Elif Şafak ve "Aşk" Adlı Romanı Üzerine
 

Elif şafak, Aşk

Elif Şafak ve "Aşk" Adlı Romanı Üzerine

Kategori: Kitap Tanıtımı

Yazar Hakkında

Elif ŞafakElif Şafak, 25 Ekim 1971'de babasının o sırada doktora yapmakta olduğu Strasbourg'ta doğdu [1] Babası sosyal psikolog ve akademisyen Nuri Bilgin, annesi diplomat Şafak Akayman'dır. Doğumundan kısa bir süre sonra anne ve babası ayrıldı, annesi tarafından büyütüldü. Soyadı olarak annesinin adını kullandı.[1][2] Ortaokulu annesinin görev yaptığı Madrid'de, liseyi Ankara Atatürk Anadolu Lisesi'nde tamamladıktan sonra [1] ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü'nü bitirdi. Yüksek lisansını aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Bölümü'nde, doktorasını ise siyaset bilimi alanında tamamladı. İlk öykü kitabı "Kem Gözlere Anadolu"yu 1994'te yayımladı. İlk romanı "Pinhan"la 1998 Mevlana Büyük Ödülü'nü aldı. Bunu "Şehrin Aynaları" ile Türkiye Yazarlar Birliği Ödülü'nü kazandığı "Mahrem" izledi (2000). Ardından her ikisi de çok satan ve geniş bir okur kesimine ulaşan "Bit Palas" (2002) ve İngilizce kaleme aldığı "Araf" (2004) yayımlandı.[3]

2004 yılında beş yazarın (Murathan Mungan, Faruk Ulay, Elif Şafak, Celil Oker, Pınar Kür) ortak kaleme aldığı bir roman projesinde yer aldı, bu roman Beşpeşe adıyla yayımlandı.2005'te yayınladığı [1] "Med-Cezir" adlı romanında kadınlık, kimlik, kültürel bölünme, dil ve edebiyat konulu yazılarını topladı.[3] Aynı yıl Referans Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Eyüp Can Sağlık ile Berlin'de evlendi.[1] 2006'da senenin en çok okunan kitabı olan "Baba ve Piç" yayımlandı.[3] Aynı yıl Şehrazat Zelda isimli kızı dünyaya geldi.[4] Doğum sonrası yaşadığı depresyonu, İngilizce olarak kaleme aldığı "Siyah Süt" adlı otobiyografik romanda anlattı. İki yıl sonra oğlu Emir Zahir'i dünyaya getirerek ikinci kez anne oldu.[5][1]

Düzenli olarak Habertürk gazetesinde yazan, makaleleri yabancı gazete ve dergilerde çıkan ve yirmiden fazla dile çevrilen Elif Şafak'ın romanları, dünyanın en önemli yayınevlerinden Farrar, Straus and Giroux, Viking ve Penguin tarafından yayımlanmakta.[3]

Son romanı "Aşk", Şubat 2010'da Amerika'da Viking ve İngiltere'de Penguin tarafından "The Forty Rules of Love" ismiyle yayımlanmıştır.[1] İngilizce aslından Türkçe'ye çevirisini Kadir Yiğit Us yapmıştır.[10] Kitap, Türk edebiyat tarihinin en kısa sürede en çok satan edebi eseri unvanına sahip olmuştur.

2009 yılı sonunda, sekiz romanı ve tek deneme kitabı "Med Cezir"den seçilmiş paragrafları bir araya getirdiği "Kağıt Helva" adlı kitabını yayımladı.[1]

Periyodik yazıları

Pazar günü Habertürk Gazetesi Pazar eki
Perşembe günü Habertürk Gazetesi [3]

"Aşk" Romanı

«Aşk'ın hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya ortasındasındır AŞK'ın (yani) merkezinde; ya da dışındasındır, (yani)hasretinde..»

