Ermeni Görünümlü Gizli Yahudiler: Pakraduniler
 

Ermeni Görünümlü Gizli Yahudiler: Pakraduniler

Hazırlayan: Akhenaton

Bugün Kripto Ermeniler arasında ermeni kimliğini unutup gerçek Müslüman olanlar olduğu gibi, Ermeni kimliğinin farkında ve şuurunda olarak, Türk-Kürt kimlikleri içinde boy gösterenlerde mevcuttur. Bu kesim, bir taraftan Kürt ve Kürtçü kimliği ile PKK’nın ve onun siyasi örgütünün en önünde yer alırken; diğer taraftan ulusalcı-millici, hatta milliyetçi kimliği ile en kafatasçı Türkçüler arasında saf tutabilmektedir. Fakat bu kripto Ermenilerin en etkin oldukları mevzi sivil ve askeri bürokrasidir. Kürtlerin, Türklerin, Alevilerin içinde yer alan Kripto Ermeniler bürokrasinin kilit noktalarında oldukça etkindirler ve son zamanlarda da şahit olduğumuz milli iradeye set oluşturma, demokrasiyi tıkama konusunda mahirdirler. Yargı-ordu ve üniversitelerde epeyce kripto Ermeni vardır.[1]

Gerekçeleri ve nedeni ne olursa olsun, Asala terör örgütünün eylemlerinin kesilmesinden sonra; PKK, bu coğrafyada terör ve kan üretmiştir. Yıllık 10 milyar dolarlık uyuşturucu geliri, bu terör örgütünün kontrolündedir. İran, Irak, Suriye ve Türkiye’de; “Kürt sorununu savunduğu” iddiasıyla ve birbiriyle bölgesel bağlantılı olarak, Batılı silah sanayinin silahlarının topraklarımızda dağılmasını sağlayan PKK örgütüdür. Sömürgen Batılı devletler ve şirketleri, bu çarkın durmasını asla istememişlerdir, istemeyeceklerdir. Çünkü, bu düzen onların yaşam sistematiğidir. Kitlesel sömürüye, soygunlara ve zulümlere karşı çıkan her kesime, her insana bilinmedik kötülükler yapmışlardır, yapacaklardır.

Yıllar önce, PKK’nın lideri Abdullah Öcalan bir gazeteciye; “Bu savaşı bitirtmezler. Bitirmeye kalkanı bitirirler.” demiştir. Örgüt liderini aşacak tarzda, liderin ifadesinden çok açıkça anlaşıldığı gibi; Pakraduniler’in topraklarımızda ve coğrafyamızda tuzakları, sanılandan çok daha derinlere inmiştir. Önemli olan bu tuzakları algılamak ve devleti yönetenlerin bu iklimde önlemler almalarını sağlamaktır.[2]

Üniversitelerdekiler, yer yer açığa çıkarılmıştır. Ancak ordu ve yargı içindekileri kimse telaffuz etmeye cesaret edememektedir. Son yıllarda kripto Ermeniler ve (bu konuda daha tecrübeli ve becerikli olan) kripto Yahudiler pek çok alanda müşterek hareket etmektedirler. Devlet içinde konuşlanmış kripto ecnebiler ulusa rağmen ulusçu, millete rağmen devletçidirler. Devletçi, Atatürkçü, ulusalcı tepkiler veren, devlet içinde konuşlanmış bu kripto ecnebilerin, mercek tutulduğunda PKK’da, DHKP-C’de, TİKKO’da yakınları çıkabilmektedir. Bir kardeş, kuzen devletin en can alıcı yerinde mevzi tutmuş iken, öbür kardeş-kuzen güvenlik güçlerine, Türk ordusuna kurşun sıkabilmektedir.

Bu memlekette kripto Ermeniler Türk milliyetçiliğinin liderliğini yapacak kadar, İsviçre Lozan’a giderek Ermeni tezlerine Türk tarafı adına kota koyacak kadar, ulusalcı gösterilerde en önde Türk bayrağı sallayacak kadar içimizdedirler.

Peki bu kripto Ermenileri kim yönetmektedir. İşte onunda ardında yüzyıllardır konumunu koruyan geniş bir Yahudi aile vardır: Pakraduniler! Peki kimdir bu Pakraduniler? [1]

Pakraduniler, Türkler Anadolu’ya gelinceye kadar kendilerini Ermeni ve Gürcü olarak gösteren Yahudilerdir. Müslümanların Anadolu’yu fethinden sonra Pakraduniler zamanla İslamiyet’e geçmiş gibi görünerek, Türk ve Kürt kimlikleri arkasına gizlenerek, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve toplumunun çeşitli katmanlarında kilit noktaları ele geçirmişlerdir.[3]

Pakradunileri bilmeden, öğrenmeden, tanımadan modern Türkiye’yi anlamak mümkün değildir. Sadece Pakradunileri değil, diğer Kriptoları da bilmeliyiz. Düşmanlık yapmak için değil, bilmek öğrenmek için… Üç kimlikli, sır içinde sır, gizli mi gizli, görünmez bir grup! Onların yanında Sabataycılar apaçık bir cemaattir. Evet, Türkiye’de yaşanan birçok olayda onların olduğunu biliyoruz. Bu memlekette, daha önceki yazdığım birçok yazıda ikili oynayan Kripto teşkilatlardan bahsetmiştim. Lakin Pakraduniler ise üçlü oynuyor. Dıştan Müslüman görünüyorlar… Bir alttaki ikinci kimlikleri Kripto Ermenilik… En alttaki kimlikleri ise Yahudilik! [4]

Ermeni tarihçi Levon Panos Dabağyan’ın iddialarına göre, Pakraduniler Yahudi orijinlidir. Pakradunilerin Ermeni kültürünü yaşatan Hıristiyan inançlı bir halk olduğu bilinmektedir. Abraham Galante de "Les Pacradounis ou Une Secte Armeno-Juive" başlıklı eserinde Pakraduni-Yahudi ilişkisini ele almaktadır.[5]

Pakraduniler, Anadolu’nun İslamlaşması ve Türklere vatan yapılması üzerine, özellikle Ermenilerin rağbet gördüğü Selçuklu ve Osmanlı döneminde, Musevilikten Ermeniliğe geçen, 1915 olayları sonrası ve Cumhuriyet sürecinde ise Müslümanlığı seçen, ama Yahudi zihniyetini nesilden nesile gizlice sürdüren bir topluluk olmaktadır. Fanatik Ermeni karşıtlığıyla Türk ırkçılığını (Turancılığı) savunmak, her fırsatta İslam’a saldırarak, sosyalist ve Kemalist bir tavır takınmak bunların alameti farikasıdır.

Selanikli Sabetaycılar, İspanyol Maranolar ve İranlı Meşhedilerden sonra Ermeniler içinde de Yahudi orijinli bir unsurun 2700 yıldır varlığını sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Pakraduniler adı verilen ve asırlarca Ermeni toplumunu yöneten cemaatin hikâyesi, M.Ö 730 yılında başlayıp günümüze kadar uzanmaktadır. Bu iddianın sahiplerinden birisi de araştırmacı-yazar Levon Panos Dabağyan’dır. Yahudi asıllı Pakradunilerin M.S. 1045 yılına kadar Ermenileri "acımasızca" yönettiğini ifade ederek, iddialarına dayanak olarak dünyaca ünlü Yahudi tarihçilerinden Prof. Dr. Abraham Galante’yi gösteriyor. Galante, "Pakraduniler veya Bir Ermeni-Yahudi Tarikatı" adlı kitabında, "Pakraduniler, varlıklarını Juda İmparatorluğu’nun sonlarından, 20. yüzyıla dek sürdürmüş olan Ermeni-Yahudi karışımı bir kavimdir" saptaması yapmaktadır.

"Kripto Yahudilik" konusunda uzman olan Türkiyeli Yahudi Prof. Abraham Galante, "Les Pacradounis ou Une Secte Armeno-Juive/ Pakraduniler" (Bir Ermeni-Yahudi Tarikatı) adlı eserinde bu konuda hayli enteresan bilgiler veriyor:

"Pakraduniler varlıklarını Juda İmparatorluğu’nun sonlarından, 20. yüzyıla kadar sürdürmüş olan Ermeni-Yahudi karışımı bir kavimdir. Eğin’de, ‘Erzurum-Sivas arasında’ (Malatya Balaban-Hekimhan, Erzincan Kemaliye hattında), Marmara Denizi’nin Avrupa yakasında ve İstanbul Hasköy’de yaşamış oldukları bilinen Pakraduniler, 26 yüzyıldır Yahudi yönlerini sürdürmekte gösterdikleri kararlılık nedeniyle Portekizli Marano’lar, Selanikli Dönmeler ve İranlı Meşhediler gibi Yahudi kökenli topluluklar arasında sayılabilirler."

