Cem Sultan
 

Cem Sultan

Hazırlayan: Akhenaton

Giriş

Osmanlı Hânedânı'nın en renkli ve o ölçüde de en talihsiz kişilerinden biri de Cem Sultandır.[1] Osmanlının devletten imparatorluğa geçiş sürecinde yaşamış olan Cem Sultan (1459-1495) Osmanlı şehzadeleri içinde ‘Sultan’ olamadığı halde "Sultan Cem", "Cem Sultan" olarak anılan kişiliği, konumu ve dramatik sürgün hayatı ile Osmanlı tarihinin hazin hikayelerinden birinin kahramanıdır. Devlet adamlığı ve şairliğinin yanında sanatçıları meclisinde ağırlaması ve onlarla şiir ve eğlence âlemleri düzenlemesi ile de tanınır.

XV. yüzyılda Batılıların Zizim adını verdikleri Cem Sultan, tarihi bir kişilik olduğu kadar hayatının trajik çizgisiyle bizde ve Batıda, edebiyata ve sanata konu olmuş bir şahsiyettir. Ağabeyi II. Bayezid ile girdiği taht mücadelesi, on üç yıl süren sürgün ve esaret hayatı ile olduğu kadar renkli kişiliği, şairliği ve şiir meclisi ile özgün bir karakter olan Şehzade Cem’in hayatı ve özellikle Rodos, Fransa ve İtalya’da geçen gurbet ve sürgün dönemi ülkemizde ve batıda geniş yankı bulmuş, hakkında pek çok eser yazılmıştır.[2]

Hayatı

Cem Sultan, Fâtih Sultan Mehmed Han'ın küçük oğludur.[3] 23 Aralık 1459 yılında Edirne Sarayı'nda doğdu.[4] Annesinin adı Çiçek Hâtun'dur. İlk terbiyesini saray hocalarından [3] ve annesinden [4] aldı. 5 yaşına gelince, bir hocaya verilerek [3] 9 yaşına kadar [4] Kastamonu sancakbeyliğine gönderildi. Eğitim ve öğrenimine burada da devâm etti.[3] O devirlerde şehzadeleri küçük yaşlardan itibaren Anadolu vilayetlerine göndermek usûldendi. Yanlarına vezirlerden biri, "lala" sıfatıyla verilir ve bu sûretle idarî işler öğretilirdi. Cem Sultan, Kastamonu'da 4 sene kaldı. Bu süre zarfında ilim ve edebiyat tahsiliyle meşgûl oldu.[4]

Fâtih Sultan Mehmed, 1473'te Uzun Hasan üzerine yürürken, Cem'i Edirne'de bırakarak Rumeli'nin korunmasını ona verdi.[1] II. Mehmed’in Anadolu’da Uzun Hasan’a yenik düştüğü dedikodusuna kanarak padişahlığını ilan etme düşüncesine kapıldı. Otlukbeli zaferini kazanarak İstanbul’a dönen II. Mehmed, oğlunun aklını çelenleri cezalandırdı.[5] Otlukbeli savaşından zaferle dönülmesinden ve [1] 1474'te büyük oğlu veliahd Mustafa'nın vefâtı üzerine Cem'i Konya'nın Karaman eyâletine gönderdi. Cem Sultan Konya'da kaldığı müddet zarfında, tahsilinin yanı sıra ata binmek ve her türlü silâhları kullanmakta büyük bir mahâret kazandı.[3] İdârî işlerin yanında, tahsiline de devam etti.Berâberinde lalası Gedik Ahmed Paşa'dan başka, Frenk Süleymân, Hâtibzâde Nâsuh, Defterdâr Ahmed, Sofu Hüseyin ve Çaşnıgîrbaşı İlyas, Şirmerd Ağa gibi şahsiyetler le bazı Türk, Rum ve İtalyan olan tanınmış ilim adamları vardı. Bunların hepsi de siyâset, ilim, şiir, sadâkat ve fazîletleriyle bilinen ve tanınan kişilerdi.Cem sultan, 6 seneden fazla kaldığı Konya'da, bu zâtların her birinden çeşitli ilimler öğrendi. İlk şiirlerini burada yazdı. Konya yılları, maddî ve mânevî terbiyesi bakımından gerçek bir mektepti. [4] Sağlam yapılı bir genç hâline gel[3]miştir. O kadar ki, Sultan Alâaddin'in gürzlerine pek çok halka ekleten Cem'in, onları kullanmakta büyük bir ustalık gösterdiği, "Vâkıât-ı Sultân-ı Cem"de kaydedilmiştir.[1]

