Francis Fukuyama ve Tarihin Sonu Tezi Üzerine (1. Bölüm)
 

Francis Fukuyama ve Tarihin Sonu Tezi Üzerine, I

Hazırlayan: Akhenaton

Bütün ideolojiler aslında insanların refahı ve mutluluğunu öngörmekte; her yeni dünya görüsü, bu amaç doğrultusunda bir öncekinin eksik yanlarını ortaya koyarak, daha iyi olduğu düşünülen çözümler üretmektedir. Dünya tarihinin düşünsel altyapısı bu yönüyle, bir arayış ve buluşlar tarihi sayılabilir. Liberalizm de refah arayışında önemli bir adımı, hatta Fukuyama'ya göre, insanlığın gelebileceği ve dahi gelmiş olduğu son noktayı simgelemektedir.

Kuskusuz tarihsel akısın, ilerleme gelişme veya evrim fikriyle ilk ele alınışı, Francis Fukuyama'nın kuramıyla değildir. Ondan önce, Aristoteles, Augustinus, Fontenelle, Saint-Pierre, Concordet, Comte, Spencer, Tylor, Turgot, Herder, Ferguson, Spencer, Durkheim, Maine, Hegel, Marx gibi düşünürler, farklı açılardan da olsa, ilerlemeden bahsetmişlerdir. Genel anlamıyla ilerleme, uygarlığın belli bir yönde gelişmesini, sıçramalı değil ancak sıralı bir iyileşmeyi ifade eder. Fukuyama, tarihin bir amaca doğru ilerlediği görüsüyle, diğerleriyle benzeşmekte; bu amacın liberalizm olduğunu savunmakla onlardan ayrılmaktadır. O'na göre, farklı dinsel, kültürel, geleneksel yapılardaki her devlet, eninde sonunda aynı düzlemde buluşacaktır. Bu ortak noktayı ifade etmek için kullandığı ‘tarihin sonu' kavramı, tarihsel olayların tamamen son bulması anlamına gelmemektedir. Fukuyama bununla, beşeri, siyasi ve iktisadi kurumların, gelişip değişerek ulaşabilecekleri en ideal formda, yani liberal demokrasi ve serbest piyasa ekonomisinin zaferinde, birleşmelerini kastetmektedir.[1]

1980 sonrası dönemin ana trendlerinden biri küreselleşme, diğeri ise, demokratikleşmedir. Küreselleşmenin; sosyal, kültürel, iktisadi ve siyasi süreçleri biçimlendiren ana süreç konumuna yükselişiyle, demokrasinin küreselleşmesi bu döneme yani, 1980 sonrasına rastlar. Küreselleşme çağı diye de adlandırabileceğimiz bu dönem demokrasi tarihi açısından önemli ilklere de tanıklık eder: Bu ilkleri kavramlaştıran ise şöhretli iki sosyal bilimcidir: Samuel Hungtington ve Francis Fukuyama. Hungtington Demokratikleşmenin Üçüncü Dalgası adlı çalışmayla bu sürecin isim babalığını yaparken; Fukuyama ‘Tarihin Sonu ve Son Adam' adlı eseriyle (liberal) demokrasinin bütün yönetimlerin artık normatif siyasal ilkesi haline gel(mesi gerek)diğinden söz eder. Gerçekten de bir taraftan başta Doğu Avrupa'nın post komünist coğrafyaları ve Latin Amerika'nın otoriter siyasal rejimleri olmak üzere dünyanın farklı kıtalarında sayısı yüzü bulan ülkede demokrasiye geçiş(ler) yaşanırken, bir taraftan da tarihinde demokrasi ilk kez evrensel değer olarak görülmeye başlanmıştır. Öyle ki, en otoriter rejimlerin temsilcileri bile demokrasinin bu “dalgasına” ve “yükselişine” karşı dur(a)mamış, ‘demokrasiye geçiş'ten başka bir siyasi projenin meşru olmadığını onlar da zorunlu olarak kabullenmişlerdir.[2]

