Cengiz Aytmatov, I
 

Cengiz Aytmatov

Cengiz Aytmatov, I

Hazırlayan: Akhenaton

Hayatı

Ünlü Kırgız yazarı, çevirmen, gazeteci ve politikacı, 12 Aralık 1928'de Kırgızistan'ın Talas Eyaleti'ne bağlı Şeker Köyü'nde doğdu.[1] Babası Torekul Aytmatov, Sovyet Kırgızistan'ında seçkin devlet adamıydı. Ancak 1937'de tutuklandı ve 1938'de kurşuna dizildi. Tatar kızı olan annesi Nagima Hamziyevna Abdulvaliyeva, tiyatro aktrisiydi. "Cengiz" ismi, Cengiz Han'dan esinlenerek konuldu.[2]

Aytmatov, ilköğrenimini doğduğu köyde tamamladı.[3] Gençliği sıkıntılı bir döneme denk gelmişti. O dönemde zaten yeni yerleşmeye başlayan siyasal sistem, bir de savaşla mücadele etmek zorundaydı. Çok genç yaşta çalışmaya başladı; çünkü II. Dünya Savaşı'nın SSCB üzerindeki etkileri gençleri de etkiliyordu, yetişkinler savaşta olduklarından, gençlere büyük iş düşüyordu. On dört yaşında köyündeki sekreterliğe girdi. Burada tarım makinelerinin sayımı, vergi tahsildarlığı gibi işlerde çalıştı.[2]

1946'da Jambul Veteriner Teknik Okuluna girdi. Bu okuldan mezun olduktan sonra Kırgızistan Tarım Enstitüsüne devam etti ve buradan 1953'te veterinerlik diplomasıyla mezun oldu. 1956-1958 yılları arasında Gorki Yüksek Edebiyat Bölümünde okudu. Daha sonra, Moskova Üniversitesi Edebiyat Fakültesine devam etti.[3]

Yazarlığa 1952'de başlayan Aytmatov, 1959'da Kırgız Pravdası gazetesinde muhabir oldu. Daha sonra "Povesti Gori Stepey" (Dağlar ve Steplerden Masallar) adlı öykü kitabıyla büyük ün kazandı. Bu eseri, 1963'te Lenin Ödülü'ne lâyık görüldü ve bu ödül onu aynı zamanda "en genç Lenin Ödüllü yazar" da yaptı.[1] 1968'de Kırgızistan milli yazarı seçildi. Gorbaçov döneminde Sovyet Parlamentosu Kültür ve Ulusal Diller Komitesi Başkanlığı ve Sovyet Yazarlar Birliği Sekreterliği görevlerinde bulundu. Sovyetler Birliği dağılmadan önce ilgili Komitenin beş danışmanından biri oldu. Bağımsızlık sonrası Kırgızistan'ın Lüksemburg, Hollanda ve Belçika büyükelçilikleri görevlerini yürüttü.[3]

Ünlü Kırgız Yazar Cengiz Aytmatov, böbrek yetmezliği sonucu tedavi gördüğü Almanya'nın Nünberg kentindeki hastanede 10 Haziran 2008 günü hayatını kaybetti. Kırgızistan'da 2008 yılı, Cengiz Aytmatov yılı ilan edilmiştir.[1]

Sanatı ve Edebî Kişiliği

Aytmatov'un 80 yıllık ömrü, son sekiz yılı dışında, 20. yüzyılda geçti. Düşünürler, 20. yüzyılı diğer asırlardan farklı, anlaşılması güç bir asır olarak nitelerler. Daha açık bir ifadeyle bu asır, insanlar açısından anlaşılmaya fırsat bırakmayacak kadar hızlı, aynı zamanda zor geçmiş bir asırdır. Aytmatov ise, zamanın önünde savrulup gitmeyen nadir yazarlardan biridir.[4] Onun eserlerinde Türk sanatı ve Türk tarihi koşut bir biçimde günümüz insanının bilinç arklarında büyük bir coşkuyla akarak Türk insanın geleceğini oluşturma yolunda milli ve evrensel görüntülere ulaşır. O, Türk felsefesini sanatın diliyle cazibe merkezi haline getirir. Böylece tarihin kaba gerçekçiliği yerini sürekli olarak insanı kendisine doğru çeken sanatın cazibesine bırakır.[5]

