Dinlerde Şefaat Kavramı
 

Dinlerde Şefaat Kavramı

Hazırlayan: Akhenaton

Ön bilgi: Şefaat (Ar. الشفاعة), ahirette peygamberlerin ve kendilerine izin verilen kimselerin müminlerin bağışlanması için Allah katında niyazda bulunmaları anlamında bir terimdir.[1] Bu yazıda Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet gibi semâvî dinlerin yanı sıra içinde ahiret ve yeniden dirilme inancının yer aldığı semâvî olmayan dinlerde şefaat kavramı incelenecektir.

Sözlükte “tek olan bir şeyi dengi ya da benzeriyle çift hale getirmek”, “birinin önüne düşüp işini görmeye çalışmak”, “işinin görülmesi için birinin aracılığını istemek” anlamlarındaki “şef‘” (شفع) kökünden türeyen şefâat, “suçunun bağışlanması ya da dileğinin yerine getirilmesi için birine aracılık etme” anlamına gelir.[2] İsim-mastar olarak ( الشفاعة-الشفعة-الشفع ) şeklinde geçmektedir.[3] Terim olaraksa, “kıyamet gününde peygamberlerin ve kendilerine izin verilen sâlih kulların müminlerin bağışlanması için Allah katında niyazda bulunması” anlamında kullanılır. “Şâfi” ve “şefî”, “aracılık eden, şefaatte bulunan” demektir.[1]

Şefaat sözcüğüyle ilgili açıklamalardan biri de şöyledir: Şefaat, şefaatçi (الشفيع) nin başkasının dile getirdiği bir ihtiyacı, bir dileği hükümdarla, melik ile konuşmasıdır. Bu takdirde şefaat, birisinden başkasının kendisine bir konuda araya girip yardım etmesini talep etmekten ibarettir. Çoğu kez şefaat mevki, konum, mertebe ve saygınlık yönünden üst düzeyde olan bir kimsenin daha alt düzeyde olan bir kimseye katılması, ona yardım ve aracılık etmesi anlamında kullanılmaktadır.

Diğer bir anlatıma göre de şefaat, “borçlunun lehine tavassufta bulunma” anlamında kullanılmıştır. Bazılarına göre de şefaat, suç ve günahların bağışlanıp affedilmesi anlamında algılanmıştır.[3]

Şefaat, kurtuluş öğretisiyle bağlantılı olarak birçok dinde yer almakla birlikte niteliği ve biçimi farklılık gösterir. Aşkın ilâh anlayışı, âhiret inancı, ruhban sınıfıyla peygamberler ve azizler gibi kutsal kişilere ya da melekler gibi varlıklara vurgu yapan dinî öğretilerde bu kavram, daha çok öne çıkmaktadır. Genellikle şefaat, ölmüş ya da yaşayan kutsal kişiler vasıtasıyla dindarlar adına ya da günahı ve sevabı birbirine eşit durumdaki bir ruhun lehine Tanrı katında özel bir müdahale ve af talebinde bulunma şeklinde gerçekleşir. Esasen birçok dinde ölmüş kutsal kişilerin öteki dünya için aracılık yapabileceğine ve şefaat istemek üzere onlara dua edilebileceğine, aynı zamanda ölülerin arkasından yapılan duaların azaptan kurtarıcı gücüne inanılmaktadır.[1]

Semâvî Olmayan Dinlerde Şefaat İnancı

Pagan karakterli eski Yunan ve Roma dinlerinde şefaat, kurban kültü biçiminde ortaya konmuştur. Buna göre yaşayanların ihtiyaçlarını ve arzularını bilen tanrılaşmış ölü ruhların kendilerine şefaat yakarışlarıyla ibadet edilip kurban kesildiğinde mükâfat verdiklerine, ihmal edildiklerinde ise gücendiklerine inanılmıştır.

Çin geleneğinde ruhban sınıfının görevleri arasında insanları ruhanî açıdan arındırma ve kâhinlik yapmanın yanı sıra, tanrıların huzurunda onlar için şefaat dileme görevi de vardır. Bu kapsamda Budist rahipleri tarafından ölen kişinin ardından 7 hafta boyunca ölüyü kötü karmadan kurtarmak amacıyla kutsal metin okunur ve dua edilir. Mahayana (Tibet) Budizmi’nde ayrıca şefaatle bağlantılı olarak başkalarının kurtuluşu için kendi sonsuz saadetinden (nirvana) fedakârlık eden aydınlanmış ruh öğretisi mevcuttur. Bu kurtarıcılar, sahip oldukları fazileti henüz aydınlanmaya ulaşmamış fertlere bahşetme ya da aktarma yoluyla onların aydınlanmasına yardımcı olurlar.

Hindu geleneğinde, iyilerin tekrar bedene girmeden (reankarnasyon) önce bizzat tanrıların şefaatiyle içinde yaşayacakları kısa süreli cennet ya da semavî âlem inancı bulunmaktadır. Bu âlem, kutsal varlık yani Brahman’la bütünleşmeye ve kurtuluşa ermeye yetecek kadar güzel amele sahip olmayan iyi ruhların yaşayacağı geçici durumu, aynı zamanda ilâhî lütfa bağlı şefaati ifade eder.

Zerdüştlük’te Hindu öğretisine benzer şekilde doğrudan şefaat yerine günahtan arınma mekânına atıf vardır. Pehlevîce gelenek kitabı Dadestân-ı Denig’de öteki dünyada cennet ve cehennemden başka Hemistegân denilen, günahları ve sevapları eşit durumdaki kişilerin yeniden diriltildikten sonra bir müddet kalacakları bir mekândan bahsedilir. Hemistegân’daki ruhlar acı çekmez, zira bizzat Zerdüşt peygamber onların affı için burada Tanrı’ya yalvarır.[1]

Cahiliye çağının zihniyet yapısının karakteristiği putperestliktir. Sosyal hayat, bu zihinsel tasavvura göre biçimlenmektedir. Yukarıda genel hatlarıyla çizilen bu çok tanrılı yaşama biçiminde, İlahların hayata mudahil olduğu vurgulandı. Hayatla iç içe olan put ve tanrılar üzerinde daha yüce bir ilah telakkisi de var olmakla birlikte, bu inanış, hayatın dışında, sosyal hayata pek karışmayan, sadece zihinlerde varlığını sürdüren çok uzak bir Tanrı tasavvuruydu. Onların hayatlarını etkileyen, üzerlerinde söz sahibi olan asıl güçler kendilerine tapınılan ve aracı oldukları sanılan varlıklardı. Kendilerine ibadet edilen bu putları Allah’a ulaştırabilecek, onları zihinlerinde yaşattıkları bu baş ilaha yaklaştırabilecek yegane varlıklar olarak kabul ediyorlardı. İşte şefaat inanışı tam bu noktada ortaya çıkmıştır.[3]

