Ben Şüpheci Thomas
 

Ben Şüpheci Thomas

Akhenaton

Akreb’in Yolculuğu, 1. Bölüm

Şüpheci Thomas, İncil’de anlatılan Hz. İsa’nın on iki havârisinden biridir. Hıristiyan inancına göre Hz. İsa’nın çarmıha gerildiğine ve 3. gün ölümden dirildiğine inanılır. Thomas, Hz. İsa’nın dirildiği haberini kendisine getirenlere inanmaz ve tereddüt eder. O zaman Hz. İsa, onun yanına gider ve ona çarmıha gerilirken ya da mızraklarla karnı deşilirken açılmış yaralarına (stigmata) dokunmasını ister. İşte bu olay, havari Thomas’ın tarihte “Şüpheci Thomas” olarak anılmasına neden olacak olaydır.

Tabii sözün burasında Kurân’da Hz. İsa’nın çarmıha gerilmediği ya da asılmadığı, onlara, yani orada toplanmış olan halka durumun öyle gösterildiği anlatılır. Kimi İslam kelamcıları, bu âyetten Hz. İsa’nın aslında ölmediğini, onun yerine ona ihanet eden havari Yahuda İskaryot’un öldüğünü söylese de Kurân-ı Kerîm’de bunu ima edecek hiçbir iz yoktur. Zaten bu yazının başlıca konusu Hz. İsa’nın çarmıha gerilip gerilmediği değil, bir şeye, bir olaya ya da daha özel bir anlamda Allah’ın varlığına iman etmeden önce insanın Thomas gibi kuşkuyla yaklaşıp elle tutulur deliller araması, Allah’ın varlığını bizzat KENDİ DENEYİMLERİ ile anlama arayışıdır. Yani kısaca “Akreb’in Yolculuğu” da diyebiliriz buna.

Her insanın inanca ve inançların realitesine yani TRUE’ye yaklaşımları farklıdır. Kimi insanlar, “True” bilgisine mantıkla ya da eskilerin kitaplarıyla ulaşmaya çalışırken kimi insanlar daha özel/öznel ve daha kişisel deneyimlere ya da deneyimlemelere ihtiyaç duyarlar. Çünkü kişisel deneyimlerle edinilen true’ler, başkalarının deneyimlerinden ve çıkarımlarından daha değerli ve çürümez bir kanıttır. Bugün dünyanın yuvarlak olduğuna ya da güneş sistemindeki diğer gezegenlerin varlığına görmediğimiz halde şüphe duymadan iman ediyoruz. Ama evrenin Rabb’i olan Allah’a iman, şüphesiz daha farklı olacak, her insanın kendi içindeki iman etme eşiği daha da farklılaşacaktır.

Yukarıda gerçeklik bilgisini kabul edişin insanların kişiliğine göre nasıl değiştiğini örneklemiş ve bu kabul ya da iman ediş sınırını kabaca ikiye ayırmıştık. Daha da açık yazmak gerekirse, kimimiz Şüpheci Thomas gibi inançlara ya da Allah’ın varlığına ve birliğine temkinli/kanıt isteyerek yaklaşanlardanız ya da Hz. Ebû Bekir gibi tereddüt etmeden yaklaşanlardanız. Çünkü hepimiz, farklı farklı karakterlere ve bilgi akışına/işleyişine ya da true’ye farklı yollardan ulaşma istidadına sahip olan insanlarız.

Thomas’ın İncil’de geçen ve onu “özel” kılan hikâyesine ve neden “Şüpheci Thomas” diye anılmasına yazımızın başında yer vermiştik. Peki Hz. Ebû Bekir’i özel kılan ve onun da tarihte “Ebû Bekir-i Sıddık” olarak anılmasına sebep olan olay neydi, kısaca hatırlayalım… Miraç hadisesinden sonra bu olayı kendi aralarında tartışan ve “Duydun mu, duydun mu, senin iman ettiğin peygamberin neler anlatıyor” demek için Ebû Bekir’in yanına gelip alay etmek amacıyla bunun nasıl olabilirliğini soran Mekkelilere daha olaydan yeni haberdar olan Ebû Bekir’in hiç tereddüt etmeden verdiği yanıt şöyledir: “Eğer bu olayı bildiren Peygamber’se, şüphesiz doğrudur”. İşte bu olay da Şüpheci Thomas’a karşılık onun Ebû Bekir-i Sıddık, yani şüphe duymadan tasdîk eden Ebû Bekir diye anılmasına neden olacaktır. İki farklı dinden (ya da Allah'ın dininin iki ayrı dalından) iki ayrı kişilik… Şüphe eden Thomas ve Şüphe etmeden tasdik eden Hz. Ebû Bekir… Yani inanma eşiği farklı farklı olan bizler, biz insanoğlu...