Malatya tarafından Darende’nin Balaban kasabasına girişte ve yol üzerindeki Havra, kilise ve cami karışımı yapı incelemeye ve irdelemeye değerdir.[6]

Yahudi toplumunda “asıl kimliklerini gizlemek için isim değiştirmek stratejisi”; MÖ 722’de Asur kralı 2. Sargon’un Filistin’e saldırması, 27.000 İsrailoğlu/İbrani’yi ülkesine götürmesiyle başlamıştır. Tarih sürecinde, başka toplumlar içinde kendilerini gizlemek, yaşadıkları toplumun içinde saklanmak amacıyla, “isim değiştirmek stratejileri” sürekli uygulanmıştır. Bu uygulamalarda, Yahudi haham Kesile Mordahay, Komünist Manifesto ”yu yazmış, Karl Marx adıyla tanınmıştır. Osmanlı’nın yıkılış, cumhuriyetin kuruluş çağında asıl adı Moiz Kohen olan Yahudi, "Türkleşmek" kitabını yazmış ve Tekin Alp adını almıştır.

Türkiye’de, asıl kimliklerini gizleyen, iki kimlikli, yalan ve sahte kimlikleriyle tanınan kripto dediğimiz kişiler yaşamaktadır. “Hay”lı, “hen”li “yan”lı isimlerini gizleyip değiştirenler, ilk nüfus kayıtlarını bile yok ettirip yerine “han”lı, “tay”lı, “anıt”lı, “oğuz”lu soy adlar almışlardır. Artısı, “tüm”, “gök”, “ak”, “asil”, “tam” vb kelimelerle “Türk” kelimesini birleştirmişler; “Türk’ün en hası, en değerlisi, en üstünü” anlamlarına gelen isimler kullanmışlardır.

Orta doğu coğrafyasında ve ülkemizde, Ermeni ve Kürt kökenli gerçekten temiz gönüllü insanlarımızın içinden; tehlikeli Sabetaycılar’ı, Kriptolar’ı, Pakraduniler’i ayırmak, tanımak ve bilmek gereklidir. Çünkü, 19. yüzyılın sonlarından 21. yüzyılın başlarına, Anadolu ve Ortadoğu topraklarında toplumlarımız arasında bölünmeyi kışkırtan, anarşi ve terörü azdıranlar, vatanlarımızda ateş oynayanlar, işte tam bu insanlardır.[2]

Tarihçe

Pakraduniler, Filistin’den savaşlar sonucu esir olarak getirilen ve Ermenistan ile Doğu Anadolu topraklarına yerleştirilen Yahudi topluluğudur. Pakraduniler, esir olarak getirildikleri Ermeni Şehir Krallıklarında zamanla önemli makamlara geldiler ve fırsat buldukları anda Ermeni Şehir Krallıklarını ele geçirdiler. Aynı şekilde Gürcü Prensliklerini de ele geçiren Pakraduniler, 575-619 ve 786-1801 yıllarında olmak üzere, 1059 yıl saltanat sürdüler. Pakraduniler, bilinen soy kütüklerine göre 309 kuşak boyunca iktidarda kaldılar. Bu tarihten sonra iktidarlarını kaybetmelerine rağmen günümüzde de etkinliklerini devam ettirmektedirler.

Pakraduniler, Yahudi olmalarına rağmen, zamanla kendilerini içinde bulundukları toplumla bütünleşmiş gibi gösterip, onların yönetici aileleri konumuna ulaştılar. Eski yazılı kitabelerdeki metinlere göre “Ermenilerin ve Gürcülerin Kralı” olarak adlandırıldılar.

“Kripto Yahudilik” konusunda uzman olan Türkiyeli Yahudi Prof. Abraham Galante, “Les Pacradounis ou Une Secte Armeno-Juive/Pakraduniler” (Bir Ermeni-Yahudi Tarikatı) adlı eserinde “Eğin’de, Erzurum-Sivas arasında, Marmara Denizi’nin Avrupa yakasında ve İstanbul Hasköy’de yaşamış oldukları bilinen Pakraduniler, 26 yüzyıldır Yahudi yönlerini sürdürmekte gösterdikleri kararlılık nedeniyle Portekizli Maranolar, Selanikli Dönmeler ve İranlı Meşhediler gibi Yahudi kökenli topluluklar arasında sayılabilirler.” demektedir.

Ermeni tarihçi Gatoğigos Ğorenazi’e göre: “Pakraduniler” oğullarına “Simpat” adını verirler. Bu isim İbranice’den gelmektedir ve aslı “Şampat”tır. Ermeniler arasında asırlarca pek revaç görmüş olan “Pakrat, Simpat, Simon, Solomon, Simbat, Aşot, Kakik, İsrael ve Tavit” gibi isimlerin Ermeni menşeli olmadığı, İbrani kökenli olduğu bariz şekilde meydana çıkmaktadır.

Selçuklular Anadolu’yu fethetmeden önce bugünkü Gürcistan, Ermenistan, Doğu Anadolu, kısmi olarak İç Anadolu ve Doğu Karadeniz Pakraduni hanedanlar tarafından yönetiliyordu.

Pakraduniler, Anadolu’da çok geniş bir alanda varlıklarını devam ettirmişlerdir. Kars (Ani), Ardahan, Iğdır, Ağrı (Doğubeyazıt, Eleşkirt), Sivas (Divriği), Malatya (Arapkir), Siirt, Batman (Sason), Erzurum (Oltu, İspir), Muş (Varto), Bingöl (Kiğı), Van (Başkale, Erciş), Erzincan (Tercan, Kemah, Kemaliye-Eğin), Bayburt, Trabzon, Rize (Potamya), Artvin gibi şehirlerin yanı sıra Doğu Karadeniz, İç ve Doğu Anadolu’nun diğer bölgelerinde de günümüzde yoğun bir şekilde yaşamaktadırlar. Ayrıca Gürcistan ve özellikle Ahıska da bu topluluğun yaşam alanına girmektedir.

Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz’in köylerinde yoğun olarak ikamet eden Pakraduniler, şehirleşme ile birlikte büyük metropol kentlere göç etmişlerdir. Böylece Türkiye’de toplumun hemen hemen bütün katmanlarına nüfuz etmişlerdir.

Ermeni Yazar Dabağyan’a göre, Ermeni isyanlarını organize eden ve planlayanlar normal Ermeniler değil Pakradunilerdi. Çünkü, Pakraduni Hanedanı, zaten birtakım entrikalara müsait ve gayri Ermeni bir unsurdu. Pakraduni kelimesi, normal Ermeniler arasında bir hakaret sıfatı niteliğini taşımaktaydı. Onların Yahudi ırkından gelen bir zekâları, alaycı bir bakışları, hesapçı, işini bilir bir yapıları vardı. Tarım ve zanaattan çok ticaretle, para/finans işleriyle uğraşmışlardı.

Pakraduniler iki kola ayrılmaktadırlar. Aynı ailenin kollarından birisi Ermeni kimliğine bürünürken diğer bir kolu ise Gürcü maskesi altına girerek varlıklarını sürdürmüşlerdir. Gürcistan’daki Pakraduni hakimiyeti, Prens Aşot’un (780-826) Gürcistan’a göç etmesiyle başladı. Prens Aşot, Ermeni ve Gürcü sınırı olan Ardanuç’a (günümüzde Artvin bölgesi) yerleşti.

Gürcü Pakraduniler, Ermeni Pakradunilere göre siyasi olarak daha uzun süre varlıklarını devam ettirdiler. Günümüzde de Anadolu’nun dışında Tiflis, Osetya, Batum ve Abhazya’da varlıklarını devam ettirmektedirler.

Pakraduniler adı verilen ve asırlarca Ermeni/Gürcü toplumunu yöneten kripto yapının hikâyesi M.Ö. 730 yılında başlıyor ve günümüze kadar uzanıyor.[3]

Yahudi Sürgünleri ve Pakradunilerin Ortaya Çıkışları

Eskiçağlarda Asurlular, Ortadoğu’da giderek güçlendiler. M.Ö. 745’te Asur tahtına çıkan III. Tiglath, savaşçı ulusunu emperyalist bir topluma dönüştürdü. Asurlular, İsrail’in şehirlerinin birçoğunu işgal etti. Tiglath, M.Ö. 740 yılında yazdığı günlüğünde, “İsrail Kralı Menahem dehşete kapıldı ve kaçtı. Gümüşlerini, yünlü ve keten giysilerini bana bıraktı. Ben bunları haraç olarak kabul ettim.” demektedir.