Eski Arap inancına göre melekler, bir parça tanrı niteliğinde, ya da cinden üstün olan, saygıya ve hatta tapılmaya layık, gözle görülmez ruhsal varlıklardı.Fakat tabiat üstü varlıklar hiyerarşisinde meleğin yeri belirlenmemişti. Bazen melek, üstün tanrı ile insanlar arasında bir şefaatçi, ya da aracıydı; ama çoğunlukla kendisi de tapınma objesi olarak kabul edilirdi.[3]

Melekleri tanrılaştırıp onlara ibadet eden Arapların bir kısmı Lat, Uzza ve Mennatı [4] gökyüzündeki meleklerin yeryüzündeki sembolleri olarak görüyorlardı. Bu nedenle onları kutsayarak önlerinde kurban kesiyorlardı. Bu inancı taşıyanlar, melekleri kendileri için aracı-şefaatçi varlıklar olarak kabul ettiklerini gösteriyor. Bütün bu somut varlıklara yönelişler, tapınmalar, kutsamalar kurban sunumları, onlara bir tanrı olarak ya da tanrı yanında bir şefaatçi olarak bakıldığı ve inanıldığı içindi.[3]

Yahudilik’te Şefaat İnancı

Eski Ahit’te âhiret inancına yönelik açık bir öğreti yer almamasına rağmen ölüm sonrası şefaat konusuna atıflar mevcuttur. Bunların başında, din uğruna canını feda eden birinin günahkârlar için şefaat edebileceğinden bahseden Yeşaya pasajı gelir:

“Canını feda ettiği için Gördükleriyle hoşnut olacak. Rabbin doğru kulu, kendisini kabul eden birçoklarını aklayacak. Çünkü onların suçlarını o üstlendi.” [5]

Kutsal Kitap içerisinde apokrif (deuterokanonik) metin olarak yer alan 2. Makabeler’de, yaşayanların ölüler için dua edip kefârette bulunmasının olanağından ve nihaî kader olan ateşten kurtarıcı şefaatten söz edilir:

“Hepsi dua edip işlenen günahın tamamen silinmesini diledi. Ardından yürekli Yahuda hepsinin günahlardan sakınmasını istedi. Çünkü ölenlerin günahının ne gibi sonuçlar verdiğini hepsi kendi gözleriyle görmüşlerdi. Sonra hepsinden para topladı. Yaklaşık 2000 gümüş para toplandı ve günahlar için kurban sunulması amacıyla bu para, Yeruşalim’e gönderildi. Yahuda, güzel ve soylu bir davranışta bulundu. Dirilişi göz önünde bulunduruyordu. Çünkü ölülerin dirileceğine inanmış olmasaydı, ölüler için dua etmek gereksiz ve anlamsız olurdu.” [6]

Ölünün şefaat yoluyla kurtuluşa ermesi fikri, Rabbânî literatürde daha açıktır. Talmud’da İsrâiloğullarından imanlı olup günah işleyenlere bizzat Hz. İbrâhim’in şefaat edeceği, çünkü onların İbrâhim antlaşmasının işaretini taşıdıkları ve bundan dolayı kısa bir süre ara mekânda kalsalar bile cehennem ateşine mâruz kalmayacakları belirtilir.[7] Söz konusu ara mekân, günahı ve sevabı eşit olanların günahlarından arınmak için 12 ay ya da daha az süreyle kalacakları yere karşılık gelmektedir.

Günümüz Ortodoks Yahudi öğretisinde arınma yeri inancı ve buna bağlı olarak ölünün arkasından bir yıl boyunca kutsama duası okunmasına yönelik âdet devam etmektedir. Ayrıca ultra-Ortodoks Hasidî gruplar arasında sâlih kabul edilen kişilerin şefaatine inanılmaktadır.[1]

Hıristiyanlık’ta Şefaat İnancı

Hıristiyanlık İsa Mesih yoluyla kurtuluş öğretisine dayandığından fidye, bu dinde kefâret, mutlak aracılık gibi kavramlar kapsamında şefaate daha çok yer verilir. Yeni Ahit, yani İncil’de “şefaat” kelimesi, “bir kişinin bir başka kişinin savunucusu olması ya da onun lehine af dilemesi” anlamında kullanılmıştır [1] :

“Bu nedenle O’nun aracılığıyla Tanrı’ya yaklaşanları tümüyle kurtaracak güçtedir. Çünkü onlara aracılık etmek için hep yaşamaktadır.” [8]

Kutsal kişilerin şefaatini ifade eden “aracı” kelimesi, Tanrı ile insanı -kefâret yoluyla- birbirine yakınlaştırmayı ifade etmektedir [1] :

“Çünkü tek Tanrı ve Tanrı’yla insanlar arasında tek aracı vardır. O da insan olan ve kendisini herkes için fidye olarak sunmuş bulunan İsa Mesih’tir. Uygun zamanda verilen tanıklık budur.” [9]

Bu bağlamda özellikle İsa Mesih, başrahip sıfatıyla inananların günahlarının bağışlanmasını dileyen ve inananlar hatta bütün insanlık adına Tanrı katında şefaatte bulunan biri diye sunulmuştur.[1]

“O günahlarımızı, yalnız bizim günahlarımızı değil, bütün dünyanın günahlarını da bağışlatan kurbandır.” [10]

“Bu nedenle O’nun aracılığıyla Tanrı’ya yaklaşanları tümüyle kurtaracak güçtedir. Çünkü onlara aracılık etmek için hep yaşamaktadır.” [11]

Hıristiyanlık açısından İsa Mesih, O’na iman edenler için her an şefaat etmektedir. Bu "şefaat" sözcüğünün tam anlamı şudur: İsa Mesih şu anda Tanrı’nın Kutsal huzurunda görünür biçimde durup O’na iman edenlerin suçlarının bağışlanması için döktüğü kanı Tanrı’ya göstermekte, "Ben, bu kişi için kanımı akıttım, o suçlu sayılamaz." demektedir.[12]

Ancak şefaat, sadece İsa’ya ait bir eylem değildir. Pavlus’a göre İsa Mesih göklerde şefaat ederken “Parakletos” (yardımcı) diye isimlendirilen kutsal ruh da tıpkı İsa gibi inananların zayıf anlarında Tanrı huzurunda onlar adına yakarır, yeryüzünde azizlerin mücadelelerine yardım eder ve onlara şefaatte bulunur. Tanrı, bunun karşılığında kutsal ruhun şefaat duasına olumlu cevap verir.[1]

 “Bunun gibi, Ruh da güçsüzlüğümüzde bize yardım eder. Ne için dua etmemiz gerektiğini bilmeyiz, ama Ruh’un kendisi, sözle anlatılamaz iniltilerle bizim için aracılık eder. Yürekleri araştıran Tanrı, Ruh’un düşüncesinin ne olduğunu bilir. Çünkü Ruh, Tanrı’nın isteği uyarınca kutsallar için aracılık eder. Tanrı’nın, kendisini sevenlerle, amacı uyarınca çağrılmış olanlarla birlikte her durumda iyilik için etkin olduğunu biliriz. (...) Kim suçlu çıkaracak? Ölmüş, üstelik dirilmiş olan Mesih İsa, Tanrı’nın sağındadır ve bizim için aracılık etmektedir.” [65]

Yeni Ahit öğretisine paralel biçimde ilk dönemden itibaren kilise babaları, ruhanî varlıklara dua etmeyi ve onlardan şefaat istemeyi gerekli görmüşlerdir. Örneğin ilk kilise babalarından Origen, İsa’nın yanı sıra meleklerin ve azizlerin şefaatinden bahsetmiş, aynı şekilde Kudüslü Cyril, Naziansuslu Gregory, Jean Chrysostome ve Jerome gibi Batılı ve Doğulu kilise babaları, Hıristiyanları İbrânî atalarına, peygamberlere, kilise elçilerine, Tanrı’nın dostlarına ve din uğruna şehit olanlara yalvararak şefaatlerini istemeye teşvik etmiştir. Ortaçağ’ın Hıristiyan teologu Thomas Aquinas da özellikle azizlere niyazda bulunmayı, onlardan dua ve tövbelere ortak olmalarını istemeyi öğütlemiştir.

