Genişleyen Dünya Teorisi
 

Genişleyen Dünya Teorisi

Genişleyen Dünya Teorisi

"Genişleyen Dünya" teorisi, kıtaların hareketini ve konumunu açıklamaya çalışan bir teoridir. Levha hareketleri teorisine göre, görece daha az desteklenmesine rağmen daha sağlam temellere dayanmaktadır. Teori, sadece Dünya gezegeninde değil, Güneş sisteminde manyetik alanı bulunan tüm gezegenlerde (gaz halindeki gezegenler hakkında bir bilgi yok) de gözlemlenebilmektedir. Teori, 1960'larda okyanus yataklarındaki kayaç oluşumlarını açıklamak için geliştirilmişti.[1]

Yaklaşık 200 milyon yıl önce dünyanın tüm kıtaları, Pangaea denilen bir büyük kütle halindeydi. Bir an için bu büyük kütlenin bir küre üzerinde yayıldığını düşünelim. O takdirde, bu kütlenin Dünya'nın bugünkü yarıçapının yarısı yarıçapında bir küreyi tümüyle örteceğini görürüz. Kütlenin birbirlerine kavuşan kenarları tümüyle birbirine uyar. Böylece de bugünkünden daha ufak ve denizi olmayan bir yerküreyi hayal etmek mümkün olur.

Şimdi şu soru akla gelmektedir; "Bu bir rastlantı mıdır, yoksa Yerküre'nin oluşumu hakkında çok önemli şeyler mi söylemektedir?" Bugün, yer bilimcilerin çoğu, Pangaea'nın Yerküre'nin günümüzdeki yarıçapının yarısı kadar bir yarıçapa sahip olan bir küreye mükemmele yakın şekilde uymasının tümüyle bir rastlantı olduğuna inanmaktadır. Ne var ki, Tasmania Üniversitesi'nden Prof. S. Warren Carey'nin başı çekiği az sayıdaki jeolog, eski zamanlarda Yerküre'nin daha küçük olduğuna ve o dönemlerden bu yana büyüdüğüne göre büyüme devam etmektedir.

Yerküre'nin genişlemesine ait belirtilere yer bilimlerinin hemen her dalında rastlanmaktadır. Sorun, bu belirtilerin bizi kesin bir sonuca getirmeyişidir. Bu belirtiler, hem büyüme iddialarını doğrulamakta hem de aksi görüşü desteklemektedir. Yine de bir olgu vardır ki, büyümeyi yadsıyan geleneksel kuram için açıklaması oldukça güçtür. Şimdi herkes kıtaların yer değiştirdiğini ve okyanus tabanlarının yayıldığı konusunda hemfikirdir. Yeryüzünün içlerinden gelen erimiş lav, okyanuslardaki çatlaklardan yükseliyor, soğuyor, sertleşiyor ve yeni okyanus kabuğunu oluşturuyor. Okyanus tabanları yayıldıkça, kıtaları itiyor ve bu da kıtaların sürüklenmesine neden oluyor. Geleneksel kuram hâlâ iddia ediyor: yeryüzünün yüzeysel alanı sabittir; dolayısıyla yeni oluşan kabuk yok olan kabuğa eşit olmalıdır. Eski okyanus kabuğu, özellikle Büyük Okyanus kıyılarındaki kıtaların kenarlarındaki bazı kabartma çizgileri boyunca yeryüzünün içlerine doğru batıyor.

Bu kuram akla şu soruyu getiriyor: örneğin, Antarktika okyanuslarla çevrili bir kıtadır. Kıtadan hem dışa, hem de içe doğru yayılma söz konusudur. Antarktika kıyılarında geçiş bölgeleri olmadığı için, kıta sıkıştırılamıyor. Öyleyse, kabaran noktalardan Antarktika kıyılarına doğru yayılan toprak nereye gidiyor?

Geleneksel kurama göre, Antarktika'yı çevreleyen kabarma çizgileri, dışa doğru hareket ederken yeni oluşmuş okyanus kabuğu eşit hızla çizgi ile kıta arasına girer.

