Deccal,1
 

deccal

Deccal

Ahmed Hulusi

Sonlu sınırlı bir Tanrı! Sağ gözü kör yâni Hakk'ı-gerçeği görmekten perdeli, sahip olacağı olağanüstü güçlerle insanları kendine tapındıracak YÜCE RAB olduğunu iddia edecek varlık!!! "Deccal" adı verilmiş bulunan bu yaratık bize naklolunan bilgilere göre, birtakım olağanüstü şeyleri insanlara gösterecek ve kendisine inanılmasını isteyecektir... Kudret sıfatı da en geniş şekliyle Deccal'da açığa çıkacaktır!

DECCÂLİYET

Deccal kelimesini “Deccâliyet” olarak anlamak gerekir. İşlevi; "ak"ı kara, "doğru"yu yanlış, "cennet"i cehennem göstermektir! Kısacası “Deccâliyet”, her gerçeği saptırma, olduğunun aksine gösterme ve kabul ettirme işlevidir'!

DECCAL EN BÜYÜK YALANCIDIR!

(Soru: Bir Hadis'te: “Deccal en büyük yalancıdır.” diyor... Niçin?.) Bir mahlûkun, bütün yaratılmışları var eden bir TANRI olduğunu iddia etmesinden daha büyük yalan olabilir mi?...

DECCAL FİTNESİ

Sağ gözü kör yâni hakkı, gerçeği görmekten perdeli, sahip olacağı olağanüstü güçlerle insanları kendine tapındıracak YÜCE RAB olduğunu iddia edecek varlık!!!.

Allah'ın sünneti olduğu üzere, önce insanları ALLAH'a inanmaya, O'nun SONSUZ-SINIRSIZ TEK olduğuna; tapınılacak bir TANRI olmadığına, her türlü, şekil, renk, ışık ve bu tür kavramlardan münezzeh yüce bilgi ve güç sahibi evrenüstü, enerji üstü bir kavram olduğuna işaret edip uyaracak olan "MEHDİ" lâkablı kişi çıkacak.

Arkasından da bu anlayışın imtihanına tâbi tutulmak üzere insanlar, DECCAL ortaya çıkacak; ve insanların asırlardır tapındıkları gökyüzündeki TANRISI olduğunu bildirecek ve onları kendine tapınmaya, kendi TANRI'lığını kabul etmeye davet edecek.

"MEHDİ"nin açıkladığı ALLAH kavramını idrâk etmiş olanlar, bu gerçeği farkettikleri için, ne kadar olağanüstü olaylar ortaya koyarsa koysun, DECCAL lâkablı TANRI"lık iddiasındaki varlığa inanmayacaklar ve Hazreti Muhammed'in Kur'ân-ı Kerîm ile bildirmiş olduğu esaslara bağlı kalarak ölümötesi yaşama geçeceklerdir.

Kur'ân-ı Kerîm'de "İHLÂS" sûresinde açıklanan "ALLAH" kavramının manâsını anlamamış; kafasında yarattığı bir TANRI'ya "ALLAH" ismini etiketliyerek yönelen insanlar ise, tasavvurlarındaki gökte bir yerde yaşayan TANRI'larını karşılarında bulunca, hemen O'na koşacaklar ve sonuçta, kendilerine yapılan uyarıya kulak vermemenin cezasını büyük bir hüsran ile alacaklardır.

DECCAL NEREDE ÇIKAR?

"Deccal, bireyin bilincinde açığa çıkar! Deccal, bireyin karşısına çıkar! Deccal, bir ülkede toplumun karşısına çıkar! Deccal, tüm dünyanın karşısına çıkar!."

HER İNSAN YAŞAMINDA DECCAL FİTNESİYLE KARŞI KARŞIYA KALIR

Düşünmeyiz ki, her insan Deccal fitnesiyle karşı karşıya kalır yaşamında!

Bekleriz hep kıyâmet öncesinde gelecek sağ gözü kör Deccal'i!

“Deccal”ın, kişinin, kendisini “Allah”tan ve “hilâfetten” alakoyan dünyası olduğunu; dünya zevkleri için beyin çalıştırmanın “Deccalin Cennetini seçmek”; ölümötesi yaşama hazırlanmak, “fiysebilillah” yaşamak ve “halifelik” sırrına ermenin de “Deccalin cehennemini göze alıp içine atlamak” olduğunu farketmeyiz bile!

Çünkü bu konuları hobi olarak, veya vicdanımızı rahatlatacak kılıflar olarak ele alıp; haftada bir kaç saat bu konuyla ilgilenerek muhteşem bir şekilde kendimizi aldatırız!

DECCALİN SÖZCÜLERİ

İlme yönelen, kişi ve kişilikle uğraşmaz, ilmin gereğini yaşar.

Vehmin hükmü altında olan kişi ise, ilmi bir yere bırakır kişi ve kişilikle uğraşır.

Eğer kişi ve kişilikle uğraşıyorsa bilecek ki, o anda vehme tâbi. Tasavvufi tâbirle, şeytana tâbi. Yok eğer ilme tâbi ise, o zaman bugün bir çok insan var toplumda özellikle bu ülkede, şöyle fikir öne süren:

“Efendim Hazreti Muhammed sekiz tane hanım almış, on tane hanım almış, bu kadar hanıma düşkün bir insanın nasıl Rasûl olması söz konusu olabilirmiş?.”

Rasûlullah diyor ki;

“Yarın ölmeyeceksin, diri diri mezara gireceksin!. Ölüm ötesinde seni böyle bir yaşam bekliyor. O yaşama göre kendini hazırla!.”

Öteki ahmak da diyor ki:

“Rasûl sekiz tane hanım almış. Ben Onu dinlemem!.”

Dinlemezsen dinleme!.

Sen Onu dinlemiyorsun diye Rasûlullah'ın bir kaybı mı var?.

O, sana sadece uyarıda bulunuyor;

“Böyle bir olay, böyle bir hesap seni bekliyor. O yaşama göre kendini hazırla!.” diyor.

Sen tutup da Onun yemesi-içmesi ile, oturması-kalkması ile evlenmesi ile vaktini harcarsan boş konuşmuş olursun!. Kaybı da bunun, sana olur!.

Rasûlullah'ın kaybedeceği bir şey yok!. O, kendi için senden bir şey istemiyor ki anlayışı kıt!.

Demek ki, önemli olan, ilimle ilgilenmektir. Kişi ve kişisel yaşamla değil!.

Kişi ve kişilikle uğraşmaya seni, gerek vehmin veya gerekse çevren yönlendirir.

Böyle konuşanlar “Deccal”ın sözcüleridir!.

Orada senin diyeceğin şey;

“Arkadaş, kişiyi bırak, bana ilmi eleştir!. Kişi benim için önemli değil!. Ben bugün varım yarın yokum. O kişi de bugün var yarın yok!. Kişiden bana ne?.

Sen bana bu ilmi eleştir!. Gücün yetiyorsa!.. Eleştirebiliyorsan eleştir; eleştiremiyorsan o zaman şeytanlık yapıyorsun demektir.”

Şu hanım, az evvel çok kısa bir örnek verdi.