Hıristiyan mezhepleri şefaat konusunda kendi teolojilerine uygun öğretiler geliştirmişlerdir. Roma Katolik kilisesi Trent Konsili’nde (1545-1563) şefaati ve başkası lehine niyazda bulunmayı bir dogma şeklinde ortaya koymuştur. Buna göre müminler, öncelikle arâftakilerin cennete kabulü için dua edip bu amaçla kutsal komünyon âyini yapabilirler. Katolik öğretisinde a‘râf, ilâhî lütfa muhtaç durumda ölen bir kişinin cennete girmesi için gereken kutsallığı elde etmek amacıyla bulunduğu arınma yerini ifade eder ve bu inancın temelinde ölü lehine şefaat duası yer alır. Arâftaki ruhların kurtuluşu için özellikle Latin Amerika’da “ölüler günü” adıyla özel kült törenleri düzenlenir. Trent Konsili kararlarında ayrıca İsa Mesih ile beraber Tanrı krallığında hüküm süren azizlerin de Tanrı katında insanlar lehine dua ve niyazda bulunduğu ifade edilmiştir.

Roma Katolik öğretisine göre başta Meryem olmak üzere azizlerin şefaatlerine inanıp onlara niyazda bulunmak İsa’nın mutlak rab oluşuna ve aracılık rolüne zarar vermez; aksine bütün lütuf ve meziyetlerin ondan geldiği inancını güçlendirir. Bu bağlamda dindar bir insanın ölmüş ya da yaşayan bir başka dindar insandan dua yahut şefaat dilemesi meşrû görülür. Ayrıca Katolik öğretisinde kilisenin İsa aracılığıyla bağışlama gücüne sahip olmasından dolayı bilhassa Ortaçağ’da gerek yaşayanlar gerekse ölenler için tam ya da kısmî kurtuluş (indulgentia/ endülüjans) satın alma yaygın biçimde uygulanmıştır.

Doğu ve Ortodoks kiliseleri de -şefaat konusunda Katolikler kadar derin öğretilere sahip olmasalar da- genel anlamda hem gökteki azizler komünyonu üyelerinin kendileri ya da başkaları lehine Tanrı katında şefaat etmesini hem de ölü için şefaat dilemeyi meşrû kabul ederler. Genel olarak Protestan kiliseleri, Pavlus’un öğretisi ışığında insanları günahtan kurtarıcı fidye ya da kefâret olması bakımından İsa Mesih’in aracılığının mutlaklığına inanır; bunun ötesinde bir şefaat anlayışı ise tartışmalıdır.

Martin Luther, rasyonel açıdan kurtuluşun tamamen gerçekleşmesi bağlamında İsa’nın haçta şefaat niyazı yaptığına kanidir. İsa dışındaki kişilerin, yani Meryem’in ve azizlerin şefaati ise İsa’nın tek ve mutlak şefaatçi olduğu inancına aykırı düşmesi sebebiyle Protestan teolojisi açısından problemli görülür; bu konuda Protestan kiliseleri arasında görüş farklılıkları vardır.

Anglikanizm açık bir dille Trent Konsili’nin şefaat öğretisini aşırılık, Tanrı’ya karşı saygısızlık, faydasız ve mantıksız bir öğreti sayıp reddederken Kalvinistler, şefaati ve özellikle yeryüzünde olup biten şeylerden habersiz azizlere niyazda bulunmayı duanın gerçek anlamını yok ettiği için bir tür şeytan aldatmacası ve sahtekârlık diye kabul eder.

Diğer reformist kiliseler de “Augsburg İtirafı” (1530) olarak bilinen ve reformist öğretinin temelini oluşturan hükümlere bağlı şekilde sadece İsa Mesih’in insanlar için mutlak aracı ve şefaatçi olabileceğine inanır. Bununla birlikte günümüzde bazı Protestan kiliseleri ancak “yaşayanların birbirine dua etmeleri” anlamında şefaati kabul etmekte, Anglo-Katolikler ve bir kısım Protestan kiliseleri Katolik öğretiye benzer biçimde meleklerin ve gökteki azizlerin inananlar için dua etmesine olumlu bakmaktadır.[1]

İslamiyet’te Şefaat İnancı

İslam inancına göre Allah her kavimden bir peygamber göndermiştir.[13] O da Allah’ın birliğine şahitlik edecektir. Birtakım haberlere göre, peygamberlerin sonuncusu olarak, Allah tarafından bütün insanlığa gönderilen ve tekrar herkesten evvel dirilecek olan Hz. Muhammed hidayet yolunu takip etmekten kaçınan ve Allah’ın inzarını dinlemeyen kimselere karşı şahitlik edecektir.  Ama O, hiç bir zaman bir aracı değildir. Rabbinin huzuruna herkes yalnız çıkacaktır. Kimse, başkasının günahını yüklenmeyecektir.[14]

“Ki hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez. Doğrusu insana çalışmasından başka bir şey yoktur.” [15]

Hz. Muhammed’in kafirlerin aleyhine şahitlik etmesi kabul edildiği için, Müslümanların lehinde şehadet etmesi de kabul edilmiştir. Bu nedenle, Müslümanlar arasında daha ilk devirlerden beri tartışılan şeylerden biri de, İslam’ın emirlerini kabul ettiği halde, şu ya da bu nedenle günah işleyen kimselerin lehinde şefaat edip edemeyeceği meselesi olup, buna göre Hz. Muhammed ümmeti için, gerçekten şefaatçi olabilecek midir? İslam düşüncesine göre, bu durumda olan insanlar için, gerçek şefaatçi onun imanıdır. Bu kimseler de belli bir süre cehennemde kalmaları gerektiği halde, daha sonra onlar da, cennete çağırılacaktır. İşte Hz. Muhammed’in şefaatı, bu sınıf insanlara mahsus olup, şefaat meselesi de, cehennemde kalma süresinin hafifletilmesi ya da tamamen kaldırılmasıyla ilgilidir.[16]

Nitekim, Hz. Muhammed, kızı Fatıma’ya: “Ey kızım Fatıma. Peygamber kızıyım diye güvenme kıyamet günü seni ben bile kurtaramam.” buyurarak kişinin kendisin kurtaracak tek şeyin ameli olduğunu bizzat vurgulamıştır.[17]

Ahirette şefaat diye bir şeyin olmadığı açıkça ifade edilmektedir. Örneğin Bakara sûresinin 48. âyetinde şöyle buyrulmaktadır:

“Hiçbir insanın bir başkasının yerine bir şey ödemeyeceği, kimseden bir şefaatin/aracılığın kabul edilmeyeceği, kimseden fidye alınmayacağı ve hiç kimsenin yardım görmeyeceği günden sakının.”

