Evrensel Evrim Yolları
 

Evrensel Evrim Yolları

Not: Bu yazı, www.gizliilimler.tr.gg'nin görüşlerini ve bakış açısını yansıtmaz...Aşağıdaki yazılar Dr. Bedri Ruhselman’ın evrimle ilgili çeşitli makalelerinden derlenmiştir.

Ruhun olgunlaşması deyince aklımıza ruhun maddi evrendeki melekelerinden ancak kavrayabildiğimiz kadarının açığa çıkmış hali gelir. Ruhun bu evrenden evvelki ve sonraki hayatı hakkında hiçbir bilgimiz ve tahminimiz olmadığı için, ruhların oralardaki durumlarını olgunluk niteliğiyle kıyaslayamayız.

Üstat diyor ki: “Ruhun maddelere bağlanmazdan evvelki hayatında daha gelişmiş durumda olup olmadığını soruyorsunuz. Bu sıfatlara gerek olmadığını söylemiştim. Evvelce söylediğim gibi ruhun maddelere bağlanması, görgüsünü artırmak için evrim aşamasına katlanmasıdır.” Bundan da anlaşılıyor ki evrim aşaması da bir araçtır ve asıl amaç ruhun görgüsünü artırmasıdır. Bu amaca ulaşmak için ruhlar evrim aşamalarını tamamlamak için maddi evrene girerler. Doğal olarak buraya ilk girdiklerinde maddeler karşısında tamamiyle görgüsüz ve deneyimsiz durumdadırlar, yani bu maddeleri doğa yasaları uyarınca kullanabilecek yetenekten yoksundurlar. Bu iş için gerekli melekeler kendilerinde henüz açığa çıkmamış olup saklı haldedir.

Melekelerin gelişimine yarayacak şekilde maddeler arasında deneyimler geçirerek bilgi toplayıp kudret sahibi olmak için ruhlar geçici olarak daha yoğun madde dünyalarına bağlanırlar. Fakat bu bağlılık bir esarettir, ruhun birçok melekesini kararttığından özgürlüğüne de engel olur. Geçici olan bu esaret şüphesiz daha geniş bir ruh özgürlüğü kazanmak için bir araç olacaktır. Şu halde ruhlar görgüsüzlükleri oranında maddelere bağlanmak zorundadırlar. Bu da o oranda onların özgürlüğünü ortadan kaldırır.

Öte yandan ruhların yoğun maddelere esir olmaları, o maddelerin bağlı olduğu doğa yasaları gereği kendilerinde bir takım eğilim ve hırsların doğmasına sebep olur. Demek ki yapılagelen maddi eylemler ve insanı yönlendiren hırslar sanıldığı gibi ruhun bünyesinde bulunan bir eksiklik değil, maddi bağlantılardan doğan gelip geçici bir sonuç, evrim amacına yönelik bir araçtır. Ruhu olgunlaştıracak araçlar, maddi bağlarının çözülmesine yol açan maddi faaliyetlerdir, aslında ruh bu faaliyeti göstermek için maddeye bağlanır.

Özetleyecek olursak evrim fikri bugünkü anlayışımıza göre ruhun madde evrenindeki durumuyla ilişkili bir kavramdır. Maddeyi ve tüm maddi kavramları ortadan kaldırınca ruhun varlığı da, evrim düşüncesi de ortadan kalkmış olur. Bu yüzden içinde bulunduğumuz evrende hiçbir şeyi madde düşüncesinden ayıramayız. Hatta en gayrı maddi sandığımız en saf ruhsal halleri bile ancak maddi kavramlarla idrak edebiliriz. En saf ilahi sevgi bile maddi kavramlarla yaşayabilir. Biz maddeden ve maddi kavramdan soyutlanmış bir ruhu sevemeyiz, çünkü o bizim için bir yokluktur ve yokluk sevilemez. En saf sevgiyle sevdiğimiz şey ruhun kendisi değildir, onun çeşitli maddeler arasındaki faaliyetlerinin tezahürüdür.

Madde evreninde yaşayan ruhlar için maddi ilişkilerden, maddi bilgi ve görgüden arınmış bir olgunluk düşünemediğimiz için, bu evrenin dışında bulunan varlıklar hakkındaki en yüksek olgunluk kavramımızın bile gerçeklerden ne kadar uzak olduğunu anlamakta gecikmeyiz. Maddi bağlılıklar ruhları geriletir, fakat bu anlamdaki gerilemeyi ruhların maddi evrene inme amacı olan evrimin tam zıddı gibi düşünmemek gerekir. Bu gerileyiş olgunluğun zıddı değil, olgunluğa yardım eden bir evrim sürecidir. O halde, maddi dünyalarda geri durumlar içinde yuvarlanan ruhları kınamak değil yüceltmek gerekir. Hatasız, günahsız gerçeklere varmak ve yükselmek mümkün değildir. Bu durumda evrim ruhun bu evrene egemen olacak hale gelmesi, yani maddeler üzerindeki egemenliğinin ebedileşmesi demek oluyor. Henüz maddi evrenin esareti altında bulunan ruhlar için bu amacın gerçekleşmiş olduğu söylenemez.

