Gizli Askeri Deneyler
 

Gizli Askeri Deneyler

Hazırlayan: Akhenaton

İçindekiler

1.) 51. Bölge
2.) Akustik Kedicik Operasyonu
3.) Bluebird Projesi
4.) Gizli Rus Deneyleri
5.) Manhattan Projesi
6.) Mknaomi Projesi
7.) Mkultra Projesi
8.) Mkoften Projesi
9.) Mksearch Projesi
10.) Mongoose Operasyonu
11.) Pelagra Olayı
12.) Philadelphia Deneyi (Rainbow Projesi)
13.) Proje 4.1
14.) The Aversion Projesi
15.) Üçüncü Şans Projesi
16.) Zihin Kontrol Deneyleri
17.) Diğer Deneyler ve Kronoloji
18.) İlgili Videolar
19.) Kaynaklar

1.) 51. Bölge

51. Bölge [1], sahibi Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanlığı ve Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri olan ve bilindiği kadarıyla uçak ve düşman silahları inceleme, analiz etme ve araştırma merkezi olarak kullanılmakta olan yerdir. Yeni uçakların da test ve geliştirme yeri olarak da kullanıldığına inanılmaktadır. UFO teorilerinin de üzerinde üretilmesi ile ünlüdür.

51. Bölge, ABD Las Vegas’ın 153 kilometre kuzeyinde, Groom Gölü yakınında olup Nevada Test Sahası ve Nellis Hava Kuvvetleri Sahası ile çevrelenmiştir. En yakın yerleşim birimi, hemen kuzey sınırında bulunan Rachel Kasabası’dır. 51. Bölgenin içinde bulunduğu arazi, 76 kilometre²dir ve bu ebat, Connecticut Eyaletinden biraz küçük olup, Lübnan’dan ise biraz daha büyüktür.

Las Vegas’tan 130 mil kadar uzaklıkta, ıssız Nevada Otoyolu 375’de Mile Marker LN 29.5’de, yöreden bir çiftçi tarafından kullanılan tek bir posta kutusu vardır. "Black Mail Box" (siyah posta kutusu şimdilerde beyaz), bu geniş otobandaki tek sınır noktası olduğu için burası, inançlı insanların geldiği yerdir. Bu sınırın öte tarafı olan 51. Bölge topraklarına giriş kesinlikle yasaktır. Etrafa "Girilmez!" ve "Güvenlik güçleri, girenleri öldürme yetkisine sahiptir!" yazılı büyük levhalar vardır ve her taraf güvenlik kameralarıyla çevrilmiştir. Ne karadan ne de havadan bu çok gizli üssün 30 mil etrafına hiç kimse yaklaştırılmamaktadır.[2]

51. Bölge’nin özel güvenliği "Cammo Dudes" ismi verilen bekçiler sağlamaktadır. Sınıra yaklaşan insanları ve araçları belli bir zamandan sonra uyarmakla görevlidirler. Şayet uyarı sonucu siviller sınırdan ayrılmazsa yüksek miktarda para cezası kesilmektedir. Cammo Dudeslerin rütbesi yoktur. 51. Bölgeye yetkisiz hiç kimse alınmadığından daha üst düzey askeri görevlilerin öldürme yetkisi bulunmaktadır.UFO’ların ve uzaylıların burada tutuldukları söylentileri vardır.[3]

ABD’li bilimci Boyd Bushman, ölmeden önce kendini kayıt altına almış ve o kayıtlarda iddiası üzerine uzaylıların fotoğraflarını elinde tutmaktadır. Bushman, ABD’li yetkililer tarafından sürekli inkar edilen Area 51 (51.Bölge) merkezini gördüğünü ve orada uzaylıların yapısı ile ilgili çalışmalar yapan bir grup bilim insanının varlığına şahit olduğunu söylemiştir.[4][5]

2.) Akustik Kedicik Operasyonu

CIA’nın 1960’lı yıllarda kediler üzerinde yaptığı korkunç deneylerin detayları ortaya çıktı. ’Akustik Kedicik Operasyonu’ adı verilen gizli deneylerde Amerikalı bilim adamları, kedilere mikroçipler ve alıcılar yerleştiriyordu. Hayvanların kafataslarına ve kulak kanallarına yerleştirilen vericiler ve alıcılarla robot-kedilere sahip olmayı planlayan CIA, bu projede fena çuvalladı. Deneyler sonucunda yaratılan ’ucubeler’ telef oldu. Denemelerin başarısız olmasının bir sebebi ise kedilerin köpekler kadar itaatkar olmayışı ve başlarına buyruk hareket etmeleriydi. Verilen komutlara uymuyor ve sürekli kaçıyorlardı. Dönemin parasıyla yaklaşık 20 milyon dolara mâl olan proje ABD hükümeti tarafından iptal edildi. CIA’nın fiyaskoyla sonuçlanan bu deneyinin ayrıntıları "Frankenstein’s Cat" (Frankenstein’in kedisi) isimli kitapta gün yüzüne çıkarıldı. Kitapta kedilerle ilgili deneylerin detaylanarak anlatımı da bulunuyor.[6]

3.) Bluebird Projesi

Çalışmalarını insan davranışlarını kontrol yönünde genişletmek isteyen CIA, teşkilatın başı Allen Dulles’ın onayıyla 1950 yılında BLUEBIRD (bir tür muhabbet kuşu) Projesi’ne başladı. Bu programın hedefleri şöyle sıralanıyordu:

1) Personelden izinsiz bilgi sızdırılmasını önleyecek bir yöntem geliştirmek,

2) Özel sorgulama teknikleri yoluyla bireyin kontrol edilmesinin mümkün olup olmadığının araştırılması,

3) Hafıza geliştirme yöntemlerinin araştırılması,

4) CIA personelinin düşman kontrolüne geçmesini önlemek için savunma teknikleri geliştirmek.