Genelde âlimler şefaati reddeden bu ve benzeri âyetlerin iman etmeyenler hakkında olduğunu söylerler. Bu iddiayı kabul etsek bile Bakara sûresinin 254. âyetinde hitap, iman edenleredir. Söz konusu âyette şöyle denilmektedir:

“Ey inananlar! Hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin bulunmadığı gün gelmeden size rızık olarak verdiğimizden infak edin. Kâfirler/nankörler, zalimlerin ta kendileridir.” [?]

Başka bir ayet daha vardır ki, o ,daha net olarak ifade ederek, bazı aziz kulların günahkar insanlara şefaatçi olabileceğini vurgular. Burada da, Allah’ın müsaade etmesi ve o günahkar insanların içlerinden Allah korkusu taşımalarının şart olduğu ifade edilir. [14]

“Böyle iken dediler ki: "Rahmân çocuk edindi." Allah bundan münezzehtir. Doğrusu melekler (Allah’ın çocukları değil.) ikram olunmuş kullardır. Onlar Allah’ın sözünün önüne geçmezler, hep O’nun emriyle hareket ederler. Allah, onların önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar, Allah’ın hoşnut olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler. Hepsi de O’nun korkusundan titrerler.” [18]

Bu ayetin karinesinden anlaşıldığına göre; mezkur aziz varlıkların melekler olduğu anlaşılmaktadır. Kafirler ise; bu varlıklarda, Allah tarafından doğurtulmuş` bazı çocukları olduğunu görmek istemişlerdi.[14]

Kurân’da şefaatle ilgili çok sayıda ayet olup, bu ayetleri iki grupta toplamak mümkündür:

1.) Şefaatin kesin olarak reddedildiği ayetler [19],

2.) Allah’ın izni olmadıkça şefaatin olmayacağını bildiren ayetler.[20]

Şefaatle ilgili bu ayetlerin yorumunda birbirinden çok farklı görüşler serdedilmiştir. Öyle ki, zikredilen ayetlerden hareketle bazı İslam bilginleri şefaati reddederken, bazıları da aynı ayetleri şefaatin ispatı için delil saymışlardır.[21]

Ahirette herhangi bir kimseye şefaat izni verecek midir? İzinden söz edilmesi, böyle bir iznin verileceği anlamına gelmez. İzinsiz böyle bir şeyin olamayacağını anlatır. Allah’ın herhangi bir kimseye izin vereceğine dair Kurân’da bir bilgi mevcut değildir. Mesela izinden söz eden bu âyette ilminin sınırsızlığından ve tek hâkim oluşundan böyle bir iznin verilmeyeceğini anlamak mümkündür. Çünkü herkesin ne olduğunu en iyi bilen Allah olduğuna göre herhangi bir aracılığa ihtiyaç kalmamaktadır.[22]

Kurân’da “şef” kavramı, sözlük anlamında kullanılan biri dışında [23] 31 yerde geçmekte, bunların 13’ünde şefaat biçiminde yer almakta, diğer yerlerde fiil ve isim kalıplarıyla tekrar edilmektedir. Nisâ sûresinde iyi bir işe destek verenle kötü işe destek verenlerden her birinin o işin sonucundan pay alacağı ifade edilirken dünya hayatındaki faaliyetlerin kastedildiği anlaşılmaktadır [24] :

“Kim güzel bir işte aracılık ederse, ona o işin sevabından bir pay vardır. Kim de kötü bir şeyde aracılık yaparsa, ona da o kötülükten bir pay vardır. Allah her şeyi gözetip karşılığını verir.” [25]

İbn Cerîr et-Taberî, bu âyetin tefsirinde, Asr-ı saâdet’teki iman-küfür mücadelesi sırasında Müslümanların ya da küfür ehlinin safında bulunma şeklindeki yorumu âyetin bağlamına daha uygun görmüştür.[26] Bunun dışında şefaati konu edinen âyetlerde hâkim fikrin şirk inancının reddi ve tevhid inancının telkin edilmesi olduğunu söylemek mümkündür.[24]

Zümer sûresinde anlatıldığı üzere [27] putperestler, kendilerini Allah’a yaklaştıracağına inandıkları için putlara tapıyorlardı. Bazı âyetlerde putlar, “şefî‘” (çoğulu şüfeâ’) diye zikredilmiştir. Bu âyetlerde kıyamet günü Allah’tan başka hiçbir dost ve şefaatçinin bulunmayacağı belirtilmekte, o gün şefaatin ancak Allah’ın izni ve rızasıyla gerçekleşeceği beyan edilmektedir. Genellikle olumsuz anlatımlarla başlayan âyetlerin bir kısmında istisnalar yapılmak suretiyle Allah’ın izni ve rızasına bağlı olarak hakkı (tevhidi) benimseyenlere şefaatte bulunulacağı kaydedilmektedir [28][24] :

“Onların Allah’ı bırakıp da taptıkları putlar şefaat hakkına sahip değillerdir. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler şefâat edebilir.” [29]

İlgili âyetlerde kıyamet günü şefaatten mahrum olanların ana vasfı olarak inkâr ya da şirk, yine inkâr anlamında [30] zulüm, âhireti inkâr; buna sürükleyen davranışlar arasında namaz kılmama, fakiri doyurmama, bâtıla dalanlarla beraber olup aynı davranışı sergileme gibi hususlar zikredilir [24] :

“Yaklaşmakta olan o felaket (kıyamet) gününü de onlara haber ver. O dem ki yürekler gırtlaklara dayanmıştır, yutkunup dururlar. Zalimler için ne ısınacak bir dost vardır, ne de sözü dinlenecek bir şefaatçi.” [18]

“Onlar cennettedirler, sorup dururlar suçluların durumunu: "Nedir sizi Sekar’a sokan?" diye. Suçlular der ki: "Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksula da yedirmezdik. Boş şeylere dalanlarla dalar giderdik. Ceza gününü yalanlardık. Nihayet bize ölüm gelip çattı." Artık onlara şefaatçilerin şefaatı fayda vermez.” [31]

Şefaat kavramı, hadislerde de yer alır ve şefaatin hem dünyevî hem uhrevî tarafının bulunduğu belirtilir. Başta Hz. Muhammed olmak üzere bütün peygamberler, melekler ve sâlih kullar büyük günah işleyen müminlere şefaat edecektir.[32]