Cengiz Aytmatov, eserlerinde folklorik unsurları ustaca kullanan bir yazardır. Yalnızca Kırgız halk kültürünün değil, Eski Türk dinî inançlarının, halk inanışlarının izleri de yazarın roman ve hikâyelerinde görülmektedir. Milli olanı evrensel bir boyuta taşıyan Cengiz Aytmatov, aynı zamanda sözlü edebiyatı yazılı bir belgeye dönüştürmeyi de başarmış bir yazardır.[6]

Aytmatov'un bakış açısı, daha çok Gökalp'ın bakış açısına yaklaşır. Gökalp'ta görülen Türk milletinin kadim tarihine ve kültürüne duyulan özlem Aytmatov'da da vardır.[3]

Cengiz Aytmatov, bütün ülkeleri, bütün insanları ilgilendiren, düşündüren, endişelendiren konuları ele almış, yeryüzündeki bütün canlı varlıkların hayatı için tehlike oluşturan olaylara dikkat çekmiştir.[7][6]

Cengiz Aytmatov, eserlerinde mitolojik unsurları, folklorik malzemeyi ustaca kullanan bir yazardır. Halk hikâyeleri, efsaneler, masallar, destanlar, türküler gibi halk kültürünün bütün unsurları onun eserlerinde zengin birer malzeme durumundadır. Fakat Aytmatov, bu malzemeyi olduğu gibi vermez, yaşanılan zamanla ilişkilendirip; tarihle anı birleştirir. Mitolojiye ait bir kült, sözlü edebiyat ürünü bir aşk hikâyesi, bir ozanın söylediği türkü Aytmatov'un eserlerinde olduğu gibi nakledilmez. Yazar, bu malzemelerde ön planda olan insanî bir durumu, zamanın şartlarına göre değerlendirip, bugünün insanıyla bir ilişki kurar ve ona göre eserine bir yön verir.[8][9]

O'nun eserlerinde mitolojik sembollerden yararlanması tesadüfî değildir. Mitolojik bilinci Aytmatov'un sanat anlayışının şekillenmesinde de doğrudan etkilidir. Etrafındaki insanlar, bütünüyle masal ve efsane yaratmaya meyilli insanlardır. Toplum, mitoloji toplumunun bir uzantısıdır. Aytmatov'un eserinin ve sanatının oluşumunda bu toplumun etkisi doğrudandır. Onun etkilendiği en büyük etkenlerden biri de görüldüğü gibi geniş bir perspektife sahip olan Türk mitolojisidir.[9]

Yazarın mitik, yarı mitik yaratılarla ilk teması çocukluk yıllarına kadar uzanmaktadır. Belli bir yaşa kadar Kırgız kültürünün ilk çıkış noktalarından birisi olan Şeker Köyü'nde kalan yazar, çeşitli uğraşları neticesinde geleneksel kültürün var olma sebeplerini görebilmiş ve onları zihninde ileride kaynak durumuna getirecek normlara dönüştürebilmiştir. Bu konuda Kırgız geleneksel kültürünü iyi bilen büyükbabasının öğretilerinin de geniş tesiri vardır. Toplumunda töresellikten Tanrısala doğru bir basamak şeklinde var olan Manas destanı da yazarın geçmişe dönük ütopik yüzüne yeni boyutlar katmaktadır. Geleneksel varlık katmanları, böylece yöresel yaşayan insanın moral değerlerini işleyerek, üst anlamda evrensel "tipik insan"ın duyumlarına tercümanlık edebilir hale getirmektedir.[10]