Yahudiler, Asur ülkesine dağıtıldılar. Böylece Yahudi tarihinde ilk defa toplu sürgün meydana geldi.

III. Tiglath, ele geçirdiği bölgelerde toplu sürgün politikası uyguluyordu. Seçkin tabaka, zenginler, tüccarlar ve askerler, Asur ülkesine taşınarak yerleştirildiler. Onların yerine de İsrail’e, Babil’den gelen Kaldeli ve Aramili aşiretler iskan edildi. Dini ve sosyal meselelerden ötürü esasen bölünmüş olan Kuzey İsrail’in, Asur yayılmasına karşı koyması söz konusu değildi. Yahudiler bu dönemde çok güçsüzdü. M.Ö. 734-733’de Tiglath ölünce varisi Shalmaneser M.Ö. 722-721 kışında İsrail’in başkenti Samaria’yı işgal etti. İzleyen yıllar içinde, varisi II. Sargon kuzeydeki İsrail krallığını tamamen yıkarak, Yahudilerin seçkin tabakasını bölgeden çıkardı. Onların yerine Asur tabiiyetindeki topluluklar bölgeye yerleştirildi. Khorsabad yıllığında Sargon, “Orada oturan 27.290 kişiyi kovdum.” demektedir. Böylece Yahudi halkından bir kısmı kendi vatanından ilk defa toplu sürgün edilerek Asur ülkesinin değişik yerlerine yerleştirildi.

Bölgeden çıkarılan ve dağıtılan Yahudiler için bu durum ağır bir darbe oldu. Asur ülkesine zorla dağıtılan Kuzey İsrail’in on aşireti, Kudüs’e, İran’a, Irak’a ve Doğu Anadolu’ya sürgün edildiler. Kuzeydoğu Anadolu’ya yayılarak, gittikleri bölgede varlıklarını ve etkinliklerini devam ettirdiler.

Babil’in “Yenilmez” ünvanlı kralı II. Nebukadnezar Mısır seferine çıktığında, Ermeni asillerinden Hıraçya da kuvvetleriyle destek verdi. Filistin bölgesine ulaştığında bölgedeki Yahudi şehirlerini işgal etti. Bu arada Kudüs şehrini yağmalayarak, Yahudileri Babil’e sürdü. Bu arada bazı Yahudi aşiretleri İran’ın kuzeyi olmak üzere bölgeye dağıtıldılar.

Ermeni Hıraçya’nın Nebukadnezar’a verdiği destekten dolayı esir alınan binlerce Yahudi, kendisine hediye edildi. Esirler arasında İsrailoğulları’nın önemli şahsiyetlerinden Prens Simbat (Smbat/Şampat) da vardı. Bu esirler Ermeniler tarafından, Doğu Anadolu’ya sürgün edildiler. Simbat, kısa zamanda Hıraçya’nın takdirlerine mazhar oldu ve önemli makamlara getirildi.

Bu sürgünler sonucunda Doğu Anadolu’daki Ermeniler arasına karışmış Yahudi nüfusta ciddi bir artış yaşandı. O kadar ki, daha sonra bu bölgeye “Eşkenaz” denmeye başlandı.

Bölgeye gelen Yahudiler içinde etkili olan çeşitli aileler bulunmaktaydı. Bu aileler içerisinde ise Pakraduniler, oynadıkları siyasi ve kültürel rol ile bölge ve Ermeni tarihine derin izler bıraktılar. Bu aile o kadar Ermeni-Yahudi toplumunda etkili oldu ki, görünürde Ermenileşmiş olan Yahudilerin genel adına “Pakraduni” (Bagrat/Pakraduni) dendi.

Pakraduniler, görünürde Ermeni kültürü, dini ve dilini benimsemiş Yahudi bir topluluktu; fakat bunun yanında, Kudüs’ten sürgün edilmelerinden bu yana asli kimliklerini tarih boyunca büyük bir gizlilikle muhafaza ettiler.

Pakraduniler, Yahudilerin birçoğu gibi şehirli organize bir toplum olmaları ve ticaretle uğraşmaları neticesinde zamanla Ermeniler arasında etkili bir konuma geldiler. Ermeni kraliyet ailesine nüfuz ettiler. Nüfuz etme yollarından biri de Yahudi kadınlarının, Ermeni asilleriyle evlendirilmeleri şeklinde gerçekleşti. Doğan çocuklar iyi bir Bagratlı olarak yetiştirildi. Kültürlerine ve sırlarına bağlı olmaları sağlandı. Pakraduniler, zaman içerisinde Ermeni toplumunda etkili olup, kendilerini kraliyet ailesi olarak kabul ettirdiler.

Doğu Anadolu’ya sürgün olarak gelen ve iktidarı ele geçiren Kripto Pakraduniler gibi İran’a sürgün giden Yahudiler de bürokraside etkili olabilmek amacıyla İran’da yaygın olan inançları kabul etmiş göründüler. İran’ın Meşhediye, Taberistan, Horasan, Gilan, Deylem, Mazenderan ve Kazvin bölgesini başlangıçta mesken edinen bu topluluk zamanla İran topraklarının tamamına yayıldı. İran’daki bu Yahudi topluluğa Meşhediler adı verildi.

Meşhedilerin ile Pakradunilerin Kudüs sürgününden sonra hiçbir zaman bağlantıları kesilmedi. Bu iki topluluk içerisinde Meşhediler, Pakradunileri o kadar çok etkiledi ki, Pakraduniler, iktidar oldukları zaman dilimlerinde idarecilerini aynı İran idarecileri gibi “Şahinşah” olarak adlandırdılar. Bu isim Acemde “Kralların Kralı” demekti.

Pakraduniler, Ermeniler içerisinde kripto bir yapı oluşturmanın yanında zamanla bu projelerini Gürcü toplumu içerisinde gerçekleştirmekte de başarılı oldular. Pakraduniler, Doğu Anadolu’da o kadar etkili oldular ki zamanla Gürcü toprak ağalarını da ortadan kaldırarak kraliyet ailesi hüviyetini kazandılar.

Babil Kralı Nebukadnesar, Kudüs’ü ele geçirdikten sonra Kartli’ye gelen Yahudi sürgünler, Meşhetya coğrafyasına yerleştirildiler. Meşhetya bugünkü Gürcistan ve Ermenistan topraklarının batı kesimine verilen addır.

Bölgeye gelen göçlerle birlikte etnik yapı o kadar çeşitlendi ki, Ermenice, Gürcüce, Yahudice, Hazarca, Süryanice ve Grekçe olmak üzere altı dil konuşulmaya başlandı. Erkek ve kadın bütün Gürcüler bu dilleri konuşmayı öğrendiler. Bu çeşitlilik içinde bölgeye sürgün edilen Yahudiler kendilerini gizlemekte hiç zorlanmadılar.

Meşhetya’ya sürgün edilen Yahudiler kimliklerini muhafaza ettikleri gibi Kudüs’te olanları da takip ediyorlardı. Kral Herod Kudüs’de hüküm sürdüğü zaman, Kudüs’ün İranlılar tarafından ele geçirildiği duyuldu. Meşhetya’daki Gürcü Yahudiler, bunun için büyük bir üzüntü duydular ve kutsal şehrin yardımına gitmek istediler.

Bu sırada Kartloslu Kartam’ın oğlu Aderk, Ermenilerin desteği ile bütün Kardi ve Egris topraklarını işgal etti, Gürcü tahtına oturdu. Ermenistan kralı da kızını eş olarak kendisine verdi. Aderk, Meşhetya’yı yönetim merkezi yaptı.

Pakraduniler ve Hz. İsa

Aderk hâkimiyetinin ilk senesinde Peygamber Hz. İsa, Yuda memleketinin Beytüllâhim köyünde dünyaya geldi.

Sürgünden sonra Meşhetya’daki Yahudiler ile Kudüs’teki Yahudiler hiçbir zaman ilişkilerini kesmemişlerdi. Buna kanıt Kudüs’den gönderilen bir Yahudinin, Meşhetya’daki ırkdaşlarına getirdiği haberdi. Bu habere göre;

“Hâkimlerin hediyeler takdim ettikleri çocuk büyümüş olup peygamber olduğunu iddia ederek Yahudilere yeni bir din vaaz etmektedir. İşte biz, bunun hakkında beyanatta bulunmak için Musa dininin bütün rahiplerini davet ediyoruz.”

