El-Mucîb İsm-i Şerîfi
 

el-Mucib, esmaül hüsna, Allah, dua, islam, muslim, müslüman

El-Mucîb İsm-i Şerîfi

Hazırlayan: Akhenaton

«Arza hacet yok; halim sana ayandır
Söze gerek yok sessizliğim sana beyandır...»

El-Mucîb; Allah'u Zülcelâl'in esma-ül hüsnasından bir ism-i şerifidir.[1] Yere düşmek, kesmek, yırtmak, delmek, oymak anlamındaki "c-v-b" kökünden türeyen ve ecabe fiilinin ismi faili olan mücîb [2], icabet eden, dileyen duaya cevap veren, sebep kabul eden, geçerli mazeretleri kabul eden, bütün canlıların hâlî, kavlî, fiilî münâcâtlarına karşılık veren anlamlarına gelir.[1]

Bu kavram, sözlükte "kabul etmek, cevap vermek" anlamındaki "icâbe" mastarından bir sıfattır. Istılahta ise Allah'ın güzel isimlerinden birisi olup, "Duâları ve dilekleri kabul edip yerine getiren" anlamına gelmektedir.[3][4]

Allah, insana şah damarından daha yakın olan, her şeyi bilen, işitendir. İnsanın içinden geçirdiği tek bir düşünce bile Allah'tan gizli kalmaz. O halde samimi olarak Allah'tan bir istekte bulunulması için insanın sadece düşünmesi bile yetmektedir. İşte Allah'ın icabeti bu denli yakındır.[5]

أَمَّن يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَاء الْأَرْضِ أَإِلَهٌ مَّعَ اللَّهِ قَلِيلًا مَّا تَذَكَّرُونَ

«Yahut kendisine dua ettiği zaman zorda kalmışa cevap veren ve başa gelen kötülüğü kaldıran, sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah ile birlikte başka ilah mı var!? Ne kadar az düşünüyorsunuz!» (Neml Sûresi, 62) [6] âyet-i kerîmesinde ifâde edildiği üzere; duâyı kabûl etmek, kendisine yalvaran çaresizlerin sıkıntısını giderip onu rahatlatmak, sadece Allah'a mahsustur.

"El-Mucîb" ismi, Kurân-ı Kerîm'de sadece Hûd sûresi 61. âyet-i kerîmesinde tekil olarak Allah'ın güzel isimlerinden biri olarak kullanılmıştır: [4]

وَإِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ هُوَ أَنشَأَكُم مِّنَ الأَرْضِ وَاسْتَعْمَرَكُمْ فِيهَا فَاسْتَغْفِرُوهُ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ إِنَّ رَبِّي قَرِيبٌ مُّجِيبٌ

«Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i peygamber gönderdik. Dedi ki: “Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin ondan başka hiçbir ilahınız yok. O sizi yeryüzünden (topraktan) yarattı ve sizi oranın imarında görevli (ve buna donanımlı) kıldı. Öyle ise ondan bağışlanma dileyin; sonra da ona tövbe edin. Şüphesiz Rabbim yakındır ve dualara cevap verendir.» (Hûd Sûresi, 61) [7]

وَلَقَدْ نَادَانَا نُوحٌ فَلَنِعْمَ الْمُجِيبُونَ

«Andolsun, Nûh bize dua edip seslenmişti. Biz ne güzel cevap vereniz!» (Sâffât Sûresi, 71) [8] âyetinde ise mucîb isminin çoğulu olarak "mucibûn" şeklinde kullanılmaktadır.

El-Mucîb ismi, duâları kabûl eden, isteklere cevap veren anlamına geldiğine göre "Duâ nedir?" sorusunu sormamız ve bu ismin tezâhüründe nasıl olması gerektiği hususunu düşünmemiz gerekmektedir.

