Fuzûlî'nin Su Kasidesi'nin Şerhi ve Açıklaması
 

Fuzûlî'nin Su Kasidesi'nin Şerhi ve Açıklaması

İmam Hatip Liseleri İçin Performans Ödevi

Bu yazı, ziyaretçilerimizden gelen istek üzerine hazırlanmıştır. Siz de merak ettiğiniz ve siteye eklenmesini istediğiniz konuları "iletişim formu" ya da sağdaki "Aradığınız konular" başlığının hemen altındaki link yoluyla bize ulaştırabilirsiniz.

1. Saçma ey göz eşkten gönlümdeki odlara su
Kim bu denlü duduşan odlara kılmaz çare su

Ey göz, gönlümdeki ateşlere gözyaşlarından su serpme
Çünkü, böylesine tutuşan ateşlere su fayda etmez.

Açıklaması:Beyti daha iyi anlayabilmek için Peygamber Efendimiz'le Hz. Âişe anamız arasında geçen şu diyaloga kulak verelim: Hz. Âişe anlatıyor: "Ey Allah'ın Resulü!" dedim, "verilmemesi caiz olmayan şey nedir?". "Su, tuz ve ateş!" buyurdular. Ben tekrar: "Ey Allah'ın Resulü dedim. Evet suyu anladık öyledir, ama tuz ve ateş niye öyledir?" dedim. Şu cevabı verdi: "Ey Humeyrâ! Kim (isteyene) ateş verirse, bu ateşin pişirdiği her şeyi tasadduk etmiş gibi sevap kazanır! Kim de tuz verirse, o da bu tuzun tatlandırdığı her şeyi tasadduk etmiş gibi olur. Kim su bulunan yerde bir Müslüman'a bir içimlik su içirirse sanki bir köle âzâd etmiş gibi olur, suyun bulunmadığı yerde içirirse, onu ihya etmiş gibi olur."

Daha şiirin ilk beytinde bir tezatla buluşturuyor şair bizi: Ateş ve su. Ateş şiddetli bir arzunun, su ise arzu duyulanın sembolüdür. Buna göre şair o kadar büyük bir arzu ateşiyle kavrulmaktadır ki değme sular onu söndüremez. Ateş, şairin içinde yaşadığı coğrafyanın bir özelliğidir. Su ise onu ferahlatacak, serinletecek her türlü çâre, derman olarak düşünülebilir. “Ey göz! Gönlümde yanan ateşlere gözyaşından su saçma; çünkü böyle tutuşan ateşlere su fayda etmez.” diyor ilk beyitte şair. Gözlerinden akan yaşları çok şiddetli görüyor belli ki. Çünkü oradan gelen su ile bir yangını söndürmeye çalışıyor. Gerçi yangın da ondan daha şiddetli. Öyle ki gözyaşından gelecek sular söndürecek gibi değil. Gönüldeki ateş, aşk ateşidir. Maddî bir ateş değil. Mecnunca bir sevdaya tutulan âşığın mizacı da ağlamaktır. Aslında gözyaşı ile gönül ateşi tezat gibi görünse de ikisi de aynı duygunun –aşkın- sonucudur. O yüzden birinin diğerine derman olacak durumu da söz konusu olamaz; çünkü her ikisi de aynı menşe’den kaynaklanıyor. Yani çıkış noktalarında tezat olmadığı için birbiriyle ünsiyet hâlindeler. Bir başka deyişle ikisi birbirinden derman arıyor; ancak ikisi de yardıma muhtaç. Öte yandan Fuzûlî, gözlerine “Su saçma!” emrini veriyor ki bu da gönlündeki ateşin sönmesini istemediğine işarettir; çünkü bu ateş Peygamber sevgisiyle yanan bir ateştir. Şiirde anâsır-ı erbaa’da geçen ateş, toprak, su ve havanın hepsine yer verilmekle beraber, şiirde özlenen asıl unsur su; ikinci olarak da havadır. Buna göre Fuzûlî’nin mizacının “su”ya meyilli olduğu söylenebilir.

2. Ab gûndur gûnbed-i devvâr rengi bilmezem
Ya muhit olmuş gözümden gûnbed-i devvâre su

Bilmiyorum, dönen gökkubbe mi su rengindedir,
Yoksa gözyaşlarım mı gökyüzünü kaplamış?

Açıklaması: Ağlamak, âşığın mizaçlarındandır. Bu beyitte de şair çok ağladığını, öyle ki ağlamaktan, her tarafı su renginde gördüğünü ifade ediyor: “Bilmiyorum, gökyüzü mü su rengindedir, yoksa göz yaşlarım mı gökyüzünü kaplamıştır.” İnsan, psikolojisi icabı kendi iç âleminde olup bitenleri dış dünyadaki nesnelere yükleyebilir. Şair iç dünyasındaki ağlamaklı hâli dış âlem için düşünüyor ve görüyor. Böyle düşünmeyi tetikleyici unsurları da göz ardı etmemek gerekiyor. Meselâ gökyüzünün mâviliği şairde hemen “su” çağrışımı yapıyor. Burada bir mübalâğa söz konusudur. Fuzûlî çok ağladığını ifade etmek için gözünden akan yaşların gökyüzünü kapladığını söylüyor. Gökyüzünün neden mavi olduğunu bilmez gibi görünerek tecâhül-i ârif sanatı yapıyor.

3. Zevk-i tiğinden aceb yoh olsa gönlüm çak çak
Kim mürûr ile bırağur rahneler divâre su

Kılıç gibi bakışlarının etkisiyle gönlüm parça parça olsa şaşma,
Çünkü; su duvardan aka aka yarıklar oluşturur.