“Ben kaç sene efendi şeyhime gittim. Bize nâfile ibadetlerin bir çoğunun gereksiz olduğunu söyledi.

Ben, yapmam gereken bu ibadetleri yapamadığım için, boşa geçirdim zamanımı demek ki!. Şimdi ne olacak?.”

Ne olacak!. Kayıp kayıptır. Yanlış adresten yanlış bilgi aldın!.

Bunun sonucu da senin kaybındır. Telâfi etme şansın yok!.

Kişinin geçmişi telâfi etme şansı yok. Bunu baştan beri söylüyorum!.

İnsanlar hataya yatkın varlıklar. Bunu biliyoruz. Dünden ibret alıp, ona göre yarını değerlendirmeliyiz.

Dün seni yanıltan kişi, yarın da yanıltacak demektir. O zaman ona karşı panjurunu indireceksin. Başka yolu yok!

SAHTE DECCALLER

Hz. Rasûlullah'ın bir açıklamasına göre, gerçek DECCAL çıkmadan önce 30`a yakın sahte DECCAL ortaya çıkacak ve bunlar kendilerinin "PEYGAMBER" olduklarını iddia edeceklerdir...

Bu da her orijinalin öncesinde ve sonrasında yan dalgalardan oluşan sahtelerin ortaya çıkacağına işaret etmektedir...

Ancak İslâm Dini kaynaklarına göre esas DECCAL`dan önce 30`a yakın sahte Deccal türeyecek ve bunlar PEYGAMBER OLDUKLARINI çevrelerine bildirecek; telkin edecek; kendilerine bu şekilde inanılmasını isteyerek bir takım şeylerin yapılmasını veya yapılmamasını emredecektir.

En son gelecek olan hakiki DECCAL ise TANRI olduğunu iddia edecek; ve kendisine tapınılmasını isteyecektir, bir takım olağanüstü olaylar da göstererek!

Evet, işte bu sebeple, ister istemez şimdi hatırımıza bu hakiki Deccal`dan önce türeyecek ve Peygamberliklerini iddia edecek olan 30`a yakın sunî Deccal`lar gelmektedir...

Çünkü, gerek Türkiye`de ve gerekse dünyanın çeşitli yerlerinde, insanları hümanist gayeler perdesi arkasında aldatıp çevresine toplayan CİNler; ya kendilerini ya da o grupların önde gelen isimlerinden birisini, çevresindekilere bir "modern PEYGAMBER" edâsıyla takdim etmekte; O`nun her dilediğinin kesinlikle yapılmasını istemekte; ve o grubun Türkiye`nin öncü veya önderleri olacağını öne sürmektedirler. Ki bu da, yukarıda verdiğimiz "MEHDİ" akîdesinin değişik bir şekilde ortaya çıkışıdır.

Hattâ, tesbitlerimize göre, bugün dünya üzerinde bu gruplara katılmış olanlardan öyle kişiler vardır ki, Hasan Sabah`ın esrarkeş derviş(!)leri gibi kendilerine verilen emirlere gözünü bile kırpmadan adam öldürecek yapıya girmişlerdir.

Halbuki bu grupları dikkatle inceleyen; konuşmaları, verilen bilgileri mantık süzgecinden geçiren bir kişi, çok sayıda çelişkili ve yanlış bilgilere rastlayabilir;

Gerek ilmî ve gerekse gayba ait konularda sorulan suallerin cevapları genellikle palavradır ve nazarı dikkate alınmaktan uzaktır... Geleceğe dönük sorulan suallere ise daima kaypak, muğlak, geniş zaman ölçülerini içine alan, kesin rakamlardan çok öte bir durumdadır.

En büyük adam kandırma usülleri, aralarına katılanların o günlerde yaptığı bir takım gizli işleri ifşa etmek ve onu bu şekilde teşhir etmektir.

Bu gruplara katılanların durumları ve bilgileri yakından incelenirse, her biri de dini bilgilerden hele RUH, CİN hakkındaki bilgilerden tamamıyla uzaktır; ve bunları inkâr edici bir yapıya sahiptirler... Ve bu yüzden de göremedikleri bir takım yaratıklara âdeta kurban olmuşlardır.

Burada anti parantez ilâve edelim ki, bu grupların pek çoğunun temasta oldukları CİNLER, BU KİTABIN YAYINLANMASINDAN SONRA DERHAL BİRER TEBLİĞ ÇIKARTARAK, BU KİTABIN KENDİ İNANANLARINCA OKUNMASINI YASAKLAMIŞLARDIR! Çünkü, bu kitabı okuyanlar, hiç şüphesiz ki onların içyüzünü görecek; tam deyimiyle onların ne mal(!) olduğunu anlayacaklardır.

Nitekim bu gibi gruplara bağlı olanlardan "ALLAH"a inandığını söyleyenlerin bazılarının yaptıkları ibadetler incelendiğinde bu durumları çok açık bir şekilde ortaya çıkar;

Meselâ bunlardan bir kısmı namaz (!) kılarlar... Günde üç veya bir defa! Ve de AYAKTA! Yani, RÜKÛSUZ SECDESİZ! Bazıları da sadece secde ile!

Sadaka verirler!!! Ve bu verdikleri sadaka karşılığında da bütün günahları affolunur... Elbette o kendilerini yöneten büyük RUH(!) tarafından! Sonra bir yandan günah işlerler, suç işlerler, diğer yandan da sadaka dağıtarak bu günahlarından, suçlarından beraat ederler!!!

Kısacası, o grubu yöneten CİN, hangi dine yakınlık duyuyorsa; veya o gruba gelenler çoğunlukla hangi dine yakın veya yatkın ise, orada genellikle o dine yakın hükümler geçerlidir ve o dine yakın kurallarla hüküm verilir.

Üstelik bu gruplardan öyleleri de vardır ki, hastaları iyi etmek gayesiyle bir kısım halktan yüzmilyonlarca para alırlar... Çeşitli sebeplerden dolayı içlerinde iyi olan bir kaç hasta varsa da, bunun oranı % 2-3`ü geçmez.

Ve bu yolda binlerle iyi niyetli, temiz, saf, Hakk'ı ve Hakikati arayan insan kandırılıp, tavlanmış ve saptırılmış olur.

DECCAL'DEN DAHA ŞERLİ OLANLAR

Deccal, açık açık “ALLAH” olduğunu ilân ederek geleceği için, onu tanımak ilim sahipleri için hiç zor olmaz... Bu sebepten de onun fazla bir korkulacak yanı yoktur.

Kurân‘da anlatılan "ALLAH" gerçeğini idrâk edenlerin, Deccal'a inanması mümkün değildir...Ama ondan evvel 30 a yakın sahte Deccal'in; yâni insanlara yanlışı doğru imiş gibi gösterenlerin geleceğinden söz ediyor Allah Rasûlü... Ki, "işte bu, esas tehlikeli olandır" demek istiyor anladığım kadarıyla. Çünkü onlar sûreti Hakk'tan görünerek insanları yanlışa sürükleyecektir.

(Soru: Rasûlullah aleyhisselâm diyor ki:

"En çok korktuğum Deccal'den başkalarıdır sizin için; Deccal'den daha çok, başka şerlilerden korkarım." Başka şerlilerle kastedilen nedir, Üstadım?)