1990'lı yılların başında Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte dünyanın ABD'nin başında olduğu tek kutuplu yapıya doğru hızlı bir şekilde yönelmesiyle, liberal-demokrasi bütün dünya için tek alternatif siyaset ve yönetim şekli olarak belirmeye başlamıştır. Liberal-demokrasi Batı için zaten yabancı bir siyaset tarzı değildi. Alternatif siyaset iddiasındaki sosyalizmin yıkılması, liberal-demokrasiyi dünya için biricik seçenek yapmaya yetmiştir. Hatta bu gelişme tarihin sonu ile özdeşleştirilmiş ve insanlığın farklı arayışlara girmesinin artık bir gereği kalmadığı, mutluluk, özgürlük ve refahı elde etmenin tek yolunun liberal ve demokratik değerleri benimsemekten geçtiği güçlü bir şekilde iddia edilmeye başlanmıştır (Fukuyama 1992). Ancak yeni dünya düzeni/düzensizliği diye tanımlanan bu yeni durum henüz kesin bir sonuca varmış değildir. Bu yeni durumu, Medeniyetler Çatışması'nın şekillendireceği görüşü yanında (Huntington 1996), ABD'de neo-muhafazakar anlayışın işbaşına gelmesi ve ABD'nin dünya üzerindeki politikası konusundaki yaklaşımları, bir anlamda Medeniyetler Çatışması tezine uymaktadır. Huntington ABD'nin Hıristiyan Batı değerlerini empoze etmesine karşı çıkmış olmasına rağmen, bu açıdan bakıldığında Bush Doktrini, Tarihin Sonu Tezi'ndeki neoliberalizmin bayraktarlığının yapılmasına benzemektedir. Ancak bu durum gelişmekte olan bölgelerde ve özellikle Orta Doğu'da bir tür medeniyetler çatışması gibi algılanmaktadır. Sivil siyaset, sivil girişimler ve nihayetinde sivil toplum aslen batılı liberal-demokrasinin tarihsel olgunlaşma sürecinde, gelişmiş Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinin uzun zamandır tanışık olduğu değerleri ifade ediyordu. Siyasetin, devletin ve toplumun sivilleştirilmesi özellikle liberal değerlerin bir yansımasıdır. Dolayısıyla, son 15 yıldır yaşanmakta olan küreselleşme süreciyle birlikte, hemen hemen her ülkede yeşermeye başlayan ulusötesi bağlantılara sahip sivil hareketler bir taraftan küresel sorunlar diye tanımlanabilecek yoksulluk, silahlanma, çevre kirlenmesi, ekolojik dengenin bozulması, inorganik tarımın yaygınlaşması ve küresel ısınma gibi özellikle gelişmiş ülkelerin sanayileşme politikalarının yeniden gözden geçirilmesine ilişkin bir söylem geliştirirken; diğer taraftan da az gelişmiş ülkelerde demokrasinin ve liberal değerlerin yerleştirilmesi yönünde bir söylem geliştirmektedir.[3]

Sanayileşmenin sağladığı güçle Batı kapitalizmi, küresel bir ideoloji olarak liberal ve demokratik düzen fikrinin dünyaya yayılmasını sağlamış, liberal düşünce karşısına çıkan faşist ve komünist ideolojiler ise devamlılık sağlayamayarak çökmüştür. Komünizmin çöküşü, Fukuyama'nın ‘Tarihin Sonu mu?' adlı tezini Huntington'un ‘Medeniyetler Çatışması' düşüncesiyle karşı karşıya getirmiştir. İslam ise her iki düşünürün tezleri doğrultusunda farklı iki değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Fukuyama tarafından tehlikesiz bir unsur olarak düşünülen İslam, Huntington tarafından gelecekteki çatışmaların kaynağı olarak değerlendirilmiştir. 11 Eylül 2001 Dünya Ticaret Merkezine yapılan saldırı, karşıt ideolojide iki düşünürü İslam konusunda yeniden düşünmeye sevk ederek, süreç içerisinde Fukuyama'nın Huntington'un görüşleriyle paralellik gösteren fikirleri benimsemesine neden olmuştur.[4]

Francis Fukuyama'nın “Tarihin Sonu” başlıklı makalesini yazmasından ve insanlığın toplumsal ve siyasal evriminin sona erdiğini ilan etmesinden bu yana on altı yıl geçti. Bu on altı yıl boyunca yaşananlar, liberalizmin savunucularını da kapsayan geniş bir düşünce yelpazesinde yer alan herkese en azından tarihin sona ermediğini, insanlığın eşitlik ve adalet arayışının tükenmediğini göstermiş olmalı. Öyle ki, Fukuyama'nın ünlü yazısının ortaya çıktığı 1989 yazından bu yana gerçekleşen ve hiçbir tarih yorumcusunun kayıtsız kalamayacağı olaylar tarihin sona erdiğine ilişkin tartışmaları gündemin çok gerilerine itti. Bununla birlikte, Fukuyama'nın Marksizm'e ve onun tarih teorisine, çoktan tarihe mal olmuş reel sosyalizmin kusurları temelinde yönelttiği eleştiriler canlılığını korumakta ve liberal dünya görüşünü savunanlar tarafından sürekli tekrarlanmaktadır.[5]

