El-Habîr İsm-i Şerîfi
 

el Habir

El-Habîr İsm-i Şerîfi

Hazırlayan: Akhenaton

«Yâ Habîr, yâ Habîr
Gizlim saklım yok Senden, gayrisi hâlden anlar değil.
Sakladıklarımdan Sen haberdârsın; başkaları sırdaşım değil.
Senin söylediğindir haber, başkaları derdim değil.
Gaybın haberleri, Sana aittir; hiçbir şey, göründüğü gibi değil.
İncecik sızılarımdan, ilk gözağrılarımdan Sen haberdârsın,
Başkaları, kalbimin sırlarına câhil.
Dertlerim, Sana âyândır; başkaları dertlerime gâfil...»
[1]

El, Habîr (اَلْخَبِيرُ), gizli-açık, mülkünde cereyân eden bütün işlerden haberdâr olan; yerde ve gökte hiçbir şeyin kendisinden gizli kalmadığı Yüce varlık. Olmuş ve olmakta olan ve olacak olan bütün her şeyden ezelî ilmiyle haberdâr olan Yüce Allah.[2]

El-Habîr; Esma-ül Hüsnâ'dan olup, Allah'ın her şeyin gizlisinden açığına hakkıyla haberdâr anlamına gelen bir ism-i şerîfidir. Allah Teâlâ, kendisi her şeyden haberdârdır. Aynı zamanda zâhire ve bâtına ait haberleri dilediği kullarına dilediği kadar haber verendir.[3] Allah'ın ilmi, görünen ve görünmeyen, zâhir ve bâtın, gizli ve açık her şeyi kuşatmıştır. O, zorunlu, imkânsız ve mümkün olan şeyleri, ulvî ve süflî âlemleri, geçmişi, geleceği ve şu anı bilendir. Hiçbir şey O'na gizli değildir.[4][5] Yerde ve gökte daha bilmediğimiz birçok âlemlerde ne kadar varlıklar varsa, Allah, onların bütün hareketlerinden  haberdârdır. O'nun haberi olmadık hiçbir şey mevcut değildir.[6][7]

Her şeyi O yaratmıştır. Yaratan yarattığını bilmez mi? Bir duygu duyan, bir şey düşünen, bir niyet eden, bir söz söyleyen, kasıtlı olarak bir iş yapan, onu yaparken ne kadar gizlemek istese kendinden gizleyemez, vicdanında onu o anda duyabilir. O halde onu ve bütün göğüslerin hakikatini, bütün mahlukatı yaratan yaratıcı daha önce ve daha mükemmel şekilde bilir. O göğüsler, o nefisler, o düşünceler, o kuvvetler, o fiiller ve o duygular bilgiyle, hep Allah'ın yaratmasıyladır. O yaratmayınca kimsenin ne eli oynar ne dili, ne hissi yürür ne fikri, ne vicdanı kalır ne kendisi. Bakarsın bir an içinde el çolak olmuş, dil tutulmuştur. Fikir durmuş, akıl boğulmuştur. Gönül kendinden geçmiş, ben böyle yaparım diyen nefis yerle bir olmuştur. Yaratıcının yeni bir yaratma ile imdadı yetişmezse hiçbir yaratık onu kendine getiremez ve o yaratmayı işletemez. Çünkü bir zerre, bir şuur, bir şey yaratmanın dayandığı teferruatı bilemez. O, bütün sebepler silsilesini kuşatan olgun bir ilim ve kudretin eseridir. Yaratıkların, yaratıcıdan bir şey gizlemesine imkân yoktur. Bir yaratık kendinde sonradan meydana gelen bilgiyi ve onun mânâsını ondan önce onu ve onda o bilgiyi bütün hakikatiyle yaratan yaratıcının ilmine borçludur. Mahlûkta herhangi bir hadise meydana gelir de onu, yaratan Allah bilmez olur mu? O, Latîf ve Habîr'dir.[8][7]

Allah Teâlâ, en küçük bir mikrobun gece karanlığında ve vücudun içinde kan damarlarındaki durumundan haberdâr olduğu gibi, hava boşluğunda uçuşan zerrelerin hareketlerinden ve mülkünün her tarafında, meleklerin varamadığı, insan fikrinin ulaşamadığı en gizli noktalarda olup biten her şeyden haberdardır. Karada, denizde, semada, ecrâmda (yıldızlar), berzahta (kabir âlemi), ecsâmda (cisimler), ervahta (ruhlar âlemi) velhasıl bütün ekvânda (yaratılmışlar), akıp durmakta olan işleri, hadiseleri apaçık bilir ve haberdardır. En gizli, en duyulmaz sanılan şeylerden, esrardan (sırlar) ve temayyülâttan (meyiller) haberdârdır. Niyetler, arzular, nefretler, mâsivâ, velhasıl Mevlâ için gizli kapalı hiçbir şey asla düşünülemez.