Cengiz Aytmatov, her sanat adamı gibi “insan”dan hareket etmiş, eserlerinde onun temel problemlerini işlemiştir. Bu noktada en çok üzerinde durduğu mesele, insanın bu dünyada insanca bir hayat sürmesidir. Sosyalist bir yazar olduğu halde tâbi olduğu devletin totaliter rejim anlayışını, sanatı aracılığıyla sürekli eleştirmesinin arkasında da bu fikir bulunmaktadır.[11] Yazara göre 21. yüzyıla girerken insanoğlunun en büyük problemi teknolojik ilerlemelere rağmen buna paralel olarak gelişmesi gereken iç dünyasının “fatalniy paradox” olarak yani “ölümcül paradoks” olarak kalmasıdır. 20. yüzyılın başındaki insanın ruh yapısı veya içgüdüsü aynıdır, hiç gelişmemiş, hayvansal içgüdü olarak kalmıştır. Bu da yok etmeye yöneliktir.[12]

Cengiz Aytmatov'un eserlerinde geçmiş, an ve geleceğin zaman çizgisinde bunalan insanın, varlık sebepleri ve ortak duyumlarına dair izler daha da belirginleşir. Mitoslarla desteklenen bu üst-zaman kurmacısı kendini ya; "...toplumsal yaşamın yönelmiş olduğu telos ya da sonucun bir düşsel görüntüsünü çizen ütopya..." [24] ile gerçekleştirir, anlamlandırır. Bu iki farklı toplumsal yönelim geçmiş değerlerin ifadesini geleneksel yaratılarla daha da kuvvetlendirir.[10]

Cengiz Aytmatov'un eserleri; dar anlamda Kırgız insanın, geniş anlamda dünya Türklüğünün, evrensel anlamda ise insanlığın ortak/ paylaşılabilir duyumlarına geleneksel anlatımlarıyla kaynaklık etmekte, "insani öz"le ilintili yaratılarını geçmişin geleceğe dönük aydınlık yüzüyle cevaplamaktadır.[10]

Eserlerini, Kırgızca ve Rusça olarak kaleme alan Aytmatov, eserlerinin çoğunda tema olarak aşk, dostluk, savaş döneminin acıları ve kahramanlıkları ile Kırgız gençliğinin gelenek ve göreneklerine bağlılığını seçti.

Aytmatov, milletinin tarih boyunca kazandığı sosyal, kültürel, ahlaki, edebi, askeri yani bütün maddi ve manevi zenginliğini eserlerine yansıtmış, yaşadığı coğrafyanın insanının tarih içinde kazandığı değerleri, acılarını, kahramanlıklarını, tecrübelerini yazıya döküp ölümsüzleştirmiş, halkının içinde düştüğü zor durumları eserlerinde en güzel şekilde anlatmış, onların çözümlerine dair ipuçları göstermiş, eserlerinde kendi ifadesi ile 'tipik insan'ı ortaya koymaya çalışmış bir yazardır. Hikayelerinde milletinin temel mülkü olan milli hafızaya ait efsane, destan, masal, hikaye ve türküleri ve bunların meydana geldiği şartları, ardındaki hikayeleri, insanları kullanırken, Kırgız Türk kültürünü, psikolojisiyle, duyuş ve anlayış tarzıyla, maddi manevi zenginliğiyle o kültürü bina edenlerin evlatlarına yeniden hatırlatmaya çalıştı.