Açıklaması: Şair, bu beyitte sevgilinin bakışlarının kendi gönlünde kılıç gibi yaralar açmasından zevk aldığını söylüyor. Şair sevgilinin bakışlarını, yaralayıcılık bakımından, tîğa yani kılıca benzetmiştir. Sevgilinin bakışlarının gönlünü parça parça etmesinin tabii bir şey olduğunu ikinci mısrada gösterdiği örnekle ispatlamaya çalışmıştır. Nasıl ki akarsu aktığı yerde yarıklar bırakıyorsa bu da onun kadar normal bir şeydir. Burada “çak çak” ikilemesiyle aynı zamanda kılıcın çıkardığı sesi yansıma olarak kullanmıştır. Beyitte dikkat edilecek bir husus da “kılıca benzetilen bakışların yaralayıcılığındaki zevk”tir. Bu yaralayıcılık aşığın hoşuna gitmektedir, şair bundan zevk almaktadır. Zaten Fuzûlî’nin aşka bakışı da böyledir. Sevgilinin kılıcı aşığa su gibi aziz gelmektedir. Su – kılıç ilişkisi de önemlidir burada. Çelik su ile dövülür ve kılıç haline gelir. Tarikat meclislerinde Hz. Muhammed’in manevî şahsiyetinin daima hazır bulunduğuna ve O’nun nazarı ile zikir halkasındaki dervişlere ilâhî feyiz dağıttığına inanılır. Bu tür zikir ve merasimlerden sonra uzun süre su içilmemesi veya suyun ihtiyatla içilmesi beytin oluşturduğu çağrışımlar bakımından önemlidir.

4. Vehm ilen söyler dil-i necrûh peykânın sözün
İhtiyât ile içer her kimde olsa yare su

Yaralı gönül, senin ok atışlarına benzeyen kirpiklerinin sözünü korkarak söyler,
Yarası olanlar da suyu yavaş yavaş ve ihtiyatla içer.

Açıklaması: Bu beyitin manasını iyice anlayabilmek için yaralılara fena tesir yapar diye su verilmediğini hatırlayıp sevgilinin oka benzeyen kirpiklerinin şairin gönlünde yaralar açtığını, onlara ait sözlerin ise (okun) temren(in)e de su verilmiş olduğu için yaralı kalbine su serptiğini, yani içine ferahlık verdiğini; fakat sevgilinin kirpikleri, haddi zâtında yaralayıcı olduğu için yaralıların ihtiyatla su içmesi gibi, şaire o kirpiklerin lafını da korka korka ettiğini düşünmek gerekiyor.

5. Suya versun bâğban gülzârı zahmet çekmesün
Bir gül açılmaz yüzün tek verse bin gülzare su

Bahçıvan boşuna yorulmasın ve gül bahçesini sele versin,
Çünkü bin gül bahçesini sulasa senin yüzün gibi bir gülün açılmasına olanak yoktur.

Açıklaması: Fuzûlî’nin şiirlerinde mecazla gerçek birbirine o kadar girmiş durumdaki, kelimenin önünü sonunu düşünmeden karar vermek, şiiri yanlış yorumlamalara sebep olabilir. Şair bu beyitte Hz. Muhammed’in eşsiz bir güzelliğe sahip oluşunu, dünyaya O’nun gibi birinin bir daha gelemeyeceğini ifade etmesi yanında gül ile olan alâkasına da işaret ediyor. “Suya versin” sözünü birkaç anlamda yorumlayabiliriz: Gül bahçesini istediği kadar sulasın, / Gül bahçesi ile istediği kadar uğraşsın, / Gül bahçesini suya versin; yani boş versin, uğraşmasın…Buradaki “bâğbân” sözünün neye delâlet ettiği tam olarak açık değil. Gül’ü yetiştiren, Hz. Muhammed’i yaratan bağbân ise eğer, O’nun, dilerse başka gülleri de yetiştirmesi kudreti dâhilindedir. Bu yüzden “bâğbân”ı mecâzî anlamda düşünmek doğru olmaz kanâatini taşıyorum.

6. Ohşadabilmez gubârını muharrir hattuna
Hâme tek bahmakdan inse gözlerine kare su

Yazıcı, kalem gibi yere baka baka gözlerine kara su inse de, istediği kadar uğraşsa da senin hattının bir tozuna benzetemez.

Açıklaması: Bu beyitte hat sanatı ile ilgili terimler (muharrir, hat, gubar, kalem, kara su=mürekkep) dikkat çekiyor. Hat kelimesinin çizgi, yazı anlamlarından başka yüzdeki tüy mânâsı da vardır. Bu beyit önceki beyitte geçen anlamı kuvvetlendirmek için söylenmiş; öncekine benzer bir ifade taşımaktadır. Kalem, kişileştirilmiştir. Şair, hattat istediği kadar uğraşsın senin tozuna benzer bir şey çizemez diyor. “Gubâr” kelimesi tevriyeli (iki anlama gelecek şekilde) kullanılmıştır. Bu kelimenin bir anlamı toz, diğer anlamı da hat sanatında ince bir yazı çeşididir. (gubârî) İfâde edilenleri şöyle bir göz önüne getirecek olursak Fuzûlî’nin neden en büyük şair diye nitelendirildiği de ortaya çıkacaktır: Burada, bir anlamda herhangi bir iş üzerinde çok uğraşan insanın tasviri, karşılaştığı problemin karşısındaki çâresizliği resmediliyor. Hattatın elindeki kalemin ucuna mürekkep gelebilmesi için ucunun yere doğru tutulması gerekir. Bir nesneye çok bakan, birinin yollarını gözleyen insanın “bakmaktan gözlerine kara su iner.” Gözlere kara su inmesi, bir deyimdir. Güçlüğü, zorluğu, beklemeyi ifade eder. “Ohşamak” kelimesinin “okşamak” fiilinin yanında Âzerî Türkçesinde “benzetmek” anlamını karşıladığını da hatırlatalım. Suyun akışı ilgili güzel sebepler buluyor şair. Bu beyitte kelimeler iki anlama gelecek şekilde özellikle seçilmiştir. Burada “hatt” kelimesini de iki anlamda ele almalıyız. “Muharrir” sözcüğü de hem kâtip hem de ressam (nakkaş) anlamlarına gelecek. O zaman tevriye sanatından bahsedebiliriz, kelimenin iki gerçek anlamı da şiire uyuyor. “Hâme” kalem demek; ancak bizim bildiğimiz teknoloji harikası kalemlerle karıştırmayın. Biz yazdıkça kesintisiz mürekkep akan kalemlere o kadar çok alıştık ki belki teknoloji harikası dediğimde bazılarınız “Bunun neresi harika, alt tarafı kalem işte!” diyebilir. Oysa kamıştan veya at kuyruğundan yapılmış kalemlerle yazı yazılan ve resim yapılan bir çağdan bahsediyoruz şimdi. Bu beyitte yazı yazmada kullanılan kamış kalem, resim yapmada kullanılan kıl kalem bir tek kelime ile anlatılmış: Hâme. Mürekkebe batırılıyor, bir müddet sonra kalemin ucuna bir kelime yazacak kadar mürekkep iniyor. Siyah mürekkeple çok ince işler yapan hattat ve nakkaşların önemli bir kısmının gözleri zamanla kör olur. Bu, katarakttır ve meslek hastalığıdır. Bu beyit bize aynı zamanda böyle bir tarihi gerçeği de dile getirmiş oluyor.