O Allah ki; kendisini Alîm, Habîr ismi şerifleri ile tanıtıyor ve Kurân-ı azîmüşşân'da her şeyden haberdar olduğunun haberini veriyor. Bilindiği üzere Kurân-ı azîmüşşân, a'dan z'ye her konuda haberler sunmaktadır. Hz. Âdem'in yaratılışından arz, semâ ve denizlerdeki cümle canlı, cansız varlıkların yaratılış haberlerini, geçmiş kavimlerin başlarından geçen hadiseleri ve peygamberlerle kavimleri arasındaki olayları, helâk oluşlarını ve helâk oluş sebeplerini haber verir ve insanlığı kıssalardan hisse almaya teşvik eder. Diğer taraftan haram ve helâllerin, fayda ve zararların, günah ve sevapların haberlerini sunar. Dünya ile ukbâyı içine alan haberlerle doludur Kurân-ı Kerîm.[3]

Kuran'da Allah'ın ilminin her şeyi kuşattığını ve O'nun her şeyi en ince detayları ile bildiğini belirten birçok âyet-i kerîme vardır. Gökte ve yerde, büyük ve küçük, zerre ağırlığınca bile olsa hiçbir şey O'nun ilminden gizli değildir. O, asla unutmaz ve yanılmaz. Türü ve genişliği ne olursa olsun, Allah'ın ilmi, bütün varlıkları kuşatmıştır. Allah, bütün bu varlıkların bilme­diklerini bilen, gücü yetmediklerine güçlerinin yetendir. Allah'ın ilmi, ulvî ve süflî bütün âlemleri, bunların içinde bulunan varlıkların zatlarını, sıfatlarını, fiillerini ve bütün işlerini kuşatmıştır. O, şimdiye kadar olan bütün şeyleri ve gelecekte olacak bütün şeyleri de bilendir. O, olmayan şeyler, eğer olmuş olsaydı nasıl olacağını da bilendir. Bütün insanları, yarattığı andan itibaren dünyada nasıl yaşadıklarını ve öldükten sonra âhirette nasıl yaşayacaklarını bilendir. Allah, bütün insanların iyi ve kötü amellerini ve bu amellerin âhiretteki karşı­lığını ayrıntıları ile bilendir.[9][5]

Yine Yüce Allah Kur'an-ı Kerîm'inde Yüce Zâtını tanıtan sıfatlarından, esma-i ilâhîsinden haberdar eder insanlığı. Meleklerin, cinlerin, şeytanların mevcudiyetinden haber verirken özellikle insanın bütün amellerini kayda alan ve yanından hiç ayrılmayan iki meleğin mevcudiyetinden de haberdar eder ki; insanın bilhassa müminin temkinli, dikkatli olmasını sağlar.[3]

“İnkâr edenler, kesinlikle, öldükten sonra diriltilmeyeceklerini iddia ettiler. De ki: “Hiç de öyle değil, Rabbime and olsun, mutlaka diriltileceksiniz, sonra da yaptıklarınız size elbette haber verilecektir. Bu, Allah'a kolaydır. Artık siz Allah'a, peygamberine ve indirdiğimiz nûra (Kur'an'a) iman edin. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Teğâbün Sûresi, 7–8)

“Elif Lâm Râ. Bu Kur'an; âyetleri, hüküm ve hikmet sahibi (bulunan ve her şeyden) hakkıyla haberdar olan Allah tarafından muhkem (eksiksiz, sağlam ve açık) kılınmış, sonra da Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye ayrı ayrı açıklanmış bir kitaptır.” (Hud Sûresi, 1)

“Şüphesiz Rabbin onların her birine, yaptıklarının karşılığını tastamam verecektir. Şüphesiz Rabbin onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır.” (Hud Sûresi, 111)