BLUEBIRD Projesi’nin kod adı, 1951 Ağustos’unda ARTICHOKE (enginar) Projesi olarak değiştirildi. Bu projenin hedefi de hipnoz ve çeşitli kimyasalların kullanımı yoluyla sorgulama tekniklerinin araştırılmasıydı. Bu program da 1956’da noktalandı. Ancak ARTICHOKE Projesi’nin durdurulmasından 3 yıl önce, yani 13 Nisan 1953’te CIA Başkan Yardımcısı Richard Helms’in önerileri doğrultusunda MKULTRA Projesi başlatıldı. MK harflerinin Mind Kontrolle (zihin kontrolü, kontrolle kelimesi İngilizce "control"ün Almanca karşılığı) kelimelerinin kısaltması olduğu tahmin ediliyor. MKULTRA Projesi kapsamında insan davranışlarını kontrol etmek amacıyla kullanılan yöntemler arasında radyasyon, elektroşok, hipnoz, başta LSD olmak üzere çeşitli kimyasallar, askeri araç gereçler, işkence aletleri, psikoloji, psikiyatri, sosyoloji, antropoloji gibi sosyal bilimler vardı.[7]

4.) Gizli Rus Deneyleri

1940’ların sonlarında Rus araştırmacılar 5 insanı 15 gün boyunca tetikleyici gazlarla uyanık tuttular. Denekler 2. Dünya Savaşı’nda düşman olarak kabul edilmiş politik tutsaklardı. Oksijen seviyesinin dikkatlice kontrol edildiği odalarda kalıyorlardı. Kamera sistemleri kapatılmıştı, yani onları izleyebilmek için sadece mikrofonlar ve 5 inçlik kamara penceresine benzeyen gözlem camları vardı. Oda kitaplarla, yataksız karyolalarla, su ile, ayrıca 5’ine de 1 ay yetecek kadar yiyecekle doluydu.

İlk 5 gün her şey iyi gidiyordu; denekler 30 gün boyunca uyumadan teste dayanırlarsa serbest bırakılacakları konusunda anlaşmışlardı. Günden güne onların her hareketlerini ve aktivitelerini izlerlerken, zaman geçtikçe, geçmişlerindeki travmatik olayları konuştuklarını fark ettiler. 4 gün boyunca bu durum giderek karanlık bir hal aldı.

5 günden sonra, Koşullar hakkında şikâyet etmeye ve onları yönetenlerin nerede olduğunu araştırmaya başladılar. Birbirleriyle konuşmayı kestiler ve mikrofonlarla tek taraflı camlara fısıldamaya başladılar. İşin garibi, bu deneyi diğer deneklerin üzerlerinden kazanabileceklerini düşünmeye başladılar. Araştırmacılar başta bunun gazın bir yan etkisi olduğunu düşündüler.

9 günden sonra ilk denek çığlık atmaya başladı. 3 saat boyunca, odanın içinde koşarak bağırdı. Denek bağırmaya devam ediyordu ama çoğu zaman çıkan ses gürültüden ibaretti. Denek hiç bir şey söylemeden bağırıyordu. Araştırmacılar, deneğin ses tellerini parçaladığını ileri sürdüler. Daha ilginç olan şeyse diğer deneklerin buna nasıl tepki verdiği, ya da tepki vermedikleri idi. İkinci denek de çığlık atmaya başladı, geri kalanı ise mikrofonlara fısıldamaya devam etti. Diğer çığlık atmayan denekler kitapları parçalara ayırdı, sayfaları tek tek yüzlerine sürüp sakince gözlem camlarına yapıştırdıklarında, çığlıklar hemen kesildi.

3 gün daha geçti. İçerideki 5 deneğin sesi kesildiğinde araştırmacılar mikrofonların çalışıp çalışmadığını kontrol etti. Mikrofonlarda sorun yoktu. Odadaki oksijen seviyesi, hepsine yetecek düzeydeydi. 5 denek ağır egzersizler yapınca oksijen seviyesi düşüyordu. 14. günde araştırmacılar deneklerden hiç bir veri alamayınca odaya girmeye karar verdiler. Onların ölmüş olmalarından endişeleniyorlardı. Ya da bir tür bitkisel yaşama girdiklerinden…

Anons ettiler: “Mikrofonları kontrol etmek için içeri giriyoruz, kapılardan uzak durun ve yere yatın. Aksi hâlde vurulacaksınız. İtaat edeninizden birisi özgürlüğüne hemen kavuşacak.”

İçeriden sakin bir ses cevap verince şaşırdılar: “Artık özgür olmak istemiyoruz.” Askeri güçler ve araştırmacılar arasında bir tartışma patlak verdi. Daha fazla tepki alıp kışkırtmamak için 15. günün gece yarısı odanın kapısının açılmasına karar verildi. Oda birden temiz havayla doldu ve uyarıcı gaz dışarı boşaldı. Mikrofonlar anında çalışmaya başladı. 3 farklı ses yalvarmaya başladı; dışarıda onları bekleyen aileleri, sevdikleri olduğunu yakarıyorlardı. Askerler denekleri almak üzere odaya gönderildi. Şimdiye kadarki en yüksek çığlık, içeriye giren askerlerden geldi. 5 denekten 4’ü hâlâ yaşıyordu, tabii buna yaşamak denirse.

Yiyecek erzaklarına çok dokunulmamıştı.Deneklerden birisi ölmüştü. Kalçasında ve göğsünde topak-topak et doldurulmuştu. Odanın ortasındaki giderin üstünde duruyordu, suyun geçmesini engellediği için oda 4 inç suya kaplanmıştı. Su sandıkları sıvının kan olduğu o an fark edilemedi. “Kurtulan” 4 deneğin sakalları uzamış, derileri adeta paramparça olmuştu. Tırnaklarındaki parçalar bu yaraları kendilerinin yaptıklarını gösteriyordu, araştırmacıların düşündüğü gibi dişlerle değil… Yaralar ve oyukların açıları, konumları hepsini kendilerinin yapmadığını gösteriyordu. Birbirlerine de saldırıyorlardı.