7. Ârızın yâdıyle nemnâk olsa müjgânım nola
Zâyi olmaz gül temannâsıyle vermek hâre su

Gül isteyerek dikenine su vermek boşuna değildir,
Senin yanağını anarak kirpiklerim ıslansa ne olur?

Açıklaması: Bu beyitin manasını iyice kavramak için yanak ile gül, kirpik ile diken arasındaki benzeyiş münasebetlerini düşünmek lazımdır. Şair, bu beyitte diyor ki: Bahçıvan, gül elde etmek için nasıl onu dikenini de suluyorsa, ben de senin güle benzeyen yanağına kavuşmak için ağlıyorum. Dikene benzeyen kirpiklerimi ıslatıyorum. Şair yanak-gül, kirpik-diken arasında bir benzerlik kuruyor. Nasıl ki gül yetiştirirken dikene de su veriliyorsa ve bunda da olumsuz bir şey yoksa Senin (gül gibi) yanağını hatırladığımda kirpiklerimin ıslanmasının da bir zararı yoktur. Eğer Peygamberimizi düşündükçe ağlarsa belki de o gül gibi olan yüzünü rüyasında görebilmesi mümkün olacaktır. Temennisi budur şairin. Ârız (yanak)-gül, müjgân (kirpik)-diken, yâd-temennâ kelimelerinin iki mısrada karşılıklı kullanılmasıyla leff ü neşr sanatı yapılmıştır.

8. Gam günü etme dilî bîmârdan tîğin dirîğ
Hayrdır vermek karangu gicede bîmâre su

Gam gününde hastaya gönülden kılıç gibi keskin bakışlarını esirgeme;
Çünkü karanlık gecede hastaya su vermek hayırlı bir iştir.

Açıklaması: Geceleri hastaların hastalıkları daha da şiddetlenmektedir. Halk arasında “Geceleyin hastaya su vermek sevaptır.” sözü yaygındır. Bu durumdaki bir kimseye, onu ferahlatmak için su vermek, ne kadar sevapsa şair de aynı şeyi sevgiliden istemektedir. Sevgili olan Peygamberimizdir. O’ndan mahşerde, o karanlık günde, kendisine nazar yani şefaat etmesini istemektedir. Karanlık gece olarak bir de ölüm anı düşünülmektedir. Ölüm anında bir Müslüman'ı rahatlatacak en önemli şey “kelime-i şehâdet” getirmektir. Bu da su kadar aziz bir şeydir. Şair, kılıç-su ilişkisinden de faydalanmıştır. Kılıcın keskinleştirilmesi için kılıca su vermek gerekir. Sevgilinin yaralayıcı bakışları da kılıç gibidir. Hem yaralayıcıdır hem de çektiği acılardan onu kurtaracak dermandır. Bana bir bak da beni bu azaptan kurtar, demektedir. Hastalara su vermek ifadesinde saklı olan bir başka mana da budur. Ağır hastalara su vermenin onu öldüreceği düşüncesidir. Dolayısıyla hastalığın verdiği azaptan kurtulmak isteyen hasta kendisine verilecek suyla ölümü tadacak ve acılarından kurtulacaktır.

9. İşte peykânın gönül hicrinde şevkin sâkin et
Susuzam bir kez bu sahrâda benümçün are su

Gönül, sevgilinin oka benzeyen kirpiklerini arzula ve ondan ayrı olduğum zaman hasretimi dindir.
Susuzum, bu aşk sahrasında bir kez de benim için su ara.

Açıklaması: Çölde susuz kalan kişi nasıl bir hararet ve istekle su ararsa şair de aynı hararetle sevgilinin ok temrenine benzeyen kirpiklerini arıyor. Ok aşığın bağrını yaralayacaktır ama aynı zamanda da okun ucunu yani temrenini sertleştirmek için kullanılan su aşığın gönlünü ferahlatacaktır. “Kez” kelimesi hem “defa” anlamında hem de “gez” anlamında kullanılmıştır. “Gez, ara ve benim aşk ateşimi söndürecek suyu bul. Yanmışım hararetimi söndür.” Şair bu beyitte de Peygamberimizin ilgisini istemektedir. Şair gönlünden bu hususta yardım istemektedir ve onu kişileştirerek ona hitap etmektedir.

10. Men lebin muştâkıyam zühhâd kevser tâlibi
Nitekim meste mey içmek hoş gelûr hüşyâre su

Ben şiddetle dudağını arzuluyorum, sofularsa Kevser istiyorlar,
Tabii, sarhoşa şarap, ayıklara da su içmek hoş gelir.