1990'da Soğuk-Savaşın bitimi üzerine “liberal demokrasi-serbest pazar-birey” ilişkisinin ortaya çıkacak evrensel siyasi, ekonomik ve kültürel kodunu yaratacağı, ve bu anlamda “tarihin sonu dönemine” girdiğimiz önermesini yapan Francis Fukuyama'nın öngörülerinin tam tersine, yaşadığımız son on beş yıl, kültürel kimlik talepleri ve çatışmaları ekseninde oluşan, giderek güçlenen ve dünya siyasetinin işleyişine damgasını vuran “farklılıkların yaşama geçirilmesi ve tanınması” mücadelesini içermiştir. Bu bağlamda da, dinsel, etnik, kültürel, cinsel v.b. temellerde ortaya çıkan kültürel kimlik taleplerine ve çatışmalarına gönderim yapmadan yaşadığımız dünyayı anlamamız, ve aynı zamanda bu taleplere ve çatışmalara uzun dönemli kalıcı çözümler bulmadan istikrarlı ve güvenli bir dünya düzeni olasılığından konuşmak, artık olanaksızdır. Bugün kültüre kimlik olgusuna, yaşadığımız dünyada, “sistem-kurucu ve sitem-dönüştürücü bir toplumsal gerçeklik” olarak yaklaşmak gereksinimi içindeyiz. Bir toplumsal gerçeklik olarak kültürel kimlik olgusu ve yarattığı tanınma siyaseti, yaşadığımız dünya içinde, ikincil öneme sahip, etkileri marjinal, siyasi ve ekonomik alanların gölgesinde yaşayan, ve bu alanların bir türevi olarak ortaya çıkan ve hareket eden bir oluşum olarak ele alınamaz, ve ele alınmamadır. Aksine, kültürel kimlik olgusuna ve tanınma siyasetine, sistem-kurucu ve sistem-dönüştürücü bir toplumsal gerçeklik olarak yaklaşmak, istikrarlı ve güvenli bir dünya düzeni olasılığı için bu olguyu anlamak ve ürettiği siyasete uzun dönemli kalıcı çözüm üretmek gereksinimi içindeyiz.[6]

Sovyetler birliğinin çöküşüyle birlikte mevcut küresel yapıyı analiz etmeye çalışan politik teorisyenler, “Ulus devlet bitmiştir; yeni dünya düzeninde ulus devletin yeri yoktur, bu model miadını doldurmuştur” [7] şeklinde özetlenebilecek görüşlerine karşılık, 20. yy ve günümüzün önemli düşünürlerinden ve “Tarihin Sonu” adlı kitabıyla ünlenen Francis Fukuyama, öncelikle yorum yapmayı yeğlememiş, 11 Eylül saldırısının ardından ise “Devlet İnşası”6 adlı kitabında, devleti geri çekmenin çözüm olmadığını bilakis terör ve yoksulluk gibi küresel sorunların güçlü bir devletçi yapının sağlanmasıyla aşılabileceğini belirtmiştir.Bu düşüncesini küçük ama aktif devlet olarak modellendiren Fukuyama, ülkeleri devlet fonksiyonlarının etkinliği ve devletin gücü ölçütlerine göre sınıflamış, söz konusu sınıflamada ise ABD yi “fonksiyonları dar ama güçlü devlet” olarak gösterirken, Fransa'yı “hem fonksiyonları yaygın hem güçlü devlet” olarak ilan etmiştir.Ülkemizi “fonksiyonları yaygın ama güçsüz ülke” sınıfında gösteren Fukuyama, ideal model için fonksiyonları dar ama güçlü devlet retoriğinin uygun olduğunu iddia etmiştir.Ünlü düşünürün bu konudaki düşüncelerinin dayanak noktasını 11 Eylül saldırıları ve sonrasındaki politik konjonktürün oluşturduğunun aşikar olduğundan hareketle, bugün için 11 eylül sonrası dünyada yaşamakta olduğumuzu söyleyebiliriz. Bugünün doğasını 11 eylül sonrası dünya olarak tanımlamamızı olanaklı kılan ve destekleyen değişim ve dönüşümlerin yanında yeni bir dönemin doğmadığını, bu anlamda da 11 eylül terörünü bir milat olarak ele almamamız gerektiği sonucunu da çıkarabiliriz. Ancak aynı zamanda küresel politika ve devletler arası dengenin ciddi bir değişime uğradığının da altını özenle çizmeliyiz. Bu değişimin yapısal ve uzun vadeli oluşu ise günümüz dünyasının 11 Eylül sonrası dünya olduğunu iddia etmemizi destekleyici bir kanıt olarak önümüzde durmaktadır.[8]

Francis Fukuyama, bu makalesinde şunları söylemektedir:

"Batı'nın ya da Batı düşüncesinin zaferi, her şeyden önce Batı liberalizmine alternatif olduğu varsayılan sistemlerin büsbütün tükenmesi olayında kendisini göstermektedir. Geçtiğimiz son on yıl içerisinde, dünyanın iki büyük komünist ülkesinin entelektüel ikliminde yadsınamayacak değişiklikler yaşandı ve bu iki ülkede de önemli reform hareketlerinin başladığı gözlendi. Fakat bu olgu, yüksek politikalar boyunca uzanmakta ve aynı zamanda Çin'in kasaba ve kentlerinde köylü pazarlarının ve renkli televizyonların yaygınlaşmasında; Moskova'da geçen yıl, kooperatif lokantalarının ve büyük giyim mağazalarının açılmasına; Japonya'daki süpermarkatlerde tiz bir sesle Bethoven müziğinin çalınmasına ve Prag'dan Rangun'a ve Tahran'a kadar rock müzik parçalarının ilgi ve coşkuyla dinlenmeye başlanmasına yansıdığı gibi Batı'nın tüketim kültürünün engellenemez bir şekilde yaygınlaşmasında görülebilmektedir."