Ella Rubinntain, 40 yaşlarında Amerikalı bir ev kadınıdır. Tipik burjuva değerlerinin hâkim olduğu oldukça varlıklı bir ailesi, düzenli ve görünüşte 'sorunsuz' bir evliliği vardır. Üç çocuğunu da büyüttükten sonra bir yayınevinde editör-asistanı olarak iş bulur; görevi A. Z. Zahara adlı tanınmamış bir yazarın tasavvuf felsefesini konu alan tarihi romanını değerlendirmektir.

Ancak hayatının kritik bir döneminde eline aldığı bu kitap, hiç beklemediği bir şekilde Ella'yı derinden sarsacak, dünyevi aşkı keşfetmek adına zorlu ve tehlikeli bir yolculuğa çıkmasına neden olacaktır.

Hayatlarımızın durgun gölünü dalgalandıran taş misali, yüzleşmek zorunda olduğumuz sıkıntılar, acılar… ve aşkın peşinde kat etmek zorunda olduğumuz zorlu yollar, ödediğimiz bedeller…[6]

Hikaye, kocasının Ella'ya bir yayınevi editörü yardımcısının yardımcılığı işini bulmasıyla başlıyor. İlk iş olarak da Amsterdam'da yaşayan ve hakkında pek fazla bilgi olmayan birisinin yazdığı ilk ve son romanı okuyup yayınlanıp yayınlanmaması konusunda rapor yazması veriliyor kahramanımıza. Gönülsüz olarak üstlendiği bu işi romanı okuyarak başlıyor. Böylece bir kitap okuyup hayatı değişenler arasına Ella da karışmış oluyor. Roman iç içe geçmiş iki hikayeden oluşuyor. Hikayelerin taşıyıcı olanı Boston'da yaşayan bir Yahudi ailenin, aslında evin hanımının sorunları ve taşınan hikaye ise bu sorunların üstesinden gelmek için kendisine yardım etmek üzere Şems'in Mevlana'nın nasıl yetiştirdiğinin hikayesi. Taşıyan hikaye bir yıl kadar sürerken, taşınan hikaye on yıllık bir süreyi kapsıyor. Birinde bir mektup bir yerden bir yere aylar içinde giderken diğerinde bir kaç saniye içinde gidiyor olması sürelerin aynı olmamasını çok güzel bir şekilde gösteriyor. Romanda belli bir anlatıcı yok. Roman, karakterler üzerinden anlatılarak gidiyor. Aralarındaki bağlantıyı kurmak da okuyucuya düşüyor doğal olarak.[7]

Kitabın içindeki kitap, okuru 21. yüzyıldan alıp 13. yüzyıl Konya'sına götürüyor ve işte orada da Şems ile Mevlânâ var. Şems ile Mevlânâ'nın ilahi aşkını, inancını hem onların hem de o dönem Konya'da yaşayan dilencisinden fahişesine, Mevlânâ'yı seveninden düşmanına kadar pek çok yan kahramanın dilinden okuyoruz. Kitapta o gün yaşananları bugüne taşıyıp aşkı, her yönüyle aşkı anlatıyor. Varoluşun özünü aşk olarak yorumluyor. Ve arayışımızın özünün aşk olduğunu söylüyor. Bu arayışta da okura tasavvufla yol gösteriyor Şafak. Kitap bu anlatımla oldukça şiirsel ve bir o kadar mistik ama atlamamak gereken bir yönü de yok değil. Şafak son romanlarında olduğu gibi bu romanın satır arası politik. İnancın, dindarlığın, dinin tartışıldığı ve kutuplaşmanın bu kadar keskinleştiği bugünün Türkiye'sine göndermeler yer alıyor Aşk'ta. Ve belki de kutuplaşmaların çözüm yolları sunuluyor. Ve çözüm Şafak'a göre yine aşk. [8]

Roman başlıklarla 2008 ile 1242-1252 arasında gelip gidiyor. Anlatıcı bir Şems oluyor, bir Ella oluyor, bir Mevlana oluyor, bir başkası oluyor. Böylece çerçeve hikaye ile iç hikaye birlikte götürülmüş oluyor. Elif Şafak, Ella'nın yaşamındaki gerginlikler ile romanı birlikte götürerek Ella'nın okuduğu romandan ne şekilde etkilenmiş olduğunu da bizlere gösteriyor. Adeta roman Ella'ya zor günlerinde kılavuzluk, akıl hocalığı yapıyor.