Meşhetya’ya gelen Yahudi ayrıca;

“Bundan dolayı, atalarımızın dininin takviye edilmesi, Musa’nın kaidelerinin yerine getirilmesi, dindaşlarımızın bu yeni dinin içine girmelerinin önlenmesi ve bu suçu işleyenlerin ölümle cezalandırılması hususunda müzakere edilmek üzere, içinizde bulunan âlimler derhal Kudüs’e gelsin” dedi. Bunun üzerine Meşhetya’dan çok sayıda Gürcü Yahudi din adamı, Hz. İsa’nın Peygamberlik ilanını müzakere etmek için Kudüs’e gitti.

M.S. 55-72 yıllarında bölgedeki hâkimiyet, Aderk’ten sonra onun iki oğluna geçti. Bunların hâkimiyetleri devrinde, Roma imparatoru Vespasianus Kudüs’ü ele geçirmiş olduğundan, buradan kaçan Yahudiler Meşhetya’ya gelerek, o bölgedeki ırktaşlarına katıldılar. Böylece, Gürcülerin içindeki Yahudi nüfusta artış yaşandı. Bölgede yoğun şekilde yaşayan Yahudi nüfus bulunmasından dolayı yeni gelenler bölgeye hızlı bir şekilde uyum sağladı.[3]

Roma ve Sasani Çatışmasında Pakraduniler

Pakraduni Krallıklarının bulunduğu coğrafya, uzun süre Romalılar ile Sasaniler arasında rekabet alanı oldu.

Bizanslı tarihçi Pavstos, 3. Asır’da bölgede iskan edilmiş ve kısmen Hıristiyan olmuş Yahudilerin miktarını 400.000 olarak vermektedir.

387 yılındaki Roma-Sasani anlaşmaları çerçevesinde Pakraduni toprakları paylaşıldı. Bu durum Pakradunilerin feodal yapısını temelden sarsmadı. İki imparatorluk da toplumsal ve siyasi yapılarına dokunamadılar. Bölgedeki Pakradunilerin etkisi devam etti.

536’da Justinianos tarafından ilan edilen idari yapılanmayla Yüksek Plato’nun batı kısmında yer alan Erzincan, Taranaği, Tercan, Palahovid, Erzurum ve İspir prensliklerinin Roma imparatorluğuna ilhak edilmesi bile bu durumu değiştirmedi. Tüm bu çalkantılara ve krallığın yıkılmasına rağmen Pakraduniler, feodal yapılarına, aile, ırk ve inançlarına bağlılıkları sayesinde kimliğini korumayı başardılar.[3]

Müslüman Araplarla Pakradunilerin Mücadelesi

Pakraduni Krallıklarının bulunduğu coğrafya, uzun süre Romalılar ile Sasaniler arasında rekabet alanı oldu.

Bizanslı tarihçi Pavstos, 3. Asır’da bölgede iskan edilmiş ve kısmen Hıristiyan olmuş Yahudilerin miktarını 400.000 olarak vermektedir.

387 yılındaki Roma-Sasani anlaşmaları çerçevesinde Pakraduni toprakları paylaşıldı. Bu durum Pakradunilerin feodal yapısını temelden sarsmadı. İki imparatorluk da toplumsal ve siyasi yapılarına dokunamadılar. Bölgedeki Pakradunilerin etkisi devam etti.

536’da Justinianos tarafından ilan edilen idari yapılanmayla Yüksek Plato’nun batı kısmında yer alan Erzincan, Taranaği, Tercan, Palahovid, Erzurum ve İspir prensliklerinin Roma imparatorluğuna ilhak edilmesi bile bu durumu değiştirmedi. Tüm bu çalkantılara ve krallığın yıkılmasına rağmen Pakraduniler, feodal yapılarına, aile, ırk ve inançlarına bağlılıkları sayesinde kimliğini korumayı başardılar.

Araplarla anlaşmak Pakradunilerin lehineydi. Pakraduniler, bir süre vergilerden muaf tutulacaktı. Araplar ise, muhafazasını kabullendikleri Pakraduni süvarilerinden savaş zamanında yardım alabilecekti. Ermenistan’da hiçbir Arap vali görev almayacak, Roma’nın olası saldırıları karşısında Arap birlikleri Ermenistan/Pakraduniler’i koruyacaktı. Pakraduniler, cizye yani "baş vergisi" ödeyeceklerdi fakat "Ehl-i Kitap" olduklarından din özgürlükleri güvence altına alınmıştı.

Bu dönemde Gürcistan’da Arap-Roma mücadeleleri de devam ediyordu. Bu mücadeleler sırasında Gürcü Pakraduni ailesi ön plana çıktı. Bu aile müttefik olarak Romalılara büyük imkân sağladı.

Araplar da bu aileyi kendi tarafına çekebilmek için bir takım ayrıcalıklar tanıdı. Bu gelişmeler, gelecek asırda Tao-Klarjeti (Oltu, Artvin, Ardahan ve Kars) bölgesinde bağımsız hareket eden Yahudi kökenli Pakradunileri, Ermeni ve Gürcülerin yaşadığı bölgedeki en önemli siyasî unsurlardan birisi haline getirecekti.

Emeviler 701’de, Ermenistan’ın büyük bölümünü, Gürcistan’ın doğusunu ve Ağvank’ı kapsayan "El-Ermeniye" eyaletini kurdular. Bölgenin başkenti olmayı sürdüren Tıvin, Müslüman valinin yani vosdiganın makamı haline geldi. İlerleyen yıllarda Pakraduniler, Hazar tehlikesine karşı Arapları müttefik görmeye başladı. Arap Valisi Mervan, Tıvin’e geldiğinde Pakraduni derebeyleri tarafından karşılandı. Mervan da iyi niyet göstergesi olarak içlerinden birini Ermenistan’nın yerel valisi tayin etti. Bu kişi Bagrat hanedanından olan Aşot Pakraduniydi.

Arap politikası Yahudi asıllı Pakraduni Krallığına yönlendiğinden, Ermeni ırkından gelen aileler kendilerine haksızlık edildiğini düşünerek isyan ettiler. Bu isyan sonrasında bu ailenin reisleri Şam’a ve oradan da Yemen’e sürüldüler. Emeviler, Hazarlara karşı Pakraduni Kralı Aşot ile ittifak yapmışlar ve savaşlarda Hazarları mağlup etmişlerdi.

750’ye doğru Pakraduniler, Mamigonyanların mülklerini kısmen ellerinden almıştı. Ermenistan’nın eski önderlerine ait olan Pıznunik, ayrıca Muş ve Bitlis Pakradunilerin eline geçti.[3]

Osmanlı Döneminde Pakraduniler

Fatih Sultan Mehmet, 29 Mayıs 1453 Salı günü İstanbul fethettiğinde insanlığın kadim coğrafyasında yüzlerce yıldan beri hüküm süren Roma İmparatorluğu’na son vermiş, ele geçirdiği bu şehri tekrar mamur hale getirmek için çalışmalar başlatmıştı. Fatih Sultan Mehmet, kendisini Roma İmparatorluğu’nun varisi olarak gördüğünden, İstanbul’u imparatorluk başkentine yakışır bir hale getirmek istiyordu. Genç Sultan, başkatedral Ayasofya’yı camiye çevirerek şehrin bir Türk şehri olacağını tüm dünyaya ilan ediyordu. Fatih Sultan Mehmet’in Anadolu beylikleri üzerine yaptığı seferler neticesinde pek çok Türk İstanbul’a getirilip yerleştirildi.

Genç Sultan, İstanbul’u fethettiğinde Ortodoks kilisesini yerinde bırakmış, onlara din ve vicdan hürriyeti vererek imtiyazlı hale getirmişti. Benzer bir durum Yahudi cemaati için de söz konusu olmuştu. Fatih Sultan Mehmet, Bursa’da Karaağaç Mahallesi’nde bulunan Ermeni Patriği Ovakim’i bir gece ansızın tebdil-i kıyafet ziyaret ederek Tevrat okur halde bulmuş, yapılan görüşmeden sonra buradaki patrikliğin İstanbul’a taşınmasına karar verilmişti. İstanbul, Kütahya ve Bursa’dan sonra Ermeni patrikliğinin yeni ruhani merkezi oldu. Ermeni piskoposu Ovakim, yanında pek çok soylu Ermeni ailesiyle birlikte İstanbul’a gelerek yerleşti. Yanında papazlar, tüccarlar, zanaatkârlar, mimarlar, kuyumcular, ziraatla meşgul olan köylüler vardı.