Ruhların ideal bir aşamaya çıkabilmeleri için önce evrenin içinde, onun unsurları arasında yoğrulmaları, bazen pasif, bazen de nispeten aktif roller alarak birçok deneyimler geçirmeleri, doğa yasalarına ve evrene egemen olmayı öğrenmeleri gerekir. Ruhlar, çeşitli maddi evrim yollarında yürüyerek üç boyutlu alemin tüm realitelerinin üstüne çıktıktan sonra evrimlerine daha yüksek bir tertipte devam etmek üzere dört boyutlu alemde birleşirler. Artık orada bizim evrenimizde olduğu gibi bedenler, şekiller yoktur. Onlar için cinsiyet, insanlık, nebatlık, hayvanlık gibi bizim evrenimize has nitelikler söz konusu olamaz. Üstat’tan aldığımız mesajlar bu konuda bizi aydınlatmıştır: “Ben de insan aleminden geldim, bu yüzden ben insanım diyorum. Fakat araştırırsanız bugün sizin aleminizde olmadığımı anlarsınız. İnsanım derken, sizin dünyanızdan geldiğimi söylemek istiyorum.”

Evrimleştikçe ruhların etkinliğinin artması, çapını tahmin bile edemediğimiz büyük bir nedensellik ilkesine dayanmaktadır. Bu ilke ilahi yasaların gereği olan düzeni sağlar. Yaratılış, maddi evrenin sayısız çeşitliliğini meydana getiren oluşum hallerinden ayrı bir şeydir. Evrenimizde ne yoktan var olan, ne de varken yok olan bir şey vardır. Bu yüzden yoktan var oluş anlamına gelen yaratılış hakkında bizim hiçbir fikrimiz olamaz. Evrenimizde meydana gelen tüm olaylar maddelerin hal ve şekil değiştirmesinden ibarettir. Bu da, ilahi yasaları uygulamaya yetkili bir takım yüksek varlıkların madde üzerindeki tesir kudretlerini kullanmaları sayesinde gerçekleşmektedir.

Dördüncü ve daha yüksek boyutlardaki varlıklar yoğun taş parçalarından heykeller ya da sınırlı seslerden oluşan senfoniler yapmazlar. Onlar kozmik akışkan maddeler üzerinde çalışarak bu maddelerden diğerlerini, onlardan da başkalarını meydana getirip alemleri ve dünyaları kurup dağıtırlar. Fakat bu kurup dağıtma o kadar basit bir iş değildir, bu faaliyetler bizim idrak edemeyeceğimiz bazı tesirlerle zaman ve mekan dışında kotarılır. Bu işlerde yalnız Allah’a has olan yoktan var etme söz konusu olmayıp onun yasalarına uygun bir şekilde kuruculuk hali vardır. Üstat bu konuda şöyle diyor: “Ruhun evrimi, doğa yasaları uyarınca maddi varlıklar içinde yaşamasına bağlıdır. Maddeden kurtulmak için maddeyle bağlarını gevşetmesi gerekir. Bunu da yükselmeye duyduğu eğilim sayesinde yapabilir. Başlangıçta ruhun melekeleri kapalı değildir, maddeye bağlılık melekeleri gölgelendirir. Bağlılık sürdükçe ruh bir yandan evrimleşir, öte yandan aynı bağlar evrim kudretlerinin tezahürünü engeller. Maddeden kurtuldukça evrim kudretleri tezahür etmeye başlar.” (Sayfa: 10-18)

Ruhun evrimi perispirisinin evrimiyle uyumlu oluşur. Hatta ruhun evrimi, perispirisiyle ilişkisinin evrimi demektir. Perispiri sadece bir maddedir ve ruhun tesiri altındadır. Ruhun evrimiyle gelişen perispiri giderek daha yüksek titreşimlerle ilgilenebilecek duruma gelir. Üstat şöyle diyor: “Ruhun evrimiyle perispirisi gittikçe incelik peyda eder. Perispirinin yoğun halden akışkan hale geçmesi ruhun evrimiyle ve madde üzerindeki etkinliğiyle olur.”
Perispiri nasıl ruhun etkinliğiyle giderek evrimleşiyorsa, evrenin tüm maddeleri de yüksek şuurlu varlıklarca ilahi yasalara uygun olarak öyle evrimleştirilmektedir. Bizim bu varlıkların hemen hiçbirinden haberimiz yoktur. Maddelerin tanıdığımız halleri onların en kaba olanlarıdır. Katı, sıvı, gaz gibi haller, belki birinden diğerine geçecek kadar birbirine yakın aynı gruptaki varlıklardır. Bütün maddeler tedricen yükselerek alemden aleme geçmekte ve ruhlarla birlikte geri dönmemek üzere evrimleşmektedirler. Burada bize göre çok yavaş da olsa maddi evrenin evrimi söz konusudur. Üstad’ın aşağıdaki mesajı bu fikrimize hak veriyor: “Her şey doğa yasalarına bağlı olarak meydana gelmektedir. Güneş ve onun gezegenleri uzayda sabit bir noktada durmazlar, tüm sistem uzayda yer değiştirir, evrende sabit olan hiçbir şey yoktur. Hep hareket, hep evrim. Bütün gök cisimleri evrendeki evrim yasalarına uyarak sürekli değişmek zorundadır. Güneş sisteminin uzayda kat ettiği mesafe ölçülerinize sığmayacak kadar büyüktür. Bu hareket evrim yasalarının hakimiyeti altında devam eder.”

Maddenin evrimi üzerinde dururken bunu canlı varlıkların evrimiyle karıştırmamak gerekir, çünkü her ikisinin evrimi ayrı yollarda yürür. Maddenin evrimleştikçe etkinlik özelliğinin artmasına karşılık, ruhların evrimi aksine etkinlik kudretinin gelişimini gerektirir, yani maddenin etkinliği pasif, ruhun etkinliği ise aktiftir. Zaten genel evrim bu iki olayın birbiriyle uyumlu olarak meydana gelmesine bağlıdır. Demek ki madde ve ruh evrimlerinin zıt yollarda gittikçe birbirinden ayrılan, fakat o oranda birbirini tamamlayan ve karşılıklı gelişimlerine sebep olan bir yürüyüşleri vardır.