Açıklaması: Zühhâd, zâhid, sofu... İşte bunları şairler hiç sevmez. Bunlar dini sadece şekillerden, dış görünüşten ibaret sayarlar. Her şeye “haram” der, dindarlıkları ile gösteriş yapar ve bu konuda diğer insanları küçümserler. Belki de Mâûn Sûresi’nde bahsedilen şu kişileri kast ediyordur şairler: “Vay hâline o namaz kılanların ki namazlarından gaflet içindedir onlar! Riyaya sapandır onlar/ gösteriş yaparlar.” Zühhâd; Kevser talibidir. Kevser ister sadece. Kevser, cennet suyudur; aynı zamanda bolluk, bereket, soy sop, saygınlık anlamlarına da gelir. Hatta Kevser’le ilgili bir Bektâşî fıkrası da vardır: Bektâşî’nin biri, bir Ramazan günü camiye gider. Vaiz; dünyada hiç günah işlemeyen kimselere Hz. Ali’nin Cennet’te Kevser sunacağını, günahkârların bundan mahrum kalacağını hararetli hararetli anlatırken günahsız insan olamayacağını düşünen Bektâşî de şöyle söylenir: - İmanım Ali! Kendin doldur, kendin iç! İşte zühhâd, vaizin ballandıra ballandıra anlattığı bu Kevser’i ister. Şair ise sevgilinin dudağını arzuluyor. Bu şekilde yorumlayacaksak dudak bu dünyayı; Kevser ise Cennet’i simgeliyor. Şair bu dünyayı; sofular öbür dünyayı istiyor. Bu beyit Nedîm’e ait olsa neyse... Aynen göründüğü gibi yoralım. Ama şiiri yazan Fuzulî ise bu sözlerin ardında başka anlamlar olduğunu düşünmek gerek. Biz şimdilik göründüğü gibi yormaya devam edelim. Birinci dizedeki “leb” ve “Kevser” kelimelerine karşılık olarak ikinci dizede “mey” ve “su” var. Leff ü neşr sanatının başarılı bir örneği daha. Sarhoşa şarap hoş gelir, su değil. Zaten şarabın ağızda bıraktığı tadı su bozarmış. Akıllı olana da su daha tatlı, hoş gelir. Aslında doğruluk payı yok değil. İçki içmemeyi prensip hâline getiren kimseler onun tadını da sevmez. Şair şarap bana Kevser’den hoş gelir, derken aynı zamanda 1. beyitteki dudağı şaraba benzettiği için “Sevgilinin dudağı bana Kevser suyundan daha tatlı gelir.” demiş oluyor.

Şimdi de gelelim Fuzulî’nin gönlünden geçenlere: Dudak tasavvufta vahdettir, Allah’ın birliğini simgeler ve şaraba benzetilir. İçeni kendinden geçiren vahdet şarabı... Şimdi aklınıza şöyle bir soru gelebilir: Şarap dine göre haram; öyleyse ilahi aşkla ne alakası var? Aslında bir ilgisi var. Şarap, içeni sarhoş eder, o ağızdan girince akıl baştan çıkar. İşte bu özelliğinden dolayı tasavvufta önemli bir semboldür. Akıl baştan gidecek. Bu, mutasavvıfların çok istediği bir şeydir. Çünkü imanın yeri akıl değil, kalptir. İman için inanacak bir kalp gerek. Yani “Akıl akıldan üstündür.” diye bir atasözümüz vardır ya hani, tasavvufta da “Gönül akıldan üstündür.” Kur’an da inananın, diğer insanlardan üstün olduğunu söyler. Aslında akıl ile kalp farklı işler için vardır. Mesela “Dünyanın güneş etrafında döndüğüne inanıyorum.” demek çok saçma olurdu. Zaten bal gibi bilinen bir “bilgi”dir bu ve yeri akıldır. Oysa “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhirete inanıyorum” demek gönül diliyle söylenir. İnanç, görmeden ama görmüş gibi bilmektir bir bakıma. Gördükten sonra inanılmaz artık; sadece bilinir. Bu da imanın bilgiden farkıdır. Kur’an-ı Kerîm’in de sadece inananlara kılavuzluk yaptığını unutmamalı. Bakara Sûresi başlangıcında bu vurgulanır: “Bir kılavuzdur o muttakiler için.” Muttaki; inanmış ve günah işlemekten sakınan kimsedir. İnanç ile ilgili konularda akıl yaya kalır, “gönül” adındaki uçsuz bucaksız okyanusta boğulur.

Vahdet şarabını içen kendinden geçer, mest olur. Allah aşkından mest olmak... O kadar mest olur ki Cennet’teki Kevser suyunu bile gözü görmez. Sofuların hesabıdır Cennet. Onlar Cennet için ibadet ededursun şair Allah aşkı dolayısıyla büyük bir aşkla yaşıyor dinini. Ona bu hoş geliyor, sofulara da bir ticaret gibi gördükleri dünya hayatının karşılığı Kevser ve anlaşılıyor ki sofular cennet için dünyayı gözden çıkarmış, şair de Allah için âhireti... Ne demektir bu? Tasavvuf dilinde çok şey demektir. 3 türlü “terk” vardır tasavvufta: Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i terk. Birincisi Cennet için dünyayı önemsemeyi kesmek. Kendini öbür dünyaya adamak; ama karşılığını bekleyerek... İkincisi âhireti terk etmek. İbadetini Cennet’e girmek için değil, Allah rızasını kazanmak için yapmak... Bu, birincisinden üstün bir tavırdır. En üstün mertebe ise üçüncüsüdür: Terk-i terk. Terk etmeyi terk etmek, yani zaten terk etmiş, tutmamış ki bıraksın; önceden seçmemiş ki vazgeçsin. Gerçi beyitte “terk” kelimesi yoktur; ancak şairin ve sofuların tercihleri bize bunu da düşündürüyor.

11. Ravza-i kûyuna her dem durmayup eyler güzâr
Âşık olmuş gâlibâ ol serv-i hoş reftâre su

Su, durmadan sevgilinin cennet bahçesine dönmüş yurduna doğru akıp gidiyor,
Galiba o da, o selvi boylu güzele aşık olmuş.

Açıklaması: Burada sözü geçen “Ravza”, Peygamber Efendimiz’in türbesidir… Servi suyu seven bir ağaçtır. Akarsuların servi diplerinden dolana dolana akıyor olması, şairde suyun serviye âşık olması imajını uyandırıyor. Asıl anlatılmak istenen düşünce ise, tıpkı suyun serviye olan aşkı gibi, şair gönlünün Peygamber Efendimiz'e olan aşkıdır. Su Kasidesinde toprak-su tezadı çeşitli karînelerle bir arada kullanılıyor. Fuzûlî’nin bu iki mizaca da uygun karakterde olduğunu görüyoruz; fakat ilk beyitte içinin ateşlerle yandığından söz ediyor. Bu, belki de ateş tabiatlı olmayı istememesine rağmen kendinde bu hâlin de bulunduğuna işaret sayılabilir. Başta da söylediğimiz gibi “su” motifini ilk kez Fuzûlî’de görüyoruz. Aynı asırda onlar da Fuzûlî kadar yanmışlar mıydı bilmem ama- “su” redifli Zâtî, Hayâlî Bey ve Taşlıcalı Yahyâ başta olmak üzere, birkaç şair daha gazel yazmışsa da onun kadar güçlü ve etkili olamamışlardır. Her biri çağına damgasına vuran şairler olmalarına rağmen, Fuzûlî dışındakilerin bu redifle yazdıkları şiirler bugün dikkat çekmeyecek kadar güdük kalmıştır. Oysa Fuzûlî’nin en meşhur şiirlerinden birisi “Su” redifli kasîdesidir. Bu kasîdeye hangi bakış açısıyla bakarsak bakalım, bir ihtişamla karşılaşırız. Peygamber aşkı başta olmak üzere, güçlü bir lirizmi, güzel bir anlatımı, akılda kalıcı ifâdeleri ve Dîvân şiirinin en güzel tasvirlerinden birini de yine Su Kasîdesinde bulmak mümkündür.