Hadislerde âhiretteki şefaat konusuna daha fazla yer verilmekle birlikte “dünyada bir kimsenin meşrû işine yardımcı olmak” anlamındaki şefaate izin verildiğine ilişkin uygulamalardan söz edilmiş, [33] ancak had cezası doğuran suçların cezasının kaldırılması yolunda şefaatte bulunulamayacağı bildirilmiştir.[34] Ayrıca Hz. Muhammed, ölünün bağışlanması için Müslümanların dua etmesini dünyada ona şefaatçi olma diye nitelemiştir.[35]

Âhirette gerçekleşecek şefaatle ilgili olan hadislerin çoğu, Hz. Muhammed’in şefaatine dairdir. Allah’ın, özellikle bir duasını mutlaka kabul edeceğine dair her peygambere tanıdığı imtiyazı Resûlullah dünyada kullanmamış, şefaat etmek amacıyla bunu âhirete bırakmış ve Allah’a ortak koşmamak şartıyla büyük günah işleyen herkesin bundan yararlanacağını söylemiştir.[36]

Hadislere göre, Hz. Muhammed’in âhiretteki ilk şefaati mahşerde gerçekleşecektir. Hesaba çekilmek üzere orada uzun süre bekleyen insanlar hesabın başlatılmasını sağlamak için Hz. Âdem, Nûh, İbrâhim, Mûsâ ve İsa’dan şefaat isteyecek, fakat o günün dehşeti karşısında kimse buna cesaret edemeyecek, sonunda Îsâ bunu Hz. Muhammed’den istemelerini tavsiye edecek ve Hz. Muhammed’in yapacağı şefaati Allah kabul edip hesabı başlatacaktır.[37] Daha sonra Resûlullah ilkin ümmetinden cennet ehli olanlar için şefaatçi olacak, cehenneme giren günahkârlar için üç defa şefaat edecek ve bu sayede cehennemlikler buradan çıkarılıp cennete alınacaktır.[38] Kurân okuyan ve oruç tutan kimseler hakkında bu ibadetlerin de şefaatçi olacağı bildirilmiştir.[39]

Hadislerde belirtildiğine göre bütün şefaatçilerin şefaat etmesinden sonra hayırlı hiçbir ameli bulunmayan cehennemdeki müminlere de kullarına karşı çok merhametli olan Allah şefaat edecek, böylece “rahmânın âzatlıları” adı verilen bu grup da cennete girecektir.[40]

Şefaat konusunda bazı hadisler uydurulmuştur. Hz. Muhammed’in şefaatinin bid‘at çıkaranlara ulaşmayacağı, şefaatin Ehl-i beyt’i sevenlere has olacağı, hırsızlık yapsa ve zina etse bile onun ümmetinden günah işleyen herkese şefaat edeceği yolundaki rivayetler bunlardan bazılarıdır.[41] Şefaat hadislerini kabul etmeyen Hâricîler’e karşı ashaptan İmrân b. Husayn’ın hadislerin Kurân’ı açıkladığını belirtmesini, yine Cehm b. Safvân ile Mu‘tezile kelâmcılarının şefaat aracılığıyla insanların cehennemden çıkacağını muhtemel görmediğine dair bilgileri [42] dikkate alarak âhiretteki şefaat inancıyla ilgili tartışmaların 7. yüzyıldan itibaren ortaya çıktığını ve 8. yüzyılın ilk yarısından sonra mezheplerin ayırt edici esası haline geldiğini söylemek mümkündür. Tasavvuf ilminin teşekkülünden sonra dünya hayatında şefaat konusu da gündeme gelmiş ve mesele “istigâse”, “istimdad”, “tevessül” gibi kavramlar etrafında tartışılmıştır. Bu yüzden şefaat konusunu iki bölüm halinde incelemek gerekmektedir [24] :

1. Dünyada Şefaat

Hayatta bulunan sâlih kişilerden dünyevî bir ihtiyacın karşılanması ya da günahların bağışlanması için dua etmeleri anlamındaki şefaatin câiz olduğu konusunda âlimler ittifak etmiştir. Çünkü bu yolda dua edilmesi Hz. Muhammed’e ve Müslümanlara Kurân’da emredilmiş, ashab da yağmur yağması ya da başka ihtiyaçlarının giderilmesi için hayatta bulunan Resûlullah’tan dua etmesini istemiş, ayrıca hayatta iken Hz. Muhammed’le tevessülde bulunmuştur.[43] Buna karşılık ilâhî emirlere aykırı bir şefaatte bulunmanın câiz olmadığı hususunda görüş birliğine varılmıştır.[44]

Dünyadaki şefaatle ilgili olarak iki konuda farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri dualarda “Hz. Muhammed hakkı için, velîler ve sâlihler hakkı için” şeklinde ifadelerin kullanılması, diğeri de bir ölüden ya da diriden şefaat istenmesidir.

a) Başta İbn Teymiyye olmak üzere müteahhir dönemi Selefî âlimleriyle Vehhâbîler’e göre bunların ikisi de câiz değildir, böyle bir şefaat inancı, ilk devir Müslümanlarında yoktur. Çünkü ashab, yağmur dualarında hayatta bulunan Hz. Muhammed’i şefaatçi kıldığı halde vefatından sonra hayatta bulunan amcası Abbas b. Abdülmuttalib’i vesile edinmiştir. Ölüden ya da diriden şefaat beklemek, Allah’tan başkasına dua ve ibadet etmek demektir, bu ise bir tür şirktir. Dua ederken Allah’tan istemek yerine “Peygamber hakkı için” ya da “filanca velî hakkı için” ifadesinin kullanılması da Allah’tan başkasına yemin etmeye benzer. İşlerini yapmakta âciz kalan Müslümanlara ölülerden yardım istemelerini tavsiye eden [45] ve hadis diye nakledilen rivayet uydurmadır.[46]

b) Yapılacak dualarda Hz. Muhammed’i, velî ve sâlih kişileri bir anlamda aracı kılmak, ayrıca diri ya da ölü bir kişiden dünya ve âhirete ilişkin şefaat istemek meşrûdur. Âhirette şefaat etmesine izin verilen makbul kullardan dünyada da şefaat talebinde bulunmak câiz olmalıdır. İbn Teymiyye’den önceki 6 yüzyıl boyunca bu konuda âlimlerin sükûtî icmâından ve bazı uygulamalarından söz etmek mümkündür. Bir velînin kabri yanında adını anarak dua etmek ona tapmak anlamına gelmez, müşriklerin putlara tapmasına ise asla benzetilemez. Çünkü Hz. Ebû Bekir, Hz. Muhammed vefat edince alnını öptükten sonra, “Allah katında bizleri de an” demiştir. Sûfiyye’ye mensup âlimlerle Tâceddin es-Sübkî , İbn Hacer, Muhsin el-Emîn gibi Eş‘arî ve Şiî âlimleri bu görüştedir.[47]