İstanbul’a iskân edilen Ermeniler, Samatya, Topkapı, Kumkapı, Edirnekapı, Balat gibi semtlere yerleştirildi. Karagümrük, Malta, Ahırkapı, Galata, Gedikpaşa iskân oldukları diğer yerlerdi. Fatih Sultan Mehmet nüfusu hızla artan Ermenilere ibadethane olarak bazı Rum kiliselerini bağışladı. Ermeniler kısa sürede bu şehre alıştılar ve şehrin ticaret ve zanaatında önemli roller üstlendiler. 1461 senesinde Fatih Sultan Mehmet, Piskopos Ovakim’i Ermeni Patriği olarak tanıdığını bildiren bir ferman yayınladı.

Fatih Sultan Mehmet, Orta ve Doğu Anadolu fetihleri sırasında zapt ettiği şehirlerden pek çok zanaat ve ticaret erbabını İstanbul’a getirterek yerleştirdi. Özellikle Ermeni nüfusun fazla olduğu Anadolu şehirlerinden birçok kimseyi, yeni payitahta iskân etti. İstanbul’a gelen Ermenilerin önemli kısmı, tüccar, kuyumcu, sarraf, mimar ve diğer zanaatlara sahip kimselerdi. Bunların önemli bir kısmı Pakraduniydi.

Fatih Sultan Mehmet’in 1465 ve 1472 Karaman seferleri sonucunda Kilikya bölgesi Osmanlı devleti tarafından fethedilmişti. Bölgenin sakinleri olan ve çoğunlukla ticaretle meşgul bulunan Pakraduniler de Sultan tarafından İstanbul’a iskân edildi. Bunlar, Samatya’ya yerleştirildiler. Kısa sürede burada nüfusları ve nüfuzları arttı. Yavuz Sultan Selim’in 1514 senesindeki Doğu seferinde de bölgeden getirilen Pakraduniler İstanbul’a yerleştirildi.

1534 senesinde Kanuni Sultan Süleyman Doğu seferine çıktığında Van ve havalisini ele geçirmiş, oralarda bulunan usta kuyumcu ve zanaatkâr Pakradunilerden bir grubu İstanbul’a göndermişti. İstanbul’a gelen bu grup içerisinde zamanın meşhur kuyumcularından Baba Zeron Kazazyan, gümüşçü Kasbar ve Zilci Kardeşler de vardı. Bu aileler İstanbul’a yerleştikten sonra büyük servet sahibi oldular. Devletin mali işlerinin düzenlenmesinde ve Darphane-i Âmire’nin idaresinde önemli mevkilere ve görevlere getirildiler. Aynı tarihlerde Eğin (Kemaliye)’den de birçok sarraf, tüccar ve ekmekçi payitahta gelip çok geçmeden ustalıklarıyla nam kazandılar. Mesela bunlardan Sarraf Garabet Ağa, devletin ekmekçibaşılık makamına kadar yükselebilen kimselerden biriydi ve Pakraduni idi.

Fatih Sultan Mehmet, Venedik ve Cenevizlerin Karadeniz havzasındaki ticaretlerine son vererek Avrupalıların bölge ile münasebetlerini kesmek istiyordu. Öncelikli olarak Trabzon Rum devletine ve Gürcü Pakraduni prenslerine nameler göndererek her sene vergi vermelerini ve Osmanlı Devleti’ne itaat etmelerini istedi. Bu çağrıya bir Pakraduni olan Megrel Dadyanı I. Liparit olumlu cevap verdi ve Osmanlı hâkimiyetini tanıdı. Trabzon Rum devleti ise yıllık bir haraç vermeyi kabul etti.

Fatih Sultan Mehmet, Kaptan-ı Derya Hamza Paşa komutasında bir donanmayı Abhazya’ya gönderdi. Bölgenin önemli limanı olan Sohum’u ele geçiren Osmanlı kuvvetleri, Pakradunilerin ticari limanlarından birisini böylelikle ele geçirmiş oldu. Abhazya’nın Pakraduni prensi Osmanlı hâkimiyetini kabul ederek, yıllık vergi vermeyi taahhüt etti.

Fatih Sultan Mehmet’in, Kafkasya’nın Karadeniz kıyılarına, Pakradunilerin bölgesine çıkarma yapıp Abhazya’yı ele geçirmesi, bölgedeki siyasi güçleri endişelendirdi. Trabzon Rum devleti, kızları Teodora’yı Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’a eş olarak vermiş; akabinde Osmanlı Devleti’ne karşı bir ittifak anlaşması imzalamıştı. Bu ittifaka, bir Pakraduni olan Gürcistan Kralı VIII. Giorgi de dâhil oldu. Diğer Gürcü Bagrat prensleri de bu ittifaka destek verdi. Bölgede Osmanlı Devleti’ne karşı oluşan bu ittifak, Osmanlı devletinin Avrupa tarafından sıkıştırılması için harekete geçti. Trabzon Rum devleti kralı David, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan, Gürcü Pakraduni Kralı VIII. Giorgi ve bunları destekleyen diğer Pakraduni prensleri, derhal Avrupa’ya bir elçilik heyeti göndererek bir haçlı birliğinin Türklere karşı harekete geçmesi için diplomasi faaliyetinde bulundu.

Elçilik heyeti birçok Avrupa devletini ziyaret ederek Osmanlı Devleti’ne karşı oluşturulan ittifakın büyüklüğünü anlattı. İttifaka Karamanoğulları ve Candaroğulları’nın da destek verdiğini söyleyen elçilik heyeti, her bir müttefikin kaç askerle Osmanlı Devleti’ne karşı savaşacağını da listeler halinde Avrupa devletlerine sundu. Müttefikler, kendilerinin doğudan, Avrupalıların da batıdan savaş açtığı takdirde, Osmanlı devletinin tamamen yok edileceğini ve ortadan kaldırılacağını düşünüyorlardı.

Bu ittifakı haber alan Fatih Sultan Mehmet, fetihlere hız verdi. Önce 1460 yılında Amasra’yı aldı. Ertesi yıl Candaroğulları Beyliği üzerine bir donanma göndererek bu beyliğe son verdi. 1461 senesinde Trabzon seferine çıkan Fatih Sultan Mehmet, 1204 yılından beri hüküm süren bu devleti ortadan kaldırdı. Arkasından Gürcü Pakraduni prenslerini kendi yanına çekti. Pakraduni VIII. Giorgi üzerine savaş açtırdı; onu yenilgiye uğrattı. Pakraduni prensleri içinden İmeret Kralı II. Bagrat, Gürcistan tahtına oturdu. Fakat Pakraduni VIII. Giorgi bu durumu kabul etmeyerek onunla savaşa tutuştu. Durumu fırsat bilen ve Kafkasya’da otoritesinin kaybolduğunu düşünen Akkoyunlu Uzun Hasan, 1462 yılında Pakraduni prensleri üzerine sefere çıktı ve bölgeyi yakıp, yıktı. Bölgenin en önemli ticaret limanı olan Poti’yi de zabt ederek Venedik ve Cenevizlilerin bölgede on yıl daha kalmasını sağladı. Pakraduni Gürcü prensleri Uzun Hasan’a bağlılıklarını bildirdiler.

Fatih Sultan Mehmet 1473 senesinde Akkoyunlu seferine çıktı. Akkoyunlu ordusunda Venedik ile de ittifak halinde bulunan Gürcü Pakraduni prenslikleri de vardı. Yapılan savaşı Osmanlılar kazandı. Akkoyunlu Uzun Hasan ise kendini güvende hissettiği İran bölgesine doğru çekildi. Uzun Hasan, Osmanlı ile baş edemeyeceğini anladı ve Otlukbeli savaşında kendine yeterince yardım etmediğini düşündüğü Gürcü Pakraduni prensleri üzerine 1477’de sefere çıktı. Bunun üzerine Bagrat prensleri adına Gürcü Kralı VI. Bagrat, Uzun Hasan’a barış teklifinde bulundu.

Uzun Hasan, 1478’de Tebriz’de öldü. Onun ölümünden sonra yerine oğulları taht kavgasına tutuştu ve ülke kısa bir süre sonra dağıldı. Bu duruma Gürcü Pakraduni prensleri oldukça sevindiler. Fakat Osmanlıların tazyikinden kurtulamadıkları için farklı arayışlara girdiler. Önce Memlüklü devletine ittifak teklifinde bulundular. Kahire’de Memlüklü Sultanı Kayıtbay ile görüşen Gürcü Pakraduni elçilik heyeti, dönüşte Kudüs’e uğradı.