Kaba bir ruh yüksek maddi ortamda asla yaşayamaz. İşte madde evreninde ruhlara evrim ihtiyacını duyuran etkenlerin başında bu uyumsuzluk gelir. Ruhların bu uyumsuzluğu idrak etmeleri çeşitli ruhi reaksiyonları davet eder ki, bunlar ruhları çabaya sevk eden gerçek birer ıstırap kaynağı olur. Özetle, maddeler pasif haldeyken sürekli nasıl yükselmekteyseler, ruhlar da buna karşılık aktif haldeyken sürekli yükseleceklerdir. Bu iki tür yükseliş evrenimizde birbirini tamamlayan iki esaslı harekettir.

Ruh ancak maddi araçlarla bu evrende etkinlik gösterebilir ve kendini geliştirebilir. Şu halde ruhlar evrene maddi araçlarıyla, yani perispirileriyle birlikte doğmuşlardır diyebiliriz. Bu düşünce bizi, sürekli elbise değiştirir gibi ruhların beden değiştirdiklerine dair teozofik iddialardan ayırmaktadır. Çünkü var oluş sebebi ruha araç olmak olan perispirinin evrimdeki rolü, ruhların onlarla ilişkilerini geliştirmelerinde tecelli etmektedir. Ruhtan ayrılmayan perispiri, ruhi faaliyet sayesinde gittikçe akışkan hale gelerek, ruhun elinde daha işlek daha elverişli hale gelerek onun evrendeki etkinlik kudretinin artmasına zemin hazırlar.

Ruhun dünyada bizim görebildiğimiz en geri maddi varlığı bitkiyle başlayan evrim aşamasıdır. Oysa küf aşamasının bitki halinden daha geri bir aşama olduğunu biliyoruz. Ama üstatlarımızdan öğrendiğimize göre ruhun bitkiden evvelki en ilkel durumu küf aşaması değildir, aşağıdaki mesaj bu kanının yanlış olduğunu gösteriyor: “Ruhun bitkiden evvel cansızlara en yakın bazı aşamaları daha vardır, siz buna küf diyorsunuz. Küf ruhun dünyanızdaki ilk maddi aşamalarından biridir, fakat cansızla bitki arasında sizin bilmediğiniz daha birçok aşama vardır.”

Hayvanlarla insanlarda kişilik olmasına karşılık, bitkilerle cansızlar kişilik sahibi değillerdir. Kişilikle kastettiğimiz, varlığın maddi alemdeki etkinliğinin bireysel iradeyle doğrultusunun belirlenebilmesidir. Evrendeki tüm hidrojen atomları aynı şeydir, bunların hiçbirinin kişiliği yoktur. Fakat hidrojen atomlarının diğer madde atomlarına kıyasla kişilik diyemeyeceğimiz farklı özellikleri vardır. İşte cansızlarda göremediğimiz kişiliği aşağı yukarı bitkilerde de göremiyoruz. Bir gül ağacının dış etkenlere karşı gösterdiği reaksiyonda diğer gül ağacının reaksiyonundan farklı, ona kişilik kazandıran bir özellik yoktur. Her ikisinde de irade henüz oluşmamıştır. Üstat bu noktayı şöyle ifade ediyor: “Kişilik iradeyle kendini gösterir. Bitkilerde ise iradenin bulunmadığını evvelce söylemiştim.”

Aralarındaki bu ortak özelliğe bakarak acaba cansızlarla bitkileri aynı grupta saymak doğru olur mu? Hayır, çünkü öncelikle bitkilerde görülen hayati diğer nitelikler buna engeldir. Öte yandan gerek küflerde gerekse bitkilerde görünmeyen irade ve şuur halleri aslında onların ruhlarında mevcuttur. Ama maddeyle olan güçlü bağlantıları bu melekelerini karartmıştır. Ayrıca her hidrojen atomu birbirine benzer, ama hiçbir gül ağacı birbirine benzemez. Bunu cansızlarda olmayan bir özellik olarak görmemiz gerekir. Üstat’ın aşağıdaki sözleri bu görüşümüze hak veriyor: “Küf ruhu küfe girmeden önce kendinin idrakindeydi. Aslında ruh kendinin idrakindedir, fakat küf haline girince idrakini kaybeder. Ruhun bitkililikte geçirdiği devre, görgüsüzlüğünü gidermek için katlandığı ilk aşamadır. Bitkinin ruhu, madde üzerinde iradesini tecelli ettirecek aşamaya gelmediği için onu ruhlar idare eder. Bitkilerin evrimi, bulundukları çevrenin koşullarına ve sayılıp dökülmesi mümkün olmayan iç ve dış tesirlere bağlıdır, yani bitki formu iç ve dış tesirlere bağlı olarak evrimleşir. Bitkilerin ruhları üzerinde yüksek ruhların iradesi etkindir. Bu yüzden bitki aşamasında bulunan ruhlarda kişilik yoktur.”

Bitkilerin gerek büyüklüklerine, gerekse dış görünüşlerine bakıp onların olgunluk dereceleri hakkında hüküm vermek doğru olmaz. Çünkü hayvan ve insan ruhlarında da olduğu gibi, bitki ruhları karşısında da maddi varlık evrimin amacı değil aracıdır. Dışsal formlarda görülen güzellik veya çirkinlik, büyüklük veya küçüklük gibi farklar ruhun gerçek olgunluk derecesiyle uyumludur diye bir kural yoktur. Bu konuda Üstat şöyle diyor: “Ruhlar bitki formunda çeşitli şekillere girip bazen uzun, bazen de kısa süreli bir evrim aşaması izlerler. Fakat insan ve hayvanlarda olduğu gibi bitkilerde de evrimin hedefi madde değil ruhtur. Nitekim bitkilerdeki uzunluk kısalık, büyüklük küçüklük gibi konular evrim niteliğinden sayılmazlar, yani evrim dış görünüşe bağlı değildir.”