Şehzâde, Karaman eyâletinde [3] saray, bedesten ve çarşı yaptırıp adaletle davrandığından çok sevilmiş, [1] halkın muhabbet ve teveccühünü kazan[3]mıştır. Konya'dan ayrılırken halkın Cem'i gözyaşları içinde uğurlaması, bu kuvvetli sevginin sonucudur.[1]

1481'de Mısır Seferi'ne çıktığı tahmin edilen Fâtih Sultan Mehmed Han, Gebze'de hastalanarak vefât ettiğinde [3] Cem, 23; ağabeyi şehzâde Bâyezîd ise 34 yaşındaydı. Her iki şehzâde de iyi yetişmişti. Cesûr ve hareketli olan Cem Sultan, daha çok seviliyordu. Fatih Sultan Mehmed Hân da Cem'i çok sevdiğinden, Kânûnnâme-i Al-i Osman'da şehzâdelere yazılacak hükümlerin lakapları bahsinde; "Vâris-i mülk-i Süleymânî... Oğlum Cem" diye yazdırmıştı.[4]

Fatih'in son zamanlarında Cem Sultan ile II. Bâyezid arasındaki saltanat rekabeti, iyice kızışmıştı. 3 Mayıs 1481'de Fatih'in ölümüyle Sadrazam Karamanî Mehmed Paşa, bir yandan bir karışıklığa meydan vermemek için cenazeyi gizlice İstanbul'a naklettirirken, bir yandan da iki şehzâdeye gizlice haberci gönderdi. Bâyezîd'in bulunduğu Amasya'ya gönderilen haberci yerine ulaşırken, Cem'e gönderilen haberci, [1] yolda Şehzade Bayezid'in kayınbabası ve [7] Anadolu Beylerbeyi Sinan Paşa tarafından öldürtüldüğünden, Cem, durumu vaktinde öğrenemedi.[1]

Yeniçerilerin baskısıyla daha önce haber verilen Şehzâde Bâyezîd, İstanbul'a gelerek tahta geçti. Aradan çok geçmeden durumu öğrenen Cem Sultan, bâzı teşvikçilerin tavsiyeleri ile saltanat iddiasında bulundu ve [4] babasının yerine tahta çıkan İkinci Bâyezîd'e  muhâlefet etti. Cem, Bâyezîd'in aksine, babasının pâdişahlığı zamânında doğduğunu, bu yüzden Uzun Hasan Seferi sırasında babasına vekâlet ettiğini belirterek, asıl kendisinin tahta geçmesi icap ettiğini iddiâ ediyordu.[3] Etrafına asker toplayarak Bursa üzerine yürüdü. Karşısına çıkan Ayas Paşa kumandasındaki kuvvetleri bozguna uğrattıktan sonra Bursa'ya girdi. Kendisini sultan ilan edip adına para bastırdı. Hutbe okuttu ve 18 gün saltanat sürdü.[4] O, artık şehzâde değil sultandı. II. Bâyezîd, Cem'in imparatorluğu paylaşma isteğini reddetti.[1]

Etrafına oldukça mühim bir kuvvet toplamaya muvaffak olan Cem Sultan, mücâdelesine devam etmekte kararlı idi. İki ordu, 20 Haziran 1481'de Yenişehir Ovası'nda karşılaştı. [4] Yapılan savaşta, daha önceden çeşitli vaatlerle kandırılan Cem'in adamlarından Astinoğlu Yakup Bey'in Cem'e ihanet ederek adamlarıyla Bâyezîd'in safına geçmesi, Cem'in öteden beri dost bildiği, lalası [1] Gedik Ahmed Paşa'nın da Cem'e ihanet ederek Sultan İkinci Bâyezîd'le birleşmesi [3] ve nihayet Cem'e yardım eden Karamanoğlu'nun savaştan çekilmesi [1] üzerine Konya'ya çekilmek zorunda kaldı.[3] Bu çekilme esnasında geçirdiği bir kaza sonucunda ayağından yaralandı. Konya'da ancak 3 gün kalabilen Cem Sultan, annesini, hanımını ve çocuklarını yanına alarak [3] 40 kişilik mahiyetiyle [1] şehirden ayrıldı. Tarsus, Antakya ve Halep yoluyla Mısır'a gitti. Kendisine katılanlarla mahiyetinin sayısı, 300'ü buluyordu.[3]

Cem Sultan, Kahire'ye girişinde Sultan Kayıtbay tarafından merâsimle karşılandı.[3] Mısır Sultânı, «Sen, benim oğlumsun...» diyerek Şehzâde'yi teselli etti ve ona çok yakınlık gösterdi.[4]