Kulun bütün benliğiyle Yüce Yaratan'a yönelerek O'ndan istek ve dilekte bulunmasına ve bu amaçla icrâ edilen her türlü niyaza İslâmî kaynaklarda "duâ" denmektedir. Duâ kelimesi, "çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek" mânâlarına gelen "dâvet" ve "duâ" kelimeleri gibi Arapça bir mastar olup "küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya yönelik talep ve niyâz" anlamında bir isim olarak da kullanılır. İslâmî kaynaklarda duâ, Allah'ın yüceliği karşısında kulun aczini itiraf etmesini, sevgi, saygı ve tâzim duyguları içinde O'nun lütuf ve yardımını dilemesini ifâde eder. Bu kelime, Arapça'da kullanıldığı edatlara göre, bir kimse için hayırlı duâda bulunmak veya bedduâ etmek gibi karşıt anlamlar da taşır.[9][4]

Dua denilince, aklımıza, öncelikle, el açıp yalvarmak gelir. Bu, duanın sadece bir şeklidir ve "kavlî dua" olarak adlandırılır. Nur Külliyatında, “istidad lisanıyla bütün tohumlar tarafından ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla bütün hayvanlar tarafından ve lisan-ı ızdırarî ile bütün muztarlar tarafından edilen duaların makbuliyeti”nden söz edilir. Bu ifadeden, duanın diğer üç çeşidini de öğrenmiş bulunuyoruz:

  1. İstidat lisanıyla dua,
  2. fıtrî ihtiyaç lisanıyla dua ve
  3. ızdırar lisanıyla dua.

Bütün çekirdekler, tohumlar, yumurtalar, nutfeler istidat lisanıyla dua ederek, bu istidatlarının kuvveden fiile çıkmasını talep ederler. Yeryüzünde sergilenen bütün hayvan ve bitki türleri, bu dualara cevap verildiğini ilan eder ve Mucîb isminden birer tecelli taşırlar. Fıtrî ihtiyaçlarla yapılan dualara iki misal:

Göz, görme fıtratındadır, yani yaratılışında görme vardır ve görmek için de ışığa muhtaçtır. Keza mide, hazmetme fıtratındadır ve rızka ihtiyacı vardır. İşte bu dualara da cevap verilmiş ve güneş bir ışık kaynağı yapılırken, yeryüzü de rızıklarla doldurulmuştur.

Izdırar lisanıyla yapılan dua ise çaresizlik içinde kıvranan, tutunacak hiçbir dalı kalmayan ruhların halis bir iltica ile Allah'tan medet dilemeleridir. Bunun en çarpıcı misali, Yunus aleyhisselâmın balığın karnında yaptığı duadır ve bu dua hemen kabul edilmiştir.

İşte bütün bu dualara, Allah cevap verir. Hakiki Mucîb ancak O'dur.[10]

Duânın ana hedefi, insanın Allah'a hâlini arz etmesi ve O'na niyazda bulunması olduğuna göre; duâ, kul ile Allah arasında bir nevi diyalog anlamına gelmektedir. Bunun gerçekleşmesi için önce Allah, insanı kendi yüce varlığından haberdâr etmiş, insan da varlığını benimseyip imân ettiği bu Yüce Varlık karşısında saygı ve ümit hisleri sebebiyle O'nunla irtibat ve ünsiyet kurmak ihtiyâcı duymuştur. İşte duâ, böyle bir irtibat sonucunda insanın bir taraftan kendi ihtiyaç ve eksiklerinin giderilmesini, diğer taraftan da daha mükemmele ulaşmayı hedefleyen bir diyalog çevirisidir. Bir başka ifâdeyle duâ; sınırlı, sonlu ve âciz olanın, sınırsız ve sonsuz kudret sahibi ile kurduğu mânevî bir köprüdür. Bir yoruma göre duâda Allah ile kul arasında bir vâsıta yoktur. Bu sebeple duâ, kulluk makamlarının en önemlisi kabul edilmiştir. nitekim bir âyette: [4]

قُلْ مَا يَعْبَأُ بِكُمْ رَبِّي لَوْلَا دُعَاؤُكُمْ فَقَدْ كَذَّبْتُمْ فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَامًا

«(Ey Muhammed!) De ki: “Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin! Siz yalanladınız. Öyle ise azap yakanızı bırakmayacak”.» (Furkân Sûresi, 71) [11] buyrulmak sûretiyle insanın değerinin duâsı ile artacağı zikredilmektedir.[4]