Ayrıca hikayelerinde halkının değerlerini, dertlerini, varsa onun içindeki çürümeyi anlatan yazarın en önemli özelliği, özüne bağlılık, kendinden, halkından, coğrafyasından haberdar olma olarak kendini gösteriyor. Eserleri Türkçe'nin yanı sıra 150'den fazla dile tercüme edilmiştir.[1]

Eserleri

  1. Asker Çocuğu
  2. Asma Köpürö (Asma Köprü)
  3. Beyaz Gemi (1970)
  4. Beyaz Yağmur
  5. Cemile (1958)
  6. Cengiz Han'a Küsen Bulut
  7. Çocukluğum
  8. Dağlar Devrildiğinde - Ebedi Nişanlı (Son romanı - 2007)
  9. Dağlar ve Steplerden Masallar (1963)
  10. Darağacı - Dişi kurdun Rüyaları (1988)
  11. Deniz Kıyısında Koşan Alaca Köpek
  12. Deve Gözü
  13. Ebedi Gelin
  14. Elveda Gülsarı (1966)
  15. Erken Gelen Turnalar
  16. Fujiyama (1973)
  17. Gün Olur Asra Bedel (1980)
  18. Hiroşimalar Olmasın
  19. İlk Öğretmenim (1962)
  20. İlk Turnalar
  21. Kasandra Damgası
  22. Kızıl Elma
  23. Oğulla Buluşma
  24. Samancının Yolu
  25. Selvi Boylum Al Yazmalım (1970)
  26. Sultan Murat
  27. Toprak Ana
  28. Yıldırım Sesli Manaşçı
  29. Yüzyüze (1957)
  30. Zorlu Geçit (1956) [2][3][13][14]

Bazı Romanlarının Özeti

Beyaz Gemi

1991′de yayımlanan Cengiz Aytmatov‘un Beyaz Gemi adlı romanı, soğuk savaş zamanında kaybolan nice adsız erkeklerden birinin dramını anlatmaktadır. Geleneğinden ve ailelerinden koparılmış nesilleri temsil eden adsız oğlanın trajedisini anlatan bir eserdir.[15]

Cengiz Aytmatov, "Beyaz Gemi" romanında tarihin temellendirdiği mitik evreni şimdinin şekillendirdiği roman türünün anlatım imkânlarıyla birleştirerek zamanımızın çıkmazlarına çözüm yolu aramaktadır. Geçmişin ve halin bu karşılaştırılmasında tarihin olmadığı yerde insan talihinin trajik durumu vurgulanmaktadır. Bu romanda, mitik evrenle millet hayatının şekillenmesi arasındaki yakınlıklar simgesel düzlemde ele alınarak sorgulanmaktadır.[5]

Özet

San Taş vadisinde yalnız üç aile oturmaktadır. Orman koruyucuların amiri Orozkul ve karısı Bekey'in, Bekey'in babası Mümin'in ve Seydahmet'in evinden başka yakınlarda bir ev bulunmamaktadır. Bu üç evin tek oğlan çocuğu da Mümin'in torunudur. Sıcak bir yaz günü, bu kimsesiz yere bir kaptıkaçtı gelir. Her türlü zerzavat satan bu adamı görünce Bekey Teyze, Nine ve Gülcemal hemen heyecanla eşyalara bakmaya başlarlar. Alacaklarmış gibi her şeyi karıştırırlar. Daha sonra hepsi de teker paralarının olmadığını söyleyerek bir şey almadan evlerine dönerler. Kaptıkaçtı sinirlenir. Yalnız çocukla konuşur ve ona şeker verir. O sırada, Mümin Dede gelir. Cebindeki uzun zamandır buruşmuş duran parayı torununa çanta almak İçin kullanır. Çocuk, buna çok sevinir. Çok sevdiği dedesi, ona okula gitmesi için çanta almıştır. Çocuk, çantasını Bekey Hala'sına, Gülcemal'e, ninesine gösterir. Hepsine artık okula gideceğini söyler. Mutluluktan havalarda uçmaktadır. Artık dedesinin ona önceden hediye ettiği dürbün kadar sevdiği bir de çantası olmuştur.