"Habîr" isminin kul üzerindeki tesirine gelince; kul, bu isimle bütün davranışlarına vâkıf bulunan Cenâb-ı Hakk'a olanca samimiyetiyle güvenip teslim olmalı, her şeyin Allah'tan olduğu hususunu idrâk etmelidir. Öyle ki bu mertebeye erişen kul, ihtiyaçlarını ve arzularını diliyle ifâde edemez. Sadece kalbinden geçirmekle yetinir.[10]Gazzâli, bu ismin bir yöntem olarak kullanılmasını önerir ve şu tespiti yapar: Mü'min, bu ismin ışığı altında kendi varlığını, özellikle rûhî durumunu teşhis etmeli ve içinde barınan hayvânî duygulara karşı cephe alarak onları yenmeli, nefsin hile ve tuzaklarından sürekli olarak korunmalıdır. Böylece kullar, "habîr" adını almaya bile lâyık olmuş olurlar.[11][2]

Allah'ın Habîr olduğunu bilen bir mü'min, O'nun razı olmayacağı her türlü söz, fiil ve halden uzak kalmaya çalışır Kendi iç âleminde olup bitenlerden hiçbirinin, Latîf ve Habîr olan Allah'tan gizli kalamayacağını düşünür Kalbini yanlış inançlardan, aklını bâtıl düşüncelerden, hayalini faydasız meşguliyetlerden korumaya gayret eder. İmam Gazâlî Hazretleri insanın, ‘kendi ruh dünyasında cereyan eden ve başkalarının bilemediği şeyleri vicdanen bilmesi' cihetiyle, bu isme mazhar olduğunu söyler.[12]

Allah'ın bu ismi, O'na imanı olan kullarının yalandan, hilekarlıktan ve edeb dışı hallerden sakındırır. O'na karşı gizliliğin mümkün olmadığını hatırlatır. Ayrıca da onu; bizzat dua ve ibadet etmek yerine, ihtiyaçlarından doğrudan doğruya haberi olmaz zannıyla kendisine dileklerini sunmak için vasıta ve aracılara başvurmak gibi cahilane davranışlara meyletmekten de alıkoyar. O, kullarının bütün ihtiyaç ve hallerine, şüphesiz tamamen, her an ve vasıtasız olarak vakıftır.

Tenbih: Kul, bildiklerine aldanıp büyüklenmemeli ve şeytanın oyununa gelmemelidir. Daima güzel ahlakla donanmalı, araştırmalı ve ilmin artırmaya çalışmalıdır. Bütün amellerinde, sözlerinde ve gizli hallerinde Mevla'sından haya ederek O'na isyan etmekten kaçınmalıdır. Allah'ın sıfatlarını, hükümlerini, helal ve haramını öğrenmeli, kendisini O'na yaklaştıracak ve mertebesini yükseltecek şeylerle uğraşmalıdır.[13][7]

Misâl: Rivayete göre Resulullah, eşi Hafsa (r.a)'ya gizli kalmasını talep ettiği bir sır veriyor. Fakat Hafsa (r.a), bu sırrı Hz. Aişe'ye söylüyor, bunun üzerine: Ve hatırla o vakti ki: Peygamber eşlerinin bazısına bir sözü gizlice söylemişti, vakta ki, -o eş- o sözü -başka eşe- haber verdi. Allah da o haber verişi peygamberine açıkladı. Peygamber -de o eşine- haber verdiği şeyin bazısını bildirdi, bazısından vazgeçti. Vakta ki: eşine onu anlattı, -eşi- dedi ki: Bunu sana kim haber verdi? –Hz. Peygamber de- dedi ki: Bana o bilen, haberdar olan Allah Teâlâ haber verdi. (Tahrim, 3) âyeti nazil oluyor. Bu şekilde, vahiyle insanlara bildirilen hadiseler çoktur. Münafıkların gizli planları, Müslümanların arkasından birbirlerine işaret ederek onları alaya almaları hep vahiy yoluyla açığa çıkarılmıştır.

Vahyin yanı sıra gerek hadis-i kudsî gerekse hadis-i şeriflerle özel olarak bildirilen haberler de vardır. Örneğin Mîrâc Hâdisesi. Peygamberimiz, Mîrâc hâdisesini anlatırken birçok gaybi meselelere dair haberler vermiştir ve Mîrâc'da nazarlarına cennetten ve cehennemden tablolar arz edildiğini bildirerek müşahede ettiği manzaraları anlatıp ve orada geçen konuşmalardan haber vermiştir.