Âyet-i kerîmede, Allah tarafından her duaya cevap verileceği vaat edilmiştir. Fakat kabûl edileceği vaat edilmemiştir. Zira kabûl edip etmemek Cenâb-ı Hakk'ın hikmetine bağlıdır. Hikmeti iktiza ederse istenenin aynını, aynı zamanda kabûl eder. Dilerse istenenin daha iyisini verir. Dilerse o duâyı âhiret için kabûl eder, dünyada neticesi görülmez. Dilerse de kulun menfaatine uygun olmadığı için hiç kabûl etmez.[12]

Mümin dua ettiği zaman Allah'ın kendisini işittiğinden ve duasına mutlaka icabet edeceğinden emindir. Çünkü tüm olayların ancak O'nun dilemesiyle olduğunun farkındadır. Allah'ın icabetine karşı kuşku ile yaklaşmak ise Allah'ın gücünü ve kudretini takdir edememektir. Allah için, herhangi bir kişinin çağrısına cevap vermek, duasına karşılık vermek çok kolaydır. Kaldı ki "duaya icabet", bir şeyin aynen gerçekleşmesi anlamına gelmez. Allah bir ayette bu konuyla ilgili olarak şöyle haber vermektedir: [5]

وَيَدْعُ الإِنسَانُ بِالشَّرِّ دُعَاءهُ بِالْخَيْرِ وَكَانَ الإِنسَانُ عَجُولاً

«İnsan, hayra dua eder gibi şerre dua eder. İnsan çok acelecidir.» (İsra Suresi, 11) [13]

Nur Külliyatı'nda duaya cevap vermekle, duanın kabulünün farklı şeyler olduğu enfes bir misalle şöyle açıklanır: [10]

“Cevab vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her dua için cevap vermek var; fakat kabul etmek, hem ayn-ı matlubu vermek Cenâb-ı Hakk'ın hikmetine tâbidir. Meselâ: Hasta bir çocuk çağırır: 'Ya Hekim! Bana bak.' Hekim: 'Lebbeyk' der.. 'Ne istersin?' cevap verir. Çocuk: 'Şu ilâcı ver bana' der. Hekim ise; ya aynen istediğini verir, yahut onun maslahatına binaen ondan daha iyisini verir, yahut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez. İşte Cenâb-ı Hak, Hakîm-i Mutlak hâzır, nâzır olduğu için, abdin duasına cevab verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat insanın hevaperestane ve heveskârane tahakkümüyle değil, belki hikmet-i Rabbaniyenin iktizasıyla ya matlubunu veya daha evlâsını verir veya hiç vermez.” [14]

Kişi için neyin şer, neyin hayır olduğunu ise en iyi Allah bilir. Çünkü her şeyi takdir eden O'dur. Her işinde olduğu gibi dualara icabetinde de pek çok hikmet gizlidir. Bu gerçek Bakara Suresi'nde şöyle haber verilir: [5]

كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ

«Savaş, hoşunuza gitmediği halde, size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.» (Bakara 216) [15]

وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ

«Rabbiniz şöyle dedi: “Bana dua edin, duânıza cevap vereyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler aşağılanmış bir halde cehenneme gireceklerdir”.» (Mü'min Sûresi, 60) [16] âyet-i kerîmesinde görüldüğü üzere Allah, kuluna sevap vermek için her vesileyle kendisine başvurulmasını istemektedir.  Ancak, ilâhî rahmet ve ilginin gerçekleşmesi, kulun bu konuda ilk adımı atmasına bağlıdır. Kula düşen vazife, istemektir. Duâ tokmağı ile Mucîb'in kapısını çalmak ve O'ndan niyazda bulunmaktır. Mucîb olan Allah da kulunun bu çağrısını duyar ve takdiri gereğince ona en uygun olan cevabı verir. Bu cevap, olumlu olabileceği gibi olumsuz da olabilir. Veya tehir de olabilir.[17] Hasta, doktora gider ve rahatsız olan midesi için bir ilaç ister. Doktor, onu muayene ettikten sonra onun istediği ilacı değil; belki onun rahatsızlığına en uygun olan ilacı verir. Dolayısıyla doktor, benim istediğim ilacı bana vermedi, beni dinlemedi denilmez. Belki doktor, hastanın hastalığını bildiğinden dolayı o hastalığına en uygun olan ilacı vermiştir. Yüce Yaratıcı da Mucîb isminin gereği, kulunun duasına cevap verir. Her cevap, mutlaka isteklerin aynısını kabul etmek demek değildir. Cenâb-ı Hak, hikmetinin gereği belki kulunun isteğini o anda kabul eder, belki ahirete tehir eder ya da belki de daha güzel bir şekilde ona cevap verir.[4]

Duadan maksat bildirmek değil, kulluk göstermek; tevazu ve alçak gönüllülük arz ederek müracaatta bulunmaktır. Maksat bu olunca, kaza ve kaderine rıza ile beraber Allah'a dua etmek, insanlık hissesini tercih değil; Allah'ın kudretine her şeyden fazla saygı duymaktır. Bu da en büyük makamdır. Bu da en büyük makamdır.

İstenenin açıkça ifade edilmesi, duanın zaruretlerinden değildir. Zaman olur ki edep ve yerini bilen huzur ehli için hâl, sözden daha edepli olur. "Ey Rabbim huzurundayım, hâlim sana malum." demek, söyleyenin makamına, kalbinin doğruluk ve ihlas derecesine göre, en belağatlı dualardan daha belağatlı olur.[18]

Bu ismin tezâhürü görülmek isteniyorsa, burada kula düşen, âcizlik ve fâkirlik içerisinde, boynu bükük bir vaziyette rabbinden yardım istemektir. İsterken, eğer gerekiyorsa önce fiilî duâyı yapmak, sonra kavlî duâ ile O'na yalvarmaktır. Tarlayı ekmeden, sulamadan, gübrelemeden Allah'tan rızık isteme usûlü, Allah'ın takdîr edeceği bir usûl değildir. Kul, tarlasını ekecek, sulayacak, gübreleyecek, nadaslayacak ve ondan sonra ellerini semâya kaldırıp Rabbinden rızık isteyecek ki, gerçek duâ, yerine gelmiş olsun.[4]

Dua eden kimsenin gönlü, Allah'tan başkasıyla meşgul olduğu müddetçe gerçekten dua etmiş olmaz. Allah'tan başka şeylerin hepsinden uzak olduğu vakit de Hakk'ın birliğinin marifetine dalar. Bu makamda kaldıkça kendi hakkını düşünme ve insanlık nasibini talepten kaçınır, bütün vasıtalar kaldırılır ve o zaman Allah'ın yakınlığı hasıl olur. Çünkü kul, kendi arzusuna yönelik olduğu sürece Allah'a yaklaşamaz, o arzu engelleyici bir vasıta olur. Bu, kaldırıldığı zaman ise: "Ben işimi Allah'a bırakıyorum. Şüphesiz ki Allah kullarını görür." (Ğâfir, 40/44) âyetindeki havale, tam bir samimiyetle ortaya çıkmış bulunur. Göz, Hakk'ın gözü olarak görür; kulak, Hakk'ın kulağı olarak işitir; kalb Hakk'ın aynası olarak bilir, duyar, ister. O zaman milyonlarca sebeplerin, asırlarca zamanların yapamadığı şeyler, Allah'ın dilemesi hükmüyle, "ol" demekle oluverir.[18]

Müslüman, daima Allah'a muhtaç olduğunun bilincinde olmalı ve yalnız O'na güvenip dayanmalıdır. O'nun duaları işittiğini, başına gelen bela ve musibetleri bildiğini, sıkıntı ve zorluklardan haberdar olduğunu unutmamalı ve ümitsizliğe kapılmamalıdır. Dua yaptığı ve talepte bulunduğu istekler, kendisini Allah'a yaklaştıracak istekler olmalıdır.[19][18]

İbadetlerimizin özü olan dualarımızın ne zaman nasıl kabul edileceğini biz bilemeyiz. Şunu kesinlikle bilelim ki Allah dualarımızı kabul eder. İstediğimizi vermezde bizim için hayırlı olan başka bir şey verir. Hemen verir veya yıllar sonra verir. Veya ahirette verir.[20]

Mucîb ism-i şerifine bütün canlıların bilhassa insanların azamî ihtiyacı vardır. Her an, her nefes alış verişimizde bilinçli veya bilinçsiz Rabb'ül âlemin'e münâcât ediyoruz. Mevlâ da Mucîb ism-i şerifi ile icabet ediyor; değilse ne bir nefes alabiliriz ne de aldığımız nefesi verebiliriz. Buna kıyasla Mucîb ism-i şerifi ile bütün bedeni ihtiyaçlarımızı karşılayan, halk edip lutfeden Mevlâ sebep kabul edendir. Meselâ insanı yaratan Allah (c.c), erkekle kadının izdivacını sebep ediyor ve böylece sebep kabul etmiş oluyor. Şüphesiz Allah dilerse sebepsiz de yaratmaya kâdirdir (Âdem (a.s) ile İsa (a.s)'ı yarattığı gibi). Tohumu toprağa ekiyorsun, bir nevî dua, münâcât (fiilî dua) hükmünde bu yapılan iş, tohum, tarla, ekim işlemi vs. sebep. Sebepleri yaratan da yine Yüce Mevlâ. Âdetullah, murad-ı ilâhî gereği kul maddî manevî sebeplere yapışarak gereken münâcâtını yapacak, Mevlâ da dilediği gibi icabet edecektir. İnsa cüz'î iradesini kullanıp üzerine düşen kulluk vazifesini ifa etmek kaydıyla gereken münâcâtını yapacak, Yüce Mevlâ da küllî iradesiyle karşılık verecek. Rahman olan Yüce Allah bu dünyada karşılıksız olarak da –kulluk vazifesini yapmadan da- ihtiyaçlara icabet ediyor, bunca kâfir, zâlim, nankör insanların da ihtiyaçlarını lutfediyor. Fakat bu durum ancak dünyada geçerli; ukba için

قَالُوا أَوَلَمْ تَكُ تَأْتِيكُمْ رُسُلُكُم بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا بَلَى قَالُوا فَادْعُوا وَمَا دُعَاء الْكَافِرِينَ إِلَّا فِي ضَلَالٍ

 «(Cehennem bekçileri) derler ki: “Size peygamberleriniz açık mucizeler getirmemiş miydi?” Onlar, “Evet, getirmişti” derler. (Bekçiler), “Öyleyse kendiniz yalvarın” derler. Şüphesiz kâfirlerin duası boşunadır.» (Mü'min Sûresi, 50) [21] buyurarak onların münâcâtlarının geçersiz ve karşılıksız kalacağını yine Mevlâ, Kur'an-ı Kerîm'inde haber veriyor

Başta peygamberler olmak üzere bütün insanlara şamil olan münâcât etme, emrini ve bilgisini, ilhamını ihsan eden Mucîb olan Yüce Allah'tır (c.c). Kur'an-ı Kerîm, Mucîb ismini haber veren mesajlarla doludur. Cümle varlıkların hâlî, kâlî, fiilî münâcâtlarının tek melcei O'dur. Cümle varlık, hassaten insan El-Mucîb ism-i şerifine hava kadar, su kadar daimî bir surette muhtaçtır. Âdem (a.s) ile başlayan münâcâtların Kur'an'da bize bildirilmesiyle O'na nasıl münâcât edeceğimiz öğretiliyor. İşte birkaç örnek: [1]

وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا ءَاتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ

«Onlardan, “Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru” diyenler de vardır.» (Bakara 201) [22]

لاَ يُكَلِّفُ اللّهُ نَفْساً إِلاَّ وُسْعَهَا لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِن نَّسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا رَبَّنَا وَلاَ تَحْمِلْ عَلَيْنَا إِصْراً كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِنَا رَبَّنَا وَلاَ تُحَمِّلْنَا مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا أَنتَ مَوْلاَنَا فَانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ

«Allah bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar. Onun kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. (Şöyle diyerek dua ediniz): “Ey Rabbimiz! Unutur, ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.” (Bakara Sûresi, 286) [23]

رَبِّ هَبْ لِي حُكْمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ

«“Ey Rabbim! Bana bir hikmet bahşet ve beni salih kimseler arasına kat”.» (Şuarâ Sûresi, 83) [24]