2. Âhirette Şefaat

İslâm âlimleri Hz. Muhammed’in, mahşer meydanında uzun bekleyiş sıkıntısı içindeki insanların hesaba çekilmesini sağlamak, ayrıca müminlerin cennetteki derecelerini yükseltmek amacıyla Allah katında şefaat edeceği, buna karşılık kâfirler hakkında şefaatin gerçekleşmeyeceği hususunda ittifak etmiştir.[48] Konunun tartışılan yönü tövbe etmeden ölen, küçük ya da büyük günah işlemiş Müslümanlarla ilgili olup bu konudaki görüşleri şöylece özetlemek mümkündür:

a) Âhirette şefaat yalnızca küçük günah işleyenler hakkında vuku bulacaktır. Mu‘tezile’den Ebü’l-Hüzeyl el-Allâf bu görüştedir.[49]

b) Kurân’da haber verilen şefaat mümin olarak ölenleri kapsar, büyük günah işleyip de tövbe etmeden ölen kimseler fâsık olup şefaatten mahrum kalır.[50]

Çünkü Kurân’da, âhirette zalimler için sözüne itibar edilen bir şefaatçinin bulunmayacağı, fâcirlerin cehennemden çıkmayacağı, izin verilen şefaatçilerin yalnızca tövbe ederek ilâhî emirlere uymaları neticesinde Allah’ın kendilerinden razı olduğu kimselere şefaat edeceği bildirilmiştir. Ayrıca bu tür beyanları içeren âyetlerin kâfirlere tahsis edilmesi gerektiğine dair delil yoktur.

Hz. Muhammed’in büyük günah işleyenlere şefaat edeceğine ilişkin hadisler âhâd yoluyla nakledilmiştir. Bunlar sahih olsa bile büyük günah işleyenlerin bağışlanmasının ölmeden önce tövbe etmeleri şartına bağlı olduğu kabul edilmelidir. Çünkü başka hadislerde bildirildiğine göre Hz. Muhammed, geçimini haram mal satarak sağlayanlara, çalıştırdığı işçinin ücretini hakkıyla ödemeyenlere ve emanete hıyanet edenlere kıyamet günü düşman olacağını bildirmiş, sürekli içki içenlerin, fitne ve fesat çıkaranların, haksız yere Müslüman olmayan birini öldürenlerin cennete giremeyeceğini açıklamıştır.

Aklî istidlâl açısından da âhiretteki şefaatin fâsıkları kapsamaması gerekir. Dünyada ısrarla günah işlemeye devam eden kimse şartlarına uyarak tövbe etmediği takdirde affedilmez. Âhirette insanı kurtaracak olan şefaat değil iman ve iyi davranışlardır. Ayrıca büyük günah işleyenlerin şefaat sayesinde affedileceğini söylemek Müslümanları günah işlemeye teşvik eder. Mu‘tezile’ye bağlı âlimlerin büyük çoğunluğu ile Hâricîler ve çağdaş bazı araştırmacılar bu görüştedir.[51]

c) Selefiyye, Mâtürîdiyye, Eş‘ariyye ve Şîa mezheplerine mensup âlimlere göre şefaat büyük günah işleyen ve tövbe etmeden ölen müminleri de kapsayacaktır. Kurân’da ve sahih hadislerde âhirette hâkimiyet ve şefaatin yalnız Allah’a ait olduğu açıkça belirtilmekle beraber bazı âyetlerde şefaat etme izni verdiği kullarının, razı olduğu ve şefaat edilmelerine izin verdiği kimseler hakkında şefaatçi olabilecekleri bildirilmektedir. O’nun şefaat izni vereceği kulları Hz. Muhammed, diğer bütün peygamberler, melekler, sâlih ve müttaki müminlerdir. Haklarında şefaat edilmesine razı olduğu kimseler ise samimi bir şekilde kelime-i şehâdet getirerek Müslüman olanlardır.[52]

Allah’ın âhirette bazı kullarını diğerleri hakkında şefaatçi kılması şefaat etme yetkisinin sadece O’nun elinde bulunduğunu ifade eder. Hz. Muhammed’in, münafıkların cenaze namazını kılmasının ve haklarında istiğfar etmesinin ardından bunun Allah tarafından onaylanmaması ve münafıkların bağışlanması talebinde bulunmamasının emredilmesi, şefaat etme yetkisinin yalnız Allah’a ait olduğunu kanıtlar.[24]

“Onlar için Allah’tan ister mağfiret dile, ister dileme. Onlar için 70 kere mağfiret dilesen de yine Allah onları affetmeyecektir. Bu, onların Allah’ı ve Resulünü inkâr etmelerinden dolayı böyledir. Allah, böylesine baştan çıkmış fasıklar güruhuna hidayet etmez. (...) Ve onlardan biri ölürse asla namazını kılma ve kabirinin başına gidip durma. Çünkü onlar Allah’ı ve Resulünü tanımadılar. Ve fasık olarak can verdiler.” [53]

Bir kimse için Allah katında şefaatte bulunmak ona dua edip bağışlanmasını istemektir. Çünkü Kurân’da meleklerin günahkâr müminler için istiğfar ettiği bildirilmiş, Hz. Muhammed’e de müminlerin bağışlanması için dua etmesi emredilmiştir. Buna göre esasen Müslümanların bağışlanmasını isteyen, Allah’tır. Bunu dünyada dilediği gibi âhirette de dileyebilir. Allah’ın, tövbe ettikleri takdirde büyük günah işleyenleri lütuf ve keremi sayesinde bağışlamasıyla kullarından bazılarını şefaatçi kılarak bağışlaması arasında fark yoktur.[54]

Âhirette şefaatin olmayacağını ve zalimleri koruyan herhangi bir dost ve şefaatçinin bulunmayacağını bildiren âyetler, kâfirler hakkındadır. Çünkü mutlak anlamda zalimler kâfirlerdir, ilgili âyetlerin bağlamı da bunu göstermektedir.[16] Büyük günah işeyen Müslümanlar, ilâhî emirlere aykırı davranmaları sebebiyle bir yönden fâsık olup ilâhî cezayı hak etmişlerse de tevhide iman etmeleri, ayrıca güzel davranışlarda bulunmaları bakımından dünyada ve âhirette kâfirlerle aynı konumda düşünülemez. Aksi halde Kurân’da ve hadiste müjdelenen ilâhî lutuf ve bağışlama anlamını yitirecek, Hz. Muhammed’in şefaatine ümit bağlamış Müslümanların duası geçersiz hale gelecektir. Ayrıca Kurân’da Hz. Muhammed’in “Makâm-ı Mahmûd”a çıkarılacağı bildirilmiş ve bunun bütün insanların yanı sıra müminlere şefaatçi kılınması anlamına geldiği sahih rivayetlerle nakledilmiştir.[55]

