Ben Şüpheci Thomas, II
 

Ben Şüpheci Thomas

Akhenaton

Akreb’in Yolculuğu, 2. Bölüm

René Descartes’in kendisinin varlığına düşünceleri aracılığıyla tanıklık (şehadet) etmesi, onun aynı zamanda da kendi var oluşuna ettiği imandır (Faith). Dinlerdeki tanıklıklar da böyledir. Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın yaşadığına ya da kendi hayatlarında Kutsal Rûh’un işleyişine “tanıklık” (Testimony) eder. Yahudiler, kendilerini Mısır’dan çıkaran Yahve’ye, gündüz bulut, gece ise ateş direği oluşuna ve kendilerine, hayatlarındaki Yahve’nin işlerine tanıklık ederler. Müslümanlar’da ise tanıklık, imanın ilk şartıdır, yani “Eşhedü”. “Tanıklık/şehadet ederim ki Allah, birdir ve Muhammed, onun kulu ve elçisidir”.

Böylece anlıyoruz ki, tanıklık ve şehadet/eşhedü, Allah’ın var olabileceği ihtimaline inanmak ya da içinde yaşadığı topluma uyum sağlama süreci değil, tereddütsüz ve ayne’l yakîn bir inançla Allah’ın var olduğuna iman etmektir.

İman, daha doğuştan belirli bir dinle etiketlenmek ya da toplumdan dışlanmamak ve topluma uyum sağlamak için Müslüman ya da Hıristiyan ya da bir Yahudi olmak değil, toplum farklı düşünse bile, bütün insanlar, aksini iddia etse ve tek inanlısı kendi kalsa bile bu şahitliğinden İslam Peygamberi gibi, “Vallahi bir elime Güneş’i ve bir elime Ay’ı verseniz bile, ben inancımdan/davamdan dönmem!” diyecek kadar tam bir teslimiyet içinde Allah’ın varlığına diri şahitler olmaktır.

İman, “Ya Allah varsa” ihtimaline bel bağlamak değil, varlığına bizzat tüm kalbi ve akıl zindeliği ile şahit olmak, Uhud’ta dişini kırmak, Taif’te taşlanmayı göze almak, Mekke toplumunun kendisine “mecnûn”, “deli”, “sihirlenmiş” ya da “cinlenmiş” yaftalamalarına karşı kırılmamak, diz çökmemek, iman, tek inanlısı kendisi olduğu bir toplumda toplumun ne dediğine ne diyeceğine aldırmadan İbrahim gibi kavminin putlarını baltayla yerle bir etmek, yine İbrahim gibi Allah’ı çağının İlah ve ilahlık kavramlarıyla sorgulamak yerine Güneş’in batıcılığına “Batan bir Güneş benim Rabbim olamaz” ya da Ay’ın gündüz kayboluşuna “Gündüzleri ortadan kaybolan ve saatlerle zamanla sınırlı olan bir Ay benim Rabbim olamaz!” demektir.

İşte bu, o devrin kitaplarına ve kalıplarına göre Allah’ı aramak değil, kendi kişisel deneyimleriyle Allah’ı arayışın, İbrahim’in kendi akrep yolculuğunun Kurân-ı Kerîm’de anlatılan kıssasıdır. İşte bu noktada René Descartes ile Kurân’ın insanlara hitabı aynı paraleldedir: “Hiç düşünmez misiniz?” (Kurân) ve “Düşünüyorum, o halde varım…” (Descartes)

Çünkü din ya da özel anlamda Allah’a inanmak, uyum sağlamak değil, eskilerin bilgisi doğrudur demek değil, Mekke müşrikleri gibi biz atalarımızı bu yolda bulmak değil, eskiler bu kadar düşünmüş, bir bildikleri vardır herhalde demek değil, biz âlimlerden daha mı iyi bileceğiz demek değil, bütün toplum Allah var diyorsa o zaman vardır demek değil, bebekken vaftiz olmak ya da Müslüman sayılmak değil, kendimiz DÜŞÜNMEK, AKLETMEK, yani Allah’ı KENDİMİZ ARAMAK, HAYATIMIZDAKİ EN BÜYÜK OLAYA BİRGÜN BİZZAT ŞAHİT OLUP CANLI TANIKLIK ETMEK, YANİ ALLAH’IN VARLIĞINI KİŞİSEL OLARAK DENEYİMLEMENİN ÖZEL ADIDIR.