Şems ile Mevlana buluşması, sonrasında Mevlana'daki değişiklikler ve Şems'i kaybediş ile Ella ile Zahara'nın buluşması, Ella'daki değişiklikler ve Zahara'nın ölümü arasında bir benzerlik kurulmuş. Mevlana-Şems ikilisinin karşılığı Ella-Aziz Zahara. Şems nasıl Mevlana'yı yetiştirtikten sonra kayboluyorsa, Aziz de Ella'yı hakikatla tanıştırdıktan sonra ölerek kayboluyor. Aradaki fark birinin kadın oluşu ile ikinci aşkın mecazi oluşu. Roman da tam bunun için yazılmış sanki. Günümüz insanına aşkı hatırlatıyor ve her türlüsünün makbul olduğunu söylüyor. Bu aynı zamanda kırkıncı kural.[7]

Elbette aşk, gizemli bir etkiye sahip. Zaten Şafak da bu efsuniliği eserin eksenine alır ve onun etrafında döner kurgu: Ona göre insan, “ya ortasındasındır AŞK'ın merkezinde; ya da dışındasındır, hasretinde..” Özellikle hasretinde olanlar için yazıldığı besbelli romanın. Yani huzursuz insanlara huzursuzluklarının nedeni hatırlatılarak, aşkın dışında kaldıkları için böyle esmer günler içinde oldukları söylenmekte zımnen. Öyle ki roman, kendini de bu anlamda önemli bir yere yerleştirmektedir: AŞK'ın ortası derken, ya eserin içindesiniz ya dışındasınız. İçinde kalanlar mutlu demeye çalışıyor bir bakıma... Çare olarak da aşk önerilmektedir? Ancak acaba herkes âşık olabilir mi? Bu tema çok fazla önemsenmiyor? Oysa huzursuz insanın belki de en büyük handikapı âşık olamamasıdır; yani bu doneler (veriler) olmayabilir ruhunda. Zira inanamayan insan olduğu gibi, âşık olmayan insan da olabilir pekâlâ. Bunlara romanın önerisi ne acaba? Nitekim bizzat Mevlana, buna işaret ederek, aşk duygusuna yabancı olanların işinin zor olduğunu hatırlatmaktadır.[9]

 Romanda aşırı şekilci ve kuralcı yaşama başkaldırı var. Şüphesiz bu da kadınların hal-i pür melalini terennüm etmektedir. Zira çoğu kadın hayatını planlar, programlar yaparak geçirir: “Çantalarına ajandalar, özel notlar koyar, üç ay sonrasını inceden inceye planlar.” Böyle bir kadının "yarın" saplantısından vazgeçmesi ve şimdi, şu an aşkı yaşamayı tercih etmesi oldukça radikal bir dönüşüm. Bu kitabın en önemli bölümü yazara göre. Zira Aziz ona yarın vaad eden bir adam değil. Böylece kadınların para ve lüksü değil; ruh ve beden eşlerini bulmalarını vurguluyor inceden inceye. Elbette bu, yaşamlarından pişman olan kadınlar için istenen ancak asla yapılamayan bir durum.[9]