Makâm-ı Mahmûd’un Hz. Muhammed’in şefaat yetkisi olduğu üzerinde icmâ oluştuğu söylenmiş [56] ise de Havâric ile Ehl-i Adl vet-Tevhîd’in bu icmâda yer almadıkları aşikârdır. Nitekim ez-Zemahşerî,  “Makâm-ı Mahmûd tabiri, mutlak anlamda hamd etmeyi gerektiren her tür değer için kullanılır.” der.[56][57]

d) Âhiretteki şefaat yalnızca Allah’a ait olup mahiyeti insanlarca bilinemez. Bu yüzden de kimlerin şefaatçi olacağı ve şefaatin kimleri kapsayacağı konusunu ilâhî ilme havale etmek (tefvîz) gerekir. Esasen Kurân’da âhirette şefaatin gerçekleşeceğine dair açık bir âyet yoktur, aksine şefaatin gerçekleşmeyeceği ya da kimseye fayda sağlamayacağı anlamına gelen beyanlar bulunmaktadır. Şefaati Allah’ın iznine bağlayan istisna kaydı ise onun gerçekleşmeyeceğini kesin derecesinde ifade etme amacı taşıyan bir üslûp özelliği olabilir. Bu sebeple şefaate ilişkin âyetleri müteşâbih kabul etmek gerekir. Ancak şefaatin gerçekleşeceği sahih hadislerle sabit olduğundan dünyada uygulanan ve kötülük yapanları cezadan kurtarma anlamına gelen bir şefaatin âhirette gerçekleşmeyeceğini kabul ederek konunun geri kalan kısmını Allah’a havale etmek en doğru yoldur. Muhammed Abduh ve M. Reşîd Rızâ gibi son devir âlimleri bu görüştedir. Her ne kadar M. Reşîd Rızâ, Kurân’da şefaatin geçtiği ilk âyetleri yorumlarken bunların âhirette şefaatin vuku bulmayacağını kesinlikle ifade ettiğini ve sırf Müslüman adı taşımanın yapılan kötülüklerin cezasından kişiyi kurtarmayacağını belirtmişse de sonraki âyetlerin tefsirinde şefaatle ilgili hadislerin sahih olduğunu zikrederek tefvîz görüşünü tercih etmiştir.[58]

Âhiretteki şefaatin sadece Hz. Muhammed’e ya da genel olarak peygamberlere tahsis edildiğini ileri süren bazı münferit görüşler dışında [59] âlimlerin büyük çoğunluğuna göre Allah katında yüksek dereceler elde eden iyi kullar, şefaat etmeye yetkili kılınacaktır. Bunlar peygamberler, melekler, sahâbîler, âlimler, velîler, sıddîklar, sâlihler, şehitler ve müttaki müminlerdir. Bunların şefaat yetkisi Allah katındaki mertebelerine göre farklıdır. Derecesi en yüksek olan Hz. Muhammed, en büyük şefaat yetkisine sahip olacaktır. Zira mahşer gününde hesabın başlaması için bütün insanlara şefaat edecek, ardından ümmetinden birçok kişinin hesaba çekilmeden cennete girmesi, ayrıca günahları sebebiyle cehenneme girmesi gereken müminlerle iyilik ve kötülükleri eşit olan müminlerin doğrudan cennete alınması için şefaatte bulunacaktır. Hz. Muhammed’in yapacağı diğer şefaatler arasında cennettekilerin derecelerinin yükseltilmesi, cehennemde bulunanlardan azabın hafifletilmesi ve büyük günah işleyen müminlerle tevhid ehlinden olanların cehennemden çıkarılması yer alır. Şefaat türlerine ilişkin bu hükümlerin dayanağı hadislerdir. Şîa’ya mensup âlimler, Ehl-i beyt imamlarının da şefaat eden seçkinler içinde yer alacağına özel bir vurgu yapar.[60]

Sonuç olarak dünyada şefaat talebinde bulunma konusunda şunları söylemek mümkündür: Mânevî mertebelerinin yüksek olduğu inancıyla dünyada ölülerden ya da gıyabında dirilerden şefaat istemenin ya da yapılan dualarda “falanın hakkı için” gibi ifadeler kullanmanın Allah’tan başkasına dua etmeye benzeyen bir aşırılık olduğunda şüphe yoktur. Dünyevî ve uhrevî ihtiyaçların giderilmesi için yalnızca Allah’a dua etmek, dinî bir zorunluluktur. Bununla birlikte İbn Teymiyye ve takipçilerinin iddia ettiği gibi söz konusu davranışlarda bulunan Müslümanları müşrik diye nitelemek bir başka aşırılık sayılmalıdır. Öte yandan peygamberlerden başka hiç kimse mâsum değildir. Kurân-ı Kerîm’de peygamberlerden sonra özenilecek kişiler arasında sıddîklar, şehitler ve sâlih kullar zikredilmiştir.[24]

“Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle3, iyilerle birliktedir. Bunlar ne güzel arkadaştır!” [61]

Tasavvufta ortaya çıkan bazı yanlış fikirler halk arasında âdeta mutlak kurtarıcı seviyesinde bir evliya telakkisi doğurmuşsa da, bu anlayış, gerek mutedil mutasavvıflar gerekse diğer âlimler tarafından reddedilmiştir. Esasen Kurân’da velî ve evliya kelimeleri bütün müminler için kullanılmıştır. Yine peygamberler dışındaki müminlerin Allah katındaki derecelerine dair kanaatlerin iyi niyet sınırını aşmaması gerekir. Bu sebeple iman, ibadet, dua ve niyazlarına özenilecek örnek insanlar isimleriyle değil nitelikleriyle belirlenmelidir. Âhiretteki şefaat konusuna gelince âlimlerin büyük çoğunluğu, bunun Müslümanlara yönelik olarak vuku bulacağı ve kâfirleri kapsamadığı hususunda ittifak etmiştir. Hz. Muhammed’in İslâmiyet’i benimsemeyen amcası Ebû Tâlib’e şefaatinin fayda vereceğine dair rivayetler bu açıdan problemlidir.[62]

Şefaat konusunda İslâm âlimleri arasındaki asıl ihtilâf, şefaatin tövbe etmeden ölen Müslümanları kapsayıp kapsamadığı konusunda ortaya çıkmıştır. Bu kişilere de şefaat edileceğini söyleyen Ehl-i sünnet ve Şîa’nın görüşü isabetli görünmektedir. Allah’ın, günahkârları şefaat yoluyla affetmesi onların cehenneme girmeyeceği anlamına gelmez; âyet ve hadislerde belirtildiği üzere günahları sevaplarından fazla olanlar cehennemde cezalandırıldıktan sonra oradan çıkarılacaktır. Mu‘tezile âlimlerinin tövbe etmeden ölen müminleri fâsık kabul etmesi onların Müslüman niteliğini ortadan kaldırmaz.[24]