Düşünmek, içinde tutarlı bir mantık izleyebilir. Ama mantık yürütmek, düşünmeyi kapsamaz. Çünkü mantığımıza neyi ağırlık olarak koyacaksak, mantık kefemizin o yüzü ağır basacaktır. Bu türlü mantık yürütme, bir düşünme eylemi değil “mantık salatası”dır. Bu yüzden “Aklın yolu birdir.” sözü bu anlamda tamamen bir yanılgıdır. Çünkü aklın yolu bir olsaydı, sonuç da bir olurdu. Ya bütün insanlar aynı anda Müslüman ya da Hıristiyan ya da Ateist ya da Budist olmak durumunda kalırdı. Bütün insanlık kendi inançlarını “true” yani en değişmez gerçek kabul ediyorsa, bu nasıl aklın yolunun bir oluşudur?

Her insanın gerçeğinin ya da ulaştığı “true”nin farklı olmasının nedeni, düşünce eylemlerimizin kemikleşmiş önyargılarımız gibi engellerle tıkanmasıdır. Bugün çoğu Müslüman’ın, Hıristiyan’ın ve Yahudi’nin Allah ve yaşadıkları din hakkında ister dil ile isterse lisân-ı hâl ile verdikleri cevap, aynıdır: Biz, atalarımızı bu yolda bulduk! Bu cevap, aynı zaman da Hz. Muhammed’in kavmi olan Kureyş’in ya da Hz. İbrahim’in kavminin ya da diğer tüm peygamberler kavimlerinin verdikleri değişmeyen cevaptır. İşte Kurân’ın “Hala düşünmeyecek misiniz?” hitabı, sadece o kavimlere ya da sadece Kureyş kabilesine değil, bugün atalarını bu yolda bulduklarını söyleyen bütün insanlığa hitaptır. Müslüman ya da Hıristiyan ya da bir Yahudi oluşumuz, bu hitabın içinde kalışımızı değiştirmeyecektir. Ta ki DUYMAK’TAN ve ALLAH’A DEĞİL TOPLUMUN İNANDIĞI ŞEYE İNANMAKTAN VAZGEÇİP DÜŞÜNÜP AKLEDİP ALLAH’I KESİN OLARAK BULANA VE ONUN VARLIĞINA TAM MANASI İLE TANIKLIK EDECEĞİMİZ VAKTE KADAR.

Peki mantık salatası nedir? Mantık salatası, kefeye neyi koyarsak onun ağır gelmesidir. Mantık zincirinin başlangıç ve sonunun mantıksızca kurulmasıdır. Örneğin “Her şeyin bir yaratıcısı var.” demek, kurulacak bir mantık zincirinin en sonunda Allah’ın kendisini bu her şey’den istisna sayıp “Ama Allah’ın yaratıcısı yok!” deyip mantığın işleyişini kestirip atmaktır. İğne ustasız olmaz, ev mimarsız olmaz, tablo ressamsız olmaz…. Ya sonra? Yani soyut ya da somut ne varsa bir ustası ve yaratıcısı varsa Allah’ın varlığı da bu mantığın içinde yürütülmeyecek mi ve o zaman zincir, Allah’ı kim yarattı, O’nun ustası kim’e gelmeyecek mi? Tabii o zaman alacağımızı yüzü buruşuk cevap şudur: “Allah, başka….” Eğer ulaşılan ve mantık yürütümü durdurulan son zincir, “başka” ise, bu, ilk zincirin de çürüklüğü ve geçersizliği demek olacaktır. O zaman, iğne de başka, ev de başka, tablo da başka, kainat da başka, bunların da ustası yok diye bir cevap almamız daima muhtemel dâhilinde olacaktır.

Duyularımızın yanıltıcı olabileceğini biliyoruz. Birtakım ilaçlarla ya da deneysel yöntemlerle duyularımızın aldatabileceğini biliyoruz. Mantığımızın ya da mantık salatalarının bize kendi istediğimiz cevapları vermekten başka işe yaramadığını ve onların da aldatıcı olabileceğini deneyimliyoruz. O zaman doğru mantığı nasıl kuracağız?