Deccal açık açık tanrı olduğunu ilân ederek geleceği için, onu tanımak ilim sahipleri için hiç zor olmaz... Bu sebepten de onun fazla bir korkulacak yanı yoktur....

Kurân'da anlatılan "ALLAH" gerçeğini idrâk edenlerin, Deccal'a inanması mümkün değildir...

Ama ondan evvel otuza yakın sahte Deccal'in; yani insanlara yanlışı doğru imiş gibi gösterenlerin geleceğinden söz ediyor ki, Allah Rasûlu, işte bu esas tehlikeli olandır, demek istiyor anladığım kadarıyla... Çünkü onlar sûreti Hakk'tan görünerek insanları yanlışa sürükleyecektir.

RUHLARINI, VARLIKLARINI, BENLİKLERİNİ, BÖYLESİNE “DECCALİYET”E SATAN YA DA KİRALAYAN BİR TOPLULUK GÖRÜLMEMİŞTİR!

2000 devrimini hayâllerinde, öteden bir balon olarak düşünenler, hâlâ o balonun gökten inmesini bekliyorlar… Ya da bir UFO'nun gelmesini… Devrimlerin tüm şiddetiyle başladığının farkında değil kimse, çünkü başka türlü hayâl ediliyor ve bekleniyordu!

Önce gecenin zulmeti sonra günün aydınlığı gelir!

Şu değişime bir bakın ve görmeye çalışın...

Akı kara, karayı ak; doğruyu yanlış, yanlışı doğru; realiteyi sapma, sapıklığı realite; soyanı, sömüreni yüce, doğruları yazanı, hakkını arayanı ÖCÜ, “tukaka” gösteren DECCÂLİYET adamlarıyla her yanı sarmış, her şeye hâkim duruma gelmiş; hâlâ topraktan fırlayacak ya da uzaydan gelecek bir DECCAL bekliyorlar!

Gelecek olanı bundan daha ne beterini getirecek ki!

Pes!…

Yuh OLSUN!…

Bu ne basiretsizlik!

Bu, ne kadar hayâl dünyasında yaşamak!…

İnsanlık tarihinde değerlerin bu kadar ters-yüz edildiği bir devir yaşanmamıştır!

Ruhlarını, varlıklarını, benliklerini böylesine “Deccâliyete” satan ya da kiralayan bir topluluk görülmemiştir!

Deccal devrinde olacakları söylenenlerin neredeyse hepsi gerçekleşmiş… İnsanlar, cennet diye cehenneme davet ediliyor; cehennem cennet gösteriliyor; cennetse cehennem!…. Ve hâlâ daha, DECCAL bekleniyor!

Not: Hadiste 30 a yakın sahte Deccalden bahsediliyor, gerçeği öncesi çıkacak dünyanın çeşitli ülkelerinde. Bu “deccaliyet”te olabilir kanâatimce.

DECCAL İLMİ İLE İSA ALEYHİSSELÂM İLMİ ARASINDAKİ FARK

“Kudret”, sıfat mertebesidir. Muhammedî ilim ise, Zât'tan gelir!

Sıfat mertebesinin kemâlâtından ve kudret sıfatının özelliklerini açığa çıkarabilecek şekilde yaratılan İsa aleyhisselâm zaten bu yüzden “kudret” sıfatıyla zâhir olmuştur; bu yüzden de getirdiği ilim anlaşılmamıştır.

İlmin anlaşılır olması için, o kişinin fıtratının ilim sıfatından programlanması gerekir!

Deccal ise, ilimde işin hakikatına ilmen vâkıf olmasına rağmen programı itibariyle kudret zuhûruyla gelecektir..

Deccal ilmi ile İsa aleyhisselâm İlmi arasındaki fark ise şudur;

İsa (a.s) enfüsî kemâlâta sahip olarak hakikata vâkıf olmuştur; bu yüzden insanları ALLAH'a; semânın krallığına, yâni düşünsel boyutun özelliklerine davet etmiştir... Buna karşılık Deccal ise, âfâki boyuttan seyirle hakikatına vâkıf olmuş, bu yüzden de kendisinde açığa çıkan “kudret sıfatı “ desteğiyle de insanları kendine tapmaya dâvet etmiştir!

İnsan, hakikatı yalnızca âfâktan alırsa; enfüste seyrini tamamlayamaz ise, ona da deccalleşme tehlikesi baş gösterir.

Bilmem açıklayabildik mi?

"Âfâkta" algılamaktan anlatmak istediğim şu;

Kesret=çokluk boyutunda bütün varlıkların aslında TEK varlık olduğunu farkederek, kendisinde o çokluktaki tek varlığın kudretini farkedip açığa çıkarmak.

"Enfüste" algılamak ise, nefsinin hakikatının Mutlak "TEK"e ait olduğunu farkederek, herkesi kendi hakikatını tanımaya dâvet etmek...

DECCAL'İ YERYÜZÜNDEN KALDIRACAK ŞAHIS, İSA ALEYHİSSELÂMDIR!

Ve DECCAL'ı yeryüzünden kaldıracak olan şahıs da Hazreti İSA aleyhisselâmdır.

İSA aleyhisselâmın gelip gelmeyeceği ya da ne şekilde geleceği konusunda bir hayli fazla spekülasyonlar yapılmaktadır.

Biz, Cenâb-ı Hakk'ın verdiği ilim ve eriştirdiği müşahede nisbetinde düşüncemizi arzedelim, belki meraklılarına faydalı olur.

Nakledilir ki, Hazreti İSA yeryüzünden ayrılmadan önce "İki bin sene sonra tekrar aranıza döneceğim" demiştir.

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ise Kur'ân-ı Kerîm'den sonra gelen en itibarlı hadîs kitaplarında kesinlikle vurgulandığı bir biçimde İSA aleyhisselâmın yeryüzüne ineceğini ve DECCAL'i yok edeceğini açıklamıştır.

DECCAL'İN CEHENNEMİNE ATLAYAN BİLİNÇ BOYUTUNDA KENDİNİ BULMAYA BAŞLAR… DECCAL'İN YALANCI CENNETİNE GİREN İSE EMMARE BATAĞINDA BOĞULUR GİDER!

Kişi Nefsi yönünden Rabbını bilir ve tanır. Daha doğrusu, Rubûbiyet mertebesinin "Nefs" adı altındaki zuhûrunu idrak eder. Bunu müşahede ettiği zamanda Nefs, "Mâdem ki ben Rabbım, dilediğimi yaparım." düşüncesine kapılır!

"Mâdem ki Hakk benim! Benim dışımda bir Tanrı yok, öyleyse Hakk dilediğini yapar" der; bedensel istek ve arzular doğrultusunda yaşamaya başlayıp, sigaraya başlar, içkiye başlar; zinayı mübah görür; kumar oynar ve tüm mânevî değerlere boşverir! İşte bu, Deccal`a tâbi olup O`nun yalancı cennetine girmek, diye tanımlanır ehli kemâl tarafından tasavvufta!

