Beynelmile'l Aşk
 

Aşk, Love, Gonca, Gül, Rose

Beynelmile'l Aşk

Akhenaton

«Aşk dediğin ne ki; sana cân demişim ben!
Ayrılmaz et tırnaktan, aslâ bir ân demişim ben!»

Birgün, demiştin ki bana; "Ben... Ben, neyinim senin?" Sana bir âd bulamadım hâlâ. "Aşk'tan öte'sin!" demeyi cesaret edemedim sana. "Aşk'tan öte'yse aşk olan ne?" demeliydin o zaman. Ben, susmalı; "Bak ölürüm senin için ve cehennemi göze alırım." demeliydim o zaman. Ve ölmeliydim. Ve cehennemde sadece sen için, sadece ama sadece o kahverengi bir tül gibi uzanan o iki çift göz uğruna sonsuza, sonsuza ve sonsuza dek yanmalıydım, yanmalıydım, yanmalıydım... Belki akıllanır, belki seni bu kadar "koskoca" sevmeyi bırakırdım o zaman. Sâhî cân; akıllanır mıydım, o rengini bile bilmediğim saçlarına ateş mübâhtır; her ateş, bir mum gibi yaktığın bu câna lâyıktır, sonsuzlar boyunca günahların benim; tüm sevaplarım senin olsun demekten vazgeçer miydim?

«Mühürlü bir imlâsıydı bende aşk, zamânın;
Gençliğini yudumladığım çağlar içinde.
Denizlere düşürürdün sen siyâh âh-u zârın
Çırpınırdım bir balıkken ben ağlar içinde.
Devrik bir yürekte sürdürmez saltanâtın,
Aşk, kalmayan bir yanı, (artık) sağlar içinde.»

Sâhî cân... Cân'ımın bütün ışığı sen olmuşken, şimdi ışıksız kaldığım bu yollarda beni cânlı mı bıraktın sanıyorsun? İki cân birleşip tek cân olmuşken; Azrâil'e teslim edeceğim bir cân mı kaldı sanıyorsun? Gözlerindeki Araf'a hapsolmuşum. Asırlardır seni beklemiş, seni mahşerde on beş dakika görebilmek için seni Yaratan O Zât'a abd olmuşum. Rûyetin hülyâlarımı gonca gonca ışıklandırırken, bana tek cennet bu demiş, yımyıkık bir virânken, seni görmüş, âbâd olmuşum. Sâhî cân... Sen, düşlerde bile gözlerime bakamıyorsun! Hâlâ utangaç ve hâlâ asîlsin. Hep bir nâr oluyor, ama yakmıyorsun. Çünkü merhametsiz değilsin. Hani bir kez gözlerine baksa Kays; kalmaz onda ne akıl ne izân. Biliyorsun değil mi? Hani adını bir kez ansa Kays; bilirsin, çağırmıştır artık, rûhunu kabzedecek ölüm meleğini!

«Her yürek hicretinde, senden de bir şeyler biriktirdim;
Mühürlü dudaklarım, bir ölünün göğüs kafesinde.
Aşk, bir eski zamân akrebi sıkışan göğüs kafesimde,
Sana gazel gazel yazıldım,
Seni bir ezel yitirdim.
Her yürek hicretinde, senden de bir şeyler biriktirdim...»

Aşk, bir zaman akrebi, şıkışan bu göğüs kafesimde... Soluk alabilsem... Hep bir nefes daha al kalbim, bir nefes, bir nefes daha al kalbim diye gözlerimi semâya diktiğimde; boğazımda düğümlenen bu ızdırâbı unutup sadece soluk alabilsem... Oysa, her nefes ağır kükürt ve civâdan. Yüreğimde bir kuş var da, sanki kafesi kokuşmuş bir kabrin içi. Dûâ et bana ey kalbimin içi; hiç geç kalmasın ölüm, sensiz soluk alabilirsem!