Cem, 20 Aralık 1481'de (kimi kaynaklarda 1482) Kayıtbay'ın müsadesini alıp hac farîzasını yerine getirmek üzere annesi ve karısı ile birlikte Mekke ve Medine'ye gidip, 12 Mart 1482'de Kâhire'ye geri döndü.[1][4] Cem Sultan, burda II. Bâyezîd'e yazdığı ve içinde bulunduğu durumunu anlatan mektubuna aldığı cevapta, padişahlık arzusundan vaz geçmesi halinde kendisine yılda bir milyon akçe tahsis edileceği bildiriliyordu.[1]

Bu arada eski Karaman beyi olan Kasım Bey ve Ankara sancakbeyi Trabzonlu Mehmed Bey'den halkın sultan Bâyezid'den yüz çevirdiği, kendisini beklediğini yazan mektuplar aldı.[4] Kasım Bey, Cem'i tahrik ederek Karaman beyliğini yeniden kurma düşüncesindeydi. Bu durum karşısında tekrar ümide kapılan ve bir defâ daha şansını denemeye karar veren Cem Sultan'ın, Konya ile Ankara'ya karşı bizzat giriştiği taarruz, başarısızlıkla netîcelendi.[3] Mehmed Bey'in Çubuk ovasında Süleyman Paşa ile yaptığı savaşta öldürüldüğünü öğrenen Cem Sultan, planı değiştirerek Ankara'yı ele geçirmeyi planladıysa da II. Bâyezîd'in hızla ve büyük bir kuvvetle ilerlediğini duyunca [1] önce Akşehir'e sonra da Kasım Bey ile birlikte Taşeli'ne çekilmek zorunda kaldı. Kendisini takip ederek Konya Ereğlisi'ne gelen Sultan İkinci Bâyezîd'le yeniden müzâkerelere girişti. Ancak bu müzâkereler de diğerleri gibi netîcesiz kaldı. Çünkü onun Kudüs'te oturmasını teklif eden Sultan İkinci Bâyezîd'e karşılık Cem Sultan, Osmanlı topraklarında hâkim olacağı bir bölgenin kendisine tahsis edilmesi husûsunda ısrar ediyordu. Bunun üzerine kardeşi ile uğraşan Sultan İkinci Bâyezîd'in kendisine bâzı tâvizlerde bulunacağını ümit eden Kasım Bey'in teşviki ile Cem Sultan, nihâyet Rodos şövalyelerine mürâcaat etmeye karar verdi. 29 Temmuz 1482 günü, Rodos limanında karaya ayak bastı. Talihsiz şehzâde için, 12 yıl 7 ay sürecek ve sonu ölümle noktalanacak olan acı gurbet hayâtı, artık başlamış oluyordu.

Rodos şövalyelerinin başı olan Pierre d'Aubusson, daha önce imzâladığı bir senetle Cem Sultan'a istediği zaman Rodos'tan ayrılabilme hakkını tanımıştı. Ancak bu sözünü çabuk unuttu. Şehzâdeyi elde tutmakla Sultan Bâyezîd Hana istedikleri yolda anlaşma yapmaya ve adalarını Osmanlıların fethinden kurtarmaya, aynı zamanda para koparmaya muvaffak olabileceğini umuyordu. Ancak Cem Sultan'ın Türk topraklarına yakın olan bu adada bırakılması, tehlikeli olacaktı.[3] Sultan'ın müdahelede düşünen şövalyeler, Cem'in Rodos'ta kalmasına izin vermediler. Cem Sultan, 34 gün Rodos'ta kaldıktan sonra, Eylül ayının ilk günü, Fransa'ya gönderilmek üzere 300 kişilik mahiyeti ile birlikte yola çıkarıldı. Sıkıntılı geçen deniz yolculuğu, 46 gün sürdü ve Nis'te karaya çıktı.Şehrin güzelliği, dikkatini çekti. Gönlünü dindirip acılarını unutmak için Türkçe ve Farsça şiirler yazdı. Bu şiirlerden birinin bir beyti şöyledir;

«Acâib şehr imiş bu şehr-i Nîs'te,
Ki kalur yânuna her kim itse.»
[4]

Cem Sultan, bir müddet Nis'te [3] ikamet ettikten sonra buradan Chamber (Şambri) ve Rumilly kalelerine nakledildi. Rumilly'de iken Savua dükası I. Carlo, Cem Sultan'ı şövalyelerin elinden kurtarmaya çalıştı ise de durumu öğrenen şövalyeler, Cem'i Puet (Puy) şatosuna götürdüler.[4] Cem Sultan, bir müddet burada ikâmet etti.[3]

Kardeşi Cem Sultan'ın Avrupa'ya gitmesi ve Hıristiyanların eline geçmesi, II. Bâyezîd Han'ı çok zor durumda bıraktı. Buna rağmen hânedânın şerefini korumaya dikkat etti.[4] Şövalyelerin reisi d'Aubusson ile Sultan İkinci Bâyezîd arasında bir antlaşma imzâlandı. 7 Aralık 1482 târihli bu antlaşmaya göre her senenin 1 Ağustos gününde Cem Sultan'ın bakım masrafı olarak, Rodos'a her yıl 45.000 düka altını ödenecekti.

