Gaybı Allah'tan Başka Kimse Bilemez
 

Gaybı Allah'tan Başka Kimse Bilemez

Hakkı Yılmaz

İnsanlar çok eskilerden beri, “gayb” ve “gaybin bilinmesi” meselesi üzerinde çokça durmuşlardır. Ancak bilim, kendi yöntemleri ile açığa çıkarılmayan bir bilinmeyenin sıradan bir insan tarafından bilenebileceğini kabul etmediğinden, konu ne yazık ki “bilim dışı” olarak damgalanmış olan “din” içinde mütalâa edilmiştir. Böylece bir takım kimselerin “gayb”i bildiği, “gayb”den haber verdiği, topluma din adına dayatılmış ve bu yalanlar dini bilmeyen cahil kitlelere benimsetilmiştir.

Allah'ın arı duru dini İslâm, tabiî ki bu yönde oluşan din dışı kabullerden etkilenmemiştir ama bu hurafeler, kendilerinin doğru yolda olduğunu zanneden şaşkınları İslâm'dan iyice uzaklaştırmıştır.

İşte biz de, iyi niyetle doğruyu arayan insanlar için, “gayb” konusunda uydurulmuş yalanlar hakkında hem Kur'an hem de akıl yolu ile yapılmış olan bu incelemeyi sunmayı bir görev addediyoruz.

“Gayb” nedir?

“Gayb”, sözlüklerde; “şekk, gizli olan, görünmeyen, belirsiz” olarak tanımlanmıştır. Bu tanım, “gayb”in karşıt anlamlısı olan “şuhut, şehadet (aşikar)” kavramından hareketle biraz daha açılacak olursa “gayb”; “Vasıtalı ya da doğrudan, duyu organları ile algılanamayan ve insanın yaratılış kapasitesi dahilinde sahip olabileceği bilgilerle, özellikleri kavranamayan olay, nesne, mekân gibi şeylerdir.” Yani herhangi bir şeyin “gayb” sayılabilmesi için o şeyin algılanamaması, öğrenilememesi gerekir. Eğer o şey, herhangi bir araç yardımıyla bile olsa algılanabiliyor ve öğrenilebiliyorsa “gayb” olmaktan çıkar, “aşikar” olur.

Meselâ bir insan kendi kaşını gözünü, ensesini görememesine rağmen basit bir ayna ile bunları “aşikâr” hâle getirebilmektedir. Ya da arabadaki dikiz aynası, önüne bakan bir şoföre arkasında olup biteni “gayb” olmaktan çıkarmaktadır. Benzer şekilde modern teknoloji ile, iç organların görüntülenmesi, vücudun herhangi bir yerinde oluşan kistin yerinin ve özelliklerinin tespiti, ana rahmindeki bebeğin cinsiyetinin bilinmesi, çok uzaklardaki nesnelerin görüntülenmesi, işitilmesi ve ne olduklarının öğrenilmesi de, “gayb”i “aşikâr” etmekte ve hakkında bilgi edinilen bu şeyler “gayb” olmaktan çıkmaktadır.

“Gayb”i kim bilebilir?

Bu sorunun cevabı Kur'an'da verilmiştir. Allah'ın Kur'an'da bildirdiğine göre;

- “gayb”i Allah'tan başkası bilemez,

- “gayb”i peygamberler de bilemez,

- Allah, razı olduğu elçilerine bazı “gayb” haberlerini bildirir.

Bu hususlardaki ayetler aşağıda bölümler hâlinde verilmiştir.

“Gayb”i sadece Allah bilir:

En'âm; 59: Ve gaybin anahtarları yalnızca O'nun katındadır. O'ndan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın.

Hud; 123: Ve göklerin ve yerin gaybi sadece ALLAH'A AİTTİR. Ve tüm iş/ oluş yalnızca O'na döndürülür. O halde O'na kulluk et, O'na dayanıp güven. Rabbin, yapmakta olduklarınızdan gafil (habersiz, duyarsız) değildir.

Rad; 9: (Allah), GAYBİ DE AÇIKTA OLANI DA BİLENDİR, pek büyüktür, yücedir.

Nahl; 77: Ve GÖKLERİN VE YERİN GAYBİ sadece ALLAH'A AİTTİR. Saatin emri (kıyametin koparılması) de yalnızca göz açıp kapama gibidir veya o, daha yakındır. Şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir.
 
Neml; 65: De ki: “GÖKLERDE VE YERDE GAYBİ ALLAHTAN BAŞKA KİMSE BİLMEZ. Onlar, ne zaman diriltileceklerinin bilincine de varmazlar.

