Düşünememe Hastalığı ve İdeolojik Kamplaşma Üzerine, I
 

«Düşünmek, düştüğün yerin farkına varıp, düşmeden önceki yerinin düşünü görmek demektir. Düştüğün yer burasıdır!.. Yükselişin de buradan olacaktır!.. Yüksel ki yerin bu yer değildir, dünyaya gelmek hüner değildir..» (Y. Özkan Özburun)

Düşünememe Hastalığı ve İdeolojik Kamplaşma Üzerine, I

Akhenaton(un Günlüğü'nden)

Rabbî zidnî ilmen ve fehmen...

İnsanın yolunu kaybedişidir düşünmemek. Uzun ve tuzaklarla dolu bir yolda gözleri bağlı ilerleyişidir. Yaratıcı'sının kendisine verdiği akıl nimetini, bir türlü kullanmaz bir yol ayrımına gelinceye dek. Ya bir duvara tostlar ve kaldırır başını, amaçsızca gözleri kapalı anlar yürümek ne demek; ya da kendi arar her işaretini hayatı ad/anlam landırmanın peşine düşerek.

Kimi zaman "lucid" bir ikâzla çıkar "Dost bir Ses", "Vakti geldi..." der, "Vakti geldi insanın unutuşunun düşün(ebil)meyi ve kendini... " Azgınlığa düşmüş ve kendi nefsine zulmeden bir toplum görür, Ay'ın zulmetli tepelerine çıkıp Dünya'ya uzaktan hayretle baktıkça. Ve çizer kumlara âyet âyet. Hatırlatır içten gelen bir buruk ses; "insan, nankördür"... Ve tekrarlar, "İnsanların düşünmeyi unuttuğu bir çağda, andolsun ki ben düşüneceğim." Uyanır, akşam koynunda yattığı zikrinin yine ipince fikrinde.

Ya yol ayrımını fark etmeyenler? Kendilerine hatırlatılanları, kişisel işaretlerini görmeyenler? Kimi zaman ayrılmaz yollar bir yerlerde. Bir duvara toslar "Nietzsche" yanı. "Aldatıyor şeytan beni.... Amel edilmez rüyâyla hiçbir zamandan beri..." der, "Ey yolcu, nereye! Neden bana yanlış iman ediyorsun?" diye haykırdıkça rüyâları. Arasına sıkışmıştır iki tarafın. Hak ile bâtılın, düze çıkmak ile Arâf'ın.

Kendi Araf'ında bir yolcudur insan. Her tarafından çevrili, fikirler burcudur insan. Sadece kaderin önünde savrulan bir yaprak değil, başkalarının kaderlerinde de izler bırakan, vesîleler olan, aldığı her nefes, binlerce ömre, binlerce visâle değen, misâller âleminin anahtârını fıtratındaki binlerce soruda gizleyen düşünen insan. İzler peşinden yürümeyi bırakıp izler bırakmanın peşine düşmüştür, ya da kendi ayak izlerini takip edip "Balığı Unuttuğu Yer'e", iki denizin birleştiği zamana dönmüştür. Kâh Hızır çehreli, gülümseyen bir ilhâmdır ötelerden soluduğu, kâh Yusuf yüzlü bir dürtüdür, "Rabbim, bana istememeyi nasip et." diye Gerçek Sâhibi'ne yalvardığı. Kâh Eyyup gibi imtihanlarının karşısında "Ne ağır bir imtihanım var." değil; o imtihan'ın yüzüne "Beni her imtihandan alnımın akıyla çıkaracak ne Yüce bir Rabbim var." der, kâh İbrahim gibi kırmaya kendi gönlünün içindeki "tâğût"lardan başlar, zikrinde "En-Nûr" baltası... Göğsünde taşıdığı gönül tası, Ezel'siz doğup Ebed'e hazırlanmış, yedi mahlukât içinde en sonuncudur insan...

Neden düşünemiyoruz peki? Neden ve ne zaman unuttuk düşünmeyi? İllâ bir milâd arıyorsak insanlığın geldiği çağlar içinde; insanın düşünmeyi unuttuğu bir çağ'dan başka daha önemli ne var ayıraç olarak? D.Ö (Düşünmemeden Önce) - D.Ö. (Düşünmemeden Sonra) diye ayırmayacaksak ve bir başlangıç dilimi aramayacaksak "düşünce tarihi kronolojimiz"de, daha önemli neyi, hangi olayı esas alacağız? Düşünen toplumların neleri alt-üst edip neleri değiştireceğinden yeterince korkmuş ve aklı başına gelmiş kodamanların mı, beyinlerimizi ve düşünme gücümüzü sadece yönetilebilir, yönlendirilebilir ve istediği fikri, cebini doldurmasını sağlayacak ideolojiyi enjekte edebilir bir hale getirmek için tüm gazete ve televizyonlarıyla beynimizi örsünde dövmeye, biçimlendirmeye çalışan medya patronlarının ve saz arkadaşlarının mı; kimin, kimin işine geliyor? Mankurtlaşmış ve kolayca yönetilebilir bir  toplumun bir parçası olup sistemlerinde öğütülmemiz; Kudüs yıkılsa, Kabe'ye bomba atılsa bile artık tepki veremeyecek bir robottan farksız olmamız kimin, kimin işine geliyor?