4 deneğin de karın bölgesindeki organlar ve kaburgaları hemen hemen yok gibiydi. Kalp, akciğerler ve diyafram yerine, deri ve kaburgaya bağlı kasların çoğu akciğerlerle beraber göğüs kafesinin dışına sarkmıştı. Kan damarları ve organlar sağlam kalsa da, diğerlerini çıkarıp yere atmışlardı. Fakat denekler hâlâ ”yaşıyorlardı”. Dördünün de sindirim sistemleri çalışıyordu. Günler sonra istifra ettiklerinde, aslında yediklerinin kendi etleri olduğu ortaya çıktı. Çoğu asker Rus özel servisinde çalışmıştı fakat hiçbiri odaya girip denekleri kaldırmaya cesaret edemedi. Askerler odadan çıkarılmaları için yalvarıp bağırırken gaz geri geldi, uykuya daldılar…

Deneklerin odadan çıkarılmamak için verdikleri mücadele herkesi çok şaşırttı. Bir Rus asker boğazına saldırılması sonucu öldü, bir diğeri ise testisleri koparıldığı ve bacağı deneklerden birinin dişleriyle kemirildiği için yaralandı. Diğer 5 asker ise hayatlarını intihar ederek kaybettiler.

Yaşayan 4 denekten birinin dalağı patladı ve dışarı doğru kanamaya başladı. Tıbbi araştırmacılar onu sakinleştirmeye çalıştılar ama bu imkansızdı. Bir insanın alabileceği morfinden daha fazla almasına rağmen hâlâ köşeye sıkışmış bir hayvan gibi mücadele ediyordu. Bir doktorun kolunu ve kaburgasını kırdı. Deneğin dolaşım sisteminde kandan çok hava vardı. Kalbi durduğunda bile bağırmaya devam etti 3 dakika boyunca kendini dövdü. Herkese saldırıp “Daha fazla!” kelimelerini tekrar ederken gittikçe güçsüzleşti, yavaşladı ve sessizce yere yığılıp hayatını kaybetti.

Sağ kalan 3 denek tam donanımlı bir tıp merkezine taşındı. Sağlam ses telleri olan 2 denek uyanık kalabilmek için daha fazla gaz talep ediyorlardı. Deneklerin organlarını tekrar yerleştirme aşamasında sakinleştirici ilaçlarına karşı bağışıklık kazanmış oldukları keşfedildi. Deneklerden biri bağlanmış olduğu iplere rağmen, öfkeyle etrafa saldırıyordu. En sonunda 4 inçlik deri kelepçeleri yırtmayı başardı. Bunu yaptığında kolunu 200 poundluk bir asker sıkıca tutuyordu. Deneği sakinleştirmek için normalin üzerinde anestezi kullanıldı ve gözleri kapandı. Kalbi durmuştu… Otopsi testlerinin sonuçları kanın içindeki oksijen miktarının olması gerekenden 3 kat fazla olduğu gözlemlendi. Kasları iskeletine o denli yapışmıştı ki karşı vermeye çalışırken 9 kemiğini kırıldı.

2. Hayatta kalan ise 5 kişinin arasında ilk çığlık atanlardandı. Ses kayıtları yok edilmişti.Yalvaracak durumda değildi, tek yapabildiği kafasını düzensiz bir şekilde hareket ettirmekti. Bunlar anesteziden doğan sonuçlardı. Bir sonraki ameliyatta yeniden anestezi verildi. Organlarını yerleştirirken 6 saat boyunca hiç tepki vermedi. Bir hemşire, birkaç kez, hastanın ameliyat esnasında gülümsediğine şahit oldu. Ameliyat bittikten sonra hasta mırıldanmaya başladı. Doktorlardan biri, hastanın önemli bir şey söylüyor olabileceğini var sayarak kalem ve not defterini alıp yanına gitti. Hastanın dudaklarından dökülen kelimeler sonucunda odadakilerin dehşeti katlandı: “Kesmeye devam et.”

Diğer iki deneğe de aynı ameliyat da yapıldı. İkisine de anestezi yerine onları felç eden bir ilaç verildi. Ameliyatı gerçekleştirmek imkansızdı çünkü iki hasta da gülüp duruyordu. Tekrar konuşabilecekleri zaman canlandırıcı gaz istediklerini söylediler. Araştırmacılar onlara neden kendi bağırsaklarını parçaladıklarını ve tekrar gaz verilmesini istediklerini sordular. Tek cevap şuydu: “Uyanık kalmam gerek.”

Kalan üç deneği daha sıkı bağladılar ve onlarla ne yapılacağına karar verene kadar bekleme odasına geri gönderdiler. Komutan tekrar gaz verildiğinde ne olacağını merak ediyordu. Araştırmacılar buna itiraz etti ama kimse dinlemedi.