Şövalyeler 6,5 yıl ellerinde tutmaya muvaffak oldukları Cem Sultan'dan âzami derecede istifâdeye bakıyorlardı. Bu arada Avrupa'da Cem Sultan'ı elde edebilmek için yoğun siyâsî faaliyetler vardı. Papa, Fransa, Napoli, Macaristan, Venedik doçu ve hattâ Memlük Sultanlığı, bu gâye ile şövalyelere câzip tekliflerde bulunuyorlardı.[3]

Memlük sultânı Kayıtbay, Cem'i vermesi için Fransa kralı 11. Louis'e bir milyon düka altını ödeyeceğini bildirdi. Fakat Papa, Şehzâde'nin ancak Romada muhafaza edilebileceğini söyleyerek, yeni bir haçlı seferi için ancak kendisinin Avrupa'yı ayağa kaldırabileceğini söylüyordu. Bu arada Sultan'ın 11. Louis'e gönderdiği elçi Hüseyin Bey, Savua'dan geçerken Cem'le görüşmek istedi ise de izin verilmedi. 30 Ağustos 1483'te kral Louis ölünce şehzadeyi muhafaza etmek zorlaştı. Bu durum karşısında şövalyeler, Cem Sultan'ı Sassenape Şatosu'na götürdüler.

Şövalyeler, her taraftan gelen tehditlerden bıkıp usandıkları için Şehzade'yi yüklü bir para karşılığında Macaristan kralı Matthius'a teslim etmeye karar verdiler.  Bu duruma Venedik, şiddetli bir biçimde karşı çıktı. Avrupa devletleri, Cem'e sahip olabilmek için birbirleri ile savaşacak kadar ileri gittiler. Sultan Bâyezîd han, kardeşinin papaya teslim edilmesini istemiyordu. Zira şimdiye kadar düzenlenen bütün haçlı seferleri, daima papanın teşebbüsü ile olmuştu.

Sultan, 1488'in sonlarına doğru, Fransa kralı 8. Charles'e kardeşini hiçbir siyâsî teşebbüse alet etmeden muhafaza ettiği takdirde, yıllık 50.000 duka altın ödeyecekti. Kral, Sultan Bâyezîd'in teklifini kabul etmek istedi ise de şövalyeler, 5 Ekim 1488'te Şehzade'yi teslim etmek için papa ile anlaştılar.[4]

Cem Sultan'ın Alman İmparatorluğunun eline düşmesi ihtimâlinin belirmesi üzerine endişeye düşen Fransa, onun Papa'nın himâyesine verilmesini kabul etti. Bu faaliyetlerden şüphelenen Cem Sultan, Bâyezîd'e gönderdiği bir mektupta kendisini küffâr elinde bırakmamasını istedi. Nihâyet Toulan'dan yola çıkan Cem Sultan ve maiyeti, Mart 1489'da Roma'ya vardı. Burada büyük bir törenle karşılanarak Vatikan Sarayı'na yerleştirildi.[3]

Papa 8. İnnocent (Innocentius), 14 Mart'ta merasim elbiselerini giymiş bir vaziyette Vatikan Sarayı'nın kabul salonunda Cem Sultanı karşıladı. merasimde Roma'daki elçilerle Roma'nın kardinalleri de hazır bulundular. Daha önce protokol görevlileri, imparatorların bile papanın ayaklarını öptüklerini, kendisininse biraz olsun eğilmesini istediler. Düşman elinde esir olmasına rağmen asâlet ve vakârından asla tâviz vermeyen Cem Sultan;

«Dediğiniz kimseler, Papa'dan mağfiret umdukları için ayaklarını öperlermiş. Halbuki ben, mağfireti yalnız Allah'ımdan bekler ve umarım. Bu hususta papaya hiç bir ihtiyacım yoktur. Ölüme râzı olurum; ama dinime ihanet etmem ve dinime zarar verecek hiç bir harekette bulunmam. Ben, aranıza ahit ile gelmiş yalnız bir kimseyim. Bunca müddettir beni zulüm ile hapsettiniz. Nihayet; "Seni papa çağırıyor!" diyerek buraya getirdiniz. Artık bundan sonrasını nasıl isterseniz öyle yapınız!»