Fatır; 38: Kesinlikle Allah göklerin ve yerin gaybini bilendir. Hiç şüphesiz O, göğüslerin içindekini de çok iyi bilendir.

Hucurat; 18: Hiç şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybini bilir. Allah yapmakta olduklarınızı da görendir.

Cinn; 26: (O), GAYBİ BİLENDİR. O kendi GAYBİNİ KİMSEYE AÇIK TUTMAZ.

Yunus; 20: Ve: “Ona Rabbinden bir ayet (mucize) indirilseydi ya!” (Onlara): “GAYB KESİNLİKLE ALLAH'A AİTTİR. Hadi bekleyin. Ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.” deyiver.

Yukarıdaki ayetlerden başka Bakara; 23, Maide; 116, En'âm; 73, Tövbe; 94, 78, 105, Yunus; 20, Hud; 34, Mümin; 92, Secde; 6, Sebe; 3, 48, Zümer; 46, Haşr; 22, Cuma; 8, Tegabün; 18, Kehf; 26, Furkan; 6. ayetler de aynı anlamdadır.

Kıyametin kopma zamanı (Saat) da, insanların özellikle üzerinde en fazla durdukları “gayb”a ait konulardan birisidir. Bu konuyu da Rabbimiz kendi tekelinde tutmuş, bununla ilgili kimseye bilgi vermemiş ve vermeyeceğini bildirmiştir:

Ahzab; 63: İnsanlar sana o saatten (kıyametin saatinden) soruyorlar. De ki: “KESİNLİKLE ONA AİT BİLGİ ALLAH KATINDADIR.” Ne bilirsin, belki de saat yakındadır.

A'râf; 187: Ne zaman demir atacak (gelip çatacak) diye sana o saatten (kıyamet saatinden) soruyorlar. De ki: “Ona ait bilgi kesinlikle Rabbimin katındadır. Onun süresini yalnızca O açıklar. Göklere de yere de ağır gelmiştir o. O, size ansızın gelecektir, başka değil.” Sen onu iyice biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi Allah katındadır, fakat insanların çokları bilmiyorlar.”

Bu ayetlerden başka Mülk; 25, 26, Cinn; 25, Naziat; 42, 43, Enbiya; 109, 110, Lokman; 34. ayetler de aynı anlamdadır.

Peygamberler de “gayb”i bilmezler:

Maide; 109: Allah, elçileri toplayacağı gün şöyle diyecek: “Size verilen cevap nedir?” Onlar da: “BİZİM HİÇBİR BİLGİMİZ YOKTUR; ŞÜPHESİZ Kİ GAYPLERİ BİLEN SENSİN, SEN.”

En'âm; 50: De ki: “Ben size Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum. GAYBİ DE BİLMEM BEN. Size ben bir meleğim de demiyorum. Ben yalnızca bana vahyedilene uyuyorum.” De ki: “Körle gören eşit olur mu? Hâlâ düşünmüyor musunuz ?”

A'râf; 188: De ki: “Ben kendi nefsime, Allah'ın dilediğinden başka bir yarara güç yetiremem. Zarara da. Ve EĞER BEN GAYBİ BİLSEYDİM ELBETTE DAHA ÇOK HAYIR YAPARDIM. Ve bana bir kötülük dokunmazdı. Ben, inanan bir toplum için bir uyarıcı ve müjdeciden başka bir şey değilim.”

Tövbe; 101: Ve çevrenizdeki bedevilerden/ bilgiçlik taslayanlardan münafıklar var. Medine halkından da münafıklığa iyice alışmış olanlar var. SEN BİLMEZSİN ONLARI. BİZ BİLİRİZ ONLARI. İki kez azap edeceğiz onlara, sonra da çok büyük bir azaba itilecekler.

Hud; 31: Ben size “Allah'ın hazineleri benim yanımdadır” demiyorum ki. BEN GAYBİ BİLMEM. Ben bir meleğim de demiyorum. Ama gözlerinizin horlayarak baktığı kişiler için ‘Allah bunlara hiçbir hayır vermeyecek' diyemem. Onların nefislerinde neyin saklı olduğunu Allah daha iyi bilir. Başka türlü davranırsam kesinlikle zalimlerden olurum.

(Bu ifadeler Nuh peygamber kavmine karşı söylemiştir.)

Ahkâf; 9: De ki: “Ben, elçilerden bir türedi değilim. BANA VE SİZE NE YAPILACAĞINI DA BİLMİYORUM. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum. Ve ben açıkça uyaran bir elçiden başka bir şey değilim.

Allah'ın razı olduğu peygamberlere “gayb”i bildirmesi:

Rabbimiz Kur'an'da, kendilerinden razı olduğu, seçtiği elçilere “gayb”i bildireceğini açıklamıştır:

Âl-i Imran; 179: Allah, murdar olanı, temiz olandan ayırt edinceye kadar müminleri, sizin kendisi üzerinde bulunduğunuz şey üzerinde (durumda) bırakacak değildir. Allah sizleri gayb üzerine muttali kılacak da değildir. Velâkin Allah, elçilerinden dilediğini seçer. Öyleyse siz de Allah'a ve elçisine iman edin. Eğer iman eder ve takvalı davranırsanız, sizin için büyük bir ecir vardır.

Cinn; 26, 27: (O), GAYBİ BİLENDİR. O kendi GAYBİNİ KİMSEYE AÇIK TUTMAZ.

Ancak razı olduğu/ seçtiği bir ELÇİ MÜSTESNA. Çünkü O, onun (elçisinin) önünden ve arkasından gözetleyiciler salar.

Yusuf; 86: Dedi ki: “Ben, içimi doldurup taşan özlemimi, kederimi Allah'a arz ederim. Ve sizin bilmediğiniz şeyleri Allah'tan biliyorum.

(Bu ifadeler Yakup peygambere aittir)

Bu ayetlerden anlaşılan odur ki, peygamberlerin kendileri “gayb”i bilemezler ama Allah onlara vahyederek gaybe ait bazı bilgileri verir. Yani “gayb”e ait haberler vahy yoluyla ayetler hâlinde elçilere bildirilir. Elçiler de bu bilgileri görevleri gereği insanlığa ulaştırırlar. Bunun böyle olduğunu gösteren Kur'an'da daha bir çok ayet vardır:

Âl-i Imran; 44: Bunlar (Imran ailesi, Meryem ve Zekeriyya ile ilgili anlatılanlar), gayb haberlerindendir. Bunları sana vahyediyoruz. Çünkü onlardan hangisi Meryem'i sorumluluğuna alacak diye kalemlerini atarlarken (kur'a çekerlerken) sen yanlarında değildin. Onlar çekişirlerken de sen yanlarında değildin.

Hud; 49: Bunlar (Nuh ile ilgili anlatılanlar), sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bunları sen ve kavmin bundan önce bilmiyordunuz. Şu hâlde sabret. Şüphesiz akıbet, takvalı davrananlarındır.

Yusuf; 102: İşte bunlar (Yusuf ile ilgili anlatılanlar) sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Onlar işlerine birlikte karar verip tuzak kurarlarken sen yanlarında değildin.

Kasas; 44-46: Biz Musa'ya o emri yerine getirttiğimizde, sen batı tarafında değildin. Sen tanıklardan da değildin.

Ancak biz bir çok nesiller inşa ettik de onların üzerine ömürler uzayıp geçti. Ve sen Medyen içinde yaşayıp da ayetlerimizi onlardan okuyarak öğrenmiş değilsin. Ancak gönderen Biziz.

Seslendiğimiz zaman da sen Tur'un yanında değildin. Ancak Rabbinden bir rahmet olmak üzere senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için. Umulur ki, öğüt alıp düşünürler diye.

Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, Yüce Allah Kur'an'da, peygamberler dahil olmak üzere “gayb”i kendisinden başka kimsenin bilmediğini kesin bir dille ifade etmiştir. Ancak Allah, gerekli gördüğü gaybî bilgileri vahy yoluyla bildirmiş ve bunların hepsi Kur'an'da yer almıştır. Bunların dışında peygamberimize izafe edilen “gayb”i bilme haberlerinin tümü yalan ve uydurma şeylerdir.

Allah'ın Kur'an'daki bu açıklamalarına rağmen bazı müşrik ahmaklar, peygamberimizin “gayb”i bildiğine dair kitaplar yazmışlar, bazıları da yazılan kitaplardan derlemeler yapmışlardır. Bunun bir örneği olarak; Hasais, Şifa, Delailin Nebüvve, Şevahidin Nübüvvet, Mevahibin Ledüniyye, Huccetullahi Alelalemin adlı eserlerden (!), “Mucizeler Listesi” adı altında 300'den fazla madde hâlinde derlenmiş olan ve Allah'ın sözlerinin aksine olarak peygamberimizin “gayb”i bildiğini iddia eden yalanlar manzumesinin bir bölümü burada ibret-i âlem için verilmiştir:

28- Rasülüllah'ın gayptan haber verdiği çok görüldü. Bu mucizesi üç kısımdır.

Birinci kısmı, kendi zamanından evvel olan ve kendisine sorulan şeylerdir ki, bunlara verdiği cevaplar, çok kâfirlerin, katı kalpli düşmanlarının imana gelmelerine sebep olmuştur.

İkinci kısmı, kendi zamanında olmuş ve olacak şeyleri haber vermesidir.

Üçüncü kısmı, kendisinden sonra kıyamete kadar dünyada ve âhirette olacak şeyleri bildirmesidir. Burada ikinci ve üçüncü kısımlardan bir kaçı aşağıda bildirilecektir.

(İslâma davetin başlangıcında, müşriklerin eziyetlerinden, sıkıntılarından dolayı, eshâbı kiramın bir kısmı Habeşistan'a hicret etmişlerdi. Rasülüllah Mekke-i Mükerreme'de kalan Eshâbı kiramla beraber, üç sene her türlü görüşme, alış veriş yapma, Müslümanlardan başka bir kimse ile konuşmama gibi bütün ictimâî muamelelerden men olundular.

Kureyş müşrikleri, bu karar ve ittifaklarını bildiren bir ahidnâme yazarak, Ka'be-i muazzamaya asmışlardı. Her şeye kâdir olan Allahü teâlâ Arza denilen bir çeşit kurdu (ağaç kurdu) o vesikaya Mûsâllat etti. Yazılı bulunan “ Bismikellahümme” ibaresinden başka, ne yazılı ise, hepsini o kurtcuk yedi, bitirdi. Allahü teâla bu hâli Cibril-i emin vasıtasıyla Peygamberimize bildirdi. Peygamberimiz de bu hâli amcası Ebu Talib'e anlattı.

Ertesi gün Ebu Talib müşriklerin ileri gelenlerine gelerek: “Muhammed'in Rabbi O'na şöyle haber vermiş. Eğer söylediği doğru ise, bu hâli kaldırıp, eskiden olduğu gibi dolaşmalarına, başkaları ile görüşmelerine mâni olmayınız. Eğer söylediği doğru değilse, ben de O'nu artık himâye etmeyeceğim.” dedi.

Kureyş'in ileri gelenleri, bu teklifi kabul ettiler. Herkes toplanarak Ka'be'ye geldiler. Ahidnâmeyi Ka'be'den indirerek açtılar ve Rasülüllah'ın buyurduğu gibi “Bismikellahümme” ibaresinden başka, bütün yazılanların silinmiş olduğunu gördüler.)

Acem padişahı Hüsrev'den Medine'ye elçiler geldi. Bir gün, bunları çağırıp, “Bu gece, Kisra'nızı kendi oğlu öldürdü.” buyurdu. Bir müddet sonra, oğlunun babasını öldürdüğü haberi geldi.

29- Bir gün, zevcesi Hafsa'ya ,”Ebu Bekr ile baban, ümmetimin idaresini ellerine alacaklardır.” Buyurdu. Bu sözle Ebu Bekr'in ve Hafsa'nın babası Ömer'in halife olacaklarını müjdeledi.

30- Ebu Hüreyre'yi Medine'de zekat olarak gelmiş olan hurmaların muhafazasına memur etmişti. Bir kimseyi hurma çalarken yakaladı. Seni Rasülüllah'a götüreceğim dedi. Hırsız, fakirim, çoluğum çocuğum çoktur, diyerek yalvarınca, bıraktı. Ertesi gün, Rasülüllah Ebu Hüreyre'yi çağırıp, “Dün gece bıraktığın adam ne yapmıştı?” dedi. Ebu Hüreyre anlatınca, “Seni aldatmış. Yine gelecektir.” buyurdu. Ertesi gece yine geldi ve yakalandı. Tekrar yalvarıp, Allah aşkına bırak dedi ve kurtuldu. Üçüncü gece, tekrar gelip yakalanınca, yalvarmaları fayda vermedi. Beni bırakırsan, birkaç şey öğretirim, sana çok faydası olur, dedi. Ebu Hüreyre kabul etti. Gece yatarken, Âyetel kürsi'yi okursan Allahü teâla seni korur, yanına şeytan yaklaşmaz, dedi ve gitti.

Ertesi gün, Rasülüllah, Ebu Hüreyre'ye tekrar sorup cevap alınca: “Şimdi doğru söylemiş. Halbuki kendisi çok yalancıdır. Üç gecedir kiminle konuştuğunu biliyor musun?” dedi. Hayır bilmiyorum deyince, “O kimse şeytan idi.” buyurdu.

31- Rum imparatorunun orduları ile harb için Mûte denilen yere asker gönderdikte, sahâbeden dört emîrin arka arkaya şehîd olduklarını, kendisi, Medine'de minber üzerinde iken, Allahü teâlânın göstermesi ile görerek yanındakilere haber verdi.

32- Muaz bin Cebel'i vâli olarak Yemen'e gönderirken, Medine'nin dışına kadar uğurlayıp ona çok nasihatler verdi. “Seninle kıyamete kadar artık buluşamayız.” dedi. Muaz Yemende iken Rasülüllah Medine'de vefât etti.

33- Vefat ederken, kızı Fâtıma'ya, “Akrabam arasında bana evvelâ kavuşan sen olacaksın.” dedi. Altı ay sonra Fâtıma vefât etti. Akrabasından ondan evvel kimse vefât etmedi.

34- Kays bin Şemmas'a “Güzel olarak yaşarsın ve şehîd olarak ölürsün.” buyurdu. Ebu Bekr halife iken Yemame'de Müseylemet-ül- Kezzab ile yapılan muharebede şehîd oldu.

35- Acem padişahı Kisra'nın ve Rum padişahı Kayser'in memleketlerinin Müslümanların eline geçeceğini ve hazinelerinin Allah yolunda dağıtılacağını müjdeledi.

36- Ümmetinden çok kimselerin denizden gazâya gideceklerini ve sahâbeden olan Ümmü Hirâm'ın o gazâda bulunacağını haber verdi. Osman halife iken Müslümanlar, gemiler ile Kıbrıs adasına gidip harp ettiler. Bu hanım da berâber idi. Orada şehîd oldu.

37- Rasülüllah bir gün yüksek bir yerde oturuyordu. Yanındakilere dönerek: “Benim gördüğümü siz de görüyor musunuz? Yemin ederim ki, evlerinizin arasında, sokaklarda meydana gelecek fitneleri görüyorum.” buyurdu. Osman'ın şehîd edildiği günlerde ve sonra Yezid zamanında, Medine'de büyük fitneler meydana geldi. Sokaklarda çok kimselerin kanı döküldü.

38- Bir gün kendi zevcelerinden birinin halifeye karşı isyan edeceğini haber verdi. Âişe bu söze gülünce: “Ya Humeyra! Bu sözümü unutma! Bu kadın sen olmayasın.” buyurdu. Sonra, Ali'ye dönüp. “Bunun işi senin eline düşerse, kendisine yumuşak davran!” dedi. Otuz sene sonra, Âişe, Ali ile harp etti ve ona esir düştü. Ali, O'nu ikram ve ihtiram ile Basra'dan Medine'ye gönderdi.

39- Muâviye, “Bir gün ümmetimin üzerine hâkim olursan iyilik yapanlara mükafat et! Kötülük edenleri de affeyle!” buyurdu. Muâviye, Osman zamanında Şam'da yirmi sene vâlilik, sonra yirmi sene de halifelik yaptı.

40- Birgün, “Muâviye hiç mağlup olmaz.” buyurdu. Ali, Sıffîn muharebesinde, bu hadisi işitince, eğer önceden işitseydim, Muâviye ile harp etmezdim dedi.

41- Sa'd bin Muaz, Uhud gazâsında yaralandı. Bir zaman sonra vefat etti. Namazında yetmişbin meleğin bulunduğunu Rasülüllah haber verdi. Kabri kazılırken, her tarafa misk kokusu yayıldı.
 
42- Kızı Fâtıma'nın oğlu Hasan için: “Bu oğlum çok hayırlıdır. Allahü teâlâ, Müslümanlardan iki büyük ordunun sulh etmesine bunu sebep yapacaktır.” Buyurdu. Büyük bir ordu ile Muâviye'ye karşı harp edeceği zaman, fitneyi önlemek, Müslümanların kanının dökülmemesi için hakkı olan halifeliği Muâviye'ye teslim etti.

43- Abdullah bin Zübeyr, Rasülüllah'ın hacâmat edilirken çıkan kanını içti. Bunu görünce: “İnsanlardan senin başına neler gelecek biliyor musun? Senden de insanlara çok şey gelecek. Cehennem ateşi seni yakmaz.” Buyurdu. Abdullah bin Zübeyr Mekke'de halifeliğini ilan edince, Abdülmelik bin Mervân, Şam'dan Haccâc'ı büyük bir ordu ile Mekke'ye gönderdi. Abdullah'ı yakalayıp öldürdüler.

44- Abdullah ibni Abbas'ın annesine bakıp: “Senin bir oğlun olacak. Doğduğu zaman bana getir.” Dedi. Çocuğu getirdiklerinde, kulağına ezân ve ikâmet okuyup, mübârek tükrüğünden ağzına sürdü. İsmini Abdullah koyup annesinin kucağına verdi. “Halifelerin babasını al, götür!” dedi. Abbas bunu işitip,gelp sorunca: “Evet, böyle söyledim. Bu çocuk halifelerin babasıdır. Onlar arasında seffâh, Mehdi ve İsâ aleyhisselâmla namaz kılan bir kimse bulunacaktır.” dedi. Abbasiye devletinin başına çok halifeler geldi. Bunların hepsi, Abdullah bin Abbâs'ın soyundan oldu.

45- Bir gün, “Ümmetim arasında, râfızî denilen çok kimseler meydana gelecektir. Bunlar, İslâm dininden ayrılacaklardır.” buyurdu. (!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!)

Şimdi bir düşünelim! Allah'ın bunca ayetine rağmen hâlâ peygamberimizin “gayb”i bildiğini iddia eden ve bu iddiaya inanan insanların Kur'an okumadıkları veya Kur'an'a itibar etmedikleri meydandadır. Ama acaba neden bu insanlar herkesin yapabileceği şu basit akıl yürütmelerini yapmamışlardır?

- Tarih ve siyer kitapları yanında, “sahih” denilen hadis kitaplarında da genişçe yer verildiği gibi peygamberimiz, hem Mekke'de hem de Medine'de istihbaratçı casuslar kullanmıştır. Eğer peygamberimiz “GAYB”İ BİLSEYDİ, BU YÖNTEME GEREK DUYMAZ, “gayb”i bildiği için durumu kendine göre değerlendirirdi.

- Yine tüm “sahih” hadis kitaplarında belirtildiği gibi peygamberimiz, mahkemelerde baktığı davalarda her iki tarafın da davalarını ispat edebilmeleri için mutlaka tanıklar getirmelerini istemiştir. Eğer peygamberimiz “GAYB”İ BİLSEYDİ, TANIK BEYANINA GEREK DUYMAZ, “gayb”i bildiği için hükmünü ona göre verir geçerdi.

- İslâm tarihinde çok önemli bir yer tutan ve başta kendisi olmak üzere tüm Müslümanları tedirgin eden İFK olayında peygamberimiz, “gayb”i bilmediğinden çok üzülmüş, endişelenmiş ve eşi Ayşe'yi babasının evine göndermiştir. Ta ki, vahy gelip de Ayşe'nin suçsuzluğu, ona iftira edildiği açıklığa kavuşuncaya kadar. Eğer peygamberimiz “GAYB”İ BİLSEYDİ, BUNLARA HİÇ LÜZUM KALMAZ, bu olayın bir iftiradan ibaret olduğunu söyler, hem kendisi hem de Müslümanlar üzülmezlerdi. Ama Allah, yukarıda görüldüğü gibi, razı olduğu peygamberine “gayb”i (Ayşe'nin suçsuzluğunu) bildirmiş ve peygamberimiz de Ayşe'nin suçsuzluğunu vahy ile öğrenmiştir.

- Mescid-i Dırar olayında da peygamberimiz münafıkların bu mescidi ne amaçla yaptıklarını bilemediğinden (“GAYB”İ BİLMEDİĞİNDEN), olayı hoş görmüştür. Ama münafıkların kötü amaçlı oldukları ve oranın bir fesat yuvası olduğu kendisine Allah tarafından vahy ile bildirmiştir. (Tövbe; 107, 108)

- Tahrim suresinden öğrendiğimize göre, peygamberimiz eşlerinin kendisine kurdukları entrikaları bilmediğinden (“GAYB”İ BİLMEDİĞNDEN), olay kendisine Allah tarafından vahy ile bildirmiştir.

- Peygamberimiz, muhatap olduğu insanların, doğru sözlü mü, yalancı mı, mümin mi, münafık mı olduklarını bilmediğinden (“GAYB”İ BİLMEDİĞNDEN), bu konular yine kendisine Allah tarafından vahy ile bildirilmiştir. (Tövbe; 101)

Kur'an okumayan, Kur'an'a itibar etmeyen ve yukarıdakilere benzer akıl yürütmeleri de yapmayan bu insanlar ne gariptir ki, çok itibar ettikleri hadisler arasında yer alan ve peygamberimizin bizzat kendi ağzı ile “GAYB”İ BİLMEDİĞİNİ söylediği şu hadise de itibar etmemişlerdir:

Sahih-i Buhari, Kitab-ı Mağazi rivayet no 49:

“……. Muavviz kızı Rubeyyi şöyle demiştir: ‘Ben gelin olduğum günün kuşluk vaktinde Peygamber benim evlenme törenime geldi. Ve senin oturduğun gibi benim döşeğim üzerine oturdu. O sırada bir takım kızlar def çalıp Bedir'de şehit olan babalarını övüyorlardı. Bu kızlardan birisi:

-İÇİMİZDE BİR PEYGAMBER VARDIR Kİ, O, YARIN NE OLACAĞINI BİLİR. dedi.

Bunun üzerine Peygamber:

- “ÖYLE SÖYLEME, söylemekte olduğun şeyleri söyle!” buyurdu.

Bütün bunlar göstermektedir ki, eğer akıl özürlü değiller ise, peygamberimizin “gayb”i bildiğini iddia eden ve bu iddiaya inanan insanların bu davranışları, peygamberimizi ilâhlaştırmak suretiyle sadece Allah'a ait olan dini yozlaştırma çabasından başka bir şey değildir.

Şeyhlerin, pirlerin “gayb”i bilmesi (!):

Tarikat ve tasavvuf kitaplarına bakıldığında, hazretlerin hepsinin “gayb”i bildiklerinin menkıbe menkıbe anlatıldığı görülür. Bu haberler ya şeyhlerin kendilerinden menkuldur ya da onların saf (!) müritlerinin sonradan uydurdukları ve genellikle birbirinin aynısı olan yalanlardır. Ama aslı astarı olmayan bu yalanların çoğu, Yahudi ve Hıristiyanların kendi azizleri için uydurdukları hikâyelerin yeni azizlere, yani şeyhlere, üstazlara uyarlanması ile oluşturulmuştur. Çok memnuniyet vericidir ki, bu tip yalanların kahramanları olan “gaybi bilen keramet sahipleri” sadece tarikat ve tasavvuf çevrelerinde itibar görmekte, aklını kullanan, dinini tanıyan çevrelerde ise fıkralara konu olmaktadır:

“Uyanık bir Şeyh Hazretleri, müritlerinin çok olduğu bir kasabayı ziyaret eder. Kasabada şeyhin şerefine bir ziyafet verilir. Şeyh kendi düzenince halkı uyutabilmek için gereken çabayı harcamaktadır. İşte bu amaçla şeyh celâllenir, büyük bir hışımla:

-HOŞT! HOŞT!

diye bağırarak elindeki asasını duvara vurur. Durumu hayret ve dikkatle izleyen cahil halk, neler olduğunu sorar. Şeyh:

-Hiç sormayın. İtin birisi Mekke'de Beytullah'ın duvarına işemeye kalktı da onu defettim.

der. Tabiî cahil halkın gözünde hazret bin kat daha değerlenir. Ama halkın arasındaki bir genç bu numarayı pek yutmaz.

Biraz sonra yemek ikramı başlar. Herkese pilâv üstü et ikram edilir. Ama şeyhin numarasını yutmayan genç, şeyhe ikram edilen tabağa önce etleri, etlerin üzerine de pilâvı koyup Hazret'e getirir. Şeyh hemen gürler:

-Hani benim tabağımda et?

Genç, taşı gediğine hemen koyuverir:

-Şeyhim bu nasıl iştir? Taaa Mekke'deki, yüzlerce dağın arkasındaki Kâbe'nin duvarına işeyen iti görüyorsun da, iki parmak pilâvın altındaki eti göremiyorsun?

Fıkralara yansıyan bu rezillik yüzyıllar boyunca devam etmiş ve safsata bataklığında çırpınan bu insanların üzerine sürekli pislik yağmıştır. Sahiplendikleri halis olmayan dinleri bu insanları dünyaya -ne yazık ki kendilerine Müslüman dedikleri için- Müslüman kimliği ile rezil rüsva etmiştir. Yaşadıkları bu rezilliğin sebebi bize göre, müritlerin büyük çoğunluğunun içinde bulundukları gafletten ama şeyhlerin büyük çoğunluğunun ise İslâm düşmanı olmalarından kaynaklanmaktadır.

Sonuç:

Adı sanı ne olursa olsun, hiç kimse “gayb”i bilemez. “Gayb”i bilmek Allah'ın tekelindedir. Anlatılan ve yazılan aksi bilgilerin hepsi yalan ve uydurmadır. Bunların hepsi istismar malzemesidir. Allah'a (Kur'an'a) ve peygamberimize rağmen bu sapık inanış maalesef cahil kitleler arasına yerleşmiştir.

Nasıl ki Allah'ın, çocuk edinmediğini ilân etmesine ve bunlardan münezzeh olduğunu bildirmesine rağmen, Hıristiyanlar; ”İsa Allah'ın oğludur”, Yahudiler de; “Üzeyr Allah'ın oğludur” dedikleri için kâfir oluyorlarsa (Tövbe; 30, Maide; 72), Allah'ın, “BENDEN BAŞKA KİMSE GAYBİ BİLMEZ, BİLEMEZ” demesine rağmen, peygamberimiz veya başka herhangi birisi için “GAYBİ BİLİR” demek, KÂFİRLİKTİR.



Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: Elmeddin, 27.03.2010, 20:53 (UTC):
siz bir şeyi yazıp diğerini unutuyorsunuz. Kurandaki bu ayetleri neden görmezden geliyorsunuz?

Hz. Yusufun (a.s) zindan arkadaşlarına söylediği: "Size yedirilecek yemek gelmeden önce onun yorumunu mutlaka size haber veririm." (Yusuf, 37)
Hz. İsa (a.s)'ın İsrailoğullarma hitaben dediği: "Evlerinizde ne yeyip biriktirdiğinizi size haber veririm. Bunda sizin için bir ibret vardır." (Al-i İmran, 49) sözler, ayrıca Allahın Rasulullaha (s.a.a) hitaben: "İşte bu gayb haberlerindendir. Onu sana vahyediyoruz." (Yusuf, 102) demesi nebi ve rasullerin gaybı bildiklerini açıkca gösteriyor. sadece olarak sizin zikr ettiğiniz 1-ci gurup ayetler mutlak manada, hiç kimseye muhtaç olmaksızın Gaybı Allahın bileceğini gösteriyor. hiç bir müslümanda nebi ve ya resullerin (a.s) Allahın izni olmadan Gaybı bildiğini idda etmez. Rasulullahın (s.a.a) "Eğer ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı." (Araf, 188) demeside Onun bağımsız olarak Gaybı bilmediğini gösteriyor. çünki müsşrikler şöyle sanıyorlardı: Eğer ortada bir peygamber varsa, peygamberlik vasfına sahip olan kimse, kendiliğinden gaybı bilmek durumundadır. Mutlak bir gaybi güce sahip olması gerekir. Nitekim Kur'ân'da müşriklerin yaptıkları önerileri aktaran ayetlerden de bunu anlayabiliyoruz. Bu yüzden Resûlullah, açık bir şekilde, kendisine ve onlara ne yapılacağını bilmediğini itiraf etmesi ve gaybi bilme niteliğini kendisinden olumsuzlaması, dolayısıyla kendisinin ve onların başına gelen hadiselerin kendisinin iradesinin ve seçme gücünün dışında olduğunu, bunlarda kendisinin hiçbir dahlinin olmadığını, bilakis kendisine ve onlara bunları yapanın yüce Allah olduğunu itiraf etmesi emrediliyor. "Bana ve size ne yapılacağını da bilmem." (Ahkaf, 9) İfadesi, Resûlullah (s.a.a) gaybi bilmediğini vurguladığı gibi, gayb perdesinin arkasında olup kendisine veya onlara isabet edecek herhangi bir şeyi ortadan kaldırmaya da gücünün yetmediğini ortaya koymaktadır. dediğimiz gibi bu ayetler sadece Rasulullahın (s.a.a) mutlak şekilde ve kendiliğinden Gaybı bilmediği anlamına gelmektedir. yoksa nebi ve resuller Allahın bildirmesi ile Gaybı biliyorlar ki, buna dair Hz. Yusuf ve Hz. İsanın (a.s) sözlerini ve Rasulullaha (s.a.a) gayb haberlerinin vahy edildiğini aktardık. son olarakta yüce Allah buyuruyor ki: "O bütün görülmeyenleri bilir. Sırlarına kimseyi muttali kılmaz; ancak dilediği peygamber bunun dışındadır." (Cin, 26-27)



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36865150 ziyaretçi (103040284 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.