönemleri sonunda entelektüel açıdan fakirleştiği dördüncü yüzyılın ikinci yarısında, İskenderiye Hıristiyanlığına ağır darbeler indirmiştir.[5]

318 yılında Arius, Tanrı’nın tek ve müstakil bir varlık olduğunu savunmuş ve İsa’nın ölümsüzlüğünü ve tanrısallığını reddetmişti.[3] O, Baba ile Oğul arasındaki “ayrılığı” vurgulamaktaydı. Arius tevhid inancında olup, Tanrı’nın bir olduğunu, Tanrı’nın kelimesi olan ezeli Mesih’in, alemin yaratılmasından önce yaratıldığını, yahut onun yaratılmış bir kul ve kendisiyle O’nun gökleri ve yeri yarattığı Tanrı’nın kelimesi olduğunu savunmaktaydı.

Aslında Arius’un öğretisi yeni olmayıp, önceden bilinen ve çok kişi tarafından savunulmuş bir görüştür. Hıristiyanlıkta ilk tevhitçiler denilebilecek bu kişiler arasında, İranaeus (M.S. 130-200), Tertullian (M.S. 160-220), Origen (M.S. 185-254) ve Arius’un hocası ve doktrininin kaynağı, Lucian (M.S. ?-312) yer almaktadır. Ondan önce bir çok kişi tarafından ortaya atılan, İsa’nın tanrılığını kabul etmeyen ve onun yaratılmış olduğunu ileri süren bu görüş, İskenderiye, Mısır, Filistin, Makedonya ve Kostantinapolis bölgelerinde yayılmıştır[5]

Arius Yeni Ahit kitaplarını Antakyalı Lucian kanalıyla kendisine ulaşan Nasrani öğretisine uygun olarak yorumladı. Vardığı sonuç, o sıralarda Roma Kilisesi tarafından kabul edilmiş olan ve Hz. İsa’yı Tanrı sayan öğretinin yanlışlığıydı. Arius’a göre Hz. İsa için kullanılan "Tanrı’nın Oğlu" sıfatı tamamen mecazi bir anlama sahipti ve onu asla ilahlaştırmıyordu. Bunu ispatlamak için Matta İncili’ndeki "Ne mutlu barışı sağlayanlara! Onlara Tanrı oğulları denecek" ayetini gösteriyor ve Tanrı’nın isteklerine uygun davranan herkes için bu sıfatın geçerli olduğunu, bunun Hz. İsa’ya özel bir kavram olmadığını vurguluyordu. "Aslında biz de Tanrı’nın oğulları haline gelebiliriz" diye yazmıştı. Arius’a göre Hz. İsa’yı diğer insanlardan üstün kılan özelliği, "Tanrı’nın seçilmiş Mesihi" olmasıydı.

İznik Konsülü otorite sahibi tüm Hıristiyan din adamlarının katıldığı "demokratik" bir forum gibi gösterilir. Oysa gerçek daha farklıydı. Konsül’de İmparator Konstantin’in büyük bir ağırlığı vardı ve çıkan karar da onun desteklediği tarafın lehinde oldu. Konstantin’in tuttuğu taraf ise elbette kendi himayesine girmiş olan Roma Kilisesi’ydi.[3]

381 yılında gerçekleştirilen İstanbul Konsülünde Hıristiyanlığın en önemli iman esası haline gelen "teslis" (üçleme) inancının temelleri büyük ölçüde Pavlos tarafından atılmıştır. Bu inanca, daha ilk yıllardan itibaren yükselmeye başlayan itirazlar ve Hıristiyanlar arasındaki ihtilaflar, 4. yüzyılda Arius ile yeniden alevlenmiştir. Arius, "Baba" ya da "Tanrı"nın sonsuz ve doğrulmamış olduğunu oysa "Oğul" yani "İsa"nın, "Baba" tarafından yaratıldığını, dolayısıyla ikisinin aynı cevhere sahip (conssubstantialite) olmadığını ileri sürmüştür. O, bu görüşüyle, dolaylı olarak İsa’nın tanrı olduğu inancını reddetmiştir. Bunun üzerine, İskenderiye Patriği, Arius’u aforoz etmiş ve topladığı bir sinod ile bu kararını tasdik ettirmiştir.[6][7]

İmparator konsülün tüm oturumlarına katıldı ve onun otoritesi de doğal olarak konsülde alınan kararlara yansıdı. Hz. İsa’nın ilahlaştırılmasının o zamana kadar yapılmış en açık ve en somut ifadesi olan İznik Yemini’nde şöyle deniyordu:

İnanıyoruz ki... Rab İsa Mesih, Tanrı’nın Oğlu’dur, Baba Tanrı’dan südur etmiştir, Baba Tanrı ile aynı özdendir. Tanrı’dan Tanrı’dır, Işık’tan Işık’tır. Tanrı’yla aynı özden olup (homoousios) Tanrı’dan südur etmiştir, yaratılmamıştır. Onun (İsa’nın) aracılığıyla göklerde ve yerde var olan her şey yaratılmıştır. O ki biz insanlar için ve kurtuluşumuz için aşağı inmiş ve beden bulmuş ve insana dönüşmüştür. Acı çekmiş, üçüncü günde dirilmiş ve göğe yükselmiştir. Ve ölüleri ve dirileri yargılamak için yeniden gelecektir. Ve inanıyoruz ki Kutsal Ruh (da Tanrı’dandır.) Ve eğer kim "Tanrı’nın Oğlu’nun var olmadığı bir zaman vardı" diyecek olursa, ya da "südur etmeden önce yoktu" diyecek olursa, ya da "önceden var olmayan şeylerden yapıldı" diyecek olursa, ya da "Baba’dan farklı bir özdendir" diyecek olursa, ya da onun bir yaratılmış olduğunu ya da dönüşüme açık olduğunu diyecek olursa, Katolik Kilisesi tüm bu sözleri söyleyenleri lanetler.

Arius ve onun en yakın yardımcıları olan Piskopos Theonas ve Secundus ile 12 rahip sürgün edildiler. Arius sürgüne gitmeden önce düşüncelerini "Thalia" adlı lirik bir kitapta topladı. Sürgün yeri ise Filistin’di. Ancak Arius, Nasrani inancından hala izler taşıyan bu bölgede de kendisine yeni sempatizanlar buldu.[3]

Yeni Eflatuncu felsefenin tesirinde kalan Arius, aşkın bir Tanrı anlayışı üzerine yoğunlaştırdığı fikirlerini ilk defa 318 yılında Baucalis başrahibi iken açıklamış ve onları önce Mısır ve çevresinde din adamları ve halk arasında yaymaya başlamıştır. Tanrı’nın oğlunun doğmadan önce de mevcut olup olmadığı şeklinde sorular yöneltmek ve Kitâb-ı Mukaddes’ten "Eğer beni sevseydiniz babaya gittiğim için severdiniz. Çünkü baba benden büyüktür.", "Rab beni yarattı (teşkil etti.)" gibi ifadeleri kullanmak suretiyle mesajının halk arasında daha kolay anlaşılmasına gayret etmiştir.

Arius’a göre Tanrı bir, varlığı kendinden, doğurulmamış, ezelî, ebedî ve mürekkep olmayan, irade, ilim, gaye, hikmet ve kelâm sahibi bir varlıktır. Tanrı başka varlıklar tarafından kavranamaz. O, ezelden beri baba değildir, kendi iradesiyle oğlu (İsà) yoktan yarattığında baba olmuş, diğer varlıkları da yoktan yaratmıştır. Kutsal Ruh ise oğlun aracılığıyla yaratılmıştır ve derece olarak ondan aşağıdadır.

Arius’a göre ontolojik olarak mutlak aşkın Tanrı babadır, oğul ve kutsal ruh ise Tanrı değil, O’nun yaratıklarıdır. Arius’un Tanrı ile oğlu alâkalandırma şeklinde de Yeni Eflâtuncu felsefenin tesiri görülmektedir. Tanrı madde ile ilişkiye girmemiş, bütün mahlukattan önce İsâ’yı yaratmıştır. O, Roma İmparatoru 1. Konstantinos’a sunduğu inanç esaslan metninde İsâ’nın Tanrı ile diğer varlıklar arasında yaratılışa aracılık ettiğini belirtmiştir.[8]

Arius, Yeni Eflatunculuk felsefesi doğrultusunda oluşturduğu görüşünü önce Nikomedia’lı Eusebios’a yazdığı mektupta “Tanrı’nın başlangıcı olmamasına karşın Oğul’un başlangıcı vardır” diyerek üçlemeye olan karşı görüşünü belirtmişti. Daha sonra 323 yılında Arius savuncasını yalın bir dille, tüm Hıristiyanlara açıklamak için yazdığı "Thalia" (şölen) adını verdiği kitabında yayınlamıştı. Bu kitabında İncillerde doğup, büyüyüp, öldüğü yazılan İsa’nın Tanrı ile aynı türden olamayacağını; ancak Tanrının dünyayı yaratmadan önce yarattığı Söz’ü insan olarak tanımlamıştır. Bu da İsa’yı Eski Çağ örneğinde bir ustalığa, yarı tanrılığa indirgemek oluyordu.[9]