dedi.[4] Teşrifât memurunun bütün ısrarlarına rağmen kavuğunu çıkarmaya ve diz üstü çökmeye râzı olmayarak, doğru Papa'nın yanına gidip ona ve yanındaki kardinallere başıyla selâm verdi. Papa da, boynuna sarılarak onu kucaklayıp öptü. Papa ile görüşmelerinde Avrupa'ya ne maksatla geldiğini anlatarak, artık Mısır'a gidip âilesiyle berâber olmaktan başka bir emeli kalmadığını açıklayan Cem Sultan, Papa'nın aracılığını istedi. Ancak Cem Sultan'ın üzüntüsüne iştirâk etmiş görünüp onunla birlikte gözyaşı döken Papa, hakîkatte onu âlet ederek Osmanlılar üzerine bir Haçlı seferi açmak emelinde olduğundan, Macaristan'a gitmek tavsiyesinde bulundu. Cem Sultan'ın böyle bir hareketin, İslâm âleminde lânetle karşılanacağını belirtmesi üzerine de, Papa, Lâtince ağır bir cümle kullandı; [3] Papa'nın, Latince anlamadığı zannettiği Cem Sultan'a: "Öyleyse burada it gibi sürün!" demesine karşılık olarak Cem Sultan, Papa'ya şöyle dedi: "Sizin elinize düşen, itten beter olmayacaktır da da ya nice olacaktır" diye cevp verdi. [6] Aynı dili bildiği anlaşılan Cem Sultan'ın bu mukâbelesinde papayı mahcup ettiği görüldü. Papa İnnocent, Cem Sultan'ı, Hıristiyan yapabilirse, Haçlı seferinin gerçekleşeceğini ve Osmanlıları Avrupa'dan atmanın mümkün olabileceğini sanıyordu. Bu sebeple birgün, kendisiyle görüşürken Hıristiyan olmasını resmen teklif etti. Ama yanılmıştı. Cem Sultan, kendisine değil, Osmanlı pâdişahlığı, hattâ bütün dünyânın pâdişahlığı pâyesi verilse, dîninden dönmeyeceğini sertçe bildirdi.[3]

Cem'in ikametine sarayın en geniş dairelerinden biri tahsis edildi. Durumu öğrenen sultan Bâyezîd, bir elçi ile kardeşinin bakımı ve masrafları için 40.000 altın gönderdi.[4]

Papa, Cem Sultan'ı serbest bırakma tehditleriyle de Osmanlı fetihlerini durdurmuştu. Bu olay, ileride Şehzade katli için de önemli bir mesnet teşkil etmiştir.[7]

Papa İnnocent'in 1492'te ölümü üzerine yerine 6. Alexandre Burgia seçildi.[3] Papa Alexandre, Sultan Bâyezîd'e 300.000 altın verildiği takdirde Cem Sultan'ı öldürebileceğini bildirdi. Bâyezîd Han, bu teklifi kabul etmedi.[4] 1494 yılında İtalya sınırını aşarak Roma'ya giren Fransa Kralı 8. Charles, papa ile anlaşarak Cem Sultan'ı yanına aldı. Cem Sultan 28 Ocak günü Fransız ordusu ile Roma'dan ayrılarak Fransızların Napoli seferine iştirâk etti ve birçok kalelerin zaptına şahit oldu. Napoli Krallığının mukâvemetinin kırıldığı sıralarda Cem Sultan'da hastalık belirtileri ortaya çıktı. Bir müddet sonra, hastalık daha da ilerleyerek, yüzü ve boynu şişti. Artık ata binecek hâli kalmadığından sedye ile naklediliyordu.

Cem Sultan, böyle bir durumda bile dâimâ,

«Yâ Rabbî! Eğer bu kâfirler beni bahâne edip Müslümanlar üzerine yürümeye kalkarlarsa, beni o günlere eriştirme, canımı al!»

diye duâ ediyordu. Nihâyet 25 Şubat 1495 Çarşamba sabahı, şehâdet getire getire rûhunu teslim etti. Cem Sultan o sırada 35 yaşındaydı.

Cem Sultan'ın hastalık veya zehirlenme netîcesinde öldüğüne dâir muhtelif rivâyetler vardır. Osmanlı müellifleri, genellikle papa 6. Alexandre tarafından gönderilen bir berberin [3] "tofana" adında ve [8] etkisi  2-3 hafta içinde görülen [1] zehirli ustura ile Cem Sultan'ı tıraş ettiğini ve ölümüne sebep olduğunu bildirmektedir.