Fukuyama'ya göre; bu olup bitenler sadece herhangi bir ideolojinin başka bir ideoloji karşısındaki zaferini değil, Batı'nın, Batı ideasının bütün diğer "dünyalar" karşısındaki ezici galibiyetini işaret etmektedir. Bu sebepten dolayı olup biten hâdiseler, soğuk savaş döneminde veya savaş sonrası dönemin herhangi bir evresine değil, tarihin bizzat kendisine nokta koymaktadır. İnsanoğlunun ideolojik evrimi artık en son noktasına ulaşmış ve Batılı liberal demokrasi, nihaî yönetim ve yaşama biçimi olarak evrenselleşmiştir.[9]

Globalleşen ve dolayısıyla küçülen dünyamızı derinden etkileyen New York'taki terör olayının gerçekleştirildiği 11 Eylül 2001 sonrası tüm dünyayı saran ortak bir retorik şöyle seslenmekte: “Artık hiçbir şey bundan böyle eskisi gibi olmayacak.” Bu söylem, birkaç yıldır unutulmaya başlanmış olan bir tezle birlikte tekrar gündeme geldiğinde, tüm insanlık için korkutucu bir anlam kazanmaktadır. Bu tez, Samuel Huntington'un “Medeniyetler Savaşı, Kültürler Savaşı” tezidir. Zira “11 Eylül” olayı Huntington tezi doğrultusunda bir Hristiyan-slam çatışmasının başlangıcı olarak yorumlanırsa, insanlık tekrar 1000 yıl öncesinin, haçlı seferleri döneminin felâketine dönme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Umuyor ve diliyoruz ki, insanlık böyle bir tabloyla karşı karşıya gelmesin.

Bu felâket tablosuna, Huntington tezine karşılık başka bir tez, yine Amerikalı bir filozof olan Francis Fukuyama'nın “Tarihin Sonunun Geldiği” tezi, kanaatimizce geleceğin dünyasını nispeten daha gerçekçi olarak yansıtmaktadır. 1989 yılında ortaya konan Fukuyama tezi muhakkak ki kelime anlamında anlaşılmamalıdır. Zira bu dünyada insanlar yaşadıkça tarih devam edecektir ve insanlar yaşadıkça tarihin sonu gelmeyecektir.[10]

Francis Fukuyama, Tarihin Sonu ve Son İnsan kitabı ile siyaset bilimi yazınının ve tartışmalarının en popüler aktörlerinden biri olmuştur. Fukuyama, Güven'in önsözünde; Tarihin Sonu ve Son İnsan kitabındaki tezlerini, “ekonomi hakkındaki” bu kitabında da devam ettirdiğini vurgular ve kitabına “21. yüzyıla yaklaştıkça, dünyanın her tarafında politik ve ekonomik kurumlar giderek birbiriyle aynı noktada buluşuyor. Aralarındaki farklar hızla ortadan kalkıyor.” cümleleriyle başlayarak önsözdeki ifadelerini doğrular. Fukuyama, kitabının rekabet üzerine hazır reçeteler sunan bir çalışma olmadığını; “daha çok, ekonomik yaşamın modern hayatı nasıl yansıttığı, şekillendirdiği ve temelini oluşturduğunun anlatısı” olduğunu belirtmekle birlikte kitap okunduğunda ekonomi-modern yaşam bağlantısına ilişkin bir tartışmaya girişilmediğini görürüz. Yazar, bu kitabında toplumlardaki örgütlenme ölçeğini “güven” temelinde değerlendirmekte; toplumları “yüksek güvenli toplumlar” ve “düşük güvenli toplumlar” olarak ikiye ayırmakta ve örnek toplumlar temelinde incelemektedir.[11]

Fukuyama, temel çalışması "Tarihin Sonu ve Son İnsan" başlıklı kitabında bir bölümü popülerleşmiş tezlerini yeni bir siyaset felsefesi yorumu olarak öne sürdü. Bu kitap, özetle Hegel'e dönüş ve tepetaklak edilen Marks olarak nitelenebilir. Hatta Fukuyama'nın zekice bir ironiyle Marks'tan Hegel'in intikamını almaya soyunduğunu da söyleyebiliriz. Zira Marks, “Ben Hegel'i ayakları üstüne diktim.” demekteydi. Şimdi Fukuyama, “Hegel'e ve kendisinin kabul görme mücadelesi olarak adlandırdığı materyalist olmayan tarih anlayışına başvuracağım.” diyor. Aslında ayrıntılı bir inceleme yapıldığında Fukuyama'nın Hegel dışındaki referanslarına da ulaşılacaktır. Kendisinin özellikle andığı Kant, Hegel, Kojeve dışında, burada Platon, Aristo, Bacon'a da değinmeliyiz. Aristo, Platon, Bacon, Kant, Hegel, Kojeve, Fukuyama'yı besleyen temel felsefi kaynaklardır. Aşağıda zaman zaman bu kaynakları yorumlamaya çalışacağız. Şimdi şu vurguyu yapmak daha önceliklidir: Fukuyama'ya kadar gelen zincir, felsefe tarihi açısından, Avrupa merkezci tarih ve kültür anlayışının yapı taşları durumundadır. Gerek Fukuyama, gerek Huntington, yer yer bu filozofları da çarpıtarak, onların ürünlerine seçmeci, pragmatik, amaçlı-önyargılı yaklaşarak; fakat ustaca bir yorumla pozitivizmin, rasyonalizmin, idealizmin sentezlendiği anti-materyalist bir düşünce geleneğine dönüştürmeyi başarıyorlar.[12]