12. Su yolun toprağ olup ol kûydan dutsam gerek
Çün rakîbimdir dahi ol kûya koymam vare su

Toprak olup sevgilinin yurduna giden suyun önünü kesmeliyim,
Çünkü su benim rakibim olmuştur, onu oraya gitmesini önlemeliyim.

Açıklaması: Şair burada suyu rakip olarak görmekte dolayısıyla onu kişileştirmektedir. Daha önce suyu ferahlatıcı bir unsur olarak gören Fuzûlî, bu beyitte suyu sevgiliye varmaması gereken bir rakip olarak düşünmektedir. Bu sebeple toprak olup onun yolunu kesmeyi istemektedir. Böylece su sevgiliye ulaşamayacaktır. Beyitte şair açıkça kıskançlığını ortaya koymuştur, çünkü seven sevdiğini kıskanır. Böyle olunca da sevgilisinin yoluna toprak olmayı göze almıştır. “Toprak olmak”, yolunda can vermektir aynı zamanda. Mecazî anlamda da ifadesini bulmuştur bu deyim.

13. Dest bûsi ârzusuyle ölürsem dostlar
Kûze eylen toprağım sunun anınla yâre su

Dostlarım, onun elini öpmek arzusuyla ölürsem,
Toprağımdan bir testi yapın ve sevgiliye onunla su verin.

Açıklaması: Bir önceki beyitte (12. Beyit) rakibin sevgiliye ulaşmasını engellemek için bu uğurda toprak olmayı, ölmeyi göze alan şair yine ölümden bahsediyor. Ölmeden önce de vasiyetini açıklıyor. Hayattayken elde edemediği bir şeyi öldükten sonra elde etmeyi planlıyor. Yaşarken kavuşamadığınız bir şeye öldükten sonra kavuşursanız sevdiğiniz demek ki bu dünyada değil. Şairin sevdiği de bir Müslüman olarak Hz. Muhammed ve şair onun elini öpmek istiyor. Öldükten sonra sevgiliye yakın olma arzusunu dile getiren bu ifadeler ölümün soğukluğunu hatırlatsa da aslında aşkın gücünü ve gerçekliğini vurguluyor.

14. Sevr ser-keşlik kılur kumrî niyâzından meğer
Dâmenin duta ayağına düşe yalvere su

Selvi, kumrunun yalvarmasına inatla karşı çıkıyor,
Su, selvinin çevresinde dolanıp yalvarsın da onu bu inatçılıktan vazgeçirsin.

Açıklaması: Kumrular servi ağaçları üzerinde durup daima dem çeker. Dem çekişleri esnasında çıkardıkları “hu, hu…” sesleri mutasavvıflar tarafından, kumrunun Allah’ı zikri olarak yorumlanır. Servi ağacındaki kumru, tıpkı bülbülün güle âşık olup ona niyazda bulunması gibi, daima Allah’a yalvarmaktadır. Ancak servi bütün bu yakarışları dikkate almadan dik başlılık etmekte, kumruyu umursamamaktadır. Elife benzeyen servinin rüzgârla salınışındaki şekil ise lâmelife (ﻻ ) benzemektedir. “Lâ” yani “Olmaz, olmaz!” şeklinde bir tavır içerisindedir servi, kumruya karşı. Su ise beyitte bir arabulucu gibidir. Kumrunun yakarışlarına kulak vermesi ve onu önemsemesi için servinin eteğini tutup serviye yalvarmaktadır. Mutasavvıflara göre “elif”e benzemesi yönünden servi Allah’ın sembolüdür. Kumru ise daima Allah’a yalvaran kuldur. Hatta dem çekişindeki “hû, hû…”larla bir dervişi hatırlatmaktadır. Âşığın, kendisini affetmesi veya onunla ilgilenmesi için yakarışına cevap vermeyen Allah’ı ikna etmek için devreye “su” girmektedir. Beyitte “su” Peygamberimizdir. Peygamberimiz, ümmetini bağışlaması için Allah’a yalvarmakta, ümmeti için şefaat dilemektedir. Şair, oldukça tabiî olan üç durumu farklı sebeplere bağlamıştır: Servinin sallanması, kumrunun ötmesi ve de suyun ağaçlık yerlerde akması gibi.

15. İçmek ister bülbülün kanın meğer bir reng ile
Gül budağının mizâcına gire kurtare su

Gülün budağı güle renk vermek için hile ile bülbülün kanını içmek istiyor,
Su gülün gövdesine yürüyüp yalvarsın da, zavallı bülbülü kurtarsın.

Açıklaması: Bu beyitte gül-bülbül hikâyesine telmih vardır. Efsaneye göre bülbül gonca hâlindeki gülün açılması için sabaha kadar yalvarmaktadır. Ancak gül, bülbülü umursamayıp açılmamaktadır. Bülbül bu şekilde feryat ederken günler geçer, geceler sabaha erer. Bülbülün kanını içip kırmızı renge bürünmek isteyen gül ise bu yakarışlara aldırış etmez. Günlerce yalvaran bülbül bir gece sabaha karşı yorgunluktan kendinden geçer. Yorgun düşen bülbül kendini bırakınca gülün budağındaki diken bülbülün vücuduna batar. Bülbülün kanı güle ulaşır ve gül açılarak kırmızı rengini alır; ancak günlerdir yalvarıp yorgun düşen bülbül canından olmuştur. Gülün kırmızı renginin buradan geldiği düşündürülmek istenmiştir. “Reng” kelimesinin bir diğer anlamı da “hile”dir. Gül, hile ile bülbülün kanını içmek ister. Su da gülü bu huyundan vazgeçirmek için gülün budağına girmek ve onun bu kötü huyunu değiştirmek ister. İkinci mısradaki “gül” kelimesi hem birinci mısraın hem de ikinci mısraın anlamını tamamlayacak şekilde iki mısra için ortak kullanılmıştır.