Odanın içinde tekrar mühürlenmeye hazırlanan denekler EEG monitörüne bağlıydı. Sürpriz olan şey ise tekrar gaz alacaklarını duyduklarında çırpınmayı bıraktıklarıydı. Denekler uyanık kalmakta kendilerini zorluyor gibiydiler. Bir tanesi mırıldanarak konuşmaya çalışıyordu. Diğer denekler kafasını yastığa dayamıyor ve sürekli göz kırpmaya çalışıyordu. EEG monitöründe görülen beyin dalgaları şaşırtıcıydı. Raporlarına bakarken bir hemşire hastalardan birisinin kafasını yastığa deydirdiği anda gözlerinin kapandığını fark etti. Beyin dalgaları direk REM uykusuna girdiğini gösteriyordu. Sonra tekrar eski durumuna döndü. Döndüğü anda ise kalbi durmuştu…

Kalan 2 denek ise tekrar mühürlenmek için çığlık atmaya başladı. Beyin dalgaları tıpkı uykudan ölen deneğinki gibi oldu. Komutan 2 deneğin tekrar mühürlenmesini emretti. Yanlarında olan 3 araştırmacıya mühürleme emri verildi. Araştırıcılardan birisi silahını çekip komutanı vurdu. Sonra sessiz olan deneğe silahı doğrulttu ve beynini dağıttı. Silahı son kalan deneğe doğrulttu.”Bu şeylerle aynı yerde kilitlenmeyeceğim!” Adama çığlık attı. “Nesin sen!?” “Bilmek zorundayım!”
Denek gülümsedi: “Bu kadar kolay mı unutun?” “Biz siziz. Biz sizin içinizde yatan deliliğiz, her an serbest olmayı bekleyen çılgın hayvanlarız. Biz yatağınızın altında saklananlarız…” [8]

5.) Manhattan Projesi

Manhattan Projesi, nükleer silah üretmek üzere 2. Dünya Savaşı sırasında ABD, Kanada ve İngiltere tarafından başlatılan proje. Projenin bilimsel başkanlığını fizikçi Robert Oppenheimer, askeri başkanlığını ise General Leslie R. Groves üstlenmiştir.

Proje başarıyla sonuçlanmış, 16 Temmuz 1945 tarihinde "Trinity" adı verilen denemede dünyanın ilk nükleer bombası New Mexico eyaletinin Alamogordo kenti yakınlarında patlatılmıştır.[9]

"Trinity", bir nükleer silah için yapılmış ilk nükleer test teknolojisidir. 16 Temmuz 1945’te New Mexico’daki Socorro’nun 56 kilometre kadar güneydoğusunda şu an üzerinde komuta merkezi Alamogordo’da bulunan White Sands Missile Range’nin bulunduğu yerde yapılmıştır. Trinity, bir iç patlamalı plütonyum bombanın testidir. Aynı tipte tasarlanmış olan "Fat Man" isimli bomba, bu denemeden birkaç hafta sonra Japonya’daki Nagasaki’ye atılmıştır. Trinity patlamasının gücü 20 kiloton TNT’nin oluşturduğu şiddete eştir ve bu deneme ile Atom Çağı’nın başladığı kabul edilmektedir.[10][11]

Kanada’da proje kapsamında Port Radium’daki uraninit işleyen Eldorado Maden ocağı’nda hiçbir önlem alınmadan ve radyoaktif bilgilendirme yapılmadan 1942 yılından 1960 yılına kadar çalıştırılan ve radyoaktif cevheri bez çuvallarla taşıttırılan "Deline" (Délıne) kabilesinden Kızılderili Sahtular arasında kanser sonucu ölümler baş göstermiş ve Deline köyünün bütün yetişkin erkekleri ölmüş ve köyün adı "Dullar Köyü" (village of widows) olarak anılmaya başlanmıştır. 1999 yılında Peter Blow tarafından yapılan "Village of Widows" adlı belgesel filmde Sahtuların maruz kaldıkları radyoaktif dehşet belgelenmiştir.[5][9]

6.) Mknaomi Projesi

1967’de CIA ve Savunma Bakanlığı, yine biyolojik ve kimyasal silahları denemeyi amaçlayan MKNAOMI Projesi’ni hayata geçirdi.[7]

7.) Mkultra Projesi

Bu çalışma CIA'nın zihin kontrolü araştırma programlarından biri olup, Bilimsel İstihbarat Ofisi tarafından yürütülmüş ve 1950 başlanıp 1960 yıllarının sonuna kadar sürmüştür. Projede bir çok uyuşturucu çeşidinin kullanıldığı, beyin fonksiyonlarının üzerinde değişimler yapabilmek için bireylerin zihinsel durumlarını ele geçirmeye çalışıldığına dair yayınlanmış pek çok bir kanıt vardır. LSD’nin başrolde olduğu deneylerde CIA çalışanları, askerler, doktorlar, hayat kadınları, akli sorunları bulunan kişiler ve normal kişiler; reaksiyonlarının incelenmesi amacıyla deneylere tabii tutuldu. LSD ve diğer maddelerin seneklerin bilgisi ve onayı dahilinde verilmemesinden dolayı bu durum, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’nın da kabul ettiği Nuremberg kodunun ihlali anlamına geliyordu. Örneğin; "Midnight Climax" adlı çalışmada önce CIA bir genelev kuruyor, daha sonra burası hakkında konuşmaktan çekinen erkekleri belirliyordu. Erkeklere LSD veriliyor ve odalarda yer alan tek yönlü aynalar kullanılarak, daha sonraki çalışmalarda kullanılmak üzere seanslar kayıt altına alınıyordu. 1973 yılında CIA direktörü Richard Helms bu proje ile ilgili tüm dosyaların yok edilmesini emretti. Bu uyarı gereğince dokümanlar yok edildi ve bu sebeple tam kapsamlı bir araştırma yapılması imkansız hale geldi.[12]

8.) Mkoften Projesi

CIA, 1966’da MKULTRA’nın devamı olan Proje MKOFTEN’i başlattı. Bu, belli kimyasalların insanlar ve hayvanlar üzerindeki zehirleyici etkilerini araştıran bir projeydi.