Allah’ın ya da bir yaratıcının varlığına inanmak, günümüz insanı için şüphesiz içimizde elle tutulan kanıtlar isteyen sorunlardan biri. İslam tarihindeki Allah’ın varlığına inanmakla ilgili kıssalarsa, sürekli kafa karıştıran sorularla etrafı kuşatılmış ya da felsefi bakışı o günden bugüne daha da karmaşık ve elle tutulur kanıtlar ister hale gelmiş modern çağ insanları için yetersiz kalıyor. Örneğin Hz. Ali, kendisine sorulan “Allah’ın varlığından nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?” sorusuna verdiği “Ya Allah varsa…” cevabı, günümüzün iman ya da tasdik etmesi zor düşünen insanı için yeterli bir kanıt değildir. Çünkü “Ya varsa…” cevabı, içinde hem yüzde 50 var yüzde 50 yok şıkkını doğuracak, bir kanıttan çok yeni ihtimaller zincirinin ve karşı-cevapların önünü açacaktır.

Örneğin bu cevaba karşılık “Ya Uçan Spageddi Canavarı varsa…”, “Ya Süpermen varsa…”, “Ya bizi yaratanlar uzaylılarsa” gibi binlerce hatta milyonlarca “ya”lı ihtimaller dizisi ortaya çıkacaktır. O zaman sadece Allah’a değil bunların da hepsine teker teker inanmamız gerekir ya da inançların ihtimaller ve olasılıklar üzerine kurulamayacağını kabul etmemiz gerekir. Çünkü iman, olasılıklar değil sağlam ve yıkılmaz bir inançla inanmak demektir. Bunun aksi ise, göle maya çalan Nasreddin Hoca’nın “Ya tutarsa…” demesi ile aynı şeydir.

Görünmeyen bir âlem, kuantum boyutunda bizim için “Schrödinger'in Kedisi”nin ta kendisidir. Çünkü başlangıcından beri her yanı kapalı ve penceresi olmayan bir kutunun içinde yaşayan bir insan, “Acaba bu kutunun dışında ne vardır?” diye ihtimaller üretse, üreteceği her ihtimalin değeri, bir diğeriyle eşit olacaktır ve o ihtimallerin sayısı, insan hayalinin sıralayabileceği her “şey”dir ve bu tanımsız her “şey”i matematikteki sonsuz, yani işaretiyle tanımlayabiliriz. O zaman, bu ihtimaller karşısında sadece bir cevabı almak, yani sadece “Eğer Allah varsa…” ihtimaline odaklanmak, bir “kanıt” değil, 1 sayısının sonsuza, yani ’a bölümü gibi MİKRO bir değer taşıyan bir olasılığa BEL BAĞLAMAK’tır. Bu ise, İMAN ETMEK değil, sadece sonsuz sayıda ihtimallerden birisine -dediğimiz gibi- BEL BAĞLAMAK olacaktır.

Peki o zaman iman etmek nedir? Ya da Allah’ın varlığı bilgisine nasıl ulaşılabilir? Bunun için gereken kanıtlar ve kullanılan araçlar ne tür olmalıdır? Şüpheci Thomas’ın bu sorusuna cevap verebilecek tek şey, Şüpheciliğin kendisi, yani Septizm’dir. (Kuşkuculuk) Daha da somutlaştırırsak René Descartes’in “Cogito ergo sum”u, yani “Düşünüyorum, o halde varım!”ıdır. Çünkü kendi varlığımdan bile şüphe etmem, olayların ve yaşadığımız dünyanın bir hayal ürünü mü yoksa gerçek mi olduğunu anlamam için “Ben var mıyım?” sorusuna verebileceğimiz tek yanıt, aldatıcı duyu organlarımızın kanıtları değil kendi öz-deneyimimiz olan DÜŞÜNMEK kişisel deneyimidir. O halde “Ben var mıyım?” sorusuna kanıt ya da araç olarak sunduğumuz KİŞİSEL DENEYİM, “Allah var mı?” sorusunun da gereken “kanıt türü” ya da bu kullanabileceğimiz “araç” olacaktır.

Kısaca, Şüpheci Thomas’ın “Allah var mı” sorusuna yeterli tek kanıt, insanların mantık salataları ya da ciltlerce yazılmış kitapların mahiyeti değil, kendi kişisel deneyimlerimizdir. Yani peygamberlerin, sahabelerin ya da Kurân kıssalarının içindeki insanların değil kendi hayatlarımızda Allah’ın varlığına dair işaretleri aramaktır. İşte bu yazının devamı olacak olan ikinci bölümün konusu, “Akreb’in Yolculuğu”nun bir sonraki durağı olan kişisel deneyimler ve Allah’ın varlığının kendi hayatlarımızdaki işaretleri üzerine olacaktır. İkinci bölümde tekrar görüşmek üzere...

BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU

Akhenaton,
3 Kasım 2014.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36930802 ziyaretçi (103160732 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.