Afrika kıtası s aynı durumdadır. Bu da, kıtanın hareket etmediği anlamına gelir. Yerküre'nin genleştiğini ileri sürenlere göre, bu inanılacak bir olay değildir. Diğer bütün kıtaların bir sabit kara parçasından uzağa sürüklenmeleri mümkündür, ama iki kara parçasından birden mümkün değildir. Öte yandan Antarktika ile Afrika arasındaki kabarma çizgisine ne olmaktadır? Eğer Yerküre'nin yarıçapı hep aynı kaldıysa, kabarma çizgisi iki kıtadan birden uzaklaşamaz.

Ayrıca bir de Kuzey Kutbu paradoksu vardır. Geçen 200 milyon yıl içinde, Antarktika hariç tüm kıtalar kuzeye doğru sürüklenerek Kuzey Kutbu'na yaklaşmışlardır. Ancak, kuzey bölgelerde okyanus tabanına yapılan araştırmalar, okyanus kabuğunun büzülmediği ama uzadığını gösteriyor. Eğer Yerküre her zaman aynı büyüklükteyse, bu bir paradokstur. Her ikisi aynı anda doğru olamaz.

Kıtaların çoğu Doğuya ya da Batıya ve aynı zamanda Kuzeye doğru sürüklenerek Büyük Okyanus üstünde birbirlerine yaklaşıyorlar. Büyük Okyanus'un kapladığı alan her zamankinden daha da küçülüyor. Fakat okyanus tabanı, okyanus çevresinde komşu olan bir kıta çiftinin birbirlerinden ayrıldığını gösteriyor. Böylelikle okyanus çevresi uzunluğu artıyor olmalıdır. Sabit yarıçapı olan bir Yerküre için bu iddialar zıttır.

Eğer Yerküre genişliyorsa, artan bir yüzey söz konusu olduğundan, çelişkiler ortadan kalkar.

Yer bilimcilerin pek çoğu bu türlü iddialardan etkilenmemiş görünüyor ve iddia ediyorlar: bugün her ne kadar çelişkiler açıklanamıyorsa da bir gün gelecek Yerküre'nin genleştiği iddiasına başvurmadan açıklanabilecektir. Bu tür kuşkular, büyümenin doğrudan kanıtlanması ile ortadan kalkabilirdi. Ne yazık ki kuramsal olarak testler olanaklı gözükse bile, varsayılan genleşmenin çok yavaş olması dolayısıyla pratik olarak saptanması olanaksızdır.

Eğer Dünya bugüne kadar iki kat büyümüşse, bu, yarıçapının her yıl yarım milimetre artması anlamına gelir. Bu, yarıçaptaki geçmiş değişmeleri tatmin etmek için çok küçük bir sayıdır. Ancak, bundan sonraki genleşmeyi ölçmenin bir yolu vardır. Ay'dan yansıtılabilecek lazer ışınıyla ölçüm yapılabilir.

Ne var ki, Yerküre tam bir küre değildir. Yüzeyi de dümdüz değildir. Ay yüzeyi de düzgün değildir. Ayrıca, Ay eliptik bir yörünge izlediğinden Yerküre ile arasındaki uzaklık değişir. Dolayısıyla ölçülecek uzaklık, lazer ışığının Yerküre'de hangi noktadan gönderileceğine ve Ay yüzünde nereye düşeceğine bağlıdır. Anlamlı bir değer elde etmek için, ölçüm pek çok yinelendikten sonra ortalaması alınmalıdır. Tüm bu işlemler çok uzun yıllar süreceği gibi pahalı da olacaktır. Kim bilir belki de Ay'ın boyutlarında da gelişmeler olmaktadır. Bu da, Yerküre'nin yarıçapındaki olası değişiklikle ilgili sonuçları anlamsız kılacaktır.

Bu arada, eğer gerçekleştiği kesin olarak kanıtlanırsa; ancak genleşmenin nedenleri üzerinde fikir yürütmek olanağı vardır. İddialardan birisi, tüm cisimlerin hareketlerini ilgilendirdiği için, evrensel çekim katsayısı, G, ile ilgilidir. 1930'ların başında, bazı astronomlar G'nin sabit olmadığını, zaman içinde çok yavaş azaldığını iddia ediyorlardı. Bu iddia doğru ise, cisimler arasındaki çekim gitgide azalır ve cisimler birbirlerine daha az bağlı olmaya başlar. Diğer bir deyişle Yerküre ve uyduları dahil olmak üzere tüm cisimler, kütlelerinde bir değişiklik olmadan genleşiyor olmalılar. Fakat G'nin sabit olmadığı henüz hiç kimse deneysel olarak kanıtlayamamıştır.