Hegel'in söylediklerinin özeti, Kojeve'nin şu cümlesidir: Kabul görme sorunu nihai olarak çözüldüğü ve efendiyle uşak ilişkisinin yerine evrensel ve eşit görme geçtiği için tarihin sonu gelmiştir. Fukuyama ve Kojeve, bütün tarihin aslında bir kabul görülme arzusu tarafından yönetildiğini ileri sürerler. Şimdi kapitalizm kendisini kesin olarak kabul ettirdiğine göre tarih bitmiştir. Gerçi Fukuyama, kitabının 362. sayfasında Hegel'in “çalışan köle 1) özgürlük fikrinin, 2) bu fikrin mücadelede gerçekleşmesinin bilincine varır. Bu nedenle insan başlangıçta her zaman efendi ya da köledir; tarihin sonundaki tam insan ise hem efendi hem köledir” yorumuna katıldığını belirtmekle kendi kendisiyle çelişir. Zira insanın hem her ikisi, hem de hiçbiri olduğu bir tarihin sonundan söz edilmektedir ki, burada “liberal demokrasi”nin bütün toplumu özgür ve eşit kıldığı yönündeki önerme belirsizleşmektedir. İşte bu belirsizlikte de Kant'ın idealist kuşkuculuğunu ve postmodernizmin temeli olan düalist bilinemezciliğin izlerini görmekteyiz. Bilindiği gibi auro merkezci aydınlanma filozofları, dünyayı yaşamdan hareketle değil, kavramlardan hareketle tanımlıyorlardı. Nouslogos (düzenleyici akıl) kavramında ifadesini bulan bir özdeşlikle usçuluk ve aydınlanma birbiriyle örtüştürülmüş oluyordu. Aydınlanma idollerinden Kant, tek yönlü ussalcılıktan bir kültür paradigması oluşturdu ve nihayet tanrılaştırdı. Nouslogos, en nihayetinde bir tanrı oluyordu zaten. Fakat tam da burada en güçlü eleştiri de bizzat Kant'ın kendi teorisinde meydana geldi: Bilinemezcilik… Kant, usun sınırlarını çizdi, o sınırın ötesini bilinemez alan olarak tarif etti, böylece pozitivizmin temellerini attı. Bu, nesnenin kendinde olanını bilemeyiz, yansısını biliriz demek oluyordu. Böylece evrene ve her bir parçasına yönelik kavrayış, mantık ile algı arasına sıkışıp kaldı. O yüzden Batı aydınlanmacılığında usçuluk, katı ve soğuk bir rasyonalizm olarak adeta bir kader gibi algılanageldi. Bugün Fukuyama'nın liberal demokrasi olarak ifade etmeyi tercih ettiği burjuva sistemin YDD'si, sonuç olarak mutlak bir Nouslogos'tur. Yine de, Fukuyama'nın görüşlerini bu eklektik ve çelişkili tarafına bakarak dikkate almamak doğru olmayacaktır. Zira Tarihin Sonu ve Son İnsan, anti-marksizmin ve karşıdevrimin günümüzdeki en etkili ideolojik yapıtıdır ve anafikri -kitabın eklektik örgüsünün altında kalmayacak- derecede sarihtir: Kabul görme sorunu, binlerce yıllık insanlık tarihinin merkezi politik sorunu olarak görülebilir.

Fukuyama, “din ve milliyetçilik, gelenek ve görenek, ahlaki kurallar örgüsü (geniş anlamda kültür), başarılı demokratik politik kurumların ve serbest piyasa ekonomisinin oluşmasının önündeki engellerdir.” diyerek Huntington'un teorisine alan açıyor. Ama Huntington'un referansları da, oldukça zengindir. Özellikle Belçikalı Henry Prienne'nin Muhammed ve Şarlman (1939) adlı incelemesinin Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması (1996) başlıklı kitabına ışık tuttuğu açıktır. Yine İngiliz Toynbee'nin "Meydan Okuma ve Karşı Koyma" başlıklı çalışmasının ilham verici olduğunu da biliyoruz. Huntington'un tezi, Fukuyama'nın felsefi çalışmasını jeo-kültürel açıdan tamamlamakta ve özetle şunu söylemektedir:

  1. Günümüzün temel çelişkisi medeniyetler arasındadır. Dünya siyasetinin dengeleri, kültürler arasındaki çatışmaya göre şekillenecektir.
  2. Temel medeniyet alanları Çin ve çevresi, Japon, İslam, Hint, Slav Ortodoks, Latin Amerika, Afrika olarak sıralanabilir.
  3. Dünya haritasının stratejik bölgelerinde "bölünmüş ülkeler" vardır. Bunlar, Meksika, Türkiye, Yugoslavya, Güney Afrika, Keşmir, Rusya'dır.
  4. Batı kültürü, Asya kültürünün tehdidi altında kendini askeri ve siyasal açıdan korumakla yükümlüdür.