Arius’a göre Tanrı bir ve tekti. Kimse tarafından yaratılmamıştı ve sonsuzdan beri vardı. "Oysa İsa yaratılmıştır" diyordu, dolayısıyla o Tanrı olamazdı. Arius bu düşüncesini desteklemek için Hz. İsa’nın İncillerde geçen ve "Tanrım" diye başlayan dualarını da gösteriyordu. Arius’a göre, Tanrı kendisine dua etmiş olamayacağına göre, Hz. İsa da Tanrı olamazdı. Tek bir Tanrı vardı ve o Hz. İsa’nın da diğer insanların da ilahıydı. Arius Hz. İsa’nın Yeni Ahit’te kendisinden sık sık "İnsanoğlu" diye söz etmesine de dikkat çekiyor ve bunun Hz. İsa’nın insani doğasını gösterdiğini vurguluyordu.[3]

Arius’un savunduğu bu fikirler İznik Konsülü’nce reddedilerek kendisi aforoz edildi ve Mesîh’in Tanrı ile aynı özden olduğu şeklindeki klasik telakki temel akîde olarak kabul edildi. Bu tepkiye rağmen Konstantin’in 337’de ölümünden sonra oğlu Konstantius, Ariausçuluğu benimsedi; böylece mezhep, 6. yüzyıla kadar imparatorluğun özellikle batı bölgesindeki barbarlar arasında kabul gördü. Bugün modern dünyada Arianizm’in temsilcisi bulunmamakta, fakat Yahova Şahitleri’nin Kristolojik görüşleri Ariusçuluğunkine oldukça benzemektedir. 4. yüzyılın ikinci yarısında, teslîsin bir rüknü sayılan kutsal ruhla ilgili tartışmalar çerçevesinde Makedanius ve Marathonius taraftarları kutsal ruhun tanrılığına karşı çıkarak Ariusçu bir görüşe yaklaştılar.[2]

Arius, bu görüşleri ile Yahudi Filozof Philo’un etkisinde kalmadığını anlatmaktadır. Çünkü Philo, Tanrı ile Oğul’u aynı hikmet içinde düşündüğü doktrinini şöyle formüle ediyordu:

“Bizi yaratmak isteyen Tanrı, bizi kendisi ile yaratmak için önce, Logos/Hikmet/Oğul adını verdiği bir varlık yaptı. O halde iki hikmet vardır: Biri Tanrı’nın hikmeti, O’nunla beraber mevcuttur. Oğula gelince; O, bu hikmetin içinde yapılmıştır. Çünkü O, ona iştirak ediyor, O, hikmet ve logos diye adlandırılıyor”.[5]

Arius, İskenderiye’nin bir ilçesi olan Banealis’in resmi rahibi olarak bu düşüncelerini geniş bir kitleye aktardı. Onu dinleyen halk, hem anlattıklarının mantıklı oluşu, hem de Arius’un mütevazi ve gösterişten uzak yaşamı nedeniyle fikirlerini kolayca kabul etti. Ancak İskenderiye piskoposu Alexander giderek gelişen bu "Ariusçuluk" akımından çok rahatsız oldu. Alexander, Hz. İsa’yı lafzi anlamda "Tanrı’nın Oğlu" sayan, yani Tanrı kabul eden Roma Kilisesi’nin doktrinine bağlıydı ve Arius’u fikirlerini değiştirmesi için ikna etmeye çalıştı. Bunu başaramayınca da Ariusçuluğa karşı şiddetli bir saldırı başlattı. Bunu kendi satırlarında şöyle anlatıyordu: [3]

"Bu akım giderek her yere, tüm Mısır’a, Libya’ya ve Yukarı Tebes’e yayıldı. Bunun üzerine, biz de, Mısır ve Libya’nın piskoposları ile bir araya geldik ve yaklaşık yüz kişilik bir kurulda bu akımı ve tüm takipçilerini lanetledik." [10]

Ariusçuluk, aforoz edilmesine rağmen, İmparatorluk içinde problem olmaya devam etmiştir. Bunun üzerine İmparator Konstantin, Hıristiyanlar arasındaki görüş ayrılıklarını gidermek amacıyla 325’te İznik’te bir konsil toplamıştır. Hıristiyanlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olan ve ilk Genel Konsil olarak kabul edilen bu konsülde büyük tartışmalar olmuş ve sonunda, Oğul’un (İsa), Baba ile aynı cevherde olduğuna karar verilmiş, Arius aforoz edilmiş ve onun fikirleri reddedilmiştir.[11] Bununla beraber, Ariusçuluk akımı, 4. yüzyılın sonuna kadar devam etmiştir.[7]

Arius’un kesin düşünceleri, güçlü mantığı onun kısa zamanda pek çok yandaş kazanmasına neden olmuş, öğretisi Asya’da olduğu kadar Avrupa içlerinde de yayılmıştır. Böylelikle Hıristiyanlık içinde uzun yıllar sürecek “Üçlü Birlik” çekişmesi başlamıştır. Hıristiyan olmamasına karşın karmaşadan yararlanan Konstantinus Kiliseye el koymuş, 325’te Nikea’da (İznik) din bilginleri kurumunu toplanmıştı. Kurul Arius’u mahkum etmiş ve Baba ile Oğlun kesinlikle aynı tözden olduğunu bildirmiş. Ayrıca Kilisenin kendini örgütlemesi için ilkeler koymuş. Ancak birer Ariusçu olan kurgu Helena ile annesinin etkisi altında kalan Konstantinus 325’te Arius’u saygınlığına kavuşturmuştur.[9]

Hıristiyanlığın ilk dönemlerindeki görüş ayrılıklarının sonucu olarak ortaya çıkan ve Ariusçuluk diye adlandırılan bu mezhebin, günümüz Hıristiyan mezheplerinden olan ve Teslis’i kabul etmeyen Üniteryanizm’in ortaya çıkışında önemli etkileri olduğu öne sürülmüştür.[12][13] Üniteryanlar, Hıristiyanların günümüzde sürdürdükleri birliği sağlamaya yönelik çalışmalarına, "teslis"i temel olarak kabul etmelerinden dolayı katılmamaktadırlar.[7]

Kaynaklar

[1] A. Nevzad Odyakmaz, "Dinler Sözlüğü", Babil Yayınları, İstanbul 2008, s.38.
[2] Mehmet Aydın, "Hıristiyanlık" maddesi, Diyanet İslam Ansiklopedisi, cilt: 17, s.354-355.
[3] İsa Tatlıcan, "Hıristiyanlığın Gizli Tarihi", Düşünce Yayınları, 2005.
[4] "Aryüs" maddesi, Yeni Rehber Ansiklopedisi.
[5] Arş. Gör. Alparslan Yalduz, "Konsillerin Hıristiyanlık Tarihindeki Yeri ve İznik Konsili", Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 12, Sayı:2, 2003, s. 257-296.
[6] Mehmet Aydın, "Batı ve Doğu Hıristiyanlığına Tarihi Bir Bakış", AÜIF Dergisi, Ankara 1985, XXVII/126.
[7] Dr Ahmet Hikmet Eroğlu, "Hıristiyanlığın Bölünme Sürecine Genel Bir Bakış"
[8] Dr. Mustafa Sinanoğlu, "Hıristiyan ve İslam Kaynaklarında Tartışmalı Bir Dinî Toplantı: İznik Konsülü", İslam Araştırmaları Dergisi, Sayı: 6, 2001, s.1-16.
[9] Mehmet Rıfat Hulusi Çelebi, "Hıristiyanlığın İlk Dönemlerindeki Sapkınlıkların Dinsel Yapıların Morfolojisi Üzerine Etkileri", Artium, Cilt 1, Sayı 1, 2013, 44-53.
[10] Athanas., Hist. Tr.; P Johnson, "History of Christianity. Pelican Books", 1976, s.89.
[11] Mehmet Aydın, "Müslümanların Hıristiyanlara Karşı Yazdığı Reddiyeler ve Tartışma Konuları," S.Ü. Yayınları, Konya 1989,120-121.
[12] İsmail Yılmaz, "Üniteryanizm’in Doğuşu ve Bunu Etkileyen Dini Sebepler", M.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Doktora Tezi, İstanbul 1993,38-42;
[13] M. Ebu Zehra, "Hıristiyanlık üzerine Konferanslar", çev. A. Nuri, İstanbul 1978, 228-238.
[14] Yrd. Doç. Dr. Ayfer Küçük, "Bilim Tarihi", V.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36890968 ziyaretçi (103084836 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.