«uçurumlar biriktirdim,
uçurumlar biriktirdim gözlerimde.
ve penceremden havalanan en son kuşları,
son bilmememdi tutunmam hayata böyle dimdik senelerce...
uçurumlar biriktirdim sonu yüreğimde başlayan,
birgün gelir atlamak için,
adını unuttuğumda,
hasretinden vazgeçtiğimde..».

Yüreğimde saklı tüm bu uçurumlar, sadece sana koşmak için. Yüreğime bir sığınak koydun; özleyince sana koşmak için. Kaldır başını Levh-i Mahfûz'a bak! Yanyana yazılmış adlarımız. Sen, ölesiye sevilmek; ben, bir pervâne gibi ışıkta yanmak için. Sen, suskunca çekip gitmek; ben, ardından sensiz kalmak için. Sen, biliyor musun ki sensizlik nasıl bir şey?! Sen, hiç sensiz kalmadın ki! Sen, zâtından uzakta hiç kalmadın ki! Sen, nefesinden hiç mahrûm kalmadın ki! Sen, acı çekmeyi hiç bu kadar... Sen, toprak olmayı hiç bu kadar... Sen, cehennemlik olmayı hiç bu kadar istemedin, istemedin, istemedin ki. Annen bile seni hiç bu kadar sevmedi ki! Sen bile seni hiç bu kadar sevmedi ki! Ölüm bile seni hiç bu kadar sevmedi ki! Sorardın hep; neden bir başkası değil, niçin ben! Niçin ben! Niçin ben! Kaldır da başını Levh-i Mahfûz'a bak! Yanyana yazılmış adlarımız...

«(ben) bir ceylanın gözlerinde erdim,
bedeli ödenmiş aşkların sırrına.
ne dayanabildi avuçların sevdâya,
ne sürgün etti beni anneleşen yüreğin.

cân verirdi tereddütsüz ölsen yüreğim,
gözyaşın bir bıçakken kanatlarıma.
yetimlerin duâsıyla korur Allah demiştin;
söz vermiştim (ben) ölmeyi dudaklarında.»

Sözümü tutamadım. Sen de sözünü tutamadın. Şimdi yarım bir cân, yarım bir beden, yarım bir rûh, yarım kalmış bir cân alınma'yım. Dûa et kalbimin içi; ölümü tuzlu bir su gibi ömrümce susayayım! Doğduğum bir sevgililer gününde mintanımı ötelere taşıyayım. Ya ölüm bana gelsin, ya da ben ona koşayım... Affet beni cânımın Gonca'sı, sözümü tutamadım...

«çekme üstümden hiç bedduâlarını,
cehenneme alışayım bu dünyâ yüzünde.
ateş mi en keskin yoksa sevdâ mı,
bir cevap bulayım bu dünyâ yüzünde.
bir çöl rengi gibi vurur ateşte (o’nun) gözleri;
her bakış, (o’nun) gözleri bu dünyâ yüzünde.
tanırım neyi görse (o’nun) gözleri;
utanırım bakışları kime değse…
ölümle nişânlı şimdi savrulan kalbim,
birgün evleneceğiz bu dünyâ yüzünde.
mantıkla yüz yerde ayrılan kalbim,
bitmedi çekeceğin bu dünyâ yüzünde.»

Tanırdım neye değse gözlerin... Neyi izliyor, kime bakıyor... Bilirdim çok uzaklardayken bile kalbin, nasıl çırpınıyor, nasıl atıyor. Penceremden bir rüzgâr esse; anlardım, yetimim saçlarımı tarıyor. Kulaklarım çınlasa, horozlar ötse; duyardım, "kıymetlim", beni anıyor. Ben de gülerdim sevgilimin yanakları gülse; bilirdim, ben gülünce onun yüzünde hep güller açıyor! Dilerdim, kalbin bir kuş olup yanıma gelse; alırdım penceremden seni içeri, gönlüm nasıl özlüyor, nasıl özlüyor... Ya şimdi nereye, nereye bakıyor gözlerin?! Boşluğa mı, hayâle mi, nereye bakıyor gözlerin?!