Hak dostları veliler de bu ismi şeriften hisseyab olmuşlar, Hakk'a yakınlıkları nisbetinde zahiri haberlerden bol bol istifade etmişler, haberdar olup hükmünce yaşamışlar ve başkalarına da bu konuda ışık tutmuşlardır. Yaşayıp âmil oldukları haberleri Allah'ın kullarına ulaştırmaya gayret etmişlerdir. Bu haber verme sözle, yazı ile hattâ işaretle de olabilir. Bu haberler zahir haberleri olduğu gibi bazı gayb haberlerinden de haberdar olma ve yerine göre haberdar etme şeklinde gerçekleşmiştir. Buna nebilerde mucize, velilerde keramet denir. Sıradan insanların görmediği, duymadığı, idrak edemediği bazı durumlardan, hadiselerden Mevlâ'nın dilemesi ile yine Mevlâ'nın dilediği kadarına vakıf olmuşlardır. Bu veli kullar, bilhassa irşadını, eğitimini üzerlerine aldıkları kimseleri bu mesajlardan haberdar ederlerken, onların halinden –kısmen- haberdar olmuşlardır. Hattâ biri şarkta diğeri garbda da olsa televizyon ekranından seyreder gibi onların manevî halinden haberdar olabilmelerini Cenab-ı Hakk nasip etmiştir. (Bu haberdar olma, müridin manevî durumu ile ilgili ihtiyaca binaen bir haberdar olmadır. Yoksa yanlış anlayanların zannettiği gibi her an seyretme şeklinde değildir.) Ruha ölüm olmadığı için bu haberdar olma ve haberdar etme konusunda ölü diri mevzu bahis değildir.

Mevlâ'nın dilediği kullar, yine O'nun izni Allah'ın kulları ile irtibatlı olup onların hallerinden haberdar olurlar. Gelen haberler bunun böyle olduğunu bildiriyor. Kula düşen yönü; Rahman, Rahîm, Halîm, Kerîm olan Rabbinin haberlerine karşı gayet duyarlı olup göz ve kulağı ile haberlerden haberdar olup bu haberler vasıtası ile iman, mârifetullah ve dolayısıyla muhabbetullah sırlarına vakıf olup Rabbe kulluğun teşvikleri sayılan bu hikmetli haberlerden bol bol istifade ederek iki cihan saadetinin yollarını öğrenmesidir ki; ancak bu durumda doğruyu bularak biiznillâh kurtuluşa erer. Bunun yolu Mevlâ'nın Kurân vasıtasıyla sunduğu zahir, batın haberleri okuyup dinleyerek, Efendimiz'in (s.a.v) hikmet dolu, nurlu beyanlarını mütalâa ederek, üstadlarımızın nasihat dolu hakikat süzmelerini dinleyerek, mütalâa ederek, sohbetlere devam etmekle bol bol hak olan haberlerden haberdar olmaya gayret ederek Hakk Subhânehû ve Teâlâ'nın rızasına dolayısıyla da rıdvanına erdirecek haberler vasıtasıyla maksada ereriz inşallah!

Evet, çok dikkatli, uyanık temkinli olalım, Habîr olan Mevlâ her halimizden haberdar. Her şeyi ayan beyan gören bilen Mevlâ'mız bizi gafletten uyarsın, kalplerimizi hakikate aşina eylesin. Âmin.[3]

Etimoloji

"el-Habîr" kelimesi, sözlükte "bir nesneyi gereğince bilmek için yoklayıp sınamak, bir şeyin içyüzünden haberdâr olmak" anlamına gelen "hubr" (hubre) mastarından sıfat olup, "bilen, bir nesnenin mâhiyetine ve içyüzüne vâkıf olan" demektir.[14][2]

Bir kısım âlimler, Kurân'da çok sık kullanılan "el-Habîr" ismini "her şeyi hiçbir gizli yönü kalmayacak şekilde bilen", "mülkünde olup biten her şeyden haberdâr olan" şeklinde açıklamışlardır.[26][27] Bunun yanında bazı âyetlerde kıyamet gününde "kalplerde gizlenen her şeyin ortaya çıkarılacağının" [21] vurgulanmış olması, "el-Habîr" ismine yukarıda verilen anlamı desteklemektedir.[2]

Habîr, bilgisi eşyaların dış görünümlerini kuşattığı gibi içini ve gizlilikle­rini de kuşatandır. Dolaysıyla kalpler ve sineler, her şeyi en ince detaylarına kadar bilen Latîf ve Habîr olan Allah'tan bir şeyi nasıl saklayabilir ve gizleyebilir? [15][5]