Ancak yazar, insanları yarın saplantısından çıkarırken, “aşk saplantısına” sürüklemektedir. Nitekim Mevlana öğretisi de bunu verir. Elbette kişinin kendini bulmasındaki en büyük engel kibir ve kinin ortadan kaldırılmasında aşkın çok önemli bir yeri vardır. Ancak o sürekli varoluşu beslemekle birlikte kapıları açan bir maymuncuktur. Ondan sonraki –elbette onunla beraber– gelişimler ve farkındalıklar çok önemlidir. Mevlana öğretisinin en iyi ifadelerinden biri olan, sema'da da aşkı nihaî hedef olarak görme vardır. Şafak bu fikri roman kurgusu olarak işliyor. Hem sevilen bir öğretiyi arkasına almak suretiyle güç kazanıyor, hem de aşk gibi müphemlikler denizinde çekicilikle belirsizliği birlikte vererek ufukta okuyucuyu hayal dünyasına göndermeyi ve ora kalma isteklerini perçinliyor.[9]

Elif Şafak, Aşk adlı romanı henüz yeni yayımlanıp dağıtılmakta iken 4 Mart 2009 günü Zaman Gazetesi'nde yeni romanından şu sözlerle bahsetmiştir:

« ...Bu romanda okura yüreğimi açtım. Tasavvuf benim sırrımdı, o sırrı aşikâr ettim. Şems ve Mevlânâ hakkında bir kitap yazayım arzusuyla kaleme almadım bu kitabı. Ben "aşk"ı anlatmak istedim. Buydu çıkış noktam. Hem dünyevî hem manevî boyutlarıyla aşkı yazdım. Zıt gibi görünen karakterleri yan yana getirerek evrensel bir öz yakalamayı arzuladım. 2008 senesinde Boston'da yaşayan üç çocuk annesi mutsuz bir Yahudi Amerikalı kadın için Mevlânâ ne ifade ediyor, bu sorunun cevabını kovaladım. Son tahlilde, beşerin tabiatı şaşmaktır. Elbette hatalar, kusurlar olabilir. Yoksa Şems i, Mevlânâ'yı yazmaya kalkıp da her şeyi anladığını iddia etmek "kibir" olur. Ama şunu samimiyetle söyleyebilirim: Ben bu romanı aşkla yazdım, aşkla okunmasıdır temennim.» [10]

Ve Aşkın 40 Kuralı

Birinci Kural: Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sende korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok eğer Tanrı dendi mi evvele aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

İkinci Kural: Hak Yolu'nda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil!

Üçüncü Kural: Kuran dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonraki batıni mana. Üçüncü batıninın batınisıdır. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayesiz kalır tarif etmeye.

Dördüncü Kural: Kainattaki her zerrede Allah'ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil her an her yerdedir. Allah'ı görüp yaşayan olmadığı gibi O'nu görüp ölen de yoktur. Kim O'nu bulursa sonsuza dek O'nda kalır.

Beşinci Kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. ‘Aman sakın kendini' diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği: ‘bırak kendini, ko gitsin!' Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

Altıncı Kural: Şu dünyada çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.

Yedinci Kural: Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, Hakikat'i keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

Sekizinci Kural: Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.

Dokuzuncu Kural: Sabretmek öyle durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

Onuncu Kural: Ne yöne gidersen git, -Doğu, Batı, Kuzey ya da Güney -çıktığın her yolculuğun içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi sonunda arzı dolaşır.

On Birinci Kural: Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni ve taptaze bir “Sen” zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.

On İkinci Kural: Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

On Üçüncü Kural: Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hoca şeyh şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.

On Dördüncü Kural: Hakk'ın karşısına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın.” Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir “diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

On Beşinci Kural: “Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldur. Tek tek hepimiz tamamlanmamış bir sanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, attığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.”

On Altıncı Kural: Kusursuzdur ya Allah, O'nu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan'dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir, ne layıkıyla sevebilirsin.

On Yedinci Kural: Esas kirlilik, dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

On Sekizinci Kural: Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil, bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara; dışında, başkalarında değil. Ve unutma ki nefsini bilen Rabbini bilir. Başkalarıyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan, sonunda mükafat olarak Yaradan'ı tanır.