16. Tinet-i pâkini ruşen kılmış ehl-i âleme
iktidâ etmiş tarîk-i Ahmed-i muhtâra su

Su olmazı oldurmuş, Hazreti peygamberin yoluna girerek,
tertemiz doğasını insanlık alemine göstermiştir.

Açıklaması: Şairin, Peygamber Efendimizi övmeye başlayacağı asıl bölüm olan methiyeye geçmeden önce yazdığı girizgâh (giriş) beytidir bu beyit. Ahmed-i Muhtâr’dır O. Yani insanlar arasından seçilmiş, övgüye lâyık olandır. Hz. Muhammed’in yolu Kur’ân ve iman yoludur. Bu yola giren ve O’na uyan mümin ile su arasında ilgi kurulur. İslâmiyet’te “Temizlik imandan gelir.” ifadesiyle suya büyük bir önem atfedilmiştir. Su, temizliğin ve de temiz tıynet(yaratılış)in sembolüdür. Yaratılan her varlık günahsız ve tertemizdir. Bu temizliği ve saflığıyla Hz. Muhammed’in yoluna giren mümin saflığını gösterecektir. Müminin saf gönlü, temiz niyeti tezahür edecektir. Su temiz ve berraktır. Ancak şair onun temiz olma sebebini Hz. Muhammed’in yoluna girme sebebine bağlamıştır. Çünkü asıl temizlik ve saflık O’nun özelliğidir. Su, bu sebeple saflık ve temizlik sıfatlarını kazanmıştır. Müminler de Peygamberimizin yoluna girmekle ne denli saf ve temiz olduklarını âleme duyurmuşlardır. Şair bu ifadeleriyle sudaki temizliğin sebebini güzel bir sebebe yani Peygamberimize tâbi olmasına bağlamıştır.

17. Seyyid-i nev-i beşer deryâ-yi dürr-i istifâ
Kim sepüptür mucizâtı ateş-i eşrâre su

İnsanların ulusu Muhammed, seçkinlik incisinin denizidir ki;
Onun mucizeleri kötülerin ateşine su serpip söndürmektedir.

Açıklaması: Methiye bölümünün ilk beytidir. Yaratılmışların efendisi olan Hz. Muhammed, “dürr” yani “inci” kelimesiyle özdeşleşmiştir. Dürr-i yetîm, dürr-i yektâ, dürr-i yekdâne gibi sıfatlarla da anılmaktadır Sevgili Peygamberimiz. İnci, nisan yağmurunun istiridyeye damlamasıyla oluşur. İstiridyedeki yağmur damlasıyla birden fazla inci oluşursa bu inciler küçük olur ve pek kıymetli olmaz. En kıymetli olanı, istiridye içinde oluşan tek incidir. Dolayısıyla Peygamber Efendimiz böyle tek ve kıymetli bir inciye benzetilmiştir. Peygamberimiz de o kutlu ay olan nisanda dünyaya gelmiş bir Dürr-i Yetîm’dir. Kendisi inciye benzediği gibi söylediği sözler de inci kadar değerlidir. Seçkin incilere benzeyen sözleri aslında Kur’ân-ı Kerim’den mülhemdir. Necm Sûresi 3. ve 4. âyetlerde Allah Teâlâ “O, arzusuna göre konuşmaz. (Size okuduğu) Kur’ân ancak kendisine bildirilen bir vahiydir.” demektedir. Hülasa O’nun inci gibi değerli sözleri aslında Kur’ân’da bildirilenlerdir. Beytin ikinci mısraında Peygamberimizin dünyaya gelişi esnasında oluşan mucizelere işaret eder şair. Bu mucizelerden biri de kötülerin şer ateşinin söndürülmesidir. Peygamber Efendimiz doğduğunda Mecûsilerin yani ateşe tapanların yanmakta olan ateşi sönmüştür. Beyitte ateş ve su gibi zıt anlamlı kelimeler bir arada kullanılmıştır. Su (Peygamberimiz), ateş (küfr) alevini söndürmüştür ve küfr ortadan kalkmıştır. O, etrafındaki kötülükleri güzelliğe ve hayra çeviren Dürr-i Yetîm’dir.

18. Kılmağ içün tâze gül-zâr-ı nübüvvet revnakın
Mu’cizinden eylemiş ızhâr seng-i hâre su


(Hz. Muhammed[sas]), peygamberlik gül bahçesini taze kılmak (tazelemek) için mucizesiyle sert taştan su çıkarmıştır.

Açıklaması: Peygamberimiz, risalet gül bahçesini tazelemek ve peygamberlik gül bahçesinin güzelliğini artırmak için oraya su veriyor. Peygamberimizin doğduğu coğrafya ve civarı (Arap yarımadası ve Ortadoğu) diğer peygamberlerin geldiği bir yerdir. Dolayısıyla burası bir gül bahçesine benzetilmiştir. Peygamberlik makamı olarak anılan bu bahçe ise “gül” remziyle vasıflandırılan Peygamberimizle tazelenmektedir. Çünkü Hz. İsa(as)’dan Peygamberimize gelene kadar çok zaman geçtiği için insanlar yollarını şaşırmışlardır. Bu sebeple güllerin tazelenmesi ve insanların doğru yolu bulmalarını sağlaması gerekmektedir. Bunu da sert taştan çıkardığı suyla Peygamberimiz yapacaktır. Taştan su çıkarması hadisesi Peygamber Efendimizin, Allah’ın yardımıyla, gösterdiği bir mucizedir. İslâm’ı tanımayanlar taş gibi katı kalplidirler. Peygamberimiz bu mucizesiyle katı kalpleri imana getirmiştir.