Aslında Fukuyama ve Huntington'un bütün tezi, emek-sermaye çelişkisinin reddi üzerine kuruludur. Çıkış noktası sınıf gerçeğinin gizlenmesi amacına bağlı bulunan bu teoriler, çok değişik kanallardan derlenen, aktarılan bilgilerle süslenerek muazzam bir kafa karışıklığı yaratmakta ve gizlediği olguyu gizlediğini bile okura hissettirmeyebilmektedir.[12]

Bugün, somut dünyanın, insan yaşamının her formu, teknik ve doğal çevrenin her dönüşümü bir olasılıktır ve bu olasılığın yörüngesi tarihseldir. Bugün, dünyayı cehenneme çevirme yeteneğine sahibiz ve bu yolda da iyi gidiyoruz. Ayrıca, onu, cehennemin karşıtına çevirme yeteneğindeyiz de. Bu, ütopyanın sonu yani belirli sosyo-tarihsel olasılıklardan vazgeçme anlamında ütopya kavramını kullanan fikirler ve kuramların çürütülmesi anlamına gelecektir. Bu, insansal bir toplum ve onun çevresi için yeni olasılıkların artık eskinin devamı olarak ya da onlarla aynı tarihsel süreklilikte bile var olarak düşünülemeyeceği anlamında "tarihin sonu" olarak da anlaşılabilir. Daha doğrusu, bu olasılıklar tarihsel süreklilik ile bir kopmayı varsayar; özgür bir toplum ve hala özgür olmayan toplumlar arasında, Marx'a göre tüm önceki tarihi insanlığın tarih öncesi haline getiren niteliksel bir farklılığı varsayar.[13]

Fukuyama tarihin sonunu, dünya genelinde liberal demokrasi ve pazar ekonomisinin temel kurumları etrafında birleşme olgusu olarak tanımlar. Bu tanımlama çerçevesinde, “burjuva liberal demokratik toplum” insanın tarihsel evrimi sonucunda erişilen en yüksek noktadır.7 Güven'in farklı bölümlerinde açık veya örtülü olarak “tüm gelişmiş ülkelerin liberal-demokratik politik kurumları benimsediği ya da benimsemeye çalıştığı aynı zamanda bir çok ülkenin pazar ekonomisine yöneldiği ve küresel kapitalizmin işbölümüne uyum sağladığı” belirtilmekte; liberal ekonomi ve liberal politik kurumların insanlığın son noktası olduğunu vurgulanmakta ve tarihin sonu tekrar tekrar ilan edilmektedir. Kitap da “teknolojinin ateşlediği kapitalizm, yarattığı olağanüstü zenginlikle evrensel ve eşit haklara dayalı liberal rejimin serpilmesine hizmet ediyor” gibi sav söz cümleciklerine de rastlanabilmektedir.

Fukuyama, kültürel farklılıkları homojenleştiren ve onları “modernite” doğru iten “Tarih” diye bir şeyin olduğunu; ekonomik rasyonalizasyon ve gelişme sürecinin, toplumları modernliğe doğru belirli standart hatlar boyunca ivmelendiren son derece önemli bir sosyal güç olduğunu belirtir. Fakat ekonomik rasyonalitenin etkinliğinin sınırlı oluşundan ötürü modernliğin karakteri hiçbir zaman tamamıyla bir örnek olmayacaktır.[11]

Francıs Fukuyama`nın “Liberal demokrasi”yi tarihin sonu olarak gören yaklaşımı, ilk zamanlar çok tartışılmakla birlikte, destek bulmamıştır.[14]

Fukuyama ve Huntington'da İslam

Arş. Gör. İsmail Öz

1989 yılında Sovyet uydusu Doğu Almanya'yı Batı'dan ayıran Berlin duvarı, bir yıl sonra gerçekleştirilecek birleşmenin habercisi olarak yıkılır. 1991'de ise Batı sisteminin en büyük rakibi olan Sovyetler Birliği, komünist yönetimi altındaki devletlerin teker teker ayrılmalarının ardından varlığını sürdüremeyerek parçalanır. Fukuyama'nın “Tarihin Sonu mu?” adlı makalesi de doğu Avrupa'nın yaşadığı bu gelişmeler esnasında yayınlanır. Yazısında Fukuyama Batı'nın liberal, demokratik ve ekonomik sisteminin tekliğini, yani evrensel bir değer gibi dünyanın her yerinde kabul gördüğünü ve bu sisteme geçmek için ülkelerin ciddi olarak girişimlerde bulunduğu görüşlerini ileri sürer. Liberalizme alternatif seçeneklerden biri olarak düşünülen İslam ise bu yazı içerisinde tehditkâr bir nitelik olarak değerlendirilmez. Çünkü Fukuyama'ya göre İslam'ın sunduğu teokratik devlet modelinin, yalnızca Müslüman olan toplumlara hitap edecek olması, dünya üzerinde hissedilebilir değişikliklere yol açmaz.[15]