Kaynaklar

[1] Prof. Dr. Mustafa Alıcı, "Şefaat" maddesi, Diyanet İslam Ansiklopedisi, yıl: 2010, cilt: 38, s. 411-412.
[2] Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “şfâ” md.; Lisânü’l-Arab, “şfa” md.
[3] Hasan Hüseyin Kalaycı, "Tefsir Disiplini Geleneğinde Şefaat Kavramı" (lisans tezi), Ankara Üniversitesi Tefsir Bilim Dalı, Ankara 2006.
[4] Kurân-ı Kerîm, Necm 53/19-20.
[5] Kitâb-ı Mukaddes, Eski Ahit, Yeşaya 53:12.
[6] Deuterokanonik, 2. Makabeler 12:42-45.
[7] Erubin, 19b; Hagigah, 27a; ayrıca bk. Sifre Deuteronomy, 210.
[8] Kitâb-ı Mukaddes, Yeni Ahit, İbranilere Mektup 7:25.
[9] Kitâb-ı Mukaddes, Yeni Ahit, 1. Timoteos 2:5.
[10] Kitâb-ı Mukaddes, Yeni Ahit, 1. Yuhanna 2:2.
[11] Kitâb-ı Mukaddes, Yeni Ahit, İbrânîler, 7:25.
[12] Kamil Musa, "Neden Kurban?", Sevgi Yayınları, ISBN: 975-7920-39-8, s. 13.
[13] Louis Massıgnon, "Sitation de L’Islam", ap. Opera Minora. I, s.16.
[14] Louis Gardet, "Peygamberlik", çev. Yrd. Doç. Doktor Abdurrahim Güzel, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı: 6, Yıl: 1995, s.111-112.
[15] Kurân-ı Kerîm, Necm 53/38-39.
[16] Râzî, Mefâtîhu’l-ġayb, III, 56; XXVII, 50-51.
[17] Burhan Dergisi, sayı:101, Şubat 2014, s. 48.
[18] Kurân-ı Kerîm, Enbiya 21/26-28.
[19] Kurân-ı Kerîm, Bakara 2/123,48; Bakara 2/254; Yunus, 10/18; Zümer 39/43-44; En’am 6/70; Müddessir, 74/48; Gafir, 40/18 ve Bakara, 2/270.
[20] Kurân-ı Kerîm, Bakara, 2/255; Enbiya, 21/28; Yunus, 10/3 ve Meryem 19/87.
[21] Doç. Dr. Hasan Elik, "Kurân’daki Allah Tasavvuru Açısından Şefaate Bakış", Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, s.31-32.
[22] Prof. Dr. M. Sait Şimşek, "Yaygın Halk Kültürünün Tefsir Üzerindeki Etkileri", Kuran İlimleri ve Tefsir Usulü, s. 130.
[23] Kurân-ı Kerîm, el-Fecr 89/3.
[24] Prof. Dr. Yusuf Şevki Yavuz, "Şefaat" maddesi, Diyanet İslam Ansiklopedisi, yıl: 2010, cilt: 38, s. 412-415.
[25] Kurân-ı Kerîm, Nisa 4/85.
[26] İbn Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-beyân, V, 253-254
[27] Kurân-ı Kerîm, Zümer 39/3.
[28] krş. Taberî, XXV, 134-135; Kurtubî, XVI, 81-82
[29] Kurân-ı Kerîm, ez-Zuhruf 43/86.
[30] Râzî, III, 56.
[31] Kurân-ı Kerîm, el-Müddessir 74/40-48
[32] Buhârî, “Tevhîd”, 24; Müslim, “Îmân”, 302.
[33] Buhârî, “İstiķrâż”, 9, 18.
[34] Buhârî, “Hudûd”, 2; “Enbiyâ”, 54; “Meġâzî”, 53
[35] Müsned, II, 256; Müslim, “Zühd”, 74.
[36] Buhârî, “Tevhîd”, 31; Müslim, “Îmân”, 338-345.
[37] Buhârî, “Tevhîd”, 19, “Riķâķ”, 51; “Tefsîrü’l-Ķurân”, 17/5
[38] Buhârî, “Tevhîd”, 19, 24, “Riķâķ”, 51; Müslim, “Îmân”, 332.
[39] Buhârî, “Tevhîd”, 24; Müslim, “Îmân”, 47, 302.
[40] Buhârî, “Tevhîd”, 24; Müslim, “Îmân”, 302
[41] Abdülmüteâl M. el-Cebrî, s. 18-19.
[42] Eş‘arî, s. 474; Malatî, s. 134
[43] Muhammed 47/19; el-Haşr 59/10; İbn Teymiyye, Mecmûatü’r-resâil, I, 10; Âlûsî, VI, 127
[44] Râzî, Mefâtîhu’l-ġayb, X, 206.
[45] Aclûnî, I, 85.
[46] İbn Teymiyye, Mecmûatü’r-resâil, I, 11-31; el-Hasene ve’s-seyyie, s. 324-325; İbn Kayyim, I, 375; Âlûsî, VI, 124-129; Muhsin el-Emîn, Keşfü’l-irtiyâb, s. 238-255.
[47] Sübkî, II, 234; Âlûsî, VI, 126; Muhsin el-Emîn, Keşfü’l-irtiyâb, s. 246-336; Reşîd Rızâ, XI, 6.
[48] Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-ħamse, s. 688
[49] a.g.e., s. 691; Sıddîk Hasan Han, s. 300.
[50] Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-ħamse, s. 687-690; Teftâzânî, II, 239.
[51] İbn Huzeyme, s. 355-365; Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-ħamse, s. 687-693; Râzî, eş-Şefâatü’l-uzmâ, s. 40-55; Hasan el-Cevâhirî, VII/28 [1421/2000], s. 81
[52] İbn Teymiyye, el-Hasene ve’s-seyyie, s. 310-311, 322-323.
[53] et-Tevbe 9/80, 84
[54] Halîmî, I, 412; Nesefî, II, 792; İbn Teymiyye, el-Hasene ve’s-seyyie, s. 303-309; İbn Ebü’l-İz, I, 300-302.
[55] Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, s. 587-588; Nesefî, II, 793; Râzî, eş-Şefâatü’l-uzmâ, s. 38-47; Teftâzânî, II, 239; Âlûsî, I, 252.
[56] Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhul-Ğayb (Beyrut: Dârul-Kütübil-İlmiyye, 1990), XXI, s.26.
[57] Cârullah ez-Zemahşerî, el-Keşşâfan Hakāikı Ğavâmidıt-Tenzîl ve Uyûnil-Ekāvîl fî Vucûhit-Tevîl, nşr. M. Mürsî Âmir (Kahire: Dârul-Mushaf, tsz.), III, s.189.
[58] Tefsîrü’l-menâr, I, 121, 305-308; III, 17-18, 31-34; VI, 377-378; VII, 273; X, 211.
[59] el-Mevsûatü’l-İslâmiyyetü’l-âmme, s. 816
[60] İbn Huzeyme, s. 255; Mâtürîdî, Tevîlâtü’l-Ķurân, VI, 422; İbn Fûrek, s. 169; Kâdî İyâz, I, 293-301; İbn Kesîr, II, 227-239
[61] Kurân-ı Kerîm, en-Nisâ 4/69.
[62] M. Reşîd Rızâ, VII, 548.
[63] Doç. Dr. Murat Sülün, "Makâm-ı Mahmûd Ayetine Farklı Bir Yaklaşım", Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 50:2 (2009), ss.13-38.
[64] Kurân-ı Kerîm, el-Mü’min 40/18.
[65] Kitâb-ı Mukaddes, Yeni Ahit, Romalılar, 8:26-28, 34.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36892331 ziyaretçi (103087804 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.