Bu haliyle Nefs, eğer tabiat ve şartlanmalarından tam hakkıyla arınamamışsa; kendini gerçek boyutlarıyla tanıyamamışsa; kendini bu beden olarak tanıma hâlindan arınamamışsa; diğer bir anlatım ile, Bilinç tam bir arınışa tâbi olmamışsa; kişinin kendini bu beden olarak kabul etmesinin ve "Hakk"lığı bedenine vermesinin neticesinde tamamen tabii-bedenî zevklere düşer! "

“MÜLHİME" bilincinin zirvesinden "EMMARE" batağına saplanarak boğulur gider!

Bu hususu İnsan-ı Kâmil mertebesindeki Abdülkerim Ceyli, "İnsan-ı Kâmil" isimli eserinde şöyle anlatır :"Tabiatın icabı olan uygunsuz işleri bırakmak, onunla olan bağları yok edip kesmek sûretiyle Nefse muhalefet etmek, Deccal'in sağına aldığı Cehennem'dir..."

Yani bir kişi, Nefsi itibariyle tabiatının iktizâsı olan yeme içme seks gibi hâllerden öte bir varlık olduğunu farkederse; bilinç boyutunun gereğini yaşarsa, onun bu hâli, kendini Deccal'in Cehennemine atması olur. Gerçekte ise, ebedî olarak cennet yaşamına ermesi demektir kendini Deccal'ın cehennemine atması... Böylece, bilinç boyutunda kendini bulmaya başlar.

Aksine, bilincin kendini beden olarak kabul etmesi sonucu, tabiatına uygun fiillere yönelmesi, onda Nefsâni işlerin sonucu olarak zulmânî perdelerin yoğunluğunun artmasına yol açar; ki neticede o Nefs, Deccal durumuna girer. Yani, Allah'a karşı kâfir durumuna düşer.

"Ulûhiyet" kavramının gerçeğini örterek, kendini "Rab" olarak görme gafletine düşer!

Ârif`in, yani mâ`rifete ermiş, Nefsinin hakikatini bilmiş kişinin, bedenin tabiatına esir düşmesi sonucu, doğruyu göremez hâle gelmesi; tabiatın ağır basması ve bunun sonucunda kendisine yapılan yüce hitapları anlayamayacak hâle düşmesi; Deccal zamanındaki bazı kişilerin onun cennetindeki nimetlerle yaşaması gibidir..

Ârif`in, Deccal`ın yanına katılmayıp Nefsi ile arkadaşlık etmek zorunda kalışı, insanların Deccal zamanında yiyecek ve içeceği ancak onun yanında bulmaları yüzünden aç kalmayı tercih edişleri hükmüne girer...

"Bir zaman gelecek, o zamanda dinini tutan, ateşten bir koru avuçlamış gibi olur."

Buyurmuş Rasûlullah insanlara. Bu, zâhirde kıyâmet zamanında olacak.

Buna karşılık, aynı olayın bâtın yorumu ise, Mârifet Ehlinde, işin hakikatını anlayıp idrâk ettikten sonra, hakikatin sonuçlarını bilincinde yaşayabilmesi için tabiatı ile mücadele etmesi zorunluluğunu anlatır.

O süre içinde, şayet bir kişi bilincinin gereğini yaşayabilmek için tabiatıyla mücadeleden geri kalırsa, mücahededen yaya kalırsa, Nefsânî istek ve arzulara yönelirse, bedenin tabiatının gereği olan fiillere bağlı kalırsa işte bu, "Deccal`in verdiğini almak, tutmak" olur.

Yani kişi, varlığının Hakk olduğunu müşahede ederek ipin ucunu salarsa...

Zevkini, bu bedenin zevklerinde bulursa ve bu şekilde de yeme içme seks vs. gibi hallerle kendini perdelerse, bunun neticesi, Deccal'in verdiğini almak olur...

Abdülkerim Ceyli, şu cümleyi kullanıyor :

"Mübah olan yolları tutup onlara dayanmak... (Dikkat edin! haramı tutmak, demiyor)... Mübah olan şeyleri tutup onlara dayanmak, irfan sahibi katında haram olan şarap gibidir. Ve Deccal taâmı sayılır..."

Mübah, bilindiği üzere yapılmasında günah ya da sevap olmayan olağan davranışlar, anlamında kullanılır.

Ârif, yani mârifet sahibi kişinin, mübah yollara dayanması, yani bedenin tabii gereklerine bağlı kalması, haram olan şeyleri kullanması gibidir!

"Nefse gaflet doğuran, boş ümitlere dönmek de, irfan ehli yanında Deccalin şarabını içmektir" diyor ve gene ilâve ediyor şu cümleyi...

"Makamın gereği olan hâle ulaşmadan önce anlatılan duruma dalan bir irfan sahibi, Deccal eline düşüp artık felâh, kurtuluş ümidi kesilen kimseye benzer. Devamlılığı muhal olan doğmatik alışkanlıkları, hayâl olan tabları kendisine zevk edinmekse Deccalin Cennetine girmektir."

Ancak bir kişi, bu hakikatı idrâk ettikten sonra, bilinç boyutunda zâti hakikatinin gereğini yaşayabilmek için zahirde "şeriat nurları" ile yürürse; muhalefetin, mücahedenin ve tabiatla mücadele olan riyâzatın içine inançlı ve güçlü bir şekilde girerse, işte bu takdirde Rahmanî nimetleri tatmış olur; her ne kadar Deccal'in Cehennemine girmiş ise de, neticede Allah`ın Cennetine erer!

Demek ki, burada önemli olan gerçek şu :

İnsan, hakikatın ne olduğunu idrâk ettikten sonra, o hakikatı yaşayabilmek için tabiat ile mücadele etmek ve de şartlanmaların getirdiği değer yargılarından bilincini arıtmak zorundadır!

Sadece bilincini şartlanmalardan arındırırsa, o kadarıyla da yetinirse; bu defa tabiî zevklere düşme, bedeni kendisi kabullenme ve bedenî zevkler içersinde yaşama tehlikesiyle karşı karşıya kalır ki, bu da onun şuur boyutunda kendini bulup tanımasına kesinlikle engeldir..

Öyleyse kişi, şuur boyutunda kendini tanıyabilmek, yani Tek'lik Bilincine erebilmek için..

Önce, şartlanmalardan arınmak, şartlanmaların getirdiği değer yargılarından arınmak, bu değer yargılarının oluşturduğu duygulardan arınmak; ve bunlarla birlikte bedeniyle mücahede çalışmalarına yoğun ağırlık vermek zorundadır!

Aksi takdirde, maalesef "Enel Hakk" bilinci bedene aitmiş gibi sanılacak; kişinin bedeni ile mücadele yolunda geri kalması nedeniyle de, Tekliği sadece bilgi olarak yaşayacak, bunun ötesindeki gerçek Vahdet yaşamına hiç bir zaman giremeyecektir.

İşte bu gerçeği anlayabilirsek, görürüz ki, Allah'ın Vahdet'i beden boyutunda değil, şuur boyutunda yaşanır.

Ve bunu için de Bilincin her türlü yanlış bilgiden arındırılması zorunludur!

DECCAL FİTNESİNDEN KURTULUŞUN TEK YOLU

Yukarıda bir TANRI; veya "ALLAH"ı âdeta bir "GÖK TANRISI" gibi kabul etme yanlışlığının sonucu olarak insanlar, bekledikleri DECCAL`a kavuşunca, onu TANRI olarak kabullenme gafletine düşeceklerdir!..