Kurân-ı Kerîm'de fill olarak hiç geçmeyen "hbr" kökü, sadece birkaç âyette "hubr", "haber" ve "ahbâr" şeklimde kullanılmıştır. Bunlarda da "Allah'ın ilminin (hubr) ihâtâsı", [16] "O'nun, münâfıkların gerçek niyetlerini (ahbâr) mü'minlere bildirdiği", [17] "Arzın, kullar tarafından üzerinde işlenen bütün amelleri (ahbâr) âhirette açıklayacağı" [18] vurgulanmıştır. Diğer taraftan Kurân'da Hz. Mûsâ'nın ailesinin getireceği "haber" [19] de bu kökle ifâde edilmiştir.[20][2]

“(Allah,) göklerde ve yerde olanları bilir. Gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı da bilir. Allah kalplerde olanı bilendir.” (Tegabün Sûresi, 4)

“Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun; bilin ki O, kalplerin içindekini bilmektedir. Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.” (Mülk Sûresi, 13–14)

“Yavrucuğum! Yaptığın iş (iyilik veya kötülük) bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bu bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu (senin karşına) getirir. Doğrusu Allah en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.” (Lokman Sûresi, 16)

Habîr İsmi ile Alîm İsmi Arasındaki Fark

Alîm ismiyle Habîr isminin mânâları birbirine çok yakındır Şu var ki, Alîm ismi daha umumîdir. Habîr denilince, haberdar olan, ilminden bir şey saklanamayan mânâsı hatıra gelir Yani Alîm ismi, ‘gizli-aşikâr her şeyi bilen' mânâsını ifade ederken, Habîr ismi biraz daha hususiyet arz eder ve bize göre gizli olan şeylerin O Habîr için aşikâr olduğunu ders verir Hiçbir hadise ve hatıranın, hiçbir düşünce ve niyetin Allah'tan gizlenemeyeceğini ifade eder.[12]

Bu konudaki umumî hüküm, Habîr ism-i şerifinin daha çok “aşikâr olmayan şeyleri, çok az kişinin ya da hiç kimsenin bilemeyeceği sırları bilen” anlamına geldiği, Alîm isminin ise küllî olup “her şeyden haberdar” anlamına geldiği yönündedir.[22]

El-Habîr İsmi'nin Havvası

  1. Bir Müslüman, ihlasla "Ya Habîr" diye bu mübarek ismin zikrine devam ederse onun tecellisine mazhar olur. Kötü ahlaktan kurtulur. Zihni açılır.[23][7]
  2. Bu ad, rüyâda veya uyanık bir halde bulunduğu bir sırada, merak edilen gizli bir şeyin iç yüzünü görmek için başvurulacak bir addır. Utarid yıldızının şerefli olduğu bir saatte bu adı dörtgen bir biçimde temiz bir kağıda yazarak başının altına koyup uyuyan bir kimse, merak ettiği şeyin ne olduğunu ve bütün içyüzünü rüyâsında görüp öğrenmiş olur. Ancak bunun için şu şartları yerine getirmelidir: Çok ıssız ve hiç kimsenin bulunmayacağı ve sonradan da gelip göremeyeceği tenhâ bir yerde 7 gün riyâzette bulunup bu riyâzet süresince de "Habîr" adını sürekli anmak lâzımdır. Bu şekilde uykuya varan kimseler, rüyâlarında memleketin idârecileri ve durumu hakkında veya uykuya yatmadan görmeyi istediği şeyler hakkında rûhânî varlıklar tarafından kendisine haber verilmiş ve bildirilmiş olur. Bu adın sayı kıymeti, 338'dir.[24]
  3. Seyrimeler, Allah'ın işaret diliyle Habîr sıfatından kuluna ikramıdır.Olumlu olumsuz olayları önceden haber verir...Bazılarının keramet olarak ortaya koydukları bilgiler, bu ilme dayanır. Habîr ve alim esmaları uzun sıra zikir edilerek bu mertebe elde edilebilir. Bu bilgiler, geçmiş velilerin tecrübeleriyle elde edilmiş,üstüne yeni tecrübeler ilave edilerek yazmayı düşündüğümüz kitabın bir bölümüdür.Ehline istifade etmesi için bir ikramdır.[25]