19. Mu’cizi bir bahr-ı bî-pâyân imiş âlemde kim
Yetmiş andan min min âteş-hâne-i küffâre su


Açıklaması: Hz. Peygamber’in mucizeleri sonsuz bir deniz imiş ve ondan (bu denizden) binlerce kâfir(ateşe tapan)in ateşhâne(mabed)lerine su ulaşmış. Beyitte Peygamberimizin mucizelerinin, uçsuz bucaksız bir denize benzetildiğini görüyoruz. İslâmiyet’ten önce İran’da yanmakta olan ateş-gedeler(ateşe tapanlar)in ateşleri, bu ummanla sönmüştür. “Ateş” münkirleri yani inkârcıları temsil etmektedir; “su” ise imanı, duruluğu ve temizliği. Küfrü ve cehennem ateşini ifade eden ateş rahmet olan su ile söndürülecektir. Beyitte Peygamberimizin doğumu esnasındaki bir olaya da telmih vardır. Peygamberimizin doğumu esnasındaki mucizelerden biridir ateşperest(ateşe tapan)lerin ateşlerinin sönmesi. Yıllardır sönmemiş olmasına rağmen O’nun dünyaya gelişiyle sönen bu ateşler bir daha yakılamamıştır. Fuzûlî burada bir değil, “min min” ifadesiyle, binlerce ateşhâneden bahsetmektedir. “Yetmiş” kelimesi tevriyeli olarak hem ateşin söndürülmesinde yeterli olmuş hem de onlara kadar ulaşmış anlamlarındadır. Ateş ve su kelimeleri yine bu beyitte de tezat oluşturacak şekilde kullanılmıştır.

20. Hayret ilen parmağın dişler kim etse istimâ
Parmağından verdiği şiddet günü enâsere su

Kızgın bir günde Hz. Muhammed'in yanındakilere parmağından su verdiğini, Kim işitse hayret eder ve şaşırır.

Açıklaması: Bu beyitte de Tebük Gazası’nda ensârın susuz kaldığı o şiddetli savaş günü Peygamberimizin ensâra su verdiği olaya telmih vardır. Rivayete göre Bizanslılarla Müslümanlar arasında olan Tebük Gazası şiddetli yaz sıcaklarına denk gelmiştir. Bu yaz sıcağında ensâr sıcaktan ve susuzluktan çok bunalmıştır. Önünde bir kap suyla abdest almakta olan Peygamberimiz bu durumu görünce ensâra “Neyiniz var?” diye sorar. Ensâr “Bundan başka ne içecek ne de abdest alacak suyumuz var.” der. Resûl-i Ekrem Efendimiz elini kovaya sokar ve parmaklarının arasından sular akmaya başlar. Ensâr bu sudan hem içer hem de bu suyla abdest alır. Başka bir rivayet de şöyledir: Tebük Gazâsı’nda ensâr susuzluk çekmektedir. Kurumak üzere olan bir kaynak vardır ve kaynağın suyu oradakilere yetmeyecektir. Bu hususta Peygamberimizden yardım isterler. Bunun üzerine Peygamberimiz, deri bir kaptaki suyla ellerini ve yüzünü yıkar, sonra kaynağın önünü kapatan bir kaya parçasının üstünden ellerini geçirir ve Allah’a dua eder. Ardından da şiddetli bir gürültüyle birlikte o kaynaktan su fışkırdığına şahit olunur. Peygamberimizin parmağından su akıtması mucizesi, O’nun bu hâlini gören ensâr için hayret uyandıran bir olaydır. Hayret duyulan bu olayı her kim görse hem mecazî hem de gerçek anlamda parmak ısırır. Dolayısıyla “parmağını dişlemek” deyimi burada kinayeli olarak kullanılmıştır.

21. Dostu ger zehr-i mâr içse olur âb-i hayât
Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâre su

Hz. Muhammed'e gönül veren, onun dostu olan yılan zehri içse hayat suyu olur,
Onun düşmanları ise tatlı su içse yılan zehiri olur.

Eski inanışlara göre âb-ı hayât denilen bir ölümsüzlük suyu vardır. Kaynağı Karanlıklar Ülkesi’nde olan bu sudan içen ölmez, sonsuza kadar yaşar. Rivayete göre Büyük İskender’in ordusunda asker olan Hızır ve İlyas Peygamberler, bu suyu bulup içen iki kişidir. Aslında, ölümsüz olmak isteyen İskender, bu sudan içmeyi istemektedir. Bu sebeple bu iki askerini âb-ı hayâtı bulmak üzere görevlendirir ve onları Karanlıklar Ülkesi’ne gönderir. Âb-ı hayâtı aramaktan yorulan ve acıkan iki asker dinlenmek ve yemek yemek için bir pınar başında mola verir. Hızır, pınarın suyundan ellerini yıkarken ellerinden azığındaki pişmiş balığa su sıçrar ve balık birden canlanır. Bunu gören Hızır ve İlyas âb-ı hayâtı bulduklarını anlarlar ve hemen bu sudan içerler. Böylece ölümsüz olan bu iki peygamberden Hızır, denizde, İlyas da karada başı sıkışanlara yardım etmek üzere Allah(cc) tarafından görevlendirilir. Bu arada Büyük İskender bu iki askerine ulaşamaz, dolayısıyla ölümsüzlük suyunu içemez. Beyitte bahsi geçen su da budur. Şair, buradan yola çıkarak, Hz. Muhammed’in dostunun içtiği şeyin, zehir dahi olsa, ölümsüzlük suyuna dönüştüğünü O’nun düşmanının içtiği suyun ise zehre dönüşeceğini ifade etmektedir. Peygamberimizin Hz. Ebû Bekir’le Mekke’den Medine’ye giderken saklandığı Sevr mağarasındaki bir olaya da telmih vardır bu beyitte. Hz. Ebû Bekir , mağaradaki delikten çıkan bir yılan görür. Yılan Peygamberimize zarar vermesin diye ayağıyla yılanın çıktığı deliği kapatır. Yılan Hz. Ebû Bekir’in ayağını sokar. Bunu gören Hz. Muhammed , tükürüğüyle Hz. Ebû Bekir’in ayağını iyileştirir. Başka bir olayda da Peygamberimizin dostlarından Hz. Ömer’le Halid bin Velid’in düşmanlar karşısındayken yılan zehrini içmek zorunda kaldıkları; ancak zehirlenmedikleri anlatılır. Zehir O’nun dostları için âb-ı hayât olmuş olur. Bu iki telmihten yola çıkılarak söylenebilir ki Peygamberimizin dostlarına, Allah dilerse zehir bile bir şey yapamaz. Beyitteki zehr-i mâr ile âb-ı hayât, dost ile hasm (düşman) kavramları arasında tezat vardır.