DECCAL`e karşı insanların kendilerini koruyabilmelerinin tek yolu ise Hz. MUHAMMED`İN AÇIKLADIĞI "ALLAH"`ın ne olduğunu iyi idrâk etmeleridir...

Kur`an-ı Kerim`in târif etmiş olduğu "ALLAH"ın ne olduğunu idrâk etmemiş olanlar ise bir sahte "TANRI"nın kurbanı olmakla yüzyüzedirler bizim görüşümüzce!..

DECCAL fitnesinden kurtuluş, ancak ve ancak Kur'ân-ı Kerîm'de "İHLÂS" sûresinde açıklanan "ALLAH" ismiyle işaret edilen idrâk edilerek mümkün olur; bunu hiç aklımızdan çıkartmayalım.

Zirâ, şu sıralar CİNLER, kendilerinin UZAYLI VARLIKLAR (Bu konuda çok geniş açıklama "RUH İNSAN CİN" 14. baskı kitabımızın "Uzaylıların içyüzü" bölümündedir.) UFO'larla aramıza gelip gittiklerinden sıkça sözetmeye başladılar. Yakında insanların TANRI'sının yeryüzüne geleceğinden de bahsediyorlar. Bunlar çok önemli işaretler olabilir.

Bilemeyiz, MEHDİ ne zaman çıkar; bilemeyiz DECCAL ne zaman çıkar!.

Bunlar Allah'ın ilminde olan hususlardır. Ne var ki, böyle bir belâya karşı tedbirli, bilgili olup, yeni yetişenleri bu konuda uyarmada kesinlikle büyük yarar vardır. Çünkü işaretler bu zamanın çok uzak olmadığını göstermektedir.

Kütüb-i Sitte denilen kesinlikle doğruluğu tartışılamıyan hadis kitaplarında gerek DECCAL ve gerekse MEHDİ konusunda önemli hadisler vardır; arzu edenler meselâ "İbn MÂCE"den MEHDİ ile ilgili Rasûlullah açıklamalarını, "Müslim"-"Buhari" ve diğerlerinden DECCAL'la ilgili bahisleri tetkik edebilirler.

Meselâ, Deccal'in kuş gibi uçarak dünyanın bir yerinden diğer bir yerine gidebileceği, kırk günde bütün dünyayı dolaşacağı, girmedik ev kalmayacağı, aynı anda dünyanın her yerinde görülüp, dinlenebileceğine işaret eden öyle tanımlamalar vardır ki; asırlar öncesinin şartları içinde, elbette ki uçak, televizyon gibi şeyler hayâl bile edilemezken, olayın bu şekilde nesilden nesile aktarılması üzerinde hassasiyetle durmak gerektirir, bize göre!.

Çünkü Rasûlullah, "İnsanlık yaratıldığından beri böyle bir fitne görmemiştir" diyerek DECCAL olayına son derece büyük önem vermektedir.

Çünkü, Deccal öylesine olağanüstü güçlere sahip olarak öyle hayret verici olaylar meydana getirecektir ki, buna inanmamak, ancak Allah'ın muhafaza ettiği kişiler için sözkonusu olabilecektir.

DECCALE KARŞI “KEHF SÛRES”İNİ OKUMAK

(Soru: Rasûlullah aleyhisselâm diyor ki; "Her kim Deccal'e yetişirse ona karşı KEHF sûresinin evvelinden ve âhirinden on âyet okusun... Bu âyetler sizi onun tasallutundan korur..." KEHF sûresinin özelliği nedir? Ve özellikle bu âyetlerin belirtilmesinin sebebi nedir?..)

Bu âyetler dikkat ederseniz insanın varlığa ve yaşama Kurân‘ın bakış açısıyla bakmayı, Ef'âl âleminin sonsuzluğunu ve bu sonsuzluğu yaratanın ona göre ne olabileceğini anlatıyor...

Deccal ise, sonlu sınırlı bir tanrı...

Bu âyetleri okumak, bildiğiniz gibi kelimeleri tekrar etmek demek değil!.. Anlamını idrak etmek!...

Böyle olunca, insan ister istemez Deccal'in şerrinden kendisini korumuş olur... Ayrıca... Biiznillah, ben hayatta olursam, onun Deccal olduğunu size farkettirir ve dinlerseniz beni, şerrinden sizi koruyabilirim. Çünkü benim görevim, tanrı kavramının yanlışlığını ve geçersizliğini açıklamaktır...

DECCALİN ŞERRİNDEN KORUNMAK İÇİN RASÛLULLAH'IN ÖĞRETTİĞİ DUA

“Allahumme inniy euzübike minel keseli vel heremi vel me'semi vel mağremi ve min fitnetil kabri ve azabil kabri ve min fitnetin nari ve azabin nari ve min şerri fitnetil gınâ ve euzü bike min fitnetil fakri ve euzü bike min fitnetil mesihid deccâli. Allahummeğsil anniy hatayaye bimâisselci vel beredi ve nekkı kalbiy minel hataya kemâ nekkaytes sevbel ebyaza mineddeyni ve bâıd beyni ve beyne hatayâye kemâ bâatte beynel maşrıkı vel mağrıb.”

Anlamı ;

Allah'ım, tenbellikten, bunamadan, günahtan, ödleklikten, kabir azâbından, zenginlik imtihanından ve şerrinden, fakirlik imtihanı ve şerrinden, sana sığınırım.

Allahım… Deccalin şerrinden, sana sığınırım.

Allahım… Günahlarımın kirini el değmemiş kar suyu ile yıka, kalbimi günahlardan arındır; benimle günâhlarımın arasını doğu ile batı kadar uzak eyle.

“DECCAL” İLE İLGİLİ HADİS-İ ŞERİFLER

"Sizler bir cânibi karada, bir cânibi deryada olan bir şehir işittiniz mi?. Sahabiler:

- Evet, işittik, ya Rasûlullah?.

- Ishak oğullarından 70 bin kişi o beldeye gaza etmedikçe kıyamet kopmaz.

Bu gaziler o beldeye gelip, konakladıkları zaman, silâh ile harb etmezler, ok da atmazlar. “Lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber” derler.

Bunun üzerine o şehrin iki cânibinden biri düşer. Sonra ikinci defa

“Lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber” diyecekler. . Akabinde şehrin diğer cânibi de düşecektir.

Sonra üçünçü defa bu sözü tekrar edecekler. Bunu tâkiben kendileri için bir gedik açılacak ve buradan şehre girecekler ve ganimetlere nail olacaklardır. Gaziler ganimetleri taksim etmekle meşgul bulundukları sırada birden bire imdat isteyen bir feryatçı gelir ve:

-Muhakkak DECCAL çıkmıştır, der!.

Bunun üzerine gaziler her şeyi terkederek geri dönerler."(*)

(*)Şehrin bu fethinin kıyâmete yakın ve Deccal'in zuhûrundan evvel olacağı, çetin bir harp yapmaksızın, sadece zikir ile tahakkuk edeceği bildirilmektedir.