Çocuk, arkadaşı ve kardeşi hiç olmadığından dürbünü ile konuşmakta, onunla hayallerini paylaşmaktadır. Şimdi de üç kişi olduklarını düşünür. Dürbünü, çantası ve kendisi. Onlarla birlikte Işık Göl'e gider. Oradan dürbünle uzaklara bakmakta, akşama doğru gelen beyaz gemiyi dürbünüyle seyretmektedir. Beyaz gemi görünmeden önce yine çok uzaklarda olan okuluna bakar. Oraya gideceği günün hayalini kurar. Bu arada danayı gözden kaçırdığı için bağıran ninesinin sesini duyarak korkar. Ninesini unutarak uzaktan gelen beyaz gemiye dalar. Büyük bir hayranlık içinde, beyaz köpükler içinde giden gemiyi seyreder. Bir balık olup gemiye ulaşma isteği duyar içinde. Belki beyaz geminin içinde dedesinden gemici olduğunu öğrendiği babası vardır. Dedesi, babasının gemilerde çalıştığını, yeniden evlendiğini, karısı ve çocuklarının her gün onu limanda beklediğini anlatmıştır ona. O da balık olup denizde yüzerek beyaz gemiye ulaşma hayali kurar, gemiye “Seni dürbünle izleyen çocuk benim.” dedikten sonra babasına oğlu olduğunu söylemeyi hayal eder. Babasına ona dedesinin anlattığı her şeyden, yaşadığı ortamdan bahsetmeyi çok arzulamaktadır. Orozkul'un halasını her gün dövdüğünden, dedesinin bu yüzden kan ağladığından, her geçen gün çöktüğünden bahsetmeyi istemektedir. Fakat sonunda, babasını sahilde bekleyen yeni ailesini düşünür, onu aralarına alıp almama konusuna gelince hayaline son verir. Gemi gittikçe küçülünce, çocuk, dürbün ve çantasını yanına alarak eve gider. Avluların ıssızlığından Orozkul'un yine halasını dövdüğünü anlar. Akşam olunca, yatacağı zaman çocuk, çantasını nereye koyacağına bir türlü karar veremez. En sonunda baş ucuna koyar. Yatmadan dedesinin ona anlattığı masalı dinlemek ister. Fakat dedesi ona anlatacak durumda değildir. O da masalı kendi kendine düşünür:

Çok eski bir zamanda bir gölün kenarında bir Kırgız oymağı yaşarmış. Adı Yenisey olan bu yere halkı “Enesay” dermiş. Enesay'ın çevresinde çok çeşitli uluslar varmış, bunlar sürekli savaşır, hiç insan kalmayana kadar birbirlerini öldürürlermiş. Birgün, ormanda bir kuş türemiş. “Başınıza bir felaket gelecek.” diye ötermiş bu kuş. Bela gecikmemiş. Kırgız ulusu, yaşlı başbuğlarını gömme hazırlıklarına başlamış. Hakanı gömme töreni sırasında bir düşman ordusu onları hazırlıksız yakalayarak, bir tek insan kalmayana kadar öldürmüş. Yalnız ormanda bir küçük kız ve erkek çocuğu olanlardan habersiz meydana geldiklerinde tüm yakınlarının öldürüldüğünü görerek ağlamaya başlamışlar. Bir süre sonra, yavruları yeni ölmüş bir geyik ana onları yanına alarak çok uzak bir memlekete, Işık Göl civarına götürmüş. Onları her türlü zorluktan korumuş. Kız ve erkek büyüyünce evlenmişler. Boynuzlu Maral Ana'nın yardımlarıyla Kırgız ulusunun soyu bu iki kişiden meydana gelmiş. Çok mutlu bir yaşamları olmuş; ta ki geyikleri öldürmeye başlayana kadar. Geyik ticaretine başlayan Kırgız soyu Maral Ana'nın küsüp, sonsuza kadar onları terk etmesine neden olmuş.

