Görünmez Kaza Yahud Bir SBS Hikayesi
 

SBS

Görünmez Kaza Yahud Bir SBS Hikayesi

İsmail Cengiz Cengizhan

Küçük bir çocuk, okulun koridorunda ağlıyordu. Koridordan geçen bir veli, çocuğa sordu: "Neden ağlıyorsun sen?" Çocuk, SBS'den geçemeyeceğini söyledi. Az önce sınav olmuşlardı. 2. sınıftan 8. sınıfa kadar tüm öğrenciler, SBS için performans değerlendirme sınavına girmişti.

Öğretim yılının başında okul idaresi, karar aldı. Müdürün önderliğinde öğretmenler şöyle dedi: "Okulumuzun başarısını artırmak için sınav yapmalıyız. SBS deneme sınavları iyi olacak! Çocuklar kendilerini değerlendirip görsünler!" Aileler de memnundu. Okul, iyi çalışıyordu. Her okul böyle değildi. İyi ki çocuklarını bu okula vermişlerdi. 8. sınıfa kadar çocuklara deneme sınavları yapılacaktı.

Okul müdürü hırslıydı. Okulunun, bölgesinde Anadolu liselerine en çok öğrenci gönderen okul olmasını istiyordu. Öğretmenler bu amaca uygun çalışmalar yapıyordu. En önemli konu, SBS'nin ne kadar önemli olduğunu çocuklara kavratmaktı. Bütün derslerin en önemli konusu SBS'ydi. Öğretmenler ne anlatıyorlarsa SBS için anlatıyorlardı. Okul demek SBS demekti. Öğretmenler, derste şöyle diyordu: "Dikkat edin çocuklar. Bu soru önemli. Geçen yıl SBS'de şöyle bir soru vardı."

Çocuklar dikkatle dinliyordu. Hepsi kaygılıydı. Giderek kaygıları artıyordu. SBS, hayata açılan kapıydı. Kapıdan geçemeyenleri kimse sevmiyordu.Hayat, SBS'yi kazanamayanlar için zor olacaktı.

Öğretmenler SBS'nin önemini anlatmaya devam etti. Yalnız öğretmenler de, TV kanalları da aynı şeyleri söylüyordu. İyi liselere gitmek için SBS'den başarılı olmak şarttı. Gazeteler SBS soruları dağıtıyordu. Her şey SBS ile başlıyor, SBS ile bitiyordu. SBS sorularını gören çocuklar korkmaya devam etti. Ne kadar zor sorulardı bunlar. Ya başarılı olamazlarsa... Aileler umutluydu. "Benim çocuğum başarır," diyorlardı.

Öğretmenlerin genel görüşü ise şöyleydi: Çocuklar, başarılı olabilirdi; ancak yeteri kadar çalışmıyorlardı. Çalışmak önemliydi. Allah, çalışmayanı sevmezdi. Çalışmayanı kimse sevmiyordu. Amcalar, teyzeler; "Hepiniz başarılı olabilirsiniz çocuklar," diyorlardı. "Yeter ki çalışın siz!" Çocuklar çalışıyordu. Dershaneye gidenler vardı.

Okulun koridorlarında kimsenin görmediği bir hayalet dolaşıyordu. Kötü sesler bağırıyordu. Çocuklar korkuyordu. Kulaklarına kötü bir geleceğin fısıltıları geliyordu. "Biz çocuğuz!" çığlıklarını kimse duymuyordu.

Çocuklar korktukça daha çok oynamak istiyorlardı; ama oynayamıyorlardı. Oyun, suçtu. Oyun, sorumsuzluktu. Sorumluluk sahibi olan, dersine bakardı. Çocukluk dönemi, bitmişti. Meslek edinme zamanı gelmişti.

Aileler anlatıyordu: "Zor bir ülke de yaşıyoruz yavrum," diyorlardı. "İş yok. Ağabeylerinizi görüyorsunuz. Üniversite bitirmiş gençler iş bulamıyor! O yüzden sizler çok çalışmak zorundasınız." Çocuklar bir şey anlamıyordu.

Memlekette işsizlik vardı. Niye insanlar evlerine ekmek alamıyordu? Bu o kadar zor muydu? Ekmek yapmak zor muydu? Balık tutmak, tavuk beslemek... Her şey zor muydu? Yaşamak gerçekten bu kadar zor muydu?

Öğretmenler, veliler haykırıyordu: "Çalışmak zorundasınız! Hadi bakalım, en çok kim soru yapacak!" Bütün hayat sorulardan ibaretti. Cevapları bilen, kazanıyordu. Bilemeyen ekmeksiz, yumurtasız kalacaktı. Tavuklar da mı SBS'yi kazananların tavukları oluyordu? İnekler, SBS'de başarılı olmayanlara sütünü vermez miydi?

Bazı çocuklar gerçekten anlamıyordu: "Üniversiteyi bitirenler niye işsiz kalıyor?" diye soruyorlardı. Bütün amaç, üniversiteyi kazanmak değil miydi? Öğretmenler cevap vermiyordu. "Biz ne diyorsak onu yapın!" diyorlardı. Çocuklar mutsuzdu. İnsan, dünyaya mutlu olmak için gelmiyor muydu? Sınavsız bir iş yok muydu? Severek yapılabilecek bir faaliyet yok muydu?