Evet, Mucîb ism-i şerifi hayatımızın her yönü ile irtibatlıdır. Mevlâ, kâinattaki bütün canlılara Mucîb ismi ile sürekli tecelli ediyor, bilhassa da insana. Çünkü en çok ihtiyaç sahibi olan, insandır. Allah Teâlâ, bir ayet-i kerimede, göklerde ve yerde ne varsa insanların emrine verdiğini beyan ediyor. Demek ki, insan, cismi küçük fakat ihtiyaçları büyük bir varlık. Üstelik bu ihtiyaçlar sırf dünya hayatı ile de sınırlı olmadığına göre ihtiyaçları, arzuları, emelleri ebedlere kadar uzayıp gidiyor. İnsanın ukba hayatında dünyadan daha çok ihtiyaçları olacağı da muhakkak. Şurası unutulmamalı: “Hayır ve şer Allah'tan” diyerek hayrı ve şerri Rabb'ül âlemin halk ettiğine göre hayır peşinde olup hâlen, kâlen, fiilen hayır talep edene de istediği şeyleri vermekle icabet edeceğinin gerçeği ortaya çıkıyor.[1]

Bu isimden kulun alacağı ders, her şey için ve daima Allah'a muhtaç olduğunu hatırdan çıkarmayarak, ihtiyaçları için ancak O'nun kapısını çalmak, O'ndan medet dilemektir. Ayrıca, “Veren el, alan elden hayırlıdır.” hadis-i şerifini de düşünüp, kendisinden isteyenlere vermeye çalışmaktır.[10]

El-Mucîb İsm-i Şerîfinin Faziletleri

  1. İhlasla "Yâ Mücib" diye bir Müslüman, bu isme devam etse, insanlar tarafından sevilir, duası kabul olur.[19][18]

Kaynaklar

[1] www.esmameltemi.net/pdf/mucib.pdf
[2] www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/DiniBilgilerDetay.aspx?ID=448
[3] Gazzâlî, Maksad, 85.
[4] Yrd. Doç. Dr. Niyâzî Beki, "Abdülkâdir Geylâni ve Esmâ'ül-Hüsnâ Kasidesi", Sultan Yayınevi, İstanbul 2001, s.127-130.
[5] www.islamiyet.gen.tr/allah-ın-İsimlerinden-mucİb-r77.htm
[6] www.diyanet.gov.tr/kuran/meal.asp?page_id=381
[7] www.diyanet.gov.tr/KURAN/meal.asp?page_id=227
[8] www.diyanet.gov.tr/KURAN/meal.asp?page_id=447
[9] Metin Yurdagür, "Ayet ve Hâdislerle Esmâ-i Hüsnâ", İstanbul 1999, s.161-162.
[10] www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=article&aid=9246
[11] www.diyanet.gov.tr/kuran/meal.asp?page_id=365
[12] www.kuransitesi.com/Kuran/Esma-ul-Husna-2/?Goster=Mucib
[13] www.diyanet.gov.tr/KURAN/meal.asp?page_id=282
[14] Bediuzzaman, Sözler.
[15] www.diyanet.gov.tr/KURAN/meal.asp?page_id=33
[16] www.diyanet.gov.tr/KURAN/meal.asp?page_id=473
[17] Bknz. Diyanet İslam Ansiklopedisi, "Dua" Maddesi, m.y. Selahattin Parladır, c.IX, s.530-535.
[18] www.biriz.biz/esma/esma45.htm
[19] Rauf Pehlivan, "Yüce Allah(c.c)'ın Güzel İsimleri Esmâ-ül Hüsna", İstanbul Dağıtım A.Ş., 2002.
[20] www.davetci.com/99isim/esmaulhusna_mucib.htm
[21] www.diyanet.gov.tr/KURAN/meal.asp?page_id=472
[22] www.diyanet.gov.tr/KURAN/meal.asp?page_id=30
[23] www.diyanet.gov.tr/KURAN/meal.asp?page_id=48
[24] www.diyanet.gov.tr/KURAN/meal.asp?page_id=369






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36627269 ziyaretçi (102622799 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.