«var mıydın, yok muydun sorusuna bir yanıt:
«ben, sende biraz da kendimi görüyorum.» demiştin,
bir sabah sisi gibi yüzlerinde aydınlık...

göğe aynı penceresinden baktık,
aşka adanmış bir yüreğin.
ince göğsümden kanadın,
şahdamarlarımdan geçtin.»

Merak ederdim, bende gördüğün "sen" neydi, bütün benliğim senden ibâretken! Ey Sevgili, ben diye bir şey yok. Baştan başa sen olmuşum. Geçmişimden kalan hiçbir şey yok; şimdi ise istikbâlden olmuşum. Özgür doğmuşken annemden, kulun, kölen olmuşum. Merak ederdim ey Sevgili, seni bana sevdiren neydi? Kahverengi gözlerin, gözlerime hiç bakmayışın mı? Râm olmama neden neydi; buruk gülüşün, hilâl kaşın mı? Her şey senken âlem neydi; senin bir parçan, sularda dalgalanışın mı? Gözlerime bıraktığın bu hicrân neydi; susuşun, gidişin ve aldanışım mı? Hatırâna değen bu kân neydi; melekler mi öldü gökyüzünde yoksa akan bu kanlı gözyaşım mı? Aynada baktığım yüz neydi; gözlerini kaçırarak korkulu bakışın mı? Ne kaldı ki benden, senden de bir parça bulasın? Baştan başa senim sen! Kardelen'in yöneldiği Güneş, yüzlere bakmaktan bile iffetli bir gökyüzüsün. Yüz çevirir mi gökyüzü, söyle yüzünü bile kaybedenlerden!

«silinmez bir tanıkken yüzlerde aşk,
zamânın akrepten küllerinde;
hem zarftır mazrûf hem de,
nakış nakış yüzlerde aşk».

Zarfı mazrûfunda saklı şâir, yitik bir aşkın küllerinde kana boyalı. "Adı Bende Saklı" şâir, elleri kırılgan, kara bulalı. Ne kadar sitem etse haklı şâir, bu yitik kentin geri dönmeyen aks-i sedâsına... Kalem tutacaktı şâir, "Ah" değil, gecenin en tenhâsında. Adını ansan, adını ansan çıldıracaktı şâir; kavuşurdu özlediği belâsına... Bin kere, yüz bin kere kurbân olacaktı şâir, tavrına ve edâsına. Ne "Keşke hiç sevmeseydim!" diyecek ne pişman olacaktı şâir, bir kerecik ansan adını, adını ansan! Kalmayacaktı artık sensiz ve yitik bir aşkın küllerinde kana boyalı!

«sen, bensizliği bir âb-ı hâyât gibi içiyorsun;
oysa ben, cehennem bilmişim sensizliği.»

demişti sana en yakın dostlarından biri. Eklemiştim;

«ömrüme hasretten pusu kurdun,
kalbinde ölüm sessizliği.»

Kalbimdeki bu ölüm sessizliği, hayatımdan çıkıp gittiğin sana dâir... Senle zamânın durduğu âna dâir. Her şeyi unuttum, senden başka her şeyi unuttum; nefes almayı, gülmeyi ve cümle-cihânı! Tek aklımda tuttuğum anı, artık sensiz kalan bu bana dâir. Cehennem mi zor, sensiz çıldırmak mı; veremedim karârını akla, fikre ve izâna dâir... Gözlerin mi kordan yoksa yanan kalbim mi; bir bulsam cevabını bu sûi-zanna dâir... Ağyâr olan ne bilir, Levh-i Mahfûz'da yazan o söze dâir! Ne okur, ne anlayabilir, Kays'ın gönlündeki cüz'e dâir! Dile gelse aynalar, anlatsa âşıktaki bu yüze dâir... Hayâlimi çizmekten utansalar, bu sararmış yüze dâir... Yetimim...Ben, cehennem bilmişim sensizliği.......

«çöllere çizdiğim bir harf-i kaf'tın...
kanadı ellerin; ben, ellerinde kanadım.
yan bakışından ey yâr, nasıl korkardım

sanırdım cehennem, alevden, ateştendi.
çıldırmak korkusu, ölümü geçti.»