İbrahim, Güneş’in akşamları batışını ve Ay’ın gündüzleri kayboluşunu deneyimlerken sadece “Bunlar benim Rabbim olamaz.” sonucuna varmıştı. Peki, “Benim Rabbim aslında kimdir?” sorusuna bir cevap bulabildi mi? Evet. Ama mantığın yoluyla değil. Yaptığı çamurdan kuşların canlanmasıyla ve buna tanık oluşuyla.

Hz. Musa da Şüpheci Thomas gibi kalbi mutmain olmak istiyordu ve Hz. İbrahim gibi aynı tanıklık olma isteğini Hz. Musa da kurmak istemişti ve Rabbi’ne şöyle demişti: “Rabbi erinî enzur ileyke.” Yani “Rabbim, bana kendini göster, yüzünü göreyim.” Ve Rabbi ona şöyle demişti: “Len Terânî” (Beni asla göremezsin!) Fakat karşısındaki dağa bakmasını, o dağ (Rabb’inin haşmetinden ya da tecellisinden), “fe in istekarre”, yani istikrarlı-kararlı kalabilirse, “sevfe terânî” işte o zaman kendisini de görebileceğini söyledi. Fakat Allah, o dağda tecellî ettiği zaman, dağ paramparça oldu ve Hz. Musa yere düştü. Ayıldığında şöyle dedi: “Sübhâneke”! Seni her şeyden tüm noksanlıklardan tenzih ederim. O, Rabbini görmedi. Ama Rabbi’nin kâinattaki işleyişine tanık oldu ve kalbi böylece mutmain oldu. (Araf Sûresi 140)

O zaman, kitaplar ve kitaplardaki Allah’ın varlığı için onca yazılmış deliller bize yani biz Şüpheci Thomas’lara yetersiz kalıyorsa, demek ki bizi mutmain edecek ve şahitler kılacak şey, “Len Terânî” hitabı uyarınca Allah’ı değil ya da neye benzediği üzerinde boş yere emek harcayarak, kısıtlı hayal gücümüze bu hayal gücünü kat ve kat aşan bir yükü yüklemeye ya da Benzersiz Olan’ı bir şeye benzetmeye çalışarak değil,... O’nun kâinattaki ve kişisel hayatlarımızdaki benzersiz işlerine tanıklık etmekle olacaktır. İşte bu noktada devreye giren şey, aynı zamanda bu işleyişi görmemize de yardımcı olacak olan, kendisinin bizzat bizlere kendisini anlatmak için kullandığı isimler (Esmâül Hüsnâ) ve bu isimlerin zihin ve düşüncelerimizde tezahürüdür. Madem O’nun tecellisine dağlar bile dayanamıyor, o zaman varlığına cisim olarak görerek değil ya da görmeyi isteyerek değil, ama kendisini tanıttığı sıfatların/99 isminin kendimizde ya da çevremizde nasıl tecelli ettiğine bakmamız ve ancak bu yolla sorularımızın, şüphelerimizin, düşüncelerimizin mutmainliğe ulaşabileceğini anlamamız gerekiyor. Çünkü kalpler, ancak Allah’ı anmak ve kalplerimizde zikretmekle mutmain olur. (Râd Sûresi 28)

Devam edecek…

İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU

Akhenaton,
4 Kasım 2014.





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: Ayşegül, 10.12.2014, 23:33 (UTC):
Olmadı şimdi... Hani yazıları daha çok kendiniz için yazıyordunuz?! Hem bir kişi için dahi olsa ki ilgi gösteren bir kişiden eminim fazladır; başlanılan bir işi asla yarım bırakmayın. Mesela ben çok merak ediyordum bu yazının sonunu...

Yorumu gönderen: Akhenaton, 10.12.2014, 23:27 (UTC):
Pek ilgi görmedi yazı, ben de devam etmedim...

Yorumu gönderen: Ayşegül, 10.12.2014, 22:54 (UTC):
Şüpheci Thomas'a ne oldu?!
Akrebin yolculuğunda kayıp mı oldu yoksa yoruldu mu aramaktan?



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36861619 ziyaretçi (103034307 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.