O tarihlerde Gürcistan Kralı olan Pakraduni II. Konstantin, Aragon Kraliçesi İsabelle’ya ve Papa II. Alexandır’a birer mektup göndererek İspanya’daki Müslümanlara karşı olan başarılarını tebrik etti. Pakraduni II. Konstantin mektubunda Osmanlıları şikâyet ederek kendilerinden yardım istedi.

Gürcü Pakraduni prensleri, artan Osmanlı baskısından kurtulabilmek için bu defa Moskova’da bulunan Rus prensliğinden işbirliği talebinde bulundu. Bu faaliyetler 1487’de Trabzon’a sancak beyi olarak tayin edilen Şehzade Selim(Yavuz) tarafından yakından takip edildi. Osmanlı Devleti, stratejik öneminden dolayı Trabzon sancağını hiçbir eyalete bağlamayarak bağımsız ve özel bir statü vermişti. Şehzade Selim, 1510 senesine kadar sürecek bu sancak beyliği döneminde İran’da yeniden alevlenen Şiayı ve Gürcü Pakradunilerin hareketlerini takip ederek topladığı istihbaratı İstanbul’a gönderdi. Trabzon’da 23 sene görev yapan Şehzade Selim, Şia tehlikesini ve Gürcü Pakraduni prenslerinin Şii Safevi devletiyle ilişkilerini çok açık görmüştü. Trabzon, sonraki yüzyıllarda Osmanlı devletinin İran, Kafkasya Azerbaycan ve Gürcistan’a yönelik siyasi ve askeri faaliyetlerinde önemli merkezlerden birisi olacaktı.

Şehzade Selim’in Trabzon’daki görevinin son yıllarında bazı Pakraduni prensleri kıtlık nedeniyle Trabzon’un doğu bölgelerine saldırdı. Hemen harekete geçen Şehzade, bunları yenilgiye uğrattı ve vergi vermek kaydıyla itaat altına aldı.

Şehzade Selim 1512’de Osmanlı tahtına çıktığında ilk önce Şii İran devleti üzerine sefere çıktı. Gürcü Pakraduniler, bu savaşta Şii Safevi devleti ordusunun yanında yer aldı. Çaldıran’da yapılan savaşı Şii Safevi devleti kaybetti.

1534’te İran seferine çıkan Kanuni Sultan Süleyman, Kuzeydoğu Anadolu ile Doğu Anadolu’daki bazı Gürcü Pakraduni prensliklerini itaat altına aldı. Bölgedeki kaleleri ve şehirleri Pakraduni mimarlara tamir ettiren Kanuni Sultan Süleyman, gerekli bazı ilave tedbirleri de aldıktan sonra İstanbul’a geri döndü.

Şah İsmail’in yerine geçen Şah Tahmasb, Gürcü Pakradunileri kendi idaresi altına almak için 1540 yılında Gürcistan seferine çıktı. Kartli ülkesini ele geçirdi. Çok sayıda Gürcü Pakraduniyi esir ederek İran’a götürdü. Gürcü Pakraduniler bu seferden sonra Şii Safevi devletine bağlılıklarını bildirdiler. Çok azı Osmanlı Devleti’ne bağlı kaldı.

1540’lı yılların ortalarında Gürcü Pakradunileri üzerinde İran-Osmanlı çekişmesi büyüdü. Her prensliğin başına kimin geçeceğini ya İran ya da Osmanlı devleti belirler oldu. Bu da prensliklerin kendi içlerinde çatışmalarına neden oldu. 1545 yılında bölgedeki Osmanlı beylerbeylerinin özelikle İspir ve Oltu Pakraduni prenslerine karşı çetin mücadelelere girdiği görülmektedir.

İran Şahı Tahmasb, Gürcü Pakradunilere karşı yaptığı seferlerde her zaman ganimetlerle döndü. Bu ganimetler arasında esirler önemli bir yer tutuyordu. Sadece 1553-1554 seferinde içerisinde çok sayıda soylunun da bulunduğu 30 bin Gürcü Pakraduniyi esir edip, İran’a getirmiş, ardından askeriyede ve bürokraside görevlendirmişti. Böylece İran Yahudi toplumu Meşhedilerin, İran içinde yüzyıllardan beri var olan sayısal gücünde ciddi bir artış meydana geldi. İran, Gürcistan üzerine yaptığı seferlerde bölgeden esir alma politikasını devam ettirdi. Son büyük esir almalardan biri de 1794 yılında gerçekleşti. İran ordusu, 25 bin kadın-erkek ve çocuk Pakraduni Gürcü’yü esir alarak İran’a götürdü.

1578 senesine gelindiğinde Osmanlı devleti yeniden İran üzerine sefere çıktı. Lala Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Erzurum’a geldiğinde Megrel, İmeret ve Gürel Gürcü Pakraduni prensleri bağlılıklarını bildirdiler. Bir kısım Gürcü Pakraduni ise Şii Safevi devletinin yanında yer aldı. Osmanlı devleti ile İran arasında meydana gelen bu savaşı Osmanlılar kazandı. Safevilere destek veren Gürcü Pakradunilerden XI. David, Çıldır mağlubiyetinden sonra kuvvetleriyle dağlara kaçmak zorunda kaldı. Tiflis Osmanlılar tarafından ele geçirildi. Tiflis’in elden çıkmasını kabullenemeyen Kartli Kralı I. Simon, Safevi kuvvetlerinin de desteği ile Tiflis’i kuşattı. Fakat Osmanlı kuvvetlerine takviye birliklerinin yetişmesi kuşatmayı kaldırmasına neden oldu. Kafkasya’da Safevi destekli Gürcü Pakraduni-Osmanlı mücadelesi devam etti.

Osmanlı Devleti’nin Kars, Faş, Sohum ve diğer pek çok yerde kaleler ve tahkimatlar yapması Gürcü Pakradunileri daha da endişelendirdi. Bu gelişmeler Şii Safeviler ile ittifaklarını artırdı.

İran Şahı Abbas, I. Tahmasb zamanında başlayan ve esir olarak getirilen Gürcü Pakraduni asilzadelerine geniş imkânlar vermeyi sürdürdü. İran Meşhedilerinin bürokrasideki etkinliği, Gürcü Pakradunilerle birlikte farklı bir boyut kazandı. Gürcü Pakraduni Allahverdi Han, kısa sürede Safevi ordularının başkomutanlığına yükseldi. Pakraduniler, Şampat/Sinbad isminden Allahverdi Han ismine evrilerek uyum yeteneklerinin ne seviyede olduğunu bir kere daha gösteriyorlardı.

Şah Abbas’ın evlilik yaptığı Gürcü Pakraduni prensesten dört oğlu oldu. Gürcü Pakraduniler, bu dönemde yalnız Şah’ın değil, Safevi sarayının ve bürokrasisinin en önemli unsuru haline geldi. Bir süre sonra Yahudi Meşhediler gibi Şii Safevi devletinin bütün kritik noktalarında söz sahibi oldular.

İran Şahı Abbas, ordusundaki Gürcü Pakradunilerin desteği ile Gürcistan’da Osmanlı Devleti’ne kaptırdığı yerleri geri almak için harekete geçti. Bu durum tıpkı 11. yüzyılda Türkler karşısında mağlup olup, Doğu Roma İmparatorluğu’na sığınan Gürcü Pakraduni asilzadelerin durumunu andırıyordu. O dönemde Doğu Roma İmparatorluğu’na iltica eden bu asilzadeler, Doğu Roma’nın Anadolu lejyonlarında komutan olarak Türklere karşı savaşmışlardı. Şimdi ise Gürcü Pakraduniler, Şii Safevi devletinin komuta kademesinde Osmanlı Türklerine karşı savaşıyorlardı.

Günümüz Türkiye’sinde bir Gürcü Pakraduni ile bir İranlının, Türk’ün Anadolu’daki varlığını ortadan kaldırmak üzere tesis ettikleri ittifak, kitabımın ilerleyen sayfalarında ayrıntılı şekilde anlatılacaktır. Yüzyıllar, çağlar geçmekte; ancak Pakraduni/İran ittifakının Türk düşmanlığı değişmemektedir.