Dağlara yeniden sonbahar gelmiştir. Orozkul önde, Mümin arkada bir kütüğü dağlardan indirmeye çalışmaktadırlar. Orozkul, ormanı korumakla görevli olduğu hâlde karşılığını alarak ormandan ağaç kesilmesine izin vermektedir. Orozkul, sinirini Mümin'den çıkararak kütüğü indirmeye çalışmaktadır. Fakat kütük hareket etmemektedir. Kütüğün ırmaktan geçirilip alıcı kamyona ulaştırılması gerekmektedir. Tomruk çok ağırdır. Kütüğü zavallı at beraberinde Orozkul'u da sürükleyerek düşürür. Artık olanlara katlanamayan Mümin Dede, torununun okuldan alınma zamanı geldiğini söyleyerek ilk defa Orozkul'a baş kaldırır ve onu oracıkta yalnız bırakır. Mümin torununun onu beklemesine gönlü razı olmadığı için sonuçlarına katlanarak ilk kez patronu ve damadı olan Orozkul'a isyan eder. Eve gittiğinde Orozkul'un kimsenin dokunmaya bile cür'et edemediği atına binerek, torununu almaya gider. Okula giderken yolda öğretmeninin torununu getirdiğini görür. Çocuk, ağlamaktan gözleri şişmiş bir hâldedir. Yolda dede, torununun gönlünü almaya çalışır. Ona geyiklerin tekrar ormana geldiğini, belki Maral Ananın da içlerinde olduğunu anlatır.

Orozkul, eve vardığında içi intikam hisleri ile doludur. Sevgili atını da yerinde bulamayınca çılgına döner ve karısı Bekey'i evden kovar, artık “Karım değilsin.” der. Bekey de Sey-dahmetlere sığınır. Mümin, eve geldiğinde yemek yerlerken nine asık suratla hiç ses çıkarmamaktadır. Çocuk kötü bir şeyler döndüğünü anlar. Nine, Mümin'e Orozkul'un gönlünü almasını söyler, aksi takdirde işsiz ve aç kalacaklardır. Orozkul, Mümin'i ahırda görünce onu kovduğunu haykırır. Çocuğun biraz ateşi çıkmıştır. Pencereden geyikleri görür ve dedesinin başına gelenleri biraz unutur gibi olur ve sevinir. Yatağında hasta hasta otururken dedesi, “Beni al da Orozkul'a bir çocuk ver.” diye ağlamaktadır. Ev karmakarışıkken Seydahmet bir kamyonla döner.

Ertesi gün akşam evlerine kış günü uzun zamandır ilk defa birileri gelir. Arca vadisinden kuru ot getirmeye giden sürücülerdir bunlar. Kamyonları çalışmadığı için onlara sığınmışlardır. Akşam güzel bir sohbet oluşur. İçlerinden adı Kulubeg olan gence çocuk çok ısınır. Kulubeg ona âdeta bir baba şefkati gösterir. Aralarında kısa sürede bir sevgi oluşur. Çocuk, onların konuşmalarını Kulubeg'in kucağında dinlerken uyuyakalır. Sabah olduğunda Mümin misafirleri doyurmak için erkenden kalkar, torununu da yanına alır ve bir tokluyu keserek pişirirler. Yemekler yendikten sonra, sürücüler yola çıkınca çocuk buruk bir hüzün içinde kalakalır. Bu arada, misafirlerin olması bir nebze Orozkul'u yatıştırmıştır. Dedesinin hâline üzülen çocuk, aşırı derecede hastalanır, ateşi çıkar. Ninesi, her şeyin onun yüzünden olduğunu söyleyerek kaynar sütü zorla içirir. Ertesi gün, Orozkul, Seydahmet ve Koketay adında bir köylü ırmağa takılıp kalan kütüğü çıkarmaya çalışırlar. Mümin kendini affettirmek için Orozkul'un peşinde dolanmaktadır. Orozkul, Mümin'i dize getirdiği için çok mutludur. Bir süre sonra, geyikleri görürler. Bağırmaya başlarlar. Öldürüp kilolarca ete kavuşmak hırsıyla yanıp tutuşurlar. Mümin, yalvarır onlara. Geyik avının yasak olduğunu, ayrıca onların kutsal olduğunu söyler. Fakat Orozkul, geyikleri avlamadıkları takdirde işten atacağını anlatarak tehdit eder. Mümin, bütün değerlerine, inançlarına rağmen geyiği öldürmek zorunda kalır.

Çocuk, midesi bulanık bir hâlde uyanır. Dışardan çok ses gelmektedir. Dedesini arar. Fakat garip bir şeyler olmaktadır. Kazanların içinde kilolarca et görür. Dedesi de körkütük sarhoştur. Onu ilk kez sarhoş görür. O şefkatli dedesinin yanına gittiğinde dedesi: “Git başımdan!′ der. Çocuk, samanlığın dibinde geyik ananın kan içinde kesilmiş kafasını görünce eli ayağı buz gibi olur. Midesi bulanır, bütün inançları sarsılır. Çocuk, odasında yalnız başına ağlamaya başlar. Odadan dışarı çıkmamaya karar verir. Fakat dedesini görür aniden. Dedesi kesilmiş geyiğin kafasının yanına uzanmış, hiç hareket etmemekte, duruşu aynı ölü geyiğe benzemektedir. Çocuk korkar ve uzaklaşır oradan. Çocuk hayallerindeki gibi balık olmak için ırmağa doğru yürür ve suya kendini bırakır.[15]

Şahısların Değerlendirilmesi

Çocuk: Millî değerlerinden ve özünden uzaklaştırılmış, masum çocukları simgelemektedir. Romanda adı söylenmez, sekiz yaşında, anne ve babası tarafından terk edilmiş, dedesiyle yaşayan hayalperest bir çocuk olarak anlatılır.

Dede: Çevresinde ‘Hamarat Mümin, olarak tanınır. Romanın kahramanı olan çocuğun dedesidir. Aşırı derecede yardımsever, iyi yürekli, sabırlı, yumuşak, minyon tipli yaşlıca bir adamdır.

Orazkul: Çirkin, kaba saba, menfaatperest, içkiye aşırı derecede düşkün, aşırı derecede kötü bir insandır. Mümin'in kızı Bekey ile evlidir. Çocukları olmadığı için her şeye lanet eder ve kısır karısını her gün döver

Bekey Hala: Orozkul'un karısı ve Mümin Dede'nin kızıdır. Çocuğu olmadığı için sarhoş kocasından hep dayak yer. Bu yüzden çatık kaşlı, asık suratlı ve sinirli bir yapısı vardır.

Seydahmet: Orman koruyucularından üçüncüsüdür. (Diğer ikisi Orozkul ve Mümin Dede.) Tembel, neşeli, ruhsuz, sıradan bîr insandır Gül cemal: Seydahmet'in karışıdır.

Nine: Mümin Dede'nin sonradan evlendiği, ikinci karışıdır. Tersi yüzü belli olmayan, otoriter, bazen neşeli bazen sinirli olan, maddiyata bağlı bir kadındır.

Kulubeg: Maral Ana'nın soyundan geldiği bilincinde olan kamyoncu. Çocuğun rüyalarındaki beklenen kahraman. Orazkul'dan intikam alacak kişi. Her ne kadar Maral Ana'yı kurtarmak için yetişememişse de yazar tarafından bir gün geleceği söylenerek sembolleştirilip kahramanlaştırılan yeni nesil, gençlik ve kahramanlığın karakteri.[15]

Cemile

Özet

Çok güzel bir kız olan Cemile; soylu, zengin bir aileye gelin olarak gider. Evlendikleri yıllarda İkinci Dünya Savaşı başlar ve her erkek gibi bu güzel kızın kocası da savaşa gider. Kocası savaştan çok uzun bir süre gelmediği için Cemile de arkasından, savaştan sakat olarak gelmiş Danyar adlı bir delikanlı ile savaş alanına gönüllü olarak erzak götürmeyi kabul eder. Günler gelip geçer fakat Cemile kocasından bir haber alamaz. O günlerde hep Cemile'nin yanında olan Danyar, Cemile'nin günden güne ilgisini çeker. Göremediği,duyamadığı hatta yaşayıp yaşamadığını bile bilmediği kocasından çok daha fazla ilgi ve sıcaklık gösterir. Cemile ile Danyar arasında bir aşk başlar. Haftalar geçer, aylar geçer, Cemile'nin eşi köye geri döner ve bu olaya büyük tepki gösterir. Fakat 'aşkın gözü kördür' ve Cemile ile Danyar köyden kaçarlar.[16]