Ruhların yücelmesini tayin eden yasaların en önemlilerinden biri, evrimleri sırasında bilerek ya da bilmeyerek kendilerinden daha geri ruhlara yardım etmektir. Evrende veya en azından bizim tanıdığımız alemlerde soyutlanmış tek başına bir evrim yoktur. Evrimin kolektif bir faaliyetle gerçekleşmesi bir zorunluluktur. Bencilliğin evrimi güçleştirmedeki rolünü bu açıdan bakarak daha iyi anlayabiliriz. Sevgi ve şefkat gibi duyguların evrimi hızlandırıcı niteliğini de bu açıdan değerlendirmek gerekir. Bencillik ruhu soyutlamaya, sevgi ve şefkatse diğer varlıklara yaklaştırmaya sevk eder. İşte tüm evrim aşamalarında gördüğümüz bu yasa bitkiler aleminde de geçerlidir. Bitkiler dünyamızda evrimlerini yaparlarken, gövdelerinde sayısız küçük organizmaları barındırarak onların evrimleşmelerini de sağlarlar. Bu konuda üstatlarımızdan aldığımız bir mesajda şöyle deniyor: “İnsan, hayvan ve bitkilerin bedenlerinde evrimleşmeye çalışan sayısız ruh vardır. İnsan ve hayvanların bedenlerindeki ruhlar insan ve havyan ruhunun idaresi altında olduğu halde, bitkilerin bedenlerindeki ruhlar onların idaresinde değildir. Beden sistemini idare eden kişinin ruhuyla hücrelerin ruhu arasındaki ortak faaliyet, aynı bedenin yönetilmesi için kurulan bir ortaklıktan ibarettir. Kişinin ruhu (organizatör) olmasa, beden sisteminin düzenini sağlayan faaliyet de ortadan kalkmış olur. İnsan bedenindeki ruhlar bitkilerden daha ileridir, fakat her ikisinde de kişilik yoktur. Bedenlerdeki bu hücreler doğum ve üreme yoluyla varlıklarını sürdürürler. Bunlardan bazılarının hayatı diğerlerinden daha kısa ya da uzun olabilir.” Bu sözler, insan ve hayvan bedenlerinden ayrılan parçaların dışarıda bir süre daha yaşatılabildiğini gösteriyor. Örneğin bir köpek kalbi bedenden alınarak dışarıda bir süre yaşatılabiliyor ya da bir insan dokusu dışarıda uzun süre yaşatılıp üretilebiliyor. Oysa köpek kalbinin ya da insan dokusunun ait olduğu beden ruhu çoktan bedeni terk etmiştir.
İradenin hayvanlarda ortaya çıkmasıyla birlikte, ruhun bir evrim aşamasını ifade eden can aşaması da hayvanlarda başlamıştır. Bu aşamaya, dünyamızın evrim serisine dahil olan dünyalarda ruhun kişilik gösterebildiği ilk aşama olarak bakabiliriz. Can aşamasıyla başlayan irade ve kişilik hayvanları bitkilerden belirgin şekilde ayırmaktadır. Hayvanların beden şekilleri doğa yasaları tarafından saptanmış şekillerden biridir. Hayvan ruhu o şekli dünyaya girmeden önceki iradesiyle kazanmıştır. Hayvan ruhları daha yüksek ruhlar tarafından yetenekleri oranında verilen bu şekillerden birini kazanmakta özgürdür.

Bedenin dış görünüşüyle ruhun evrimi arasında sabit ve kesin bir ilişki yoktur. Örneğin bir fil gövdesinin büyüklüğü fil ruhunun küçük bir bedene sahip maymun ruhundan daha evrimleşmiş olduğunu göstermeyeceği gibi, bir tavus kuşunun güzel renkli tüyleri de onun ruhunun çirkin suratlı bir maymunun ruhundan daha ilerde olduğunu göstermez. Buna karşın bedendeki mekanizma inceliğinin ve kompleksliğinin ruhun evrimiyle ilişkisi olduğu açıktır, çünkü bu nitelikteki bir bedeni idare etmek görgü ve deneyim gerektirir. Üstad’ın aşağıdaki mesajı bu konuya ışık tutmaktadır: “Bir dereceye kadar karmaşık bir mekanizmayı ancak onu idare edebilecek bir ruh kendine mal eder. Örneğin insan aşamasına gelmiş bir ruhun gereksinimlerine ne bir protozoer, ne de bir fil bedeni yanıt verebilir.”

Burada akla şöyle bir soru geliyor. Acaba bir varlığın diğer varlıktan daha evrimleşmiş sayılabilmesi için kullandığı bedenin her noktasının diğerinden daha kompleks olması şart mıdır? Yanıt hayırdır. Geri bir ruhun kullandığı beden, daha ileri bir ruhun bedeninden bazı noktalarda daha karmaşık olabilir. Örneğin, her bakımdan karmaşık olan insan bedenine oranla bazı hayvanlarda daha yüksek nitelikli uzuvlar bulunabilir. Bir insan gözü kartal gözü kadar keskin değildir. Bazı bitkiler ilkel hayvan bedenlerinden daha kompleks olabilirler. Bu durum ruhların evrim ihtiyaçlarına yanıt verecek organlara sahip olma zorunluluğundan kaynaklanmaktadır.

İnsan aşaması, imajinasyon yeteneğinin madde aleminde ilk tezahür ettiği aşamadır. Hayvanla insan arasındaki geçiş aşaması ise halen dünyamızda mevcut değildir. Böylece biz bir reenkarnasyonist olarak bir yandan Darwin’in teorilerini kendi görüş açımıza göre kabul ederken diğer yandan insanın maymundan geldiğine inanmıyoruz. En ilkel insanla en evrimleşmiş maymun arasında çok derin evrim farkları vardır. İnsanla maymun arasındaki farkı niçin keskin bir sınır olarak görüyoruz? Çünkü imajinasyon yeteneği bir evrim aşamasına nitelik kazandıran olağanüstü bir melekedir. Ne kadar yüksek olursa olsun hiçbir hayvanda bu melekenin varlığına dair bir belirti göremiyoruz. Belki maymunlarda imajları daha iyi zaptetme ve onları diğer hayvanlara oranla daha sadakatle tekrarlama (taklitçilik) gibi yetenekler vardır. Fakat bununla, insanlara has yaratıcı imajinasyon kudretinin aynı şey olmadığını biliyoruz. Bin sene evvelki maymunla bugünkü maymun arasında hiçbir fark yoktur. Oysa insanlar arasında seneden seneye ortaya çıkan farklar herkes tarafından bilinen bir şeydir. İnsanlarda tecelli eden bu melekenin dünyada birdenbire doğduğunu görüyoruz. Bu melekenin ilkel aşamalarına bile ulaşmış bir hayvan türü de tanımıyoruz. Varsa bile bu hayvanlar neredeler? Bu sorumuza Üstat şu yanıtı veriyor: “Evrimleşmiş hayvanla evrimleşmemiş insan arasında çok büyük fark vardır. Bu fark, insanın en evrimleşmişi ile en az evrimleşmiş olanı arasındaki farktan çok daha fazladır. Hayvanlarla insanlar arasındaki geçiş aşamaları evvelce bu dünyada bulunuyordu, şimdi başka alemlerdedir.”

Tıpkı imajinasyon gibi şuur ve vicdan türünden yüksek melekeler de ilk defa insanlık aleminde ortaya çıkmıştır. Ne bitkilerde ne da hayvanlarda olmayan ruhun bazı yüksek melekeleri insanda birdenbire belirivermiştir. Üstat bu konuda şöyle diyor: “Şuur ve vicdan dünyanızda insan aşamasıyla başlamıştır. Şuur ve vicdan ruhun melekeleridir, ama şuur ruhun genel bilgisidir, vicdan ise hayrı ve şerri ayırt eden ruhun melekesidir.” Acaba
şuurun madde aleminde gelişmesiyle ruhun evrimi arasında bir ilişki var mıdır? İlişki vardır fakat tek taraflıdır, yani varlığın evriminde şuurun rolü yoktur, çünkü bitki ve hayvanlarda şuur olmadığı halde pekala evrimleşebiliyorlar. Ruh ne kadar evrimleşmiş olursa madde alemindeki şuuru da o oranda aşikar olur. Üstat bu konuda şöyle diyor: “Şuur ve vicdan dünyanızda insan aşamasında başlar. Varlığın evriminde şuurun rolü yoktur, şuurun gelişiminde varlığın evriminin rolü vardır.” Bundan şu sonucu çıkarabiliriz. Şuur, evrimin nedeni değil sonucudur. Varlığın şuur alanındaki gelişmesi evrimi oranında olur. Üstat şöyle diyor: “Ruh maddeye bağlı olduğu oranda şuurunda eksiklik olur. Ruhun bu melekesi bedene bağlılık dolayısıyla çeşitli aşamalar arz eder ki, insanlar bu aşamaların bazılarına dikkat çekmek için subkosiyans, enkosiyans, kosiyans vs. gibi itibari isimler vermişlerdir.”

Kişilik, insanların birbirinden ince nüanslarla ayrılmalarını sağlar. Her insanın etkinlik tarzı diğerinden farklıdır, yükseldikçe bu farklar daha da belirginleşir. Böylece kişilikler daha özel bir şekle bürünürler. Biz, evrimleştikçe ruhların kişiliklerini kaybedip birbiriyle kaynaşarak tek bir olgun varlık içinde eriyip yok olacaklarını düşünenlerden değiliz. Böyle düşünmek ruhun evrimi düşüncesiyle taban tabana zıt sonuçlar verir, çünkü dünya varlıklarında birbirinden daha yüksek olarak beliren ruhi vasıtalar bir yükselişin kanıtıdır. Kademe kademe gelişen kişilik eğer son bir yükselişle mahvolup gidecekse evrimle gelişmiş ruh melekelerinin hiçbir anlamı kalmaz. Evrim sırasında görülen her olay aslında bu düşüncenin kanıtıdır. Ruhlar kişisel değerlerini yok etmek için değil, belki onu aklımızın alamayacağı bir düzeye çıkarmak için evrimleşirler. (Sayfa:19-33)