1603’te Osmanlı Devleti’ne savaş açan Şah Abbas, Gürcistan’da ve doğuda pek çok Osmanlı toprağını ele geçirdi. Revan ve Şüregel’i, Gürcü Pakraduni prensliğinin desteği ile işgal etti. On binlerce Sünni Müslümanı kılıçtan geçiren Şah Abbas, barış antlaşmasıyla teslim aldığı kalelerdeki binlerce Osmanlı askerini haince öldürdü. Sünnilerin kanının helal olduğuna dair Şii ulemasından fetva alan Şah, Sünni kadınlara tecavüz edilmesine ve bir kısmının ordusuna ganimet olarak dağıtılmasına dair fetva aldı. Bu durum Sünnilerin, Şii İran’a karşı daha fazla nefret duymasına neden oldu.

İran Şah’ının üst üste Osmanlı Devleti’ne karşı başarılar elde etmesi, Gürcü Pakradunilerin de Şii İran’a meylini hızlandırdı. Osmanlı Devleti’ne tabi bir kısım Gürcü Pakraduni prensleri ve prensesleri, Şah Abbas’ın huzuruna gelerek bağlılıklarını bildirdiler. Bir kısım Gürcü Pakraduni aileleri İran Şah’ına Müslüman olma isteklerini bildirerek Şiiliğe girdi. Mesela, Kartli Kralı XI. Davud Han’ın oğlu Şii Müslüman VII. Bagrat Han bunlardan birisiydi. Şartlar gereği Şii Müslüman olan Pakraduni prenslerinin sayısı o kadar fazla idi ki hem Yahudiliği, hem Hristiyanlığı ve hem de Müslümanlığı birlikte yaşıyorlardı. Camiye gidiyor, aynı anda Katolik Fransiskenlerin ayinine katılıp şarap içip papaya dua ediyorlardı. Fakat asıl inançları olan Yahudiliği, evlerinin altındaki küçük tapınaklarda yaşıyorlardı. Safevilere tabi olan Pakraduni prensleri, Şah Abbas döneminden itibaren İranî isimler alarak 1800’lü yıllara kadar sürecek olan “Müslüman Krallar Çağı”nı başlattılar.

Pakraduniler, diğer taraftan Ruslar ile ilişkilerini geliştirdiler. Rusya, 1700’lerin başında Kafkasya’da büyük bir askeri harekâta girişti. Ermeni ve Gürcü Pakraduni krallıklarıyla mektuplaşarak onların desteğini sağladı. Bölgedeki Osmanlı ve İran hâkimiyetine son vermek isteyen Ruslar, Safevilerin iç karışıklık yaşamasından istifade ettiler. Pakraduni prensleri, 60 bin kişilik bir kuvvetle Rus ordusu yanında savaştı. 1722 senesine gelindiğinde Kafkasya’daki İran hâkimiyeti büyük ölçüde azalmıştı. Ortaya çıkan boşluğu Ruslar hızla doldurmaya çalışıyordu. Gürcü Pakraduniler, İran’da Safevi devletinin idari ve askeri gücünü işlemez hale getirerek devleti ele geçirdi. Bu durum kısa bir süre sonra Safevilerin ortadan kalkmasına neden oldu.

Diğer taraftan Rus-Gürcü Pakraduni ordusu Kafkasya’dan Türkleri atmak için harekete geçti. İran’ın kuzey bölgelerini işgal etti. Pakraduniler bu son manevralarıyla yine güçlü olanın yanında yer almışlardı.

Rusların, Gürcü Pakradunilerin desteği ile Kafkasya’ya girmesi, Osmanlı Devleti’ne tabi Gürcü Pakradunileri endişelendirdi. Osmanlı Devleti’nden mevcut durumun devamını isteyen Gürcü Pakraduniler, bazı şartlar karşılığında bağlılıklarının devam etmesini teklif ettiler. Gürcü Pakraduni kralları hanedanlarının veraset hakkının korunması, asiller ile din adamlarının imtiyazları ile yargı yetkilerinin devamını talep etti. Bundan başka Osmanlı Devleti’ne tabi Gürcü Pakradunilerin bir kısmı Müslümanlığa girdi. Pakraduni prensi Mustafa; oğlu Giorgi Abdullah; Kral Şah Nevaz, İbrahim adlarını aldı. 1700’lerin başlarında Gürcü Pakraduniler arasında Müslümanlaşma artarak devam etti. İslamiyet’e geçmiş görünen bu nüfus Doğu Karadeniz’de geniş bir alana yerleşmeye başladı.

Gürcü Pakradunilerin önemli bir kısmının Rusya’nın yanında yer alması Osmanlı Devleti’nin politikasını yeniden gözden geçirmesine neden oldu. III. Ahmet, kendisine tabi Gürcü Pakradunileri iç işlerinde serbest bıraktı. Hâkim oldukları toprakları ise, Ocaklık ve Yurtluk olarak prenslere bağışladı. Müslüman olan bazı kral ve prenslere de bir kısım toprakları zeamet olarak verdi. Bundan başka Gürcü Pakraduni toprak ağalarına arazi dağıtıldı. Bununla birlikte III. Ahmet, Pakradunilerin kontrolünde olan Gürcü kilisesinin hak ve imtiyazlarının teminat altında olduğuna dair bir ferman yayınladı.

Safevilerin ortadan kalkmasından sonra ortaya çıkan Nadir Şah, İran devletini tekrar toparladı. İran’ın, Kafkasya’da kaybettiği imajını tekrar elde edebilmek için Pakraduniler üzerine seferler düzenledi. Bunda kısmen başarılı da oldu. Fakat Rusya’nın Kafkasya’da nüfuzunun artması ve büyümesi hem Osmanlı devletinin hem de İran’ın aleyhine oldu. 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Pakradunilerin pek çoğu Rus ordularının yanında savaştı. Bu savaşta Ruslar, bütün Gürcü ve Ermeni Pakradunileri Osmanlı Devleti’ne karşı savaştırmak için ciddi diplomasi faaliyeti yürüttü. Ruslar, Gürcü Bagrat asilleri arasındaki ihtilafları çözdü.

Osmanlı devletinin bu savaşta yenilmesi, kendisine tabi olan Gürcü Pakradunileri de Rusya’ya yakınlaştırdı. Rusya, 1774’te imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’yla Kafkasya’da en etkili ve en güçlü devlet seviyesine yükseldi. Gürcü Pakraduni asilzadeleri başlangıçta İran-Osmanlı ve sonrasında Rusya arasında bir denge siyaseti izleyerek varlıklarını, imtiyazlarını sürdürmeyi başarmışlardı. Fakat yeni durum yani Gürcistan’da etkili tek devlet haline gelmiş olan Rusya ile münasebetlerinin nasıl bir seyir takip edeceği şüpheliydi. Nitekim savaş öncesinde bir kısım Gürcü Pakraduni asilzadeleri, Rusya’nın Gürcistan’daki faaliyetlerinden rahatsız olmuşlardı. Zayıf da olsa İran ve Osmanlı Devleti, Pakraduniler ile ilişkilerini bir süre daha devam ettirdi. 1802 senesine gelindiğinde Gürcü Pakradunilerin bir kısmı Rusya ile bütünleşmişti. Bu tarihte Rusya, kendisine direnen Gürcü Pakraduni krallıklarını bünyesine kattı. Gürcü Pakraduni kraliyet aileleri, Moskova’da üst düzey muameleye tabi tutuldu. Rus devlet bürokrasisinde etkili hale geldi ve Rus Sarayı’na kız vererek çar ailesiyle akraba oldu. Ayrıca, Rusların son Çar ailesi olan Romanoflar da Pakradunilerle akrabaydı.

Aynı dönemde bazı Gürcü Pakraduni prensleri, İran’da Şii Müslüman olan akrabalarına iltica etti. İran bürokrasisinde ve askeriyesinde Şah Abbas zamanından beri etkili konumda olan Yahudilerin yardımıyla İran devletinin hizmetine girdiler. Yukarıdaki belgede Tiflis Han’ı Erekli Han’ın Ermeni asıllı olduğu, Osmanlı devleti ile Rusya arasında ikili bir siyaset takip ettiği, bağımsız bir kral gibi davranarak Rusya ile ittifaklara girdiği Çıldır valisi tarafından İstanbul’a bildirilmiştir.

