Artık Annemi Anlıyorum
 

anne ve kız, mother and girl

Artık Annemi Anlıyorum

Ayşegül Osmanoğlu

Hani biz daha evlilik nedir, çocuk nedir bilmediğimiz yaşlarımızdayken, büyüklerimizi hep bize muhalefet oldukları ve bizi anlamadıkları için suçlayıp isyan ederdik ya, hatırlar mısınız??? Hemen hemen hepimizin geçirdiği bir dönemdir bu ve yine bize sıkça söylenen bir karşı söz olurdu: "Ancak büyüyüp evlenip anne-baba olunca bizi anlarsınız..." Bu sözün doğruluğunu çocuklarımla beraber büyürken her bir aşamasında adım adım anlıyorum.

Annemi çok otoriter ve gaddar bulurdum. Bizleri disiplin altına almak için sergilediği tutum dolayısı ile, büyüyünce anne olduğumda asla onun gibi bir anne olmayacağımı düşünürdüm. Çok katı idi. Çok zorlayıcı ve baskıcı... Bazen öyle olurdu ki, eğer dediği işleri tam istediği gibi yapamazsam, kendimi gerçekten asalak gibi hissetmeme sebep olurdu. Ben de sırf böyle hissetmeme yol açmaması için olabilecek en iyi şekilde gücümün çok üstünde çaba sarf ederdim.

Ailenin ilk çocukları, genelde ebeveynler için daha çok bir tür eğitim kursu oluyor. Böylelikle diğer çocuklarda aynı hatalar yapılmıyor veya daha çabuk telafi edilebiliyor. Günümüz koşullarında her ne kadar anne-babalığa hazır olmak için gerek görsel gerek de yazılı basında sınırsız bilgiye ulaşmak çok kolay olsa da, bebeğinizi daha kollarınıza aldığınız ilk anlardan itibaren aslında hiçbir şey bilmediğinizi anlarsınız ve sizden bir parça olmasına karşın tamamen farklı bir insan olduğunu idrak etmeye başlamanızsa senelerinizi alır.

Her bir çocuk, kendine özeldir. Hepsi, kendini tek çocuk gibi hissetmek ister ve buna göre de ilgi bekler. Beklediği ilgiyi alana kadar da kendilerine yaratılıştan bahşedilmiş o çok özel yeteneklerini sergilerken; şartları hem kendileri, hem de büyükleri için ne kadar zorlaştırdıklarını anlayamazlar. Ta ki onlar da anne-baba olana kadar... Bir tür kısır döngü ve kesinlikle tecrübe ile anlaşılabilen bir olgu bu...

Hayatımın şu noktasına geldiğimde, şunu belirteyim ki; artık annemi daha iyi anlıyorum. Onun dört çocuğunu en iyi şekilde büyütmek ve onlara iyi bir gelecek sağlamak için çırpınırken, hayata karşı da dirençli olabilmek adına asla taviz vermeyen ve sarsılmayan otoritesinin amacını anlayabiliyorum. Yıllar geçtikçe ne kadar zorlu bir çocuk olduğumu kendi çocuklarımdan anlıyorum ki; yemin ediyorum, benim yarım kadar dahi haylaz değiller ve ben de annemim yarısı kadar sabırlı değilim... Hâlâ annemin birtakım tutumları bana katı geliyor ve ben, şartlar ne olursa olsun çocuklarıma bu tür katı yaptırımlar uygulamıyorum. Ama annemi anlıyorum...

Çocuklarımızı dünyaya getirmemiz, bizi onların sahibi yapmıyor. Bizlere gösterecekleri saygının dışında bir beklenti duymak da ne kadar doğrudur?! Her aile yapısının içinde farklı cevap bulan bir sorudur. Kendi adıma çocuklarımın iyi birer meslek sahibi olmaları ve kendi ayaklarının üzerinde durabilmeleri, elbette ki çok önemli. Ama bana göre listenin en tepesinde değil. Çünkü; dînî ve ahlâkî değerleri önemsemiyorsa, toplumsal kuralları hiçe sayıyorsa, varlığının sebebinin diğer insanlara da faydalı olduğu sürece değer kazanmak olduğunun bilincine varamıyorsa, olacağı, sadece ve sadece içi havayla dolu bir balondan başka bir şey değildir... İşte bu değerlerle büyütmeye çalıştığım ve tüm dünyamı onların üzerinde döndürdüğüm çocuklarım -pek çoğumuzun olduğu gibi- bazen kalbimi kırıyor ve dünyada hiçbir şeyin sarsamayacağına inandığım beni en hassas yerimden -anne yüreğimden- incitebiliyor...