Ruhun perispirisi normal haldeyken, yani bu dünyanın maddelerinden tamamiyle soyutlanmış haldeyken ne ateşten, ne sudan, ne de dünyanın herhangi bir maddesinden etkilenir. Onun bunlardan etkilenmesi ancak dünya maddelerine bağlandığı oranda mümkün olur ki, bu da enkarnasyon veya materyalizasyon olaylarıyla meydana gelir. Ayrıca burada etkilenen doğrudan doğruya ruh değildir, ruhun doğal koşullar altında iradesini kullanarak dünya maddeleriyle ilişkiye soktuğu perispirisiyle ilişkisidir ki, bu ruhta duyumsal izlenimler uyandırır. Dünyadaki ateş insanı yakıyorsa, yanan ruh değil dünya maddelerinden oluşmuş bedendir. Yanmadan doğan duygular ise bu maddelere bağlı perispiri titreşimlerinin ruha yansımasından ileri gelmiştir. Oysa güneşte yanacak madde belki yoktur veya bütün maddeler yanar haldedir. Oradaki ruhlar bedenlerini bu maddelerden oluşturdukları için onların yanması söz konusu olamaz.
Spadyuma gönderdiğimiz medyumların “Müthiş bir ışık tufanı içindeyim, tüm vücudum kamaşıyor, dayanamıyorum, beni buradan indirin” şeklindeki yalvarmalarına sık sık tanık olduk. Oysa bu medyumların bedenleri dünyamızdaki doğal oda şartları içinde bulunuyordu, yani bir kamaşma söz konusu değildi. Demek ki ruhun kullandığı tesir aracı, (perispiri) hangi bedene adapte olduysa o bedene ait dünyada yaşaması gerekir.

Dünyamızdaki bitki, hayvan ve insan serisinde meydana gelen evrim ruhların olgunlaşmak için izleyecekleri yegane yol değildir, sonsuz evrim yollarından ancak biridir. Herhangi bir evrim yolunu izleyen ruhlar artık hep o yolda gelişen evrim serisini izlerler ve ancak o serideki maddi varlıklara uygun dünyalarda enkarne olurlar. Aynı gruptaki dünyalarda evrimleşen bir seriye karşılık, diğer gruptaki dünyalarda bambaşka varlıklar serisi evrimleşmektedir. Tüm bu serilerde evrimlerini sürdüren varlıklar belirli bir evrim aşamasında tekrar buluşmak üzere üç boyutlu alemde birbirlerinden ayrı yollarda yürürler. Örneğin, gezegenler arasında doğal koşulları dünyamızdakine uyanlardan biri de Mars’tır. Bu planetteki varlıkların bitki, hayvan ve insan serisinde evrimleşen ruhlar olması doğaldır. Nitekim Üstat bu konuda şunları söylüyor: “Mars’taki enkarneler size kısmen benzerler. Orada da insanlar vardır, size oranla biraz daha ilerdedirler. Bugünkü ilerleme hızınızla Marslıların düzeyine ne zaman varabileceğinizi sene ölçüsüne vurarak söylemek doğru olmaz. Oradaki evrim o planetin koşullarıyla ilgilidir. Mars’ta manevi yön daha ön plandadır. Koşulların değişik olması bazı noktalarda farklılıklar doğurmuştur. Onların altı hisleri vardır, altıncı his uzaktan birbirleriyle haberleşmeye yarar. Orada da sağlık ve hastalık kavramları geçerlidir. Ortalama ömürleri kendi sene hesaplarıyla 25-30 yıl (yaklaşık 70 dünya yılı) arasındadır. Sizin hakkınızda az çok bilgi sahibidirler.”

Ay’daki koşullar da aşağı yukarı dünyamızdakilerle aynıdır. Orada da bize benzer varlıklar yaşar. Güneş sistemimize ait olduğu halde koşulları dünyamızdan çok farklı gezegenler de vardır. Oradaki varlıklar bizden çok değişik maddi yapılara sahiptirler. Örneğin Güneş’te enkarne olan ruhlarda bitkililik, hayvanlık ve insanlık nitelikleri yoktur. Fakat insanlık aşamasından geçmedi diye onların bizden geri olduklarını söyleyemeyiz. Üstat bizi bu konuda şöyle aydınlatıyor: “Güneşte yaşayan enkarneler bitki, hayvan ve insandan hiçbirisi değildir. Bitki, hayvan ve insandan geri oldukları da söylenemez. İnsan ancak sizin aleminizde ve sizinkine benzer alemlerde en yüksek derecededir. Başka alemlerdeki varlıklar insan olarak nitelenmez.”
Camille Flammarion’un tüm görüşlerine katılmamakla birlikte, Jüpiter’in de diğer gezegenler gibi meskun olduğunu kabul ediyoruz. Oradakilerin bitki, hayvan ve insan aşamalarından geçerek evrimleşmediklerini biliyoruz. Gerek Jüpiter, gerekse Satürn’deki doğal koşulların, oradaki ruhların maddi yapılanmasında bizimkinden farklı sonuçlar doğurması doğaldır. Nitekim Üstat bu konuda şöyle diyor: “Jüpiter ve Satürn’deki varlıklar bitki, hayvan ve insan şeklinde değildir, başka bir şeydirler. Dünyanızdaki varlıklara oranla daha olgundurlar. Jüpiter, Dünyanızda evrimini tamamlayan ruhlar için bir sonraki aşama olamaz. Onların sizin hakkınızdaki bilgisi, sizin onlar hakkındaki bilginizden daha fazladır. Bilgi edinme konusunda hem maddi hem de ruhsal araçları kullanmada ustadırlar.”

Sezgilerimize göre genel evrim yasasında şöyle yazılıdır: Ruhlar olgunlaşmak için görgü ve deneyim hayatı geçireceklerdir. Görgü ve deneyim hayatı uyuşukluk içinde geçmez, aksine her türlü faaliyetin bulunduğu bir alanda cereyan eder. İyilik ve kötülük kavramı o alanda aynı kıymettedir. Istıraplar, mihnetler, ölümler, tüm felaketler bu görgü ve deneyim hayatının önemli birer evrim unsurudur. Dünyamızın kapıları, her tür duyguyu taşıyan ve yontulmaya muhtaç olan tüm yaratıklara açıktır. Kan, ölüm ve cinayetten ders alma ihtiyacındaki bir ruh bizimkine benzer dünyalar arar. Hayat koşulları içinde bu işlere en çok yer ayıran yerlerden biri de ne yazık ki içinde yaşadığımız dünyadır. Buraya inen bir ruhun tüm olanaklardan yararlanmaya hakkı vardır. Bir örümcek bir sineği yemekten yasaklanamaz. Örümcek nesli dünyadan kalkıncaya kadar onun bu hakkını hiç kimse elinden alamaz! (Sayfa: 36-42)

Neo-Spiritüalist görüşün ortaya koyduğu sonuçlardan bir kısmını şöylece özetlemek mümkündür.