Cengiz Han'a Küsen Bulut

Özet

Tansıkbayev adındaki askeri savcıya küçük bir aktarma istasyonundan Abutalip Kuttubayev hakkında ihbar gelir. Bu ihbar, ona ciddi bir araştırma konusu olmaktan ziyade ikinci derecede önemli bilgi olarak sunulmuştur. Kuttubayev, eski bir savaş esiridir. O zamanlar düşmana teslim olmak zorunda kaldıklarında silahlarını kendilerine çevirip intihar etmeleri emredilmiştir onlara. Böyle davranarak iktidara bağlılıklarını kanıtlamış olacaklardır. Teslim olanlar ise bu suçunun cezasını bütün gelecek kuşaklara ve her zaman ibret olacak şekilde görmelidirler. Teslim olmak yerine intihar etmedikleri için zaten büyük bir suç işlemiş sayılıyorlardı bunlar. Bu hainler, Stalin'in rızası olmadan bağımsızlığını ilan etmeye kalkışan Yugoslavya'nın yolundan gitmek istiyorlardı. Bundan daha büyük suç olur muydu?

Abutalip Kuttubayev'in anıları arasında Yugoslav partizanların İngilizlerle buluşması da yer alıyordu. Demek ki bugünki iddiaları doğrulayacak bir dava olacaktı bu. Tansıkbayev, ortam bu derece uygum olunca, ne pahasına olursa olsun itiraf ettirmeliydi, ağzından çekip almalıydı istediklerini. Gerekirse didim didim didinecek Sarı-Özekli bu yazarın işini bitirecekti. Kuttubayev'in kayıtları arasında ta, Cengiz Han dönemine ait “Sarı-Özek Kurbanları” başlığını taşıyan bir efsane vardır. Tansıkbayev buna önce pek önem vermemiş, dikkat etmemiştir. Ama iyi incelenirse, belki orada siyasi bir ima, bir çağrışım bulabileceğini düşünür. Kuttubayev'in yazdığı roman askeri savcı Tansıkbayev tarafından dikkate alınır ve sonunda yazar suçlanır.

Cengiz Aytmatov'un romanda üzerinde durduğu konu ise Kuttubayev'in yazmış olduğu romandaki efsanesidir. Bu efsaneye göre dönemin en güçlü imparatoru olan Cengiz Han'ın sefere çıkarken kadınların çocuk doğurmasını yasaklamasıyla başlıyor. İlk başlarda bu kurala herkes saygı gösteriyor. Daha sonra birbirlerine aşık olan iki insan bu kurala uymayarak çocuk sahibi oluyorlar. Yüzbaşı Erdane ve karısı Togulan'ın “Kunan” (Yarış Tayı) adını verdikleri çocukları olur. Bunu öğrenen imparator ise ne kadar onları öldürmek istemese de halkın ona karşı olan saygısının azalmaması için onları idam ettiriyor. Tansıkbayev, bu romanda devlete karşı bir tepki sezdiği için Kuttubayev'i suçluyor ve kendisinin bu suçlama sonunda rütbesinin artacağını düşünüyor. Ama Kuttubayev, kendini kullandırmıyor ve sonunda intihar ediyor. Tansıkbayev, düşündüklerini başaramıyor. Her şeyi, bütün planları mahvoluyor.[17]

Sonraki Sayfa >>





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36703237 ziyaretçi (102756261 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.