Haberin İstanbul'a ulaşmasından sonra, Sultan Bâyezîd'in emriyle dükkanlar, çarşılar kapatıldı, fakirlere para dağıtıldı. Ülkedeki bütün câmilerde gâib cenâze namazı kılındı.[3]

Cem Sultan'ın ölümü kimseye haber verilmeden; cenazesi, adamlarından Kapıcıbaşı Sinan Bey ve Celal Bey tarafından yıkandı. Sonra kendi tülbendi ile kefenlenip orada bulunan 6-7 kişi tarafından cenaze namazı kılındıktan sonra ölüm haberi çevreye duyruldu. Naaşı, kurşun bir tabuta konularak sarayın bahçesine defnedildi.[4]

Cem'in dirisi gibi cesedi de bir süre vatan dışında kalmış, dirisinden olduğu gibi ölüsünden de bir şeyler elde edebilmek düşüncesi ile  hareket eden Papa 6. Alexandre'nin itirazlarına rağmen II. Bâyezîd'in teşebbüsleri sonunda, [1] Cem Sultan'ın tabutu, ancak 1499'un Ocak ayında İstanbul'a getirilebilindi. Bursa'ya gömülerek ağabeyi Mustafa'nın yanına, [4] bugün "Mustafa-i Atîk" denilen türbeye  defnedildi.[1]

Cem Sultan, vefat etmeden önce maiyetindeki beyleri yanına çağırarak bir vasiyetname hazırlatmıştı. Vasiyetname, şöyleydi;

«Allah-u Teala'nın emri vâkî olduğu zaman, haberi kardeşime bildiresiniz. Ne vech ile olursa olsun, benim tabutumu kafir memleketlerinde komasın! Ehl-i İslam memleketine çıkarsın ve bütün borçlarımı ödesin. Annemi, kızımı ve diğer yakınlarım ile hizmetimde bulunan adamlarımı himaye eylesin.»

Sultan Bâyezîd, kardeşinin bu vasiyetine uyup adamlarının her birine memuriyet vererek gönlünü aldı.[4]

Cem'in Rodos'a sığınmış oğlu olan Murad, 1522'de adanın alınmasından sonra oğlu ile birlikte öldürtülmüş, iki kızı ve karısı, İstanbul'a götürülmüştür. Cem'in Kahire'de bulunan ve oğlunu kurtarmak için yıllarca çaba gösteren annesi Çiçek Hâtun da 1498 yılındaki vebâ salgını sırasında vefat etmiştir.[1]

Fiziksel Görünümü ve Kişiliği

Cem Sultan, uzun boylu, [4] mavi gözlü, uzun kirpikli, çoğunlukla sola doğru büktüğü dudakları kalınca, babası gibi doğan burunlu, kulakları ve çenesi küçük, [9] tıknaz, hafif sakallı, vakûr ve çevik bir gençti. Ölçülü ve ağır davranışlıydı. Sözünün eri, atılgan bir insandı. Fransa kralı 8. Charles ile görüşmelerinde yanında bulunan Sanuto, Cem Sultan'ın müdhiş bir harp adamı olduğunu anlayarak;

«Bu Şehzâde'nin Osmanlı tahtına geçmeyişi, Hıristiyan âlemi için Tanrı'nın lütfudur.»

demekten kendini alamamıştır.[4]

Cem Sultan, şâir ve edip ruhlu bir zât olup, Dîvân'ı vardır. Avrupa'da bulunduğu müddetçe Fâtih Sultan Mehmed'in oğluna yakışır sûrette hareket edip, herkesin gıpta ve sevgisini kazanmıştı. İsmi, bütün Avrupa'da şöhret buldu.[3]

Sanatı ve Edebî Kişiliği

Cem Sultan, gerek kişiliği gerekse aktörü olduğu olaylar itibariyle döneminin ilginç bir şahsiyeti olarak Doğu’nun ve Batı’nın tarihyazımında yerini almıştır. Zeki, entelektüel, sevilen bir kişilik olan Cem, babası II. Mehmed’in ölümünün ardından ağabeyi II. Bayezid’e karşı giriştiği taht mücadelesini kaybedince Batı’ya sığınmıştı. Önce Rodos’a, daha sonra Fransa’ya geçen Cem’e, kimileri tutsak ve rehin gözüyle, kimileriyse Osmanlı tahtının varisi bir ‘konuk’ gözüyle bakmıştır. Ama felsefeye, sanata, şiire karşı ilgisi olan bu genç şehzadeye Batılıların sevgi ve saygı duyduğu, keza Cem’in de kültürünün ve kendinden emin tavrının verdiği güçle bu topraklarda kendini yabancı hissetmediği bir gerçektir.[10]

Cem Sultan, şiirlerinde Bursalı Ahmed Paşa'nın tesirinde kalmıştır. Böyle olmakla beraber, taklitçi bir şair değildir. Gurbette bulunduğu yıllarda, içli şiirler yazmıştır. Şiirlerinin bir kısmında lirizm hakimdir. Gazellerinde, gezdiği memleketlere ait izlerden başka, hacca dair sık sık imalar, hac ıstılahları ile yazılmış mazmunlar vardır. Şiirlerinde yer yer kendisinden bahseder. Ayrıca; Şeyhî, Necâtî ve Nizâmî'nin de tesiri görülür. Farsça'yı çok iyi bilir. Zamanına kadar yetişen büyük İran şâirlerini çok iyi tanıyan Cem Sultan, bunlardan istifade ederek bir çok nâzireler de yazmıştır. Türkçe ve Farsça olmak üzere iki Divan'ı vardır.