1- Tüm varlıkları yaratan Allah’tır. Yaratan her dilde değişik isimlerle anılmış ve herkesin kavrayışına göre kimlik kazanmıştır.
2- Allah’ın vücut verdiği varlıklar idrak sahamıza sığmayacak bir sonsuzluk içinde yayılıp giderler, bu yüzden varlıklar bizim için ezeli ve ebedidir.
3- Allah’a hiçbir kimlik yakıştırılamaz, O Mutlak’tır, varlıklar ise görecedir. Mutlak kelimesinden kastımız, hiçbir şeyle kıyası mümkün olmayandır. Tüm hayal ve idraki kıyasla işleyen insanın Allah hakkında herhangi bir idrake sahip olması mümkün değildir. Verilecek sıfat ne denli yüksek olursa olsun O’nu ifade etmekten uzaktır.
4- Yaratılış duyum ve düşüncelerimizin dışındadır. Yoktan var etme asla anlayamayacağımız bir şeydir. Yokluğu hiçbir zaman idrak edemeyiz ki ondan varlığın nasıl çıktığını düşünebilelim! Bu yüzden Allah evreni yoktan var etmiştir derken, hiç düşünmeden bu sözü söylediğimizi anlamamız gerekir.
5- Düşünebileceğimiz en yüksek tertipteki yaratıcılık niteliği bile görecedir, oysa Mutlak görecelik kabul etmez. İnsanoğlu yaratılışın anlamını kavrayamaz ve hiçbir deyimle de ifade edemez. Mutlak’a hiçbir şey isnat edilemeyeceği gibi, zaman ve mekan da isnat edilemez.
6- Ruh etkinlik kudretine sahip şuurlu bir varlık olmakla birlikte, onda saklı nitelikler bildiğimiz ve anlayabildiğimiz şeylerden ibaret değildir. Ruhun melekeleri, madde evrenindeki maddi bağları oranında kararmış ve gözden kaybolmuştur.
7- Ruhlar madde evreninde olgunluk elde ettikçe, yani görgü ve deneyimleriyle maddeler üzerinde etkinlik kazandıkça kendilerinde saklı kudretleri tezahür ettirir ve esaretten kurtulurlar. Fakat ruhun olgunlaşması insan aşamasında son bulmadığı için, ilerki aşamalarda belki bizim ilahi olarak nitelendireceğimiz daha yüksek melekeler kazanacaktır.
8- Ruhların evrimi zorunludur, maddelere bağlanmalarının sebebi de bu evrimdir.
9- Evrim, ruhların ancak maddi evrenle ilişkileri açısından söz konusudur. Ruhların evrimi demek, onların maddeyle ilişkilerinin evrimi demektir. Ruh madde evrenine bilgisiyle girer, ancak gerekli görgü ve deneyimden yoksundur. İşte bu yüzden bir süre madde aleminde bir esaret hayatı geçirir. Şu halde ruhun maddelere bağlanması neden değil sonuçtur. Bu sonuç ruhları olgunluğa ulaştıran bir araçtır. Neo-Spiritüalizmi diğer görüşlerden ayıran asıl nokta işte budur. Kaynağını klasik spiritüalizmden alan birçok felsefi görüş ve Budizm’den kaynaklanan düşünceler ruhun olgunluğunu maddi bağlardan kopmakta ararlar. Onlara göre, ruhu kurtuluşa götüren yegane yol maddi bağlardan onu kurtarmaktır. Bu görüş sonuç olarak doğru olmakla birlikte, amaç bakımından insanı yanlış yollara götürebilir. Ruhları doğal olarak pasif bir hayata, görgü ve deneyimden kaçışa özendirir. Böylece ruhun asıl amacı olan maddeler üzerinde deneyim fırsatı kaçırılmış olur. Bir takım anlamsız riyazetlerle nefse baskı yaparak insanın toplum dışına sürüklenmesine yol açar. Sonuçta tembel, atıl ve pasif bir takım insanlar yaratılmış olur.
10- Yaratılmış her şeyin düzeni ilahi yasalarla sağlanır. Bu düzen görecedir ve şuurlu varlıklar tarafından kurulmuştur. Görece olan bir düzeni Mutlak Varlığa isnat etmek mümkün değildir. Allah görece olaylar içinde çalışan bir amele değildir. Evren, ilahi yasalar uyarınca yüksek düzeyli ruhlar tarafından sevk ve idare edilir.
11- Yaratılış Yaratan’a ait mutlak realitedir. Onu hiçbir şekilde görece düşüncelerimize göre Yaratan’dan ayıramayız. Bunu yaptığımız anda Mutlak’ı, dolayısıyla da yaratılışı inkar etmiş oluruz. Öte yandan Yaratan ile yaratılanı birleştirmek, yani yaratılanın bir gün Yaratan’da eriyeceğini iddia etmek, ya Yaratanı ya da yaratılanı inkar etmek demektir. Her iki durumda da Allah inkar edilmiş olur. Yaratanın determinizme bağlılığı düşünülemez, ama ruhun kaderi bu prensibe bağlıdır.Yaratan ile yaratılanın bir gün birleşeceğini kabul ettiğimiz zaman bir sürü çelişki ortaya çıkar. Örneğin yaratılış düşüncesi ortadan kalkar, ruhların kişiliği kaybolur, nedensellik prensibi boş bir deyimden ibaret kalır, tezahür aleminin hikmet-i vücudu kalmaz, evrim düşüncesi boş ve anlamsız bir efsane haline gelir. Sonuç olarak, Yaratanı yaratılış düşüncesinden, yaratılışı da Yaratan düşüncesinden ayırmak imkansızdır.