Bu hadis-i şerif ile ilgili gördüğümüz için Sultan Fâtih ile bir veli olduğu nakledilen Akşemsettin arasındaki konuşmaya surada yer vermek istiyorum:

“Sultan Mehmet'in çeşitli kimseler tarafından İstanbul gazasından menidilmek istendiğini duyan Akşemsettin, Sultan Mehmet'e şu bilgiyi verdi:

-Evvelâ kostantiniyye'yi Sultan Mehmet fethedecektir.Sonra Beni Esfer alır. Beni Esfer elinden de MEHDÎ alır.”(Tezkiretül Evliya, Sayfa:161)(M.Z.K)

Bir sabah Rasûlü Ekrem aleyhisselâm Deccal'dan bahsederken, onu zem ve tahkir etti. Ve onun ne büyük bir belâ olduğunu belirtti. Öyle ki, biz onu Nahl civarında zannettik. Vakta ki Onun yanına gidince, bizdeki hüzün ve teessürü anladı da:

- Size ne oluyor ?. Dedi.

- Ya Rasûlullah, sabahleyin Deccal'dan bahis açarak, onu tezyif etiniz ve ne büyük bir belâ ve fitne olduğunu söylediniz. Hattâ biz onun Nahl denilen yerde olduğunu zannetmiştik. dedik. Bunun üzerine:

-Sizin için en çok korktuğum Deccal'dan başkalarıdır. Sizin için, Deccal'dan daha çok başka şerlilerden korkarım!.

Şayet Deccal, ben sizin yanınızda iken zuhûr ederse, yalnız başıma onu ilzam ve davasını iptal edebilirim. Eğer ben aranızda değilken çıkarsa, artık herkes kendisini müdafaa edip, onun şerrinden korunmalıdır. Zaten Allahû Teâlâ, her müslümanı onun şerrinden himaye buyuracaktır.

Deccal, son derece kıvırcık saçlı, gözü dışına fırlamış bir gençtir. Ben onu sanki Katan oğlu Abdül Uzza'ya benzetiyorum. Her kim, Deccal'e yetişirse, ona karşı KEHF Sûresinin evvelinden ve âhirinden on sûre okusun. Bu âyetler, sizi onun tasallutundan korur.

Deccal, Şam ile Irak arasındaki yoldan yoldan çıkıp, Arapların üzerine yürüyecek. Seriyyelerini sağa sola götürüp, şerlerinden hiç bir kimse emin olmayacaktır.

O zamanda mevcut olan ey müminler, dininizde sebat ediniz!.

-Ya Rasûlullah, yer yüzünde ne kadar kalacaktır?.

-Kırk gün kalacak, bir günü bir sene, ve bir günü bir ay, ve bir günü de Cuma kadar. Diğer günleri de sizin günleriniz gibi olacaktır.

Ya Rasûlullah, bir sene hükmünde olan o günde, bize bir günün namazı kifâyet eder mi?. diye soruldu. Rasûlu Ekrem:

- Hayır kifâyet etmez!. Siz, ona göre namaz vakitlerini tahmin ve takdir ediniz. Her yirmidört saati, normal günler gibi zamanlara ayırarak, beş vakitlik namazlarınızı kılınız.

Ya Rasûlullah, Deccal'in sürat-i seyri nasıldır ?.

-Şiddetli rüzgâr önünde bulut sürati gibi mesafe kateder. Bir kavmin yanından geçer, onları, “Kendisinin Rabları olduğuna inanmaya” davet eder. Onlar da ona iman ve icâbet ederler. O da bulutlara emreder, yağmur yağar; yere emreder, istidrac kabilinden otlar biter. Hayvanlar da meralardan fevkalâde besili ve sütlü olarak dönerler.

Sonra Deccal başka bir kavme gelir, onları da “Kendisinin Rableri olduğuna inanmaya” davet eder. Lâkin onlar bu daveti kabul etmeyip, reddederler. Ve tevhid dininde sebat ederler. Deccal onların yanından döner; bu defa o kavimden yağmur kesilir, otlar kurur. Mera olmadığı için hayvanlar da ölür. Mal nâmına ellerinde hiç bir şey kalmaz.

Deccal harap bir yere uğrar; oraya: “Define, madenlerini çıkar deyince” deyince, bal arılarının beylerini takip ettikleri gibi, defineler de süratle Deccal'i takip ederler.

Sonra Deccal tam mânâsıyla kuvvetli bir genci ulûhiyetine iman etmeye davet eder. Kabul etmediğinden dolayı öfkelenerek, o delikanlıya bir kılıç havale eder ki, hedefe atılmış ok gibi süratle, delikanlının vucudunu birbirinden bir hedef kadar uzak iki parçaya böler. Onu tekrar hayata kavuşturduktan sonra, yine ulûhiyetine inanmaya davet eder. Delikanlı beşûş bir çehre ile güler.

-Bu adam nasıl iflâh olabilir?. der.

Delikanlı bu vaziyette iken, Allahû Teâlâ, Meryem'in oğlu Mesih (İsa) yı gönderir.

İsa Aleyhisselâm, boyanmış iki hulleye bürünmüş, ellerini de iki meleğin kanatları üzerine koyarak Dımeşk (Şam)ın doğusundaki Minare-i Beyza'ya iner.

Başını eğince, hamamdan çıkmış gibi, tertemiz bir halde terler. Başını kaldırdığı zaman da, saçlarından inci taneleri gibi nurâni damlalar iner. O'nun soluğunu koklayan kâfir mutlaka ölür. O nefes, göz alabildiği yere kadar uzanır.

İsa Aleyhisselâm Deccal'i aramaya koyulur. Nihâyet onu Bâbı Lut'ta, (Beyti Makdis'e) yâni (Kudus'e) yakın bir yerde yakalar ve öldürür.

Sonra Hazreti İsa'nın yanına, Deccal'in şerrinden Allah'ın muhafaza buyurduğu bir kavim gelir. İsa Aleyhisselâm, onlara ikram olmak üzere, yüzlerini mesheder. Onların korkularını izâle eder. Cennetteki derecelerini haber verir. Bu sırada Allahû Teâlâ Hazreti İsa'ya şöyle vahyeder:

-Ben, sana, itaat ve inkiyaf eden bir cemaat meydana getirdim. Hiç kimsenin onları öldürmeye gücü yetmez. O kullarımı Tur dağında muhafaza et, buyurulur.

Cenâb-ı Hakk, Yecüc ve Mecüc denilen iki büyük kavmi gönderir. Bunlar yüksek yerlerden akın edeceklerdir. İlk kafile Teberiye gölüne uğrayıp, oradaki suları tamamen içecekler, ikinci kafile de oradan geçecek ve vaktiyle burada çok su varmış diyecekler.

Sonra Beyti Makdis dağına yürüyecekler ve yer yüzündekileri öldürdük, şimdi sıra göklere geldi, geliniz de gök yüzündekileri de öldürelim diyecekler, oklarını göklere doğru atacaklar. Allahû Tealâ onların attığı okları, istidrac olmak üzere, kana bulamış bir halde onlara iade edecek.