Sâhi, nerde ve ne zaman unuttuk düşünmeyi? Çöken Osmanlı ulemâ'sının beşiklerinde mi? Yoksa, ha bre "KAZANılmuş haklar(!)" deyup ve ha bre darbe-i marş ile "KAZAN kaldurup" sonra da o kazanlarda aşûre pişiren saray Yeniçerilerinde mi? Yoksa, Kafasını neo düşüncelerle doldurup kültürüne ve özüne saldırmayı aydınlanma; kullanılmayı, uygarlaşma, bölünmeyi özgürleşme sanan ve Tanzîmat'ın bindiği dalı kesen ve günümüze dek de devam eden "Câhîl-u Cühâl" ve "Devr-ü Kaht-ı Ricâl" [1] inde mi?

Dün, "Öyle bir Hintli isterim ki eti, kemiği, giyimi, kuşamı ile tam bir Hintli; ama kafasıyla tam bir İngiliz olsun!" sözlerini söyleyen bilmem hangi İngiliz siyasetçisinin özlemi şimdi bu ülkem ve insanları'nın üzerine giydirilen bu her yanı yırtık kefen... Darwin, idolün; "Yahudileşmek temâyülü", felsefen, ceddinden utanmak, tarihin; edepsizlik, edebiyatın; "nü", sanatın; Lawrence, aydının; "Düm tek tek", mûsıkîn, Fast-food, hayat tarzın; Koka kola, zemzemin; Nescafe, acı kahven... Öyle düşmüşsün ki öz kardeşinle seni birbirine düşüren ideolojilerin peşine; umurunda mı düşünmek, icâd etmek, kalkınmak, bilim, teknoloji ve fen!!!

Bir de özgürlüklerimiz var tabii. Hani zeminini başkalarının özgürlüklerini kısıtlayarak oluşturmaya çalıştığımız özgürlükler. Başkalarının düşüncelerini mahkum ederek kazandığımız özgürlükler. Başkalarının irade ve vicdân hürriyetini zincirleyerek, kişisel özlük haklarını elinden alarak, en temel haklarını gasp ederek elimizde tutmaya çalıştığımız kendi özgürlüklerimiz... "Namaz kılmak yerine bale yapsınlar." sözleriyle demokrasiyi ve inanç özgürlüğünü "tokat manyağı" yapan "çağ-ı taş" (taş devri) (b)aydınlatanlarımız gibi mesela. Herkes benim gibi düşünsün, benim gibi hayat tarzı yaşasın, benim gibi düşünmeyenler, üniversite kapısından kovulsun diyenlerimiz gibi mesela... Kimse, kimsenin düşündüğü gibi düşünmek zorunda mı?  Kimse, kimse gibi olmak zorunda mı? Peki ya hiç kimsenin kendisi gibi düşünmüyor, hayata bakışı, ideolojisi uymuyor diye başkalarının özgürlükleri üzerinde tahakküm kurma alma hakkı var mı???

Dipnotlar

[1] Kaht-ı Ricâl: Bir memlekette büyük devlet ve siyâset adamları ile âlimlerin bulunmaması. Osmanlı Devletinde bilhassa Tanzimât'tan sonra “kaht-ı rical” tâbiri çok kullanılmıştır. Devlet adamlarının yetişmemesi, âlimlerin çok azalması, devletin yıkılış sebeplerinden birisidir. Büyük imparatorluk hâlindeki Osmanlıları yıkmanın tek şartının, onları ilimden, dirâyetli devlet adamlarından mahrum bırakmak olduğuna inanan İngilizler (iki asır boyunca bu iş için uğraştılar) fen ve din ilimlerinin okutulduğu medreselerin yozlaşması için var güçleriyle çalışarak, 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında arzularına tamâmen ulaştılar. Artık Osmanlıda devlet ve ilim adamı sayılabilecek çok az kimse yetişti. Bu bakımdan o zamanlar "kaht-ı rical" tâbiri, günlük lisanda çok kullanılır oldu.





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: bence..., 14.06.2010, 19:39 (UTC):
yazı çok güzel olmuş, en az abartmıyorum on kere falan da okudum...yazı ikiye ayrılmış,üst bölüm daha edebi,alt bölüm daha çok siyasal eleştiriler barındırıyor gibi anladım ben.ama baştan üçüncü ve dördüncü paragrafları daha bir hoşuma gitti... şu var ki içi dolu dolu bir kitap tadında gerçekten,hani iyi bir müzik duyunca kulağımızın pası gitti derler ya,kaliteli bir yazı okudum ve benim de beynim de bir parıldama oldu,güzel oldu:)



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36893819 ziyaretçi (103090775 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.