Kaynaklar ve Dipnotlar

[1] www.senaidemirci.biz/Ya-Habîr-ya-Habîr
[2] Dr. Niyâzî Beki, "Abdülkâdir Geylâni ve Esmâ'ül-Hüsnâ Kasidesi", Sultan Yayınevi, İstanbul 2001, s.98-99.
[3] www.esmameltemi.net/pdf/Habîr.pdf
[4] es-Sa'dî, "Teysiru'l-kerîmi'r-rahmân", 5/621.
[5] www.ihya.org/kavram/kavramlar-ansiklopedisi/dt-1220.html
[6] Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, "Mecmuatul Ahzab" (Büyük Dua Kitabı), Denge Kitabevi Yayınları.
[7] www.biriz.biz/esma/esma32.htm
[8] Elmalılı Hamdi Yazır, "Elmalı Tefsiri", Mülk Süresi, 14.
[9] "el-Hakku'l-vâdihu'l-mübîn", s. 37-38; el-Herrâs, "Şerhu'n-nûniyye", 2/73.
[10] Bekir Topaloğlu, "Habîr" maddesi, Diyanet İslam Ansiklopedisi, c.XIV., s.379.
[11] Gazzâli, "el-Maksadu'l-Esnâ, Şerh-i Esmâi'l-Hüsnâ", 1. Baskı, Matbaat-u Takaddum, s.72.
[12] www.mumsema.com/el-esmaul-husna-allahin-guzel-isimleri/101232-el-esmaul-husna-el-Habîr.html
[13] "Esmâ-ül Hüsna", Karınca Yayınları, Nisan 2004.
[14] Râğıb el-İstefânî, "hbr" maddesi., "Müfredât-ı el-Faz'il Kurân", thk. Safvan Adnan Dâvûdî, Beyrut 1992.
[15] İbn Kayyim, “es-Savâiku'l-mürsele”, s. 491.
[16] el-Kehf, 18/91.
[17] et-Tevbe, 9/94.
[18] el-Zilzâl, 99/4.
[19] Neml, 27/7; Kasas, 28/29.
[20] Muhammed Fudâ Abdulbâki, "hbr" maddesi, "el-Mu'cemu'l-Müfehres li el-Fâzi'l-Kur'âni'l-Kerîm", İstanbul 1982.
[21] Bknz. El-Adiyât, 100/10-11.
[22] www.cevaplar.org/index.php?khide=visible&sec=1&sec1=23&yazi_id=3893
[23] Rauf Pehlivan, "Esmâ-ül Hüsna", İstanbul Dağıtım A.Ş., 2002.
[24] İmam Ahmed Bin Ali el-Bûnî, "Şemsü'l-Maârif" (شمس المعارف الكبرى), "el-Habîr" maddesi, Tercüme: A. Nebil Fazıl Aslan, Seda Yayınları, C.1-2, s.665-666.
[25] www.edebiyatdefteri.com/yazioku.asp?id=47488
[26] Gazzâli, a.g.e., s.112.
[27] Fahreddin er-Râzi, "Şerhu Esmâillâhi'l-Hüsnâ", tah. Taha Abdurrauf, Dâru'l-Kurubi'l-Arabiyye, 1404, s.255.





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: Derya , 13.11.2016, 04:58 (UTC):
Olabildiğince geniş anlatın ki feyzi kalbimize dolsun.. Allah razı olsun

Yorumu gönderen: RESUL KOÇ, 05.05.2015, 13:55 (UTC):
â Habîr, yâ Habîr
Gizlim saklım yok Senden, gayrisi hâlden anlar değil.
Sakladıklarımdan Sen haberdârsın; başkaları sırdaşım değil.
Senin söylediğindir haber, başkaları derdim değil.
Gaybın haberleri, Sana aittir; hiçbir şey, göründüğü gibi değil.
İncecik sızılarımdan, ilk gözağrılarımdan Sen haberdârsın,
Başkaları, kalbimin sırlarına câhil.
Dertlerim, Sana âyândır; başkaları dertlerime gâfil...

Yorumu gönderen: Hilal, 14.04.2015, 13:49 (UTC):
Teşekkür ederim Ya Nasip bakalım kısmetimiz ne kadarmış paylaşımda emeği geçenlerden Allah Razı olsun selamlarımla

Yorumu gönderen: gamze, 25.03.2014, 17:08 (UTC):
lutfen ısımler hakkında fazla ve kısa ayetler verın kısacası kısa ve öz olsunlar



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36829409 ziyaretçi (102979204 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.