22. Hâk-i pâyine yetem der ömrlerdir muttasal
Başını taştan taşa urup gezer âvâre su

Ömürler süren yıllardır ki, su başını taştan taşa vurarak bir avare gibi gezer,
Bütün amacı peygamberin mezarına ulaşabilmektir.

Açıklaması: Su, Hz. Peygamber’in aşkından divane olmuş, ona kavuşmak için başını taşlara vurup başıboş ve perişan bir şekilde dolaşıyor. Peki hiç ulaşmıyor mu? Muttasıl’ın “ulaşan” demek olduğunu da unutmamalı. Elbette ulaşan damlaları var. Ya diğer damlalar! Onlar da ulaşıyor elbette; ama sırayla ve bu aralıksız devam ediyor. Yunanlı filozof Herakleitos iyi ki “Bir nehirde iki kez yıkanılmaz.” demiş. Hiçbir şey aynı kalmaz. Kâinatta her şey sürekli bir oluş hâlindedir. Su, devamlı aktığından, bir yerden diğerine gittiğinden bir yerdeki akarsu, aslında her an değişir, aynı kalmaz. Peygamber’in bastığı topraklara ulaşan su damlaları da yerini yeni su damlalarına bırakıyor, sonra sırası gelen başka damlalar... Bu, aralıksız sürüyor. İnsan cephesinde de durum farksızdır. Kutsal topraklara akın eden insanlar ona ulaşır, sonra diğerleri ve diğerleri... Su damlası misali sırası gelen kullar kutsal topraklarda Hac vazifesini yerine getiriyor; ama sadece bu uğurda su gibi çırpınanlar... Hele Fuzulî’nin yaşadığı çağlarda çırpınma, gerçek anlamıyla çırpınmaydı. Kavurucu güneşin altında, kızgın çölün üstünde aylarca süren yorucu ve bir o kadar da tehlikeli yolculuklar...

23. Bîm-i dûzah nâr-i gam salmış dil-i sûzânıma
Var ümidîm ebr-i ihsânın sepe ol nâre su

Cehennem korkusu yanık gönlüme gam ateşi salmıştır,
Fakat, peygamberin ihsanının bulutunun su serperek o ateşi söndüreceğini umuyorum.


24. Yumn-i na'tinden güher olmuş Fuzûlî sözleri
Ebr-i nisandan dönen tek lâ'lü-i şehvâre su

Fuzûlî'nin sözleri, seni övmenin bereketiyle nisan yağmurundan düşüp büyük incilere dönen
o yağmur damlaları gibi inci olmuştur.

 

25. Hâb-ı gafletden olan bîdâr olanda rûz-ı haşr
Eşk-i hasretden tökende dîde-i bîdâra su

(Kıyamet günü olduğu zaman, gaflet uykusundan uyanan düşkün (yahut aşık) göz, (sana duyduğu) hasretten su (gözyaşı) döktüğü zaman,)

26. Umduğum oldur ki rûz-i haşr mahrûm olmaya
Çeşme-i vaslın vere ben teşne-i dîdâre su


Umduğum şudur; kıyamet gününde yüzünü görmekten yoksun olmayayım,
ve sana kavuşmakla hasretimin yangınını söndürmüşçesine su içmiş gibi olup serinleyeyim

27. Zikr-i na’tun virdini derman bilür ehl-i hatâ
Eyle kim def’-i humâr içün içer meyhâra su

Sarhoşlar içkinin yarattığı baş ağrısını gidermek için nasıl su içerse günahkârlar da senin na’tının zikrini tekrarlamayı derman bilir

Açıklaması: İçkiden sonra gelen baş ağrısına iyi gelen su değil, aslında yine içkinin kendisiymiş. Şair humâr derecesine kadar içki içmeyi alışkanlık hâline getirenlerin su gibi içki içtiklerini ima mı ediyor ne? Belki de içkiye tövbe etmiş de artık içki yerine su içen kişileri kastetmiştir şair. Bu ihtimal de düşünülmelidir bu şiiri yorumlarken. Şairin amacı bize içkinin zararlarını anlatmak ya da içkinin sebep olduğu baş ağrısının çaresini vermek değildir tabii ki. Bu, sadece asıl anlatmak istediği düşünceyi güçlendirmek için verdiği bir örnekten başka bir şey değildir. Asıl söylemek istediği şudur: Peygamber’i övmek için yazılmış şiiri, yani na’tı anmak ve onu bir dua gibi belirli zamanlarda okumak günahkârlar için şifadır, onlar bunu şifa bilir. Tıpkı sarhoşların baş ağrısını gidermek için suyu ilaç görmesi gibi.Bu beytin arkasında dua ile tedavi etme inanışı duruyor; dua kitaplarını biliyorsunuzdur. Çeşitli rahatsızlıkları tedavi etmede belirli zamanlarda, belirli sayıda okunacak dua reçeteleri vardır. Gece korkan çocuklar için, sıkıntı için, kısmet açılması için, karı koca arasını düzeltmek için... Bu liste uzar da uzar. Üstelik eskiden Araplarda ve Türklerde hastalara şifa için na’t okuma âdeti de varmış.

Kaynakça

  1. Semra Küçük, "Su Kasidesi Şerhi", Siyer-i Nebi, sayı:24, Kasım-Aralık 2013.
  2. Vedat Ali Tok, "Su Kasidesi'nden Beş Beyit Üzerine Bir Şerh Denemesi"
  3. Necmettin Halil Onan, "İzahlı Divan Şiiri Antolojisi", M.E.B., İstanbul 1997.
  4. Feridun Turan, "Su Kasidesi'nden 5 Beyit Yorumu"




Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: ademmm, 05.03.2016, 16:31 (UTC):
Çok uzun olmuş biraz daha kısalabilirdi lütfen biraz daha özennnn

Yorumu gönderen: Emre, 20.02.2016, 14:20 (UTC):
Teşekkurler.

Yorumu gönderen: cihan, 11.03.2014, 11:42 (UTC):
iyi



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36636623 ziyaretçi (102639572 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.