On Dokuzuncu Kural: Başkalarından saygı, ilgi ya da sevgi bekliyorsan, önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı sevin. Yakında gül yollayacak demektir.

Yirminci Kural: Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

Yirmi Birinci Kural: Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek, kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hak'ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

Yirmi İkinci Kural: Hakiki Allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdi mi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

Yirmi Üçüncü Kural: Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz.
Aşırılıklardan uzak dur. Sufi ne ifrattadır ne tefritte. Sufi daima orta yerde…

Yirmi Dördüncü Kural: Madem ki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allah'ın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak, buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene de başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.

Yirmi Beşinci Kural: Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeye başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.

Yirmi Altıncı Kural: Kainat yekvücut, tek varlıktır. Her şey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir.

Yirmi Yedinci Kural: Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı bir laf yankılanır. Şer çıkarsa, sana gerisin geri şer yankılanır. Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin her şey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse, dünya değişir.

Yirmi Sekizinci Kural: Geçmiş zihinlerimiz kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu an'ın hakikatini yaşar.

Yirmi Dokuzuncu Kural: Kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten” ne yapalım kaderimiz böyle “ deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamı değil sadece yol ayırımlarını verir. Güzergah bellidir ama dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatın hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin.

Otuzuncu Kural: Hakiki Sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez. Sufi kusur görmez. Kusur örter.

Otuz Birinci Kural: Hakk'a yaklaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık; kimi ayrılık acısı çeker; kimi maddi kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise, ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.

Otuz İkinci Kural: Aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldır ki, Tanrı'ya saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yakut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma. İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama!

Otuz Üçüncü Kural: Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen HİÇ ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir.

Otuz Dördüncü Kural: Hakk'a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.

Otuz Beşinci Kural: Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Tanrıya inanmayan kişi ise içindeki inananla. İnsan-ı Kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.

Otuz Altıncı Kural: Hileden, desiseden endişe etme. Eğer birileri san tuzak kuruyor, zarar vermek istiyorsa, Tanrı'da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer.
O'nun bilgisi dışında yaprak bile kımıldamaz. Sen sadece buna inan!

Otuz Yedinci Kural: Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır, bir de ölme zamanı.

Otuz Sekizinci Kural: 'Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?' diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün. Tek bir gün bile tıpatıp aynıysa yazık. Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

Otuz Dokuzuncu Kural: Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden bir hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz, her şey yerli yerinde kalır, merkezinde… Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz. Ölen her Sufi için Yeni bir Sufi daha doğar.

Kırkıncı Kural: Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalı, mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. AŞK'ın ise hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde.[11]

Kitaptan Alıntılar

"Zira her ne kadar başkaları aksini iddia etse de aşk dediğin bugün var yarın yok cici bir histen ibaret değildir"

"Sen, sen ol kelimelere fazla takılma. Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur"

"Peki ama o halde neden anlayamadığım, açıklayamadığım bir boşluk var içimde? Öyle bir boşluk ki günbegün büyümekte. Fare gibi sinsice, sessizce, hırslı ve haris, bu eklik duygusu ruhumu kemirmekte. Nereye gitsem, içimdeki boşluk da benimle gelmekte. İnsan bu kadar tam iken gene de hala ek hissedebilir mi?Ya da mutluyken kederli de olabilir mi?"

"Hakk'ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. "Düzenim bozulur, hayatımın alt üstüne gelir." diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?"

"Ya aşkı öğret bana ya da aşkın yokluğuna üzülmemeyi"

"İnanç, aşk gibidir. İspat istemez. Mantıksal bir açıklama beklemez. Ya vardır ya da yok."

"Beni dindar biri olarak saymışsın. Halbuki değilim. Dindar olmakla inançlı olmak aynı şey değil!"