İsa Aleyhisselâm ve ashabı Tur dağında mahsur kalacaklar. Öyle ki muhasaranın şiddetinden bir öküz başı, onlardan her biri için, bügünki paranızla yüz dinardan daha hayırlı olacak.

Bunun üzerine Nebiyullah İsa Aleyhisselâm ve ashabı, onların belâsından halâs için Allah'a yalvaracaklar. Allahû Teâlâ onların dualarını kabul edip, Yecüc ve Mecüc kabilelerinin enselerine Nugaf denilen küçük kurtlar veya mikrop musallat eder. Sabahleyin çılgınların hepsi de, Allah'ın kudretiyle tek bir nefes gibi bir anda helâk olurlar. Sonra, İsa Aleyhisselâm ve ashabı, Tur dağından aşağı inerler. Yer yüzünde onların kokmuş lâşelerinden hâli bir karış yer bulamazlar.

Yine İsa Aleyhisselâm ve ashabı Allah'a yalvarırlar da, Cenâbı Hak deve boynu gibi kuşlar gönderir. Onlar lâşeleri alıp, Allah'ın istediği yere atarlar.

Sonra Cenâb-ı Hakk pek çok yağmur indirir de, ondan hiç bir ev ve çadır mahsun kalmaz. O yağmur bütün yer yüzünü yıkar, ayna gibi tertemiz, yemyeşil bir hâle getirir.

Sonra yeryüzüne; meyvalarını verir, evvelki gibi, onun kabuğu ile gölgelenirler. Meraya gönderilen koyun, sığır, keçilerin de sütleri bereketli olur. Öyle ki sağmal devenin sütü, kalabalık bir cemaatı, sığırındaki bir kabileyi; koyunun sütü de, yakın akrabadan bir cemaatı doyurur.

İşte bunlar böylece bolluk içinde, böylesine müreffeh bir hayat geçirirken, Cenâbı Hakk hoş bir rüzgâr gönderir. Bu lâtif rüzgâr, halkı koltuklarda; her mümin ile müslimin ruhunu kabzeder. Ortada en şerli insanlar kalır.

O zamanda, insanlar yekdiğeriyle boğuşurlar, merkepler gibi halkın huzurunda alenen erkekler ile kadınlar cinsi münasebette bulunurlar. İşte bu fena adamlar üzerine de kıyamet kopar. "

"Muhakkak ki, Deccal'in iki gözünün arasında KÂFİR yazılmıştır. Onun amelini kerih görüp sevmeyen herkes o yazıyı okur. Şunu kati olarak biliniz ki, sizden hiç bir kimse ölünceye kadar, Aziz ve Celil olan Rabbını asla göremeyecektir."

" Rasûlullah, namazını bitirince güler bir halde mimber üzerine oturdu da;

- Herkes namaz kıldığı yerinden ayrılmasın!. Buyurdu. Sonra da sordu:

- Sizleri niçin topladığımı biliyor musunuz?. Sahabiler:

- Allah ve Rasûlu en iyi bilendir!. Rasûlullah buyurdu:

- Allah'a yemin ederim ki, ben sizleri ne bir rağbet ve ne de bir korkudan dolayı toplamadım. Sizi toplamamın sebebi şudur:

Temim ed Dâri Hırıstiyan bir kişiydi. Geldi ve biat edip İslâm Dini'ne girdi. Ve bana öyle bir hâdise anlattı ki, onun söylediği bu hâdise, benim sizlere Mesih Deccal hakkında anlattıklarıma uygun düşmektedir.

Bana hâdiseyi şöyle anlattı:

Cüzam ve Lâim kabilelerinden 30 kişiyle beraber, denize ait bir gemiye binmiş, dalgalar da bu gemideki yolcuları deniz ortasında bir ay çalkalayıp oyalamış. Sonra gemiyi bir adaya yaklaştırıp oraya sığınmışlar. Müteakiben, büyük geminin arkasında yedekte çekilen sandallara binip geceye kadar beklemişler. Sonra adaya çıkmışlar. Kendilerini gövdesi pek çok kıllı bir dabbe karşılamış; öylesine kıllı imiş ki, bu yüzden önünü arkasından ayırt edememişler.

Gemi halkı o dabbeye sormuşlar:

-Sen nesin?. O da :

-Ben Cessase'yim!. Cevabını vermiş. Sonra da o mahluk konuşmaya devam etmiş:

-Ey topluluk, siz şu hırıstiyan manastırındaki adama gidiniz. Çünkü o, sizin haberinizi çok şiddetle arzu eder!.

Bu dabbe bize bir adamı tahsis kılınca, biz onun dişi bir şeytan olmasından korktuk ve süratle yürüyüp, nihâyet manastıra girdik. Orada, cüsse bakımından, gördüğümüz insanların en irisi olan, iki eli boynuna, diz kapaklarıyla topukları arası birbirine demirle çok sıkı bir sûrette toplanıp bağlanmış bir insan ile karşılaştık.

- Vay canına sen kimsin ?. diye sorduk. O :

- Sizler benim haberimi aldınız. Binâenaleyh, siz kimler olduğumu bana haber verin!.

Dedi.

Gemi halkı :

-Biz, Arab kavminden bir takım insanlarız. Deryaya bir gemiyle açıldık. Akabinde mutadın üstünde dalgayla karşılaşıp, bir ay deniz ortasında çalkalandık. Sonra şu adaya sığındık. Müteakiben yedekdeki sandala binip adaya çıktık. Derken bizi vucudu çok kıllı ve bu yüzden önü arkası ayırt edilemeyen bir dabbe karşıladı. Biz:

-Sen kimsin ?. diye sorduk;

-Ben Cessase'yim!. Dedi. Biz :

-Cessase nedir?. Dedik

-Hırıstiyan manastırında bulunan şu adama gidin; Çünkü o sizin haberinizi öğrenmeyi çok arzu eder . Dedi. Bunun üzerine biz süratle koşup sana geldik. O dabbeden de korktuk, onun bir dişi şeytan olup olmadığını anlayamadık.

-Sordu:

-Bana, Şam'da bir köy olan Nahl-ı Beysan'dan haber verin... dedi.

-Sen onun hâlinden ne soruyorsun?. dedik.

-Hurmalarından soruyorum!. Onlar meyva veriyor mu?. dedi. Biz ona :

- Evet, veriyor!. dedik.

- Muhakkak onun meyva vermeme zamanı yaklaşıyor!. Dedi.

- Bana Taberiye gölünden haber verin... dedi.

-Sen onun hangi hâlinden haber istiyorsun?. diye sorduk.

- Onda su var mıdır?. dedi. Biz de:

- Onun suyu çoktur!. cevabını verdik.

-Haberiniz olsun ki, onun suyunun çekilip gitmesi zamanı yaklaşıyor. dedi.

-Bana Şam'ın kıble canibinde bulunan Aynu Zugâr'dan haber verin?. dedi.

-Aynu Zugâr'ın hangi hâlinden soruyorsun ?. dedik.

-O pınarda bir su var mı?. Ve oranın ahalisi o pınarın suyu ile ziraat yapıyorlar mı? diye sordu.

- Evet, o suyu bol bir pınardır. Ahalisi de o pınarın suyundan ekip, ziraat yapıyorlar. dedik.