Diğer bir hipoteze göre evrende sürekli olarak kütleler yaratılıyor ve kütlesi arttığından Yerküre'nin hacmi de artıyor. Bu görüş, bazı astronomlarca kabul edilmekle birlikte, kanıtlanması çok daha zordur.

Tüm sorunlara karşın, Prof. Carey ve arkadaşları, Yerküre'nin bir zamanlar daha küçük ve tümüyle karalardan oluştuğuna inanmaya devam ediyor. İddialarına göre, genleşme kıtaları birbirinden ayırmıştır. Bu, kıtaların yer değiştirmesine yol açmış ve okyanus çanakları daha sonra suyla dolmuştur.[2]

Genişleme - Büyüme (Ekspansiyon) Kuramı

Yeryuvarının hacminin sürekli olarak büyüdüğü varsayımı Hilgenberg tarafından somut bir kavram olarak ortaya konulmuştur. Kurama göre Yeryuvarının hacminin büyümesinin asıl nedeni termal (ısısal) genişlemedir. Diğer bir neden de, yeriçindeki yoğunluğu fazla yüksek basınç fazındaki maddelerin yoğunluğu daha az düşük basınç fazındaki türlerine dönüşmesidir. Egyed'e göre de, yerin çekirdeği, kısmen de olsa, halen Güneş sistemine ait duraysız maddelerden oluşmaktadır. Bu maddeler yavaş yavaş duraylı hale gelmekte ve değişim esnasında hacimleri büyümektedir.

Carey ise kuramı jeolojik olaylar ve yapılar açısından değerlendirmekte, özellikle kıtalar üzerindeki ve okyanus tabanlarındaki açılma ile oluşan graben ve rift vadisi şekillerinden birçok örnekler vererek, yeryuvarının gittikçe genişlemekte-büyümekte olduğunu ısrarla savunmaktadır. Carey'e göre dünyanın kökeni ve ısısal geçmişi hakkında ileri sürülen varsayımlardan en fazla olasılığa sahip olanın Yeryuvarının başlangıçta bir soğuk toz bulutu halinde bulunması ve günümüze kadar gelen zaman içinde sıcaklığının sürekli artmış olmasıdır.

Bu kurama göre tüm tektonik yapılar yerkabuğunun dikey hareketleriyle (yükselme ve alçalmalarla) açıklanabilmektedir.Yükselen bölgelerin doruk kesimlerindeki genişleme açılmaya bağlı olarak graben ve diğer yapılar oluşmakta; kabarma yükselme nedeniyle yeryüzünde oluşan kot farkına bağlı olarak da yükselen kısım üzerindeki tortul örtü ise alçalan kesimlere doğru serbestçe kaymakta ve yakın çevresindeki çukur alanları doldurmakta, bu hareket sırasında kıvrımlanmakta ve naplı-bindirmeli bir yapı kazanmaktadır. Bu kurama göre, Alp-Himalaya tipi kıvrımlı naplı yapının oluşumu, bu mekanizma ile açıklanmaktadır.

Bu kurama karşı çıkılan noktalar şunlardır.

  1. Napların kilometrelerce uzaklara taşınabilmesi için “geotümor”lerin çok büyük boyutlarda olması ve yamaç eğiminin kaymaya elverişli olması gerekir. Ancak bugüne kadar yeryüzünde bu büyüklükte bir geotümor belirlenmemiştir. (geotümör: bölgesel açılma sonrası oluşan yükselimler)
  2. Naplı dağların yapısında sadece tortul kayaçlar bulunmamakta, tortul kayaçlarla birlikte önemli miktarda kristalin temel kütleler de bulunmaktadır.
  3. Geotümorlerin oluşumu ve yükselme nedenleri hakkındaki görüşler yeterince inandırıcı sayılmamaktadır.

Şimdi de levha tektoniği kuramına bakalım;[3]

Levha Tekoniği Kuramı

Levha Tektoniği, büyük ölçüde okyanuslardan elde edilen veriler üzerine kurulmuş bir kuramdır. Bu özelliği ile kendinden önceki kuramalardan ayrılır.