Bu noktaya kadar yazdıklarımın bir sebebi var. Elbette beni kırdıklarını anladıkları zamanlarda kendilerince bunu telafi etmeye çalışırlar... Küçük kızım, boynuma sarılır ve ben onu affedinceye kadar bırakmayacağını söyler. Gerçekten de bırakmaz veya dün akşam olduğu gibi o tuhaf sorusunu sorar: "Sen, hâlâ benim mor enginarım mısın...?" Kendimi tutamadım, güldüm. "Yanlış bir şey söylemedim, değil mi anneciğim?" dedi. Ben de; "Hayır! Sanırım bana senin için eşsiz bir insan olduğumu söylemeye çalışıyorsun..." dedim... Oğlum, direk gelir özür diler ki, bana karşı aşırı bir korumacı tavrı olduğu için nadiren kırıcı hareketleri olur... Her biri ayrı ayrı renkli karakterlere sahip olan çocuklarımın ortancası, yani büyük kızım ise, daha çok benim gibidir. İnsanların yüzlerine karşı konuşarak hatasını kabul etmekte ve özür dilemekte zorlanır ve bunu yazılara döker. İşte bana bu yazıyı yazdıran da, onun iki adet özür dilediğini ifade etmeye çalışan yazısı... Aynen yazarak sizlerle paylaşmak istedim. İlk örnek:

GÜLÜ BİR GÜN, SENİ HER GÜN SEVİYORUM!

Özür dilemek istedim
Zor geldi bana bu erdemliliği taşımak
Üstümdeki kahrolası gururu atmak için
Rasgele savurdum kötülüğü

Dilediğimi yaptım
İstediğimi yaptım
Lakin bunu yaparken çok kırdım, çok yıktım!
Evrenimdeki kalpten binaları...
Rica ettim erdemime
İlelebet kalsın şu kalbimde...
Maalesef işte o zaman geldi aklıma şu üç kelime:
Özür ilerim ANNE!

Diğerini ise küçük kardeşini ulak olarak kullanıp gönderdi. "Anne, bir mektubun var..." dedi. Ben, anladım tabii, göz kırptım; "Kimden, aşkımdan mı?" diye sordum. "İstersen önce bir oku, sonra karar verirsin." dedi. İşte diğeri:

«Bir insan, ne kadar aptal olabilir? Bir insan, değerini ne zaman kazanır? İnsan, son nefesini verdikten sonra mı oksijenin değerini anlar? Bir yıldız, kaydıktan sonra mı gökyüzü onun değerini bilir? Güneş, battıktan sonra mı Ay, onu yanına getirmek için numara yapar? Ve bir kalp, paramparça olduktan sonra mı yapıştırılmaya çalışılır? Hayır, böyle olmamalı. Artık paramparça... Onun yaşadığı acı, dayanılmaz... Ama evet, ben, bunu yaptım. Onu paramparça yaptıktan sonra eskisi gibi bütün olsun istedim... Ama sorun şu ki, ben istedim; ama o, paramparça olacağını bileceği için bir araya gelmek istemedi... Büyük bir sorun var ki, bu yalan değil. Biliyorum, çok bencilim. Ama yine de bir araya gelmesini istiyorum. Onu incitmeyeceğim. Çünkü incittiğin, sensin... Seni seviyorum, seviyorum, seviyorum... Beni affetme büyüklüğünü gösterir misin? Gökyüzündeki en değerli yıldızı buldum. Değerini kaybetme kısmını göze alamam... Onu kaybetmek istemiyorum. Komik sarı tişört giymiş dut yemiş bülbülün...»

Tabii ki okuyunca gözlerim doldu.ve küçük kızıma dedim ki; "Söyle ona, aşkımız karşılıklı..." Bu sözlerimi duyar duymaz odasından koştu ve boynuma atladı. Ben ise içimden: "Kızım, aslında ben seni çoktan affetmiştim." dedim... Tıpkı bundan önce binlerce kez olduğu gibi ve tıpkı bundan sonra milyonlarca kez olacağı gibi...

Ayşegül Osmanoğlu,
11 Ağustos 2010, Çarşamba.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36636642 ziyaretçi (102639615 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.