Cem Sultan, bilim ve sanat adamlarını yanından ayırmadığı için, şâilerden bir kısmı, onu gurbet hayatında bile yalnız bırakmamışlardır. Yanından hiç ayrılmayan Sa'dî, Haydar, Sehâî, La'lî, Kandî, Şâhidî adlı şâirlere "Cem Şâirleri" adı verilmiştir. Bunların en tanınmışı, "Cem Sa'disi" diye bilinen Sa'di'dir.[4]

Eserleri

Cem'in 10 yaşında iken Selmân-ı Savecî'den, babası Fatih Sultan Mehmed adına "Cemşîd-ü Hurşîd" adlı bir mesneviyi nazım halinde tercüme etmesi ve bir "Farsça Divan"ının bulunması, onun ne derece Farsça bildiği hakkında yeterli bir fikir vermektedir. Ayrıca bazı münşeat kitaplarında (Örneğin Feridun Bey'inkinde) Farsça mektupları da bulunmaktadır. Prof. Dr. İsmail Hikmet Ertaylan, Cem'in Farsça'yı Türkçe'den iyi yazdığını kaydetmektedir.

Cem Sultan'ın diğer bir eseri de, yalnızca Üniversite kütüphanesi Türkçe Yazmalar bölümü 5474 numaralı kayıtlı Türkçe Divan'ı ile birlikte bulunan "Fâl-ı Reyhân-ı Sultan Cem"dir.

Cem'in en tanınmış, sevilmiş eseri, İstanbul ve Anadolu kütüphaneleri ile özel kitaplıklarda yazma nüshaları bulunan "Türkçe Divan"ıdır. Onun bu eseri, bugüne kadar eski veya yeni harflerle akademik olarak basılmış bulunmamaktadır.[1]

Cem Sultan'ın Şiirlerinden Örnekler

GAZEL II

I. Beyit

Şîrin tudagun "Çeşme-i Hayvân" olacakdur
Rengin, yanağun gün gibi tâbân olacakdur

Tudak: Dudak
Çeşme-i Hayvân: İçeni ölümsüzlüğe kavuşturan efsanevî su; güzel kadınların dudağı, âb-ı hayat.
Tâbân: Işıklı, parlak.

Anlamı: (Ey sevgilim,) senin o şirin dudağın, beni ölümsüzlüğe ulaştırıp, yanaklarının rengi, (tıpkı) gün gibi ışıl ışıl parlayacaktır.

II. Beyit

İd ayı mıdur yoksa kemân mı kaşun iy dost;
Her neyse, gönüli onlara kurbân olacakdur

İd: Bayram.
Kemân: Yay, yayı andıran, hilalimsi.

Anlamı: Ey dost, kaş(lar)ın bir bayram ayı (nda görülen o hilal) mi yoksa yay mıdır? Her neyse (ikisinden hangisi olursa olsun), onlar, benim gönlüm, onlara (o kaşlara, kaşların o duruşuna) fedâ olacaktır.

III. Beyit

La'lün dermiş öldürürem beni, işitdüm
Ol 'ahde iverem sormaga kaçân olacaktır.

La'l: Dudak, kırmızı ve değerli süs taşı, kırmızı, al. Divan şiirinde renginden ötürü sevgilinin dudakları yerine kullanılır.
'Ahd: Ant, yemin, söz verme.
İv-mek: Acele etmek.
Sor-mak: Sormak, sual etmek; bazen de öpmek.
Kaçan: Nasıl, ne sûretle, ne zaman, vakta ki, ne zaman ki...

Anlamı: (Ey sevgili,) işittim ki (o kırmızı) dudakların(la), beni öldüreceğinden bahsediyormuş(sun). (Ben, söylediğin) bu söz üzerine (söyle,) seni öpmekte nasıl (bu kadar) aceleci davranabilirim?

IV. Beyit

Sordum dehenün sırrını hışm eyledi gamzen
Hey dimez isen yok yere bir kân olacakdur

Sor-: Sormak, öpmek.
Dehen, dehân: Dudak, ağız.
Hışm: Kızgınlık, öfke.
Gamze: Süzgün bakış, naz ile bakma, sevgilinin yan bakışı, kimi zaman da yanaklardaki çukurlar.

Anlamı: (Ey sevgilim, ) sana dudaklarının (bu) sırrını sorduğumda, nazlı bakışların (bana) kızgınlıkla baktı. Eğer (bana bu sırrı) söylemeyeceksen, (gönlüm,) boş yere kana bulanacak.