Fukuyama'nın ses getiren bu makalesindeki öngörülerine karşı çok sayıda yazı yazılır. Ancak bunlar arasında belki de en tatmin edici ve ilgi çekeni, dört yıl sonra vatandaşı Samuel P. Huntington tarafından yazılanı olur. Huntington sonradan kitap haline dönüştürdüğü “Medeniyetler Çatışması” adlı makalesinde ekonomik anlamda liberalizmin rakipsiz kalmış olabileceğini, ancak bu sefer de kültürel olarak ülkeler veya coğrafyalar arasındaki farklılıklardan dolayı, şimdilik dinmiş gibi görünen çatışma(lar)ın gelecekteki kaçınılmazlığını vurgular. Ona göre “Batı'nın evrenselcilik taslaması, gittikçe artan ölçüde diğer medeniyetlerle, özellikle Çin ve İslam'la, çok ciddi çatışmalara neden olmakta” [16] dır. Huntington dahil olduğu Batı uygarlığının ekonomik ve siyasal olarak daha başarılı olduğundan bahsederek, Müslüman toplumların geleceklerinin karanlık olduğu varsayımında bulunur.[17] Dahası 20. yüzyıla gelindiğinde İslam ve Batı uygarlığı arasında baş gösterecek kültürel çatışmaların nedenlerini sıralar: Müslüman toplumların nüfus artışı, bunun sonucunda ortaya çıkan işsizlik, işsiz Müslümanların başarısızlıkla sonuçlanan Batı'da yeni bir hayat ve iş kurma çabaları ve olumsuz sonuçlar neticesinde ötekini suçlayan bir tutum içerisinde aşırı cemaat yapılarına eklenmeleri.[18]

Fukuyama, Huntington'un bu karşıt teorilerine yönelik olarak ilk kez “Güven, Sosyal Erdemler ve Refahın Yaratılması” adlı eserinde değinir. Bu çalışmasında Fukuyama kültürel farklılıkların günümüzde giderek büyük önem kazandığını yadsımaz, ancak bu farklılıkların Huntington'un öngördüğü gibi zorunlu bir çatışmaya da yol açacağı yönündeki varsayımı inkâr eder. Aksine Fukuyama farklı kültürlerin etkileşiminden doğan rekabetin, yaratıcı çözümler üretecek değişimlere yol açacağına inanır.[19]

11 Eylül saldırılarından sonra Fukuyama'nın görüşlerini dile getirdiği ilk makalesi, “Hala Tarihin Sonundayız”da önceki görüşlerinin arkasında durduğu görülür. Yaşadığı zaman içerisinde de baskın gelmeye devam edecek olan siyasal sistemin, liberal demokratik sistem olduğu sözleri bu yazıda tekrarlanır.[20] İslam ise demokratik batı siyasetinin ve kültürel değerlerinin yavaş yavaş batılı olmayan toplumlarca kabul gördüğü bir zamanda, modernliği tamamıyla reddedecek kişileri ortaya çıkaran tek sistem olarak itham edilir.[21] Ancak Fukuyama terörist faaliyetleri gerçekleştiren kişilerin azınlık, aşırı dinsel bir cemaatin üyeleri olmaları sebebiyle, yapılan saldırıların bütün İslami topluluklarca kabul görmüş bir onaylamayla gerçekleştirilmiş olduğunun düşünülmemesi gerektiği üzerinde vurgu yapar.[22]

Bu yazısından bir ay sonra kaleme aldığı “Hedefleri: Modern Dünya” başlıklı yazısında Fukuyama, İslam'ın modernlikle sorunları olan tek dünya kültürü olduğu vurgusunu yeniden tekrarlar.[23] Ancak bu yazıda aşırı dinsel grupların gerçekleştirdiği eylemlerin nedenlerinin sorgulandığı görülür. Fukuyama'ya göre Batının devlet siyasetinin laik olması, kadın hakları, cinsel özgürlük ve farklı inançları aynı potada eritebilmesi aşırı İslami gruplarca hedef seçilmesinde etkilidir.[24] Çünkü İslami toplumlarca, özellikle Orta Doğu ülkelerince, modernleşme sürecinin kendi bünyesinde meydana getirdiği sorunların kaynağı olarak Batı görülmüş ve eski soyut dinsel söylemlere yönelinmiştir.[25] Fukuyama bu yazısında Huntington'un söylemlerinde yer alan İslam'ın geleceğinin karanlık olduğu söylemine benzer olarak, petrol zengini Arapların sanayi toplumu oluşturma çabalarının olmadığı ve bunun yerine fanatik İslamcıları destekleyen bir tutum içinde olduklarını belirtir.[26]