- Bana NEBİYYÜL ÜMMİYYİN'den haber verin ?. O ne yapıyor ?.

- Mekke'den çıkıp Yesrib'e ( Medine) geçti!. Cevabını verdiler.

- Araplar O'nunla muharebe yaptılar mı?. diye sordu.

- Evet, yaptılar. Cevabını verdik.

- Allah Rasûlu onlarla nasıl geçiniyor?. diye sordu.

-Arablardan kendisine dostluk gösterenler ve itaat edenlerle birlikte meydana çıkmıştır . diye cevap verdik.

- Hakikaten bunlar oldu mu?. dedi. Biz:

- Evet, hepsi de oldu!. dedik.

-Muhakkak ki onların Allah Rasûlu'ne itaat etmeleri kendilerine bir hayırdır.

Şimdi be sizlere kendimden haber vereceğim. Ben Mesih (Deccal)im!. Bana çıkmak hususunda müsaade verilecek zaman yaklaşıyor. Müsaade edilince, ben yeryüzünde seyr ederim de, artık kırk gece içerisinde kendisine inmediğim hiç bir şehir bırakmam.

Ancak, Mekke ile Medine müstesnadır. Bunların her ikisi de bana haram kılınmıştır. O iki beldeden birine girmek istedikçe, beni elinde sıyrılmış bir kılıçla bir melek karşılar ve beni oraya girmekten men eder. Muhakkak ki o şehirlere giren her bir yol üzerinde, o yolları koruyup beklemekte olan bir takım melekler vardır.

Rasûlullah bunları anlattıktan sonra, elindeki âsâsı ile mimberi dürterek, Medine'yi kastederek;

-İşte bu Taybe'dir (Medine). İşte bu Taybe'dir. Buyurdu. Haberiniz olsun, ben bunu sizlere söylemiş oldum mu?.

Diye orada bulunanlara sordu. Mecliste bulunanlar:

-Evet, haber verdin, ya Rasûlullah!. Rasûlullah:

-Temim'in anlattığı bu hâdise benim hoşuma gitti. Zîrâ, o, benim sizlere Deccal'den Medine ve Mekke'den olmak üzere anlattıklarıma uygun düşmüştür.

Haberiniz olsun ki; O, Şam denizinde, yahut Yemen denizinde. Hayır!. O, muhakkak, maşrık (doğu) tarafındadır. O, muhakkak doğu tarafındadır!. Ve eliyle doğuyu işaret etti."

Rasûlullah Aleyhisselâm şöyle buyurmuştur :

-İki büyük İslâm ordusu birbiri ile harb etmedikçe, kıyâmet kopmayacaktır. İki camianın ikisi de bir iddiada oldukları (İkisi de İslâm ve Hak iddiasında bulundukları) halde, aralarında büyük bir harb olacaktır.

Yine kıyâmet kopmayacaktır; 30 a yakın yalancı mel'ün Deccal'ler türemedikçe. Bu Deccal'lerin hepsi de; “Ben Allah'ın peygamberiyim iddiasında” bulunmadıkça.

Yine kıyâmet kopmayacaktır; (dini ilme sahip âlimlerin ölümüyle) İslâmî ilim inkizara uğramadıkça. Zelzeleler çoğalmadıkça. Zaman takarrub edip, geceyle gündüz bir olmadıkça. Fitneler zuhûr etmedikçe. Adam öldürme vakaları çoğalmadıkça.

Yine kıyâmet kopmayacaktır; aranızda mal çoğalıp, sel gibi akmadıkça. Bir derecede çoğalacak ki, mal sahibi malının zekâtını kim kabul eder diye endişelenecek. Hattâ mal sahibi bazı kimselere zekât vermek isteyecek, fakat zekât arz ettiği kimse; benim zekâta ihtiyacım yok diyecek.

Gene kıyâmet kopmayacak; halk yüksek apartmanlar yapmak yarışına çıkmadıkça. Ve bir kimse obür şahsın kabri yanından geçerken, (keşke bunun yerinde ben olsaydım) diyerek ölümü temenni etmedikçe.

Güneş batıdan doğup, insanlar bu hâdiseyi görünce toptan iman edecekler, fakat bu iman, evvelce iman etmemiş olanlar, yahut imanında hayır ve fazilet kazanmayan kimselerin imanları, kendilerine fayda vermediği bir zamandır.

Muhakkak ki kıyâmet kopacaktır. Hem de, müşteri ile bayii pazarlığı bitmeden kopacak da, o pazarlık bitip libas devşirilemeyecektir"!

KAYNAK BELİRTİLMELİ





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: koyulhisarlımurat, 03.04.2016, 18:55 (UTC):
öyle kolaymı deccalı bilmek ,,Hayır. Eğer İsa Aleyhisselâm, Mehdî ve Deccal güneş gibi ap açık bilinecek derecede gelselerdi, akıl ve iradeyi kullanma imkânı kalmaz, herkes mecburen inanır, Ebû Bekirlerle Ebû Cehillerin farkı kalmazdı.

Gerçekten rivayetlerde anlatıldığı gibi, minare boyunda, alnında kâfir yazılı, bağırdığında bütün dünya işitecek derecede gür sesli, iki kulağı arası otuz metreyi bulan bir eşeğe binen bir Deccal gelecek olsa, herkes ister istemez onu tanır, bu da imtihan sırrına ters düşerdi.

O halde nazarî meseleler perdeli, derin, tetkik ve tecrübeye muhtaç olmalı ki, imtihandan maksat hasıl olabilsin; Ebû Bekirler yücelerin yücesine çıkarlarken, Ebû Cehiller de aşağıların aşağısına düşsünler. Yoksa irade elden alınırsa imtihanın sırrı bozulur.

İşte bu önemli sır sebebiyledir ki mûcizeler seyrek ve nâdiren gösterilir. Kıyamet alâmetleri de, müteşabihat da bir derece kapalı ve tevilli olur. Yalnız güneşin Batıdan doğması böyle değildir; ap açık olduğu için artık tövbe kapısı kapanır; tövbe de, îman da kabul olmaz. Çünkü o zaman Ebû Cehiller de îmana kalkacak ve Ebû Bekirlerle eşit hale gelecektir.

Yine bu imtihan sırrı gereğidir ki, Deccalı Deccal nâmıyla beklememelidir. O, deccallık haysiyetiyle değil, baskıcı bir idareci olarak bilinir.(1) Onun içindir ki, birçokları onu tanıyamayacaklardır. Ancak nûr-u îmanın dikkatiyle tanınabilirler

Yorumu gönderen: eşref, 19.10.2010, 05:32 (UTC):
yüce ALLAH;ım yardımcımız olsun.Okuduklarımdan o kötü günlerin içerisine girmek üzere olduğumuzu hissediyorum.

Yorumu gönderen: erdem, 28.01.2010, 22:22 (UTC):
hersey interneti isaret ediyor bilgisayar benzerligi var;;; tek gozu olusu ;...kirmizi isik olusu camera yuzu sert olusu ekran cenneti cehennem;; eglence yonu hersey dusunule bilir ...cehennemi cennet guzel taraflari da var aynen burasi gibi... oluyu diriltiyor evet her eve girecek



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36895417 ziyaretçi (103093481 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.