Mecnûn'un ancak adı var; gerçek âşık-ı sâdık benim! Uğrunda cehennemde yanmaya en lâyık benim! Sen bir "Gonca Kız" olsan, dikeninle yüzünü kanatan bülbül-ü âşık benim! Leylâ, adını geceden almıştı; oysa ki sen gündüzden almışsın. Şirîn için Ferhâd dağları delerdi; oysa sen, göklere ermişsin. Nasıl uzanayım sana, nasıl dokunayım sana; hayâl elbiseni baştan başa hiçliğe sürmüşsün. Aşk vadisinin diğer bütün çiçeklerini kıskançlıktan soldurup kırmışsın. Kudret kalemini, gözlerine bir kez bakanı içine hapsetmek için yüzdürmüşsün. Nasıl uzanayım sana, nasıl dokunayım sana; hayâlin bile bana mübâhken, nasıl cesaret edeyim uzanmaya o bir tek tel saçına...

«yakındı aşk gibi her duân bana.
sensizlik mübâhtı,
ve mübâhtı sensiz bir zamân bana.
toprakta yandım, gökte eridim...
değmedi bir serinlik hiçbir ân bana.

mevsimlerdi çalan bahâra ey bilsen yüreğim,
bir müphem bakışıyla dert olan bana.
derdim dermânım oldu ve dermânım derdim,
cefân bana emânetin; kavuşmak âteş-i sûzân bana.
çağlara inat, asrın tüm yalan sevdâlarına,
cân verirdi tereddütsüz ölsen yüreğim.»

Derdim, dermânımda gizli benim ey cân! Benim derdim, hem bana dermândır! Helâl görme bana sensizliği; sensiz içtiğim bir su bile bana harâmdır. Mâzûr gör, gün gelir aşkınla bir küle döndüğümde... Kays'ın kanlı yüreğini çıkarıp solmuş bir güle gömdüğümde. Rûhumdaki özlemler, hicrân dolu bir çile ördüğünde; dûâ et tam vaktidir; vuslât, bu geç kalmış bahârdır...

«acır gibi baktı ölüm,
kalanlara Arâf'ta.
acı ve sevdâ içen
gölgeler her tarafta -

- tutuşup yandırmakta aklı,
zamân geçtikçe her keder.
akla doldurur saçları,
gençleştikçe özlemler...»

Özlemler, gençleştikçe gönül ihtiyarlar. Kış'ın gelişi gibi saçları karlarla örter. Oysa bende ne kış, ne bahârlar var; sende zamân durdu cân. Sende balıklar, sâhile vurdu. Sende bülbül, âh-u zârını ağyârdan bile sakladı. Sende rüzgâr, sadece kokunu yeryüzünde dağıtan bir ürperti şimdi. Sende bir parçam kaldı ey cân; ne olduğunu hiç bulamadığım... Sende şiir bitti, haykırıp haykırıp da susamadığım... Sende ârûz bile yetim, sende ölçü bile öksüz... Sabırsız ve tahammülsüz; bir türlü nokta koyamadığım... Sende âşık, bir lâl-ü ebkem dîl; sende Kays, baştan başa yaralı bir gönül. Sende yitirdi kokusun gül, artık lezzetini duyamadığım...

Ey Beyne'l Milel Aşk! Bu kalbe hiç girme diyemedim sana!

Zaman: 27 Ocak 2010; Sevgililer Günü'ne yakın...

Akhenaton...





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: Akhenaton, 27.01.2010, 23:20 (UTC):
Teşekkür ederim :)9

Yorumu gönderen: music_art, 27.01.2010, 11:09 (UTC):
Dostum garip bi adamsın :D araştırdığın konuları ağzımın suyu akarak takip ediorum çok severek okuyorum :D ama bu adam kafayı yemiş demekten de geri durmuyorum...sonra bi bakıyorum adam normale dönmüş şiirler ve lugatimizin en nadide anlatımlarıyla aşkını haykıran bi adam :) ilginç doğrusu...



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36855915 ziyaretçi (103024291 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.