Huntington'un medeniyetler çatışması öngörüsü Arnold Toynbee'nin büyük uygarlıkların ancak bir meydan okumayla karşılaştıklarında ve buna karşı koyabildiklerinde geliştiklerini iddia ettiği, “Meydan Okuma ve Karşı Koyma” tezine dayanır.[27] Ona göre Sovyetlerin yıkılmasıyla rakipsiz kalan Batı uygarlığı gevşeyip, çökme tehlikesiyle karşı karşıyadır.[28] Kendi ülkesi Amerika Birleşik Devletleri de sahip olduğu kültürel çeşitlilik ile bu tür bir tehlikenin içindedir. Huntington'un bu şekilde düşünmesi, ülkesi Amerika'da edindiği gözlemleriyle ikna olunmuşluk taşır. “Biz Kimiz?” adlı eserinde farklı kültürel yapılardan gelen göçmen vatandaşların ABD ile tam olarak bütünleşemediklerini, ilk eklenim yerleri olan gettolar aracılığıyla geldikleri ülkelerin kültürel kimliklerini alt ulusçuluk biçimlerine dönüştürdüklerini belirtir.[29] Huntington için böylesi bir durumun tehlikesi açıktır. Ona göre “Amerikan ulusal kimliği, onu alttan çökertecek olan çok kültürlülük” [30] ile karşı karşıyadır. Huntington'un böyle düşündüğü bir anda 11 Eylül saldırıları kurtarıcı vazifesi görür. Ernest Renan'ın dediği gibi “ortak acı, sevinçten daha birleştiricidir. Milli hatıralar arasında yaslar zaferlerden daha makbuldür. Zira yas görev yükler, ortak çabayı emreder.” [31] Böylesi bir saldırıyla birlikte Amerikalıların ulusal kimlik duyguları ve Amerikalı olma üst kimliği canlanma imkânı bulur.[32] Ve bu noktada Huntington can alıcı soruyu sorar: “Amerikalılar… tehdit altında olmadıkları zamanda aynı başarıyı sürdürebilecekler mi?” [33] Sorunun, geleceğe dönük olarak ötekilerin de var olması gerektiği doğrultusundaki kararlılığı ve terörist eylemleri gerçekleştirenlerin Müslüman olmasından ötürü, İslam'ın Batı için komünizmden sonra yeni bir tehlike olarak hedeflendirilmesine neden olur.

11 Eylül saldırılarından sonra Bush yönetimi Afganistan ve Irak'taki tutucu yönetim biçimlerini yıkacak bir rejim değişikliği siyasetini, dış politika gündeminin odağına yerleştirir.[34] Yapılan eylem, savaş gücüyle yıkılacak olan siyasi kurumların yerine, Batılı tarzda ve kukla yönetim biçimlerini koymak olur. Fukuyama tarafından devlet inşası olarak tanımlanan bu iş, “yeni idari kurumların yaratılması ve var olanlarının güçlendirilmesi” [35] olarak tanımlanır. Fukuyama'nın kültürel rekabetin olumlu olduğu yönündeki düşünce çizgisi, farklılık oluşturan devletlerin Batı'nın liberal demokratik çizgisinin dışına çıktığı durumlarda dış müdahaleler aracılığıyla yapılandırılmaları yönündeki görüşleriyle artık sapma gösterir. Böylece Fukuyama'nın Batı'nın liberal ve demokratik özelliğini, olması gereken en iyi siyasal tutum göstergesi olarak kabul etmesi onu, Huntington'un düşünceleriyle uzlaşır hale getirir.

Tüm bunların tartışıldığı noktada Türkiye, laik yönetim anlayışıyla Batı'yla uyumluluğa sahip olduğunu vurgulayan ve Batı tarafından kendisine atfedilen ılımlı İslam adı altında takdir toplasa da, aynı şey geride kalan İslam ülkeleri için de düşünülebilir miydi sorusuna Fukuyama, “bu son derece olasılık dışıdır” [36] diyerek cevap verir.

Sonuç olarak, 21. yüzyıla geldiğimiz şu anda, ulusal birlik ve Amerikalı olma duygusunu yitirmiş bireylerin artış gösterdiği ABD, sahip olduğu heterojen nüfusu tek bir bütün içinde tutmanın en temel kaynağı olarak, Huntington'un teorilerinde yerini bulan meydan okumalara karşı koymakta görmüştür. Afganistan ve Irak Savaşı meydan okumalara karşı verilen birer cevap olarak, Amerikan'ın zaafa uğramış ulusal kimlik krizini yeniden kazanmasında önemli işlevler sergilemesine vesile olmuş ve gelecekte de ulusal kimlik duygusunun pekiştirilmesi açısından bu savaşların kaçınılmazlığına işaret etmiştir.

Fukuyama ise saldırılar sonrasında ortaya koyduğu, demokrasi dışı düzlemlerin liberal bir çizgiye getirilmesi düşüncesinin peşinde, İslami toplumların terörü destekleyici tutumlarını engellemeye yönelik inşa süreçlerine yönelerek, Huntington'un çatışmacı yaklaşımını liberalizmin tekliğini devam ettirmeye yönelik olarak kendine tekrar uyarlamıştır. Ve diyebiliriz ki Fukuyama ve Huntington'nın karşıt tezleri, yaşanan savaşlar ve sonrasında ki inşa süreçleriyle iç içe geçmiştir. Huntington'un çatışmalara dayalı yeni dünya düzeninin kurulması, Fukuyama'nın batıya uyumlu devlet inşası, Amerikalı her iki yazarın da hararetle savunduğu liberal demokratik yönetim anlayışının mutlak egemenliğini ve bunun sürekli taşıyıcısı olarak kendini ötekilerden ayıran Batı'nın üstün olma düşüncesini sürdürmeye yönelik görüşler olarak ortak paydayı buldukları görülür.[4]

Sonraki Sayfa >>




Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36742021 ziyaretçi (102825364 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.