Rusya, Berlin Antlaşması’yla Ermeniler üzerinde büyük oranda nüfuz sahibi olmuştu. 1700’lü yıllardan beri Rus ordusunda ve devletinde görev yapan çok sayıda Pakraduni vardı. Rusya, Berlin Antlaşması’ndan sonra tarihte var olan Doğu Anadolu’daki Pakraduni krallığının yeninden kurulması için faaliyetlerini hızlandırdı. 1890 senesinde Tiflis’te kurulan Taşnak Partisinin kurucuları arasında bir grup Ermeni Pakraduni de bulunmaktaydı. Rusya’nın da desteği ile kurulan örgüt, bağımsız bir Ermenistan’ın kurulması için silahlı çete faaliyetlerinde bulunuyordu. 1894 ve 1895 Sason (Batman) ve Doğu Anadolu Ermeni isyanında, Taşnak terör örgütü önemli bir rol üstlendi. Pakraduni krallığının kurulması amacıyla Doğu Anadolu’da gerilla faaliyetine girişen Taşnaklar, başta Rusya ve İran olmak üzere diğer Avrupa devletlerinden silah, mühimmat ve para yardımı gördü.

1887 senesinde ise başta İngiltere olmak üzere Avrupa devletleri de İsviçre’nin Cenevre kentinde Hınçak örgütünü kurdular. Doğu Anadolu ve Gürcistan’dan gelen Pakradunilerin de yer aldığı bu terör örgütü, Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurulması için her yolu meşru kabul eden bir strateji takip ediyordu. Örgüt tüzüğünün en dikkat çekici maddelerinden birisi de “Silahlı eylemlerle bağımsızlıklarını kazanıncaya kadar mücadeleye devam edecekleri” yönündeydi.

Hınçak örgütü, Cenevre’de olgunlaştıktan sonra merkezini Londra’ya taşıdı. 1894-1895 Ermeni isyanında pek çok örgüt mensubu Osmanlı Devleti’ne karşı savaşmak için Doğu Anadolu’ya geldi. İngiltere ve diğer Avrupa devletlerinden aldıkları silah, mühimmat ve para desteği ile Ermeni isyanında büyük kargaşaya sebep oldular. Avrupa’ya göç etmiş olan ve ticarette hayli zenginleşen Pakraduniler de bu terör örgütünün finansörü oldu. 1890 Kumkapı hadisesi ve 1905’te Yıldız’da II. Abdülhamit’e suikast düzenleyen bu terör örgütüydü.

Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’nda pek çok cephede savaşmış; dört sene devam eden savaş sonucunda müttefiki Almanya ile beraber mağlup olmuştu. Bu mağlubiyeti 30 Ekim 1918 tarihinde imzaladığı Mondros Müterakesi’yle kabul etmişti. Mütarekenin maddelerinden birisi olan yirmi dördüncü maddede Doğu Anadolu’da “vilayet-i sitte” adı verilen altı vilayette bir Ermeni devleti kurulması ön görülüyordu. Bu vilayetler, Diyarbekir, Mamuretülaziz (Elazığ), Van, Bitlis, Erzurum ve Sivas’tı. Mütarekenin arka planında bu vilayetlerde bir Ermeni devletinin kurulması hesapları yapılmıştı. Tarihteki Pakraduni krallığının tekrar diriltilmesi demek olan bu proje, aslında 1878 senesinde Berlin Antlaşması’yla yürürlüğe konulmuştu.

Tarihte var olan Pakraduni krallığı sınırları ile Mondros Mütarekesinin 24. Maddesinde yer alan ve Ermeni devleti kurulması düşünülen vilayeti sitte topraklarının aynı bölgeler olması tesadüf müdür?

Osmanlı devletinin Birinci Dünya Savaşında yenilmesi, Pakradunileri ümitlendirdi. Ermeni çeteler, Doğu Anadolu’da faaliyetlere geçerek Türk köylerinde katliamlar gerçekleştiriyordu. Mütareke sonrası imzalanacak antlaşma ile Doğu Anadolu’da ve Erivan (Revan)’da kurulması düşünülen Pakraduni devleti için bölge etnik temizliğe tabi tutuluyordu. Ermeni katliamlarından kaçan çok sayıdaki Türk batıya göç etmekteydi. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde Erzurum Kongresi toplandı. Bu kongrenin en önemli amacı katliama uğrayan Türklerin batıya göç etmesini engellemekti.

Aynı dönemde Pakradunilerin, Çukurova bölgesinde faaliyet gösteren Kilikyalılar Cemiyeti de silahlı terör eylemlerinde bulunuyordu. Bölgede tarihte var olan Kilikya Pakraduni Krallığını kurma hesapları içerisine girmişlerdi. Çukurova bölgesinde bir Ermeni devleti kurarak Doğu’da kurulacak Pakraduni devleti ile birleşmek istiyorlardı. Böylece Trabzon limanını da içerisine alan ve Doğu Akdeniz’de limanı bulunan büyük bir Ermeni/Gürcü Pakraduni devleti kurulmuş olacaktı.

Pontus Rum Cemiyeti de 1461’de Fatih Sultan Mehmet tarafından son verilen Pontus Rum devletini kurma hesapları içerisindeydi. Bu devletin kurulması için Rumlarla Gürcü Pakraduniler beraber hareket ediyorlardı.

1917 devrimi Gürcü Bagratları da hareketlendirdi. Çarlık Rusya’sının dağılmasıyla pek çok Gürcü Pakraduni asilzadesi, tekrar eski krallıklarını kurmak için harekete geçti. Kartli ve Kahet’te bir takım teşebbüsler oldu. Evliye-i selase/üç sancak adı verilen Kars-Ardahan ve Batum’da bir Gürcü Pakraduni krallığı kurulması için çalışmalar başladı. 1878 Berlin Antlaşması’yla Rusya’ya bırakılan elviye-i selase, Birinci Dünya Savaşı’nda Çarlık Rusya ile imzalanan Brest-Litowsk antlaşmasıyla Osmanlılara kalmıştı. Fakat Mondros mütarekesiyle İtilaf Devletleri elviye-i selaseyi Türklerden geri aldı. Amaç bölgede Gürcü Pakraduni krallığı kurmaktı. Durumun farkında olan Türk devlet adamları, Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkmamıza rağmen, eldeki kıt imkânlarla Cenûb-ı Garbi Kafkas Hükümeti Cumhuriyesi adı altında bir devlet kurdu. Bu devlet fazla uzun ömürlü olmadı. Ardından elviye-i selase Gürcüler ve Ermeniler arasında paylaşıldı. Türklüğün tekrar hayat bulduğu Milli Mücadele ruhuyla Kars ve Ardahan geri alındı.

1912 ve 1913 yıllarında Osmanlı Devleti’nde Dışişleri Bakanlığı yapan Noradunkyan sülalesinden Gabriel Noradunkyan, Osmanlı hariciyesinde önemli makamlarda bulunmuştu. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Doğu Anadolu’da ve Kilikya’da Ermeni Pakraduni Krallıkları’nın tekrar kurulması için Avrupa’da diplomasi faaliyetlerinde bulundu. Nitekim 1922-1923 Lozan görüşmeleri sırasında İngiltere’nin safında Türkler’e karşı Doğu Anadolu ve Kilikya’nın bağımsızlığı için görüşmelere katıldı. Noradunkyan Sülalesi Pakraduni Yahudileri’ndendi.

1950’lerde Erzincan/Eğin’e bağlı Kesme Köyü’nde, Noradunkyan ailesinden bireylerin yaşadığı bilinmektedir. Kesme Köyü’nde Pakraduniler’e ait Meryem Ana Kilisesi ve bir de Pakraduniler’e ait cemaat okulu bulunmaktaydı. Kesme Köyü’nün komşu köyünün adı Pakradun olup bu köy tarihi Pakraduni köyüdür. Bu köyde ortaçağdan kalma Yahudiler’e ait kilisenin yıkıntıları ve geniş bir mezarlık bulunmaktadır. Bu mezarlıkta yer alan mezar taşlarında Pakraduniler’e ait çok sayıda sembol bulunmaktadır.[3]

Kaynaklar

[1] http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?t=100812
[2] https://alicitli.wordpress.com/2013/01/17/pakraduniler/
[3] Oğuz Hakan Göktürk, "Türkiye’de Kim Kimdir?", Property of the Turkish Forum - World Turksih Alliance.
[4] Koray Kamacı, "Türkiye’deki Kripto Pakraduniler ve Kripto Yahudiler", hyetert.blogspot.com.tr/2014/12/turkiyedeki-kripto-pakraduniler-ve.html
[5] https://tr.wikipedia.org/wiki/Pakraduni_Hanedanlığı
[6] http://dunyagerceklerim.blogspot.com.tr/2012/04/ermeni-goruntulu-gizli-yahudiler.html






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36944723 ziyaretçi (103184098 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.