12- Bir ruh yükseldiği oranda varlığındaki yüksek ilahi titreşimleri mahiyetini anlamasa da duyabilir. Bu yüksek titreşimlerin sarsıntıları içinde varlığını tamamen kaybedebilir. Ruhların bu titreşimlere dayanabilmesi ancak olgunlukları oranında mümkündür. Her ruhta bu ilahi titreşimlerin belirgin ya da belirgin olmayan şekilleri vardır. Ruhlarında bu titreşimi henüz duyamayan insanlar Tanrı düşüncesinden hiçbir anlam çıkaramaz, onu kabul edemezler. Pek az gelişmiş olanlarsa Tanrıyı pek belirsiz ve karmaşık duygular içinde hissederler. Genellikle bu duygularına egemen olan unsur korkudur, ama ruhlar evrimleştikçe bu duygu kompleksine yeni duygular, özellikle de sevgi duygusu karışır. Sevginin dünyamızdaki en son aşaması ise pek az kişinin dayanabileceği vuslat (kavuşma) halidir. Görgü ve deneyimlerinde henüz noksanlık olan bazı kimseler, bazen içinde bulundukları hali vuslat zannedip içtenlikle Tanrıyla birleştiklerine inanır, bazıları da kendilerini Tanrı gibi görürler.
13- Üç boyutlu alemdeki evrimlerini tamamlayan ruhlar dört boyutlu alem denen daha yüksek bir ortama girerler. Bu alemde sonsuz evrim imkanları içinde varlıklarını olgunlaştırmaya çalışırlar.
14- Dünyamızın dahil olduğu evrim grubu diğer dünyalar arasında oldukça geri bir aşamayı meydana getirir. Bu grupta hayvanlıktan insanlığa yeni ayak basmış ruhlar evrimleşmektedir. Hayvanlıktan ayrılıp başka bir dünyada kısa bir evrim devresi geçiren ruhlar dünya serisine bağlı gezegenlere insan olarak ayak basarlar. Bu yüzden dünyamızda hayvani isteklerin ve duyguların izlenimlerini taşıyan varlıkların sayısı pek çoktur.
15- Enkarnasyon, dezenkarnasyon terimleri ete girme ve etten çıkma anlamına gelir. Biz bu yanlış terimleri alışkanlıktan ötürü kullanmaya devam ediyoruz. Ruhların kullanmak zorunda oldukları maddeler yalnız et türünden değildir. Örneğin bitkilerde et yoktur, et türünden madde kullananlar sadece insanlar ve hayvanlardır.
16- Bitkililik hali kendi içinde evrimleşerek sonunda hayvanlığa geçer, buradaki evrimini tamamlayan ruh insanlık aşamasına geçer. Hal böyle olunca, bazı klasik düşünce sahiplerinin kabul ettikleri tenasühün (ruh göçü) ne anlamı ne de gereği vardır. Klasik ve Neo-Spiritüalizm bu düşünceyi kabul etmez.
17- Ruhların enkarnasyonları sırasında edindikleri beden ve hayat koşulları onlara zorla kabul ettirilmiş değildir. Bunlar ilahi yasalar uyarınca nedensellik prensibi, ruhların evrim dereceleri ve ihtiyaçları göz önünde bulundurularak bedenlenecek ruhların rızası ve yüksek varlıkların yardımıyla kararlaştırılmaktadır.
18- Bir hayatın deneyim ve görgülerindeki başarı ya da başarısızlık doğrudan doğruya diğer hayatı hazırlamaz. Başarı ya da başarısızlıktan doğan sonuçlar gelecek hayatın koşullarını hazırlayan etkenler arasındadır. İnsanın bir deneyimden başarılı ya da başarısız çıkması doğrudan doğruya bir ödül ya da cezayı da gerektirmez, burada bir determinizm söz konusudur. Hayatta şuurlu ya da şuursuz her ruh varlığının yapmakla yükümlü olduğu bazı işler vardır. Varlıkların şuurlu ya da şuursuz olması, yapacakları işlerin değerini, gereğini ve sonuçlarını ne azaltır, ne çoğaltır, ne de ortadan kaldırır. Tüm varlıklar nedensellik prensibine bağlıdır.
19- Doğa yasalarına uyup uymamanın ölçüsü vicdandır. Herhangi bir eylem ve hareket karşısında vicdanımızda duyduğumuz en hafif burkulmadan en keskin sızılara kadar her duygu doğa yasalarına karşı geldiğimizi bize hatırlatır. Vicdani kararların ıstıraplı sonuçları olduğu gibi, evrim yolunda insanlara hız kazandıran yararları da vardır. Vicdani ıstıraptan ve onun nimetlerinden yoksun kalan hayvanlık alemi bu yüzden insanlara kıyasla daha yavaş evrimleşmektedir.
20- Dünyadaki deneyimden amaç, maddi dünyadan tiksinerek olaylardan kaçmak, bir yere kapanıp ibadet etmek değildir. Maddeyi amaç edinip onun geçiciliğine tapmak da değildir. Her iki yol da sakattır, ikisi de dünyaya gelmenin amacını ortadan kaldırır. (Sayfa: 43-57)






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36716268 ziyaretçi (102780203 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.