V. beyit

Yüzüni koyup zülfüne varmazdı dil-i Cem,
Bilseydi ki bu resm'e perîşân olacakdur.

Yüz: Çehre, simâ.
Zülüf: Yüzün iki yanından sarkan saç lülesi, sevgilinin saçları.
Dil: Gönül, kalp, yürek.
Resm: Tarz, üslup, âadet, usul, çizme, yazma, iz, eser, nişân.
Perîşân: Dağınık, karışık, kaygılı, kederli.

Anlamı: (Ey sevgilim,) Cem'in gönlü, (senin) bu davranışınla (incinip) perişan olacağını bilseydi (eğer); varıp da yüzünü zülfüne (saçlarına) sürmezdi.[11]

GAZEL V

Sana ne gam ki benüm gibi durur cümle sana
Gam, banadur ki senün gibi değil kimse bana

Sinüme uğrayacak n'ola söğüp geçse rakîb (diğer âşıkların)
Ki melek dahı kılur kabr-i garîb üzre du'â

Çün bilürsin ki perîler(in) yeri virâne olur
Bir nefes gitme gönülden çü perîsin sanemâ

Tınmadı la'li tabîbi lebin (dudağın) emsem diyecek
Dedi hâli ki açılmadı dahı dâr-ı şifâ

Bûse andum ben umardım ki lebi (dudağı) diye "Ne'am" (Evet)
Kamet-ü zülgini arz eyledi, güldü, dedi: "Lâ"
(Hayır)

Ey sanem (put gibi güzel) üstüne yaprak gibi titrer çü gönül
Düşse her lahzada sen servün ayağına n'ola

Rişte-i Cân-ı Cem-i büktü mahabbet eli kim
Nazdan tâ dike ol, kadd-i hırâmâna kabâ.

GAZEL IX

Yüzüne öykünse gül olmaz acep
Kim, açılmış yüzlüde olmaz edep

Zülfünü yüzünde gören der senün
Kim, görüptür bir arada rûz-ı şeb

Tâlib-ı aşk (aşk talibi) olan ey matlub-ı cân (bu canın gönül verdiği)
Can virüp her-dem seni eyler talep

Bî-sebep (sebepsiz yere) niçün idersin kan didüm
Dedi hükm-ü şâhide olmaz sebep

Gül hayâdan derleyüp olur gül-âb
'Arz-ı ruhsâr eylesen ey gonce-leb
(ey gül dudaklı)

Zülf-ü ruhsârın gâmından âhhh kim
Gözlerim âb akıtır her rûz-ü şeb

Şişe-i gönlün Cem'ün ey cn sıma
Kim bu şehr-i Konya'dur; sanma ki Halep

GAZEL CCCXL

Sîne-i mecrûhuma gamzen urur çün yarayı
Ey sanem, çok görme ben bî-çâreye sen çâreyi.

Asmân-manend olursa âsitânun yaraşur
Yaşlarum yir yir çü ta'yîn ide her seyyâreyi.

Leblerün bir kez dise; "Ey âşık-ı bî-çâre, gel!.."
Cân-ı şîrînden çıkarur âsık-ı bî-çâreyi...

Müşg gibi kan yudaldan hâl-ü hattun yâdına
Bî-karâr itdi kara zülfün bu ben âvâreyi

Çünki her bir pâresi, bir meh hevâsında yiler
Kanda bulursın sen ey Cem, bu dil-i sad-pâreyi...
[1]

Kaynaklar

[1] Doç. Dr. İ. Halil Ersoylu, "Cem Sultan'ın Türkçe Divan'ı", Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Dil Kurumu Yayınları: 543, Ankara 1989.
[2] Yard. Doç. Dr. Nesrin Tağızade-Karaca, "Batılı Üç Eserde ‘Romantik Kurban’ Cem Sultan", Başkent Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve.Edebiyatı. Bölümü / Ankara, www.yesevi.edu.tr/yayinlar/view_file.php?file_id=11
[3] Yeni Rehber Ansiklopedisi, "Cem Sultan" maddesi, İhlas Gazetecilik, İstanbul 1993.
[4] Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi, "Cem Sultan" maddesi, c. II, s. 101-105.
[5] www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=1421
[6] www.osmanli700.gen.tr/kisiler/c2.html
[7] tr.wikipedia.org/wiki/Cem_Sultan
[8] iktibas.net/yazi.php?seri=95
[9] icemsultan.wordpress.com/
[10] www.ilknokta.com/urun/49406/Osmanli-Sehzadesi-Cem-Sultan.html
[11] Akhenaton, "Cem Sultan'in 2. Gazelinin Tahlili", 2001, Üniversite Eski Türk Edebiyatı ödevi.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36921224 ziyaretçi (103140405 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.