Veliler; "Sosyal etkinlikler dersiniz varmış ya," diyordu. Sosyal etkinlikler, öğretmenlerin önemsemediği bir dersti. Öğrenciler, bir sınıfa toplanıyorlar; öğretmen, yoklama yapıyor, ders bitiyordu. En iyi çalışan sosyal etkinlikler dersinde öğrencilere ödev veriliyordu. Ya da matematik dersi işleniyordu.

Çocuklar, beden eğitimi yapmak istiyordu. Takım olmak, okullar arası maç yapmak ne güzel olurdu. Beden eğitimi dersinde öğretmen, topu önlerine bırakıp gidiyordu.

Okulda müzik öğretmeni yoktu. Kadrolu beden eğitimi öğretmeni de yoktu.

Okul, kalabalıktı. 1000'in üstünde öğrenci vardı. 1000 kadar çocuk SBS'ye hazırlanıyordu. Şarkı söylemeden, beden eğitimi yapmadan, sosyal etkinlikte bulunmadan sadece çalışıyorlardı. Bazı çocuklar, havlu atmıştı. Okula gelmek istemiyorlardı. İnternet kafeler daha cazipti. Aileler, ne yapacağını şaşırmıştı. "Oyunla karın doymaz." dense de, çocuklar dinlemiyordu.

Oyun isteği hiç bitmiyordu. Zil çaldığı andan itibaren okulda bir kargaşa başlıyordu. Teneffüse çıkan çocuklar, oyuna açtı. Oyuna duydukları açlığı giderememenin telaşı içinde oynuyorlardı.

Her çocuğun kendine göre oyunu vardı. Oyun bulamamak diye bir şey yoktu. Gazoz kapağından, kaysı çekirdeğine kadar her şey bir oyuna malzeme oluyordu. Hiç bir şey yapamayan koşuyordu. Birbirlerini kovalıyorlar, betonun üzerine yatıyorlar, yağmurda koşuyorlar, karda kartopu oynuyorlar... Bağırıyorlar... Bağırıyorlardı... Bağırmak bile yasaktı. Öğretmenler; "Bağırmasana çocuğum!" diyordu. Kimse dinlemiyordu.

Teneffüslerde top oynamak bile engellenmişti. Müdür top oynayanlara kızıyordu. Öğretmenlere tembih etmişti. "Çocuklar bahçede top oynamayacak!" demişti. Bahçe küçüktü. Okul bahçesinden giren velilerin suratına top çarpıyordu. Bir de küçük öğrenciler vardı. Büyükler top oynarken küçükler ortalıkta dolaşıyordu. Birkaç kez kaza olmuştu. Birinci sınıf öğrencilerinden birine top çarpmıştı. Çocuğun burnu kanamıştı. Müdür bıkmıştı. Çare, teneffüslerde top oynanmasını yasaklamaktı.

Nöbetçi öğretmenler, Jandarma gibi görev yaptı. Top oynayanı kulağından çekip müdürün yanına götürüyorlardı. Müdür de suçlu çocuğu tekmeleyerek dövüyordu.

Yasaklardan biri de bilgisayardı. Bazı veliler, oyun yüzünden interneti kapattırmıştı. Çocuklar televizyon bile izleyemiyordu. Televizyon izleyene: "Ders biter mi, git dersini yap!" deniyordu."Dersin bittiyse otur, İngilizce çalış!" Dersten kurtuluş yoktu. Ders hayatı. Hayat buysa, yaşamak ne kadar sıkıcıydı.

Koridorda ağlayan çocuk 2. sınıfa gidiyordu. Bir hafta öncesinden evlerinde SBS telaşı başlamıştı. Çocuğun annesi: "Yavrum ilk kez SBS sınavına girecek," diyordu. "Aman dikkat et yavrum, soruları iyi oku!" Öğretmen de sıkı talimat vermişti: "Soruları iyi okuyun. Anlamadan cevap vermeyin!" Çocuklar, ürkmüştü. Ağlayan çocuk daha çok ürkmüştü. Ağlayarak bahçeye indi. Kimse bahçede ağlayan bir çocuk olduğunu fark etmedi. Çocuğun kalbi öyle ağrıyordu ki, sıkıntısını ancak annesi alabilirdi. Bir ara nefesi daralır gibi oldu. Başı döndü. Az sonra toparlandı. Eve gitmek istiyordu. Çantası okulda kalmıştı. Okul, korkunçtu. Sokaklar, güven vermiyordu.

Çocuk, annesinin kucağında olmak istiyordu. Okulun bahçesinden dışarı çıktı. Işıklara gelince durdu. Karşıya geçecekti. Yolun ortasındaydı. Kırmızıda geçtiğini fark etmedi. Annesi, mutluluktu. Annesi, kırmızı ışık değildi. Annesi, kucağını açmış onu bekliyordu. Ani firen sesiyle sokak ayağa kalktı. Sokakta olanlar koşarak kaza erine geldiler. Çocuk, yerde kanlar içinde yatıyordu. Sanki daldan bir serçe düşmüştü. Serçe, vurulmuştu. Kanatları kanlar içinde yerde yatıyordu.

Gönderen: Gönüllü Muhabirler (gonullumuhabirler@gmail.com)





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: gökçe, 05.12.2010, 11:16 (UTC):
çokkk gzl bi hikayeymişş



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36861640 ziyaretçi (103034350 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.