"Her hakiki aşk, umulmadık dönüşümlere yol açar. Aşk, bir milad demektir. Şayet 'aşktan önce' ve 'aşktan sonra' aynı insan olarak kalmışsak, yeterince sevmemişiz demektir. Birini seviyorsan, onun için yapabileceğin en anlamlı şey değişmektir. O kadar çok değişmelisin ki sen, sen olmaktan çıkmalısın!"

" "Rüzgarla gelmedim" demişti Şems, "ki rüzgarla gideyim senin hayatından!"

"Beni sevebilir misin?" diye sordu
"Seni zaten seviyorum" dedi Aziz gülümseyerek
"Ama daha beni tanımıyorsun bile"
"Seni tanıyorum" diye üsteledi Aziz emin bir sesle
"Benimle ilgili bilmediğin o kadar çok şey var ki"
"Seni tanımam için çok şey bilmeme gerek yok. Senin özünü görüyorum" dedi Aziz. Ve Ella bu cümleyi bir yerden hatırladı. Sanki ağzından çıkan kallavi cümleler beklemediği anlarda ona geri dönüyordu. Çember gibiydi hayat. Ne verirsen aynen iade ediyordu. Çılgınlıktı bu!"

"Ve son söz: Kırkıncı Kural... aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım, mecazi mi, yoksa dünyevi, semai ya da cismani mi diye sorma!Ayrımlar ayrımları doğurur. AŞK'ın ise hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde!" [12]

Kitap Hakkındaki Eleştiriler

  1. Doç. Dr. Aliye Çınar, "Elif Şafak ve 'Aşk' romanı", www.haber10.com/makale/15516
  2. Asuman Kafaoğlu Büke, “Aşkın neresindesin?”, Radikal Kitap, 6 Mart 2009, www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&ArticleID=924723&Date=27.02.2009&CategoryID=40
  3. Yalçın Doğan, “'Elif Şafak (Aşk) parmak ısırtıyor”, Hürriyet, 24 Mart 2009, www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11274253.asp
  4. Meral Tamer, “Elif Şafak'la “Aşk”ın peşinde...”, Milliyet, 22 Mart 2009, www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetayPrint&ArticleID=1073988
  5. Melahat Ürkmez, “Elif Şafak ve “Aşk”, HaberK, 13 Nisan 2009.
  6. ahfa.blogcu.com/elif-safak-in-ask-romani-uzerine/7269494
  7. www.facebook.com/note.php?note_id=120480519710&id=103392020245&ref=mf

Kaynaklar

[1] tr.wikipedia.org/wiki/Elif_Şafak
[2] Emel Armutçu, "Sabırsızlıktan yumurta bile kıramazdı, çok sabır isteyen romancılığı seçti", Hürriyet Gazetesi, 30.05.2004
[3] www.elifsafak.us/biyografi.asp
[4] "Elif Şafak Kız Annesi", www.internethaber.com/elif-safak-kiz-annesi-43299h.htm, 17.09.2006
[5] Ayşe Yaşa, "Bebeklerim Kalemime Bilgelik Kattı", Yeni Şafak, 24.09.2008
[6] www.kitapturk.com/books/Kitap/47348/Ask.htm
[7] www.turkishnewyork.com/showthread.php?t=8470
[8] mitoloji.info/turk-edebiyati/elif-safakla-ask-kitabi-uzerine.nedir
[9] Doç. Dr. Aliye Çınar, "Elif Şafak ve 'Aşk' romanı", www.haber10.com/makale/15516
[10] tr.wikipedia.org/wiki/Aşk_(roman)
[11] www.pudra.com/ask-iliskiler/ask/elif-safak-tan-ask-in-40-kurali-431.htm
[12] www.forumson.com/elif-safak-ask-t80916.html?s=80c8e93bf1ca21c52a05bc86919c3391&





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: ayse, 15.10.2010, 17:41 (UTC):
gercekten cok guzel bi hocamın sayesinde tanıdım bu kıtbi ve hayran kaldım



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36822806 ziyaretçi (102967525 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.