ABD ordusu tarafından New York kenti metrosuna Bacillus subtilis mikrobu verildi. Ordu bilim insanlarının bakteriyle dolu ampulleri havalandırma ızgaralarına atmaları sonucu bir milyonun üzerinde insan, bu zehirli havayı soludu.[7]

9.) Mksearch Projesi

CIA ve Savunma Bakanlığı, ortaklaşa, zihin kontrol tekniklerinin araştırıldığı MKSEARCH Projesi’ni başlattı. Aynı yıl resmen sona erdirilmiş gözüken MKULTRA Projesi aslında MKSEARCH Projesi’yle birleştirilmiş ti. MKSEARCH Projesi, davranış ve algı bozukluklarına yol açan kimyasallar (uyuşturucular) yoluyla insan davranışlarını yönlendirme çalışmalarına verilen ad.[7]

10.) Mongoose Operasyonu

Mongoose (Firavunfaresi) Operasyonu, ABD Başkanı John Kennedy döneminde CIA tarafından örtülü olarak başlatılan operasyon. Başarısız Domuzlar Körfezi Çıkarmasından sonra 30 Kasım 1961 tarihinde Küba’daki Fidel Castro yönetimine karşı örtülü saldırılara Kennedy tarafından onay verilmiştir. Operasyona Hava Kuvvetleri Generali Edward Lasdale komuta ediyordu.

Operasyonun hayata geçirilmesi, Küba hükümetinde başarısız Domuzlar Körfezi girişiminden sonra adanın bu sefer daha kapsamlı bir şekilde ABD Ordusu tarafından işgal tehdidi altında olduğu şeklinde yorumlanacak ve Sovyetler Birliği ile savunma alanında yakınlaşma başlayacaktır. ABD’nin Türkiye topraklarında bulundurduğu Jüpiter füzelerine karşılık olarak Küba topraklarına Sovyet füzesi yerleştirme fikri, Küba’nın ciddi olarak yaşadığı işgal tehdidiyle birleşince Küba Füze Krizi patlak verecektir. [13]

Mongoose Operasyonu, Küba’daki Castro rejimini alaşağı etmek için propaganda, psikolojik savaş ve sabotaj eylemlerinin kullanılmasını içermekteydi. ABD Dışişleri Bakanlığına ait belgelerde de “Küba’daki komünist rejimi devirmek için” bir eylem planının yürürlülükte olduğu belirtilirken, Fidel Castro’ya karşı “bir isyanın Ekim 1962’de çıkabileceği” beklenmekteydi. ABD yönetimi yeni başa gelecek hükümetle “barış içinde yaşamak” istemekteydi.[14]

2. Dünya Savaşından sonra Nazi Almanyası’nın işgal etmiş olduğu ülkeleri özgürleştiren Sovyetler Birliği Kızılordusu bu ülkelerde yeniden sosyalizme düşman rejimlerin iktidara gelmemesi için sol ve sosyalist eğilimli hükümetlerin başa gelmesini sağlamıştı. Böylece ABD ve Avrupalı müttefiklerine karşı Sovyetler Birliği ve sosyalist blok ortaya çıkmıştı. Bu sosyalist blok ülkelerinden farklı olarak ve tamamen kendi iç dinamikleriyle iktidara gelen sosyalist eğilimli Küba Devrimi ve Fidel Castro yönetimi ABD’yi oldukça endişelendirmekteydi. Latin Amerika bölgesine hakim olmak isteyen ABD, Küba Devriminin diğer bölge ülkelerine yayılmadan alaşağı edilmesini istemekteydi.[15] ABD yönetimi başarısız Domuzlar Körfezi Çıkarmasından sonra Küba yönetimini daha ciddiye almaya başlasa da Castro’yu iktidardan devirme planları bırakılmamıştır. Küba’daki iktidarı devirmek için özel bir komite oluşturulmuştu. Komünizme cephe alan ABD yönetiminde bu yeni oluşan grup John Kennedy iktidarının ayrılmaz bir parçası olacaktır.

ABD’nin Küba’nın iç yapısına dair kimi önyargıları vardı. Buna göre Küba’daki Castro hükümetinin arası Küba halkıyla açılmıştı, Castro’nun sosyal ve ekonomik politikaları halk tarafından beğenilmiyordu. Bunun sonucu olarak da olası bir fırsat verildiğinde Castro yönetimine karşı halkın ayaklanacağı savı benimsenmişti. Buradan hareketle halkta ayaklanmaya yol açmak için propaganda faaliyetleri başlatılmış ve rejimin çözmesi için Fidel Castro’ya suikast planları hayata konulmuştu.[16]

11.) Pelagra Olayı

Milyonlarca insan 20 yıl içinde Pelagra’dan [17] öldükten sonra ABD Kamu Sağlığı Hizmetleri Ajansı nihayet hastalığın kökenine inmek için harekete geçti. Ajansın müdürü en az 20 yıldır Pelagra’nın niasin eksikliğinden kaynaklandığını bildiklerini, ancak ölümlerin büyük kısmı yoksul siyah halk arasında gerçekleştiğinden harekete geçmediklerini itiraf etti.[7]

12.) Philadelphia Deneyi (Rainbow Projesi)

Philadelphia Deneyi, 28 Ekim 1943 tarihinde Amerikan donanmasının Pensilvanya eyaletine bağlı Philadelphia şehri limanında yaptığı iddia edilen deneydir. İddiaya göre donanmaya ait bir koruma destroyeri olan DE 173 sınıfı 1240 tonluk USS Eldridge birkaç dakika içerisinde 600 kilometreden fazla bir uzaklığa gidip tekrar gelmiştir. Deneyin varlığı konusunda hiçbir delil bulunmamaktadır. Amerikan donanması da böyle bir deneyin kayıtlarda var olmadığını belirtmiştir.[18] Al Bielek hariç deneye katıldığı iddia edilen tüm askerler bunu yalanlamış, hikâyenin bir aldatmaca olduğunu söylemişlerdir. Bielek’in hikâyesi de daha sonra yalanlanmıştır.[19]

Gökkuşağı Projesi (Rainbow Project) adıyla da bilinen bu deney, 1984 yılında beyaz perdeye aktarılana kadar ciddiye alınmamıştı. Ancak o tarihten bugüne kadar resmi makamlarca defalarca yalanlanmasına rağmen en çok merak edilen konulardan biri olmuştur.