İkinci dünya savaşı esnasında özellikle denizaltı savaşları için geliştirilen son derece hassas batimetrik harita alma yöntemleri savaştan sonra İngiltere'de Sir Edward Bullard (Cambridge Üniversitesi) ve Amerika'da Hary Hess (Princeton Üniversitesi) ve Maurice Ewing (Colombia Üniversitesi) gibi hükümetler nezdinde söz sahibi ciddi bilim adamları tarafından okyanus tabanlarının ayrıntılı haritalanmasında kullanıldı. Özellikle Ewing'in yönetiminde
bulunan Lamont Jeofizik rasathanesi gemileri, sadece batimetrik değil magnetik ve gravite verilerini de topluyordu, deniz tabanlarından tortu örnekleri alıyorlardı.

Bu faaliyet okyanuslarda devam ederken, ABD, soğuk savaşın bir sonucu olarak Sovyetler Birliğinin yaptığı zannedilen nükleer silah deneylerini izleyebilmek amacıyla dünyanın dört bir yanına uzanan sağlıklı bir sismograf ağı oluşturdu. WSSN (World Standarts Services Network) olarak bilinen bu ağ sayesinde magnitüdü 4 ve yukarısındaki depremler büyük bir hassasiyetle kaydedilmeye başlandı. Episantır tayinindeki hataların genellikle bir kaç km.nin içine alınması özellikle okyanusal alanlarda depremlerin son derece dar kuşaklarda olması ve bu kuşakların çevrelediği devasa alanların hemen hemen asismik kuşaklar olduğunu gösterdi.

1940'lı yılların sonlarına doğru Amerikalı jeofizikçi Hugo Benioff derin deniz hendeklerinden manto içine sarkan eğimli deprem zonlarının aslında devasa bindirmeler olduğu ve bu bindirmeler boyunca okyanus tabanının Pasifik'i çevreleyen kıtaların altına daldığını iddia etti. 1952'de alman tektonikçi Hans Stille bu eğimli deprem zonlarının hemen üstlerinde Pasifik'i adeta kuşatan meşhur “ateş çemberi”ni oluşturan volkanların varlığına dikkati çekti ve bunlar arasında jenerik bir ilişki olması gerektiğini vurguladı.

Bu gelişmeler olurken Amerikalı petrolog Harry Hess, savaş yıllarında donanmada edindiğim deneyimler ışığında okyanusların tarihi ile ilgileniyordu. Özellikle Ewing ekibinin okyanusların sanılanın tersine genç olmaları gerektiğini göstermişti.

Öte yandan Hess, Amerikalı jeologların ezici çoğunluğunun tersine, kıtaların kaymasına inanmaktaydı ama o da jeofizikte biraz bilgisi olan herkes gibi; Sir Harold Jefreys'in sialin sima üzerinde yüzen bir sal gibi hareket edemeyeceğini, simanın sialden daha kuvvetli olduğunu tartışma götürmez bir açıklıkla kanıtlamış olduğunu biliyordu. Sial, simadan bağımsız hareket edemezdi.

Acaba sial ile sima birlikte hareket edemez miydi? 1960 yılında yayınlanan makalesinde Hess, mantoda büyük ölçüde konveksiyon akımları olması lazım geldiği varsayımından hareketle, okyanus litosferinin bu konvektif sistemin sınır kondüksiyon tabakası olduğunu ileri sürdü. Aynı yıl Robert Dietz, bu mekanizmaya deniz tabanı yayılması adını verdi.

Hess ve Dietz'in makalelerinin yayınlanmasının hemen akabinde Kanada'da Morley, İngiltere'de Cambridge'de henüz bir doktora öğrencisi olan Fred Vine, Hess'in düşüncesini kontrol edebilmek için dâhiyane bir yöntem önerdiler. Bu yöntemin esası şuydu: Yer'in jeomanyetik kutuplarının Senezoik esnasında düzensiz aralıklarla terslendiği yapılan paleomanyetik çalışmalardan biliniyordu. Deniz tabanı yayılması yayılma eksenine dik yönde
ve bilateral simetrik olarak okyanus tabanı ürettiğine göre jeomanyetik kutuplardaki terslenmeler de yayılma merkezinin her iki yanına simetrik olarak kaydedilmiş olmalılardır, çünkü okyanus tabakalarının üst tabakaları ferromanyetik mineral içeren bazaltlardan oluşur. yayılma ekseninde sıvı halde bulunan bazalt lavları içerisindeki mineraller püskürdükleri andaki jeomanyetik alanın etkisinde belirli bir yönde dizilirler. Yayılma devam ettikçe
yayılma merkezinden uzaklaşan bazalt beraberinde püskürdüğü zamanki jeomanyetik alanın yönünün de sabit bir kaydını taşır. Sürekli jeomanyetik alan terslenmeleri yayılma merkezinin iki yanında ve ona paralel uzanan ters ve normal yönde manyetize olmuş şeritler meydana getirirler.

İşte Morley ve Fred Vine ile o zamanki tez hocası Drumont Matthews, bu fikri ileri sürerek özellikle Ewing grubu tarafından yıllardır toplanmakta olan Lamont Jeofizik Rasathanesi'nin veri bankalarında birikmiş olan manyetik verilerin bu görüşler ışığı altında tekrar gözden geçirilmesi gerektiğini önerdiler. Vine ve Matthews'un makalesi 1963 yılında Nature dergisinde yayınlandı.

Kanadalı olan John Tuzo Wilson 1960'lı yılların ilk yarısında o zamana kadar gerek Kanada kalkanı üzerinde ve gerekse Kanada'daki buzullaşma hakkında yaptığı çalışmalarla kendine haklı bir şöhret yapmış bir jeofizikçiydi. aynı sıralarda Lamont Jeofizik Rasathanesinde New York'ta radyoculuk yapmaktan bıktığı için bir gecikmiş bir doktora öğrencisi olarak gelen Walter C. Pitman ise sadece fizik eğitimi görmüş olup kendi deyimiyle kayaları kaldırım taşından ayıracak kadar dahi jeoloji bilmiyordu.

Pitman'ın jeoloji konusundaki bilgisizliği aslında kendisinin en büyük avantajı oldu. Pitman, Vine ve Matews'un makalesini tesadüf eseri okuduğu zaman jeolojide bilgi sahibi arkadaşlarının tersine o makalede ileri sürülen fikirleri son derece akla yatkın buldu. Bunun sonucu olarak Lamont'un veri bankalarında bulunan manyetik verileri kontrol ederek Vine ve Matews'un dolaysıyla Hess'in haklı olduğunu gösterdi. Sadece kıtalar değil okyanus tabanları da küre sathında binlerce ve binlerce kilometrelik mesafeler kat ediyorlar, orta okyanus sırtında doğup derin deniz hendekleri boyunca tekrar mantoya dönüyorlardı.

Bu arada T. Wilson probleme tamamen değişik bir açıdan yaklaşıyordu. Wilson, Hess'ten sonraki en önemli adımı attı ve orta okyanus sırtları ile hendeklerin bittikleri yerlerde aslında hareketin büyük yanal atımlı faylarla başka bir şekle “transforme” edilerek devam ettiğini gösterdi. Böyle sırtları ve hendekleri birbirine bağlayarak hareketin devamını sağlayan yanal atımlı faylara Wilson, hareketi transforme ettikleri için "transform fay" adını verdi. Wilson, 1965'de tüm sırtları ve hendekleri birbirine bağlayan küre üzerindeki hareketli kuşakları ilk defa tam olarak tasvir etti ve bu kuşaklar boyunca birbirlerine göre hareket etmekte olan dahili olarak asismik ve yüksek bir burulma rijitidesine sahip olan litosfer parçalarına “Levha” adını verdi. Bu suretle levha tektoniği tüm öğeleriyle ortaya çıkmış oluyordu.

Levha tektoniğinin gelişmesinde, 1967 yılında yayınlanan iki makale çok önemli bir rol oynadı. Bunlardan biri Lamont'un jeofizikçilerinden Lynn R. Sykes tarafından yayınlandı. Sykes, o zamanlar hayli gelişmiş olan depremlerin fay mekanizmalarının çözümleri yönteminden yararlanarak Wilson'un transform fay kavramını ve onunla birlikte Hess'in deniz tabanı yayılması hipotezini kontrol etmek niyetiyle orta Atlantik sırtını öteleyen kırık
zonları boyunca bir seri fay düzlemi sonucu elde etti. Sykes yaptığı bütün çözümlerde kesinlikle Wilson'un yorumunun doğru olduğunu buldu.

Levha tektoniği bu şekilde her tabi tutulduğu testten başarıyla çıkınca bu kuramı tüm küre üzerinde ve ayrıntılı bir şekilde kontrol etmek lüzumu doğdu. Önce 1967'de genç jeofizikçi Dan McKenzie ile uygulamalı matematikçi Robert Parker, levha tektoniğinin küre üzerinde nasıl uygulanması gerektiğini göstererek levha hareketlerinin kinematiğinin türetilmesinde deprem kayma vektörlerinin önemine dikkati çektiler.

1969 yılında dar anlamda levha tektoniğinin son önemli öğesini oluşturan üçlü eklem sorunu da McKenzie ve Morgan tarafından ortaya atılıp çözülerek bu kuramın kendi içinde tutarlı ve tamamlanmış bir sistem haline gelmesini sağladılar.

1969 yılından itibaren levha tektoniği, ada yayları, kenar denizleri, orojenik kuşaklar, geçmişteki fauna (hayvanların gelişimi ve değişimi) ve floranın (bitkilerin gelişimi ve değişimi) dağılımı, mantonun evrimi ve konveksiyon ve yer bilimleri kapsamına giren pek çok konuda bu prensiplere dayalı veya bu prensiplere dayandığını iddia eden pek çok hipotezin atılmasına neden olmuş ve onlarla birlikte dünya çapında yeni bir tektonik model oluşturmaya başlamıştır.[3]

Açıklamalar

GDT ve Madde Üretimi

Dünya dışından gelen enerjinin (elektron ve nötron yağmurları) bir kısmı kabuğu aşıp iç çekirdeğe ulaşır. Burda enerjinin bir kısmı maddeye dönüşür (iki nötronun çarpışmasıyla elektron ya da pozitron ortaya çıkar). Manyetik alan madde üretiminin göstergesidir.[1]

GDT ve Yer Çekimi

Teori, geçmişte gezegenin daha küçük olması ve dolayısıyla yer çekiminin daha küçük olmasıdır. Bunun sonucunda neden dinozorların devasa boyutlara gelebildiğini ve bu boyutlarına rağmen çevik hareket edebildiklerini açıklayabiliyor.[1]

GDT ve İklim Kuşaklarının Genişlemesi

Dinozorlar döneminde tüm dünyada sadece tropik iklim koşulları hakimdi. Ilıman ve kutup kuşakları Dünya'nın büyümesiyle oluştu.[1]

Kaynaklar

[1] tr.wikipedia.org/wiki/Genişleyen_Dünya_teorisi
[2] www.frmtr.com/jeoloji-jeofizik/2535066-genisleyen-veya-buyuyen-dunya-teorisi-hakkinda-bilgi-istiyorum.html
[3] www.cografya.biz/forum/genisleyen-dunya-teorisi-t19692.5.html;wap2=





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: öğr.gör.cengiz Aksakallı, 28.03.2014, 09:10 (UTC):
evrende maddenin var oluşuna yönelik yapmış olduğum matematiksel fiziksel çalışmamın sonucu olarak şunu söyleyebilirimki madde ve maddeyi oluşturan atom altı parçacıklar ve de atom evrende var olmaya başladığından itibaren madde içine çökmektedir başka bir deyişle herhangi bir (M) kütlesinin hacmi sonsuz küçük boyuttada olsa azalmaktadır.madde üzerinde zamanın tarifi yapılamadığı anda bu süreç tersine dönecektir yani (M) kütlesinin hacmi artmaya başlayacaktır.eğer sizin dediğiniz gibi ise bu şu anlama gelir. bundan milyonlarca yıl önce bu tersine süreç başlamıştır.maddenin içinden etkiyen kuvvete bağlı olarak atomun içinde gitgide artan bir enerzi oluşmaktadır.ama ben bu tersine sürecin başladığına inanmıyorum.çükkü bu sürecin başlaması madde üzerinde kıyametin kopma anının başlaması anlamına gelmektedir.yani madde üzerinde kıyamet milyonlarca yıl önce başlamış demektir.adres:atatürk üniversitesi pasinler meslek yüksek okulu inşaat bölümü



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36897976 ziyaretçi (103097923 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.