İddia sahibi ataldır, Deneyin yapılmış olma ihtimalinden ilk söz eden kişi Morris K. Jessup’dur. Jessup amatör bir gökbilimciydi ve UFOlar üzerine yaptığı çalışmalarla tanınıyordu. Deney ile olan ilgisi ise 1955 yılında eline geçen bir mektupla başlar. Mektup, Carlos Miguel Allende adında birinden geliyordu ve deneyden detaylı olarak bahsediyordu. İddiasına göre Allende, deneye gözlem gemisi olarak katılan SS Andrew Furuseth adlı şilepte görevli bir denizciydi. Deneye baştan sona şahit olmuştu.

Deneyin temelinde Einstein’in Birleşik Alan Teorisi vardı. Teori, basitçe, nesneler arası çekim esası ve elektromanyetizma üzerine kurulmuştur. Einstein, 1920’lerden itibaren bu teorisi üzerine yoğunlaşmış, 1925-1927 yılları arasında Almanya’da, bir fizik dergisinde yaptığı çalışmaları yayımlamış, ancak bu çalışmalarını hiçbir zaman tamamlayamamıştır.

İddiaya göre deneyin çalışmaları 1930 yılında Chicago Üniversitesinde başlamış, bir yıl sonra da Princeton Üniversitesinde devam ettirilmişti. Hatta Albert Einstein Dr.John von Neumann ve Dr.Nikola Tesla’nın da zaman zaman proje dahilinde çalıştıkları iddia edilmiştir.

Birleşik Alan Teorisi’nin deneye uygulanışı ise "çok güçlü bir elektromanyetik alan oluşturup gemi üzerine gelen ışığı (ve radar sinyallerini) kırarak ya da bükerek optik görünmezlik sağlamak" şeklinde düşünülmüştü. Bu doğrultuda 75 KVA gücündeki iki dev jeneratör geminin ön top taretlerinin altına monte edildi, buradan geminin güvertesine 4 manyetik ışın yayılacaktı. 3 RF vericisi (her biri iki megavat CW gücündeydi ve onlar da güverteye monte edilmişti). 3000 adet 6L6 güç artırıcı tüp, iki jeneratörün oluşturduğu gücü yayacaklardı, özel eşleme ve modülasyon devreleriyle diğer ekipman, oluşan kütlesel elektromanyetik alanları kullanılırlığa indirgerken, kırılmış ışınlar ve radyo dalgaları gemiyi saracak ve sonuçta gemi düşman gözlemcileri için görünmez olacaktı.

Amaç görünmezlikti fakat iddiaya göre donanma bu deneyde tesadüfen de olsa maddenin ışınlanmasını gerçekleşti.

Allende, deneyin 22 temmuz 1943’te sabah 09:00’da jeneratörlere güç verilerek başlatıldığını söylüyordu. Bu aşamadan sonra yeşilimsi bir sis gemiyi örtmeye başlamış ve USS Eldridge ortadan kaybolmuştu. Devamını şöyle anlatıyordu Allende :

"Bir an sadece geminin çapasını görebildim, sonra o da kayboldu, ortada artık ne sis ne USS Eldridge vardı; bomboş denize bakıyorduk, bizim gemide bulunan üst rütbeli subaylar ve bilim insanları korku, dehşet ve heyecan içinde nefeslerini tutarak bu inanılması güç başarılarını seyrediyorlardı. Gemi ve mürettebatı hem radarda hem de gözlerimizin önünde yok olmuştu. Her şey planlandığı gibi yürüyordu, 15 dakika. sonra emir verildi ve jeneratörlerin şalteri kapatıldı. Önce hiçbir şey olmadı, arkasından yeşil sis tekrar ortaya çıktı ve USS Eldridge yeniden görünmeye ve ortaya çıkmaya başladı ama gemi nereye gitmiş ve nereden geliyordu? Sis azalırken, bir şeylerin tuhaf gittiğini hissediyorduk. Hemen gemiye yanaştık, ilk önce mürettebatın çoğunun geminin yanından sarkıp kustuklarını gördük, diğerleri ise geminin güvertesinde şaşkın şaşkın dolaşıyorlardı, sanki hiçbirinin bilinci yerinde değildi. Yetkili ekipler gemiye girerek bütün mürettebatı kısa süre içerisinde uzaklaştırdılar ve yerlerini hazır bekletilen yeni bir mürettebat aldı. Bir iki gün sonra, yeni bir deneye daha karar verildi. Gemi istenen radar görünmezliğine ulaşmıştı, donanım değiştirildi ve 28 Ekim 1943’te deney yine aynı gemide tekrarlandı. Jeneratörler çalışmaya başladıktan hemen sonra Destroyer hemen hemen görünmezlik çizgisine ulaşmıştı, sadece burnu ve arkası görülüyor, arada ise bazı çizgiler belli belirsiz seçiliyordu. Sonra sadece su üzerinde tekne boyunda bir çizgi kaldı. Bir iki dakika sonra mavi bir ışık parladı ve o çizgi de yok oldu. Şimdi gemi tamamen yok olmuştu. Birkaç dakika sonra millerce uzakta Norfolk’ta ortaya çıktı. Göründükten biraz sonra bilinmeyen bir nedenle yine kayboldu ve Philadelphia’da tekrar ortaya çıktı. Bu kez durum çok ciddiydi, tüm mürettebatın başı beladaydı. Bazıları yok oldu ve bir daha geri dönmedi. Bu olayın en korkunç bölümü ise beş denizcinin geminin eriyen ve sonra yine katılaşan metal levhalarının içinde kalmalarıydı. Bu çok feci bir durumdu. Denizcilerin birisi kurtuldu fakat bir daha eski haline dönemedi. Aklını tamamen yitirmişti ama yapacak hiçbir şey yoktu. Bazılarının psişik yetenekleri gelişmişti, sokakta yürürken kaybolan ve yine ortaya çıkan insanlar vardı. Manyetik alanın içinde kalan mürettebattan kaybolanlar ancak birisinin yüzüne ve eline dokunulmasıyla görünür hale geliyorlardı, yani dokunmanın giysinin olmadığı bir yere yapılması gerekiyordu. "Donma" adı verilen bu olay saatlerce, günlerce sürebiliyordu, hatta bir tayfa tam altı ay donduktan sonra kurtarılabilindi. Elektronik kamuflaj başladıktan sonra geminin ve mürettebatının bütünüyle kaybolup, çok uzak bir yerde ortaya çıkıp ve sonra yeniden geri dönmesine neden olan neydi?"

Bu hikâyeye göre USS Eldridge, 28 Ekim sabahı Philadelphia limanından 640 kilometre ötedeki (375 mil) Norfolk askeri deniz üssüne gidip tekrar gelmiş ve bu olay birkaç dakika içerisinde olmuştu. Jessup bu inanması güç hikâyeye temkinli yaklaştı. Allende’ye gönderdiği cevapta daha fazla ayrıntı ve varsa olayın gerçekliğiyle ilgili kanıtlar istedi. Allende’nin cevabı ise aylar sonra geldi, fakat bu sefer gelen mektupta Carl M. Allen imzası vardı. Allen kanıtı olmadığını yazıyordu ancak hipnoz seansına katılabileceğini ya da pentotal (bilinci uyuşturarak iradeyi kıran doğruyu söyleten bir ilaç) alarak gördüklerini anlatabileceğini savunuyordu. Jessup bu mektuptan sonra yazışmamaya karar verdi.[15]

13.) Proje 4.1

Amerika Birleşik Devletleri tarafından yürütülen ve bütün Marshall adası sakinlerini etkileyen, Bikini Atoll bölgesinde büyük bir alana yayılan ve 1 Mart 1954 yılında yapılan Castle Bravo nükleer testi ve sağlık çalışmasına bu ad verilmiştir. Testten sonraki ilk 10 yıllık süreçte, etkiler belirsizdi ve bu etkileri patlama ile bağdaştırmak oldukça zordu. Örneğin Rongelap’ta kazadan etkilenen bayanlar arasında düşük yapma ve ölü doğum oranı iki katına çıkmıştı ancak sonradan bu durum normale döndü. Yine bir süreliğine o bölgedeki çocuklarda büyüme ve gelişim bozuklukları görüldü ancak bunda da belirli bir düzen yoktu. Takip eden yıllarda ortaya çıkan vakalar inkar edilemez bir şekilde patlama ile alakalıydı. Çocuklarda tiroid kanserinden dolayı orantısız büyüme ve 1974’te hemen hemen her üç çocuktan birinde tümör gelişimi ortaya çıkmaya başladı. Bunların sebebi tabii ki patlama ile oluşan radyasyonun çevreye yayılmasıydı. Enerji Komitesi departmanının radyasyon deneyleri ile yazdığı yazıda; EKD ile Ortak Görev Gücü birliklerinin beraber hareket ederek, bu insanlara radyasyon tedavisi uygulanması gerektiği belirtilmiştir. Başka bir kurumun raporunda ise bu çalışmanın sağlık üzerine olduğu ve bu insanların bir radyasyon deneyinde kobay olarak kullanıldığı açıkça söylenmiştir.[12]

14.) The Aversion Projesi

Güney Afrika’daki ordu kuvvetlerinin 1970 ile 1980 yılları sonuna kadar eş cinsel askerlere zorla uyguladığı bir dizi cinsiyet değiştirme operasyonu olarak bilinen bu proje sırasında, elektro şok ve benzeri bir çok etik olmayan sağlık deneyinin yapıldığı biliniyor. Net olarak sayı bilinemese de, operasyonu yapan cerrahlara göre bu sayı yaklaşık 900 kişi civarında. Ordu içerisinde eş cinselliği sonlandırmak adına yapılan bu çok gizli program 18 sene sürmüş. Din görevlileri tarafından desteklendiği bilinen operasyonlarda, askerler gizlice psikiyatri kısmına alınarak buradan Pretoria yakınındaki hastaneye sevk edilmekte; uyuşturucular, elektro şoklar ve hormon tedavileri ile tedavi olmayan kişilere kimyasal hadım Ya da cinsiyet değiştirme operasyonları uygulanmaktaydı. Birçok lezbiyen askerin uğradığı istismar belgelenmiş olmasına rağmen (bunlardan bir tanesinde cinsiyet değiştirme operasyonundan da bahsedilmiş) kurbanların çoğunun 16-24 yaşları arasında erkek asker olduğu görülmektedir. Doktor Aubrey Levin (çalışmanın başkanı) şimdi Calgary Tıp Fakültesi Üniversitesi Psikiyatri Bölümü (Adli Bölümü) Klinik Profesörüdür.[12]

15.) Üçüncü Şans Projesi

Savunma Bakanlığı, Avrupa ve Uzakdoğu’daki halklar üzerinde LSD’yle ilgili saha denemeleri yapılması için onay verdi. MKULTRA kapsamında Avrupa’da yapılan deneyin kod adı "Üçüncü Şans Projesi", Asya’dakine de "Derbi Şapkası Projesi" denildi.[7]

16.) Zihin Kontrol Deneyleri

Soğuk Savaş’la birlikte Rusların zihnin kontrolü alanında kaydettikleri ilerlemelere karşılık CIA da zihin kontrol tekniklerine olan ilgisini ve bu konudaki araştırmalarını yoğunlaştırdı. Dehşet veren araştırmalarda, psikotropik ilaçlar kullanılarak beyin yıkama ve insan zihnini kontrol etme deneyleri yapıldı. Vietnam Savaşı sırasında sorgulanan insanları itirafa zorlamak için aynı yöntemler kullanıldı. Belki de tüm bunlar arasında en rahatsız edici olanı, belgelerin büyük bölümü sonradan CIA tarafından yok edildiği için ve ilgili kişilere ulaşılamadığı için insan kobaylar üzerinde yapılan deneylerin gerçek boyutlarının bilinmiyor olması. Zihin kontrolü deneyleri arasında en acımasız ve en geniş kapsamlı olanı 50’li yıllarda başlayıp 70’lere kadar süren ünlü MKULTRA projesiydi. Üniversitelerde, hapishanelerde, akıl hastanelerinde, yetimhanelerde ve uyuşturucu bağımlıları rehabilitasyon merkezlerinde yürütülen deneylerin yanı sıra kentlerin olası bir saldırıya karşı ne kadar dirençli olduğunu ölçmek için kalabalık yerleşim birimleri de kimyasal ve biyolojik maddelere maruz bırakıldı.[7]

17.) Diğer Deneyler ve Kronoloji

1931: Dr. Cornelius Rhoads, Rockefeller Tıbbi Araştırmalar Enstitüsü’nün gözetiminde insan deneklere kanser hücreleri aşıladı. Daha sonra Maryland, Utah ve Panama’da ABD Ordusu Biyolojik Silah tesislerini kurdu ve ABD Atom Enerjisi Komisyonu’na tayin edildi. Buradaki görevi sırasında Amerikan askerlerine ve hastanelerde yatan sivil hastalara radyoaktif madde verilmesini içeren bir dizi deneye başladı.

1932: Tuskegee Frengi Araştırmaları başladı. Frengi teşhisi konulmuş ancak hastalıkları kendilerine bildirilmemiş 200 siyah erkek tedavi edilmek yerine hastalığın seyrini ve belirtilerini izlemek amacıyla kobay olarak kullanıldı. Sonuçta hepsi frengiden ölen bu insanların ailelerine onların aslında tedavi edilebilecekleri asla söylenmedi.

1940: Chicago’daki 400 tutukluya yeni ve deneysel ilaçların etkilerinin araştırılması amacıyla sıtma mikrobu enjekte edildi. Daha sonra Nürmberg’te yargılanan Nazi doktorlar, Soykırım sırasında kendi yaptıklarını savunmak için bu Amerikan araştırmasını örnek gösterdiler.

1944: Amerikan Donanması gaz maskelerini ve koruyucu kıyafetleri denemek için insan kobaylar kullandı. Gaz odasına kapatılan bu denekler hardal gazı ve levisit’e maruz bırakıldı.

1945: Ataç Projesi başlatıldı. Nazi bilim insanlarını işe alan ABD Dışişleri Bakanlığı, Ordu İstihbarat ve CIA, onlara ABD’de çok gizli hükümet projelerinde çalışmaları karşılığında dokunulmazlık ve yeni kimlikler verdi. "Program F", ABD Atom Enerjisi Komisyonu tarafından başlatıldı. Bu program, atom bombası üretimindeki en önemli kimyasal maddelerden biri olan ’florid’ in insan sağlığı üzerindeki etkilerini araştıran en geniş kapsamlı çalışmaydı. Araştırma sırasında floridin insanoğlunun bildiği en zehirli kimyasallardan biri olduğu ve merkezi sinir sistemi üzerinde büyük hasara yol açtığı anlaşıldı; ancak elde edilen bilgilerin büyük bölümü atom bombalarının yapımının engelleneceği korkusuyla ulusal güvenlik adına gizli tutuldu.

1946: Savaş gazilerine hizmet veren hastanelerdeki hastalar, tıbbi deneylerde kobay olarak kullanıldı. Kuşkuları ortadan kaldırmak için ne zaman böyle bir hastanede gerçekleştirilen bir çalışmayla ilgili rapor hazırlansa, "deney" sözcüğü yerine "araştırma" ya da "inceleme" sözcüklerinin kullanılması emredildi.

1947: ABD Atom Enerjisi Komisyonu, insan deneklere damardan radyoaktif maddelerin verileceği deneylere başlayacağını bildiren gizli bir belge yayımladı. CIA, Amerikan istihbaratı tarafından silah (zihin kontrol, beyin yıkama aracı) olarak kullanılabilmesi için LSD araştırmalarına başladı. Hem sivil hem asker denekler haber verilerek ya da verilmeyerek bu deneylerde kullanıldı.

1950: Savunma Bakanlığı, nükleer silahların çöllerde denenmesi ve bombanın etki alanı içinde kalan insanların sağlık problemlerinin ve ölüm oranlarının gözlenmesi için planlar yapmaya başladı. Amerikan kentlerinin bir biyolojik saldırı durumunda ne ölçüde zarar göreceğini belirlemek için ABD donanmasına bağlı gemiler San Francisco kentine bakteriden oluşan bir bulut püskürttü. Çok sayıda insan zatürree benzeri belirtiler göstererek hastalandı.

1951: Savunma Bakanlığı hastalığa neden olan bakteri ve virüslerin kullanıldığı açık hava deneyleri başlattı. 1969 yılına kadar süren bu deneylerde geniş kitlelerin bu bakterilere maruz kaldığından kuşkulanılıyor. Sentetik virüsle hastalık ürettiler.

1953: ABD ordusu, kimyasal maddeleri dağıtmak konusunda ne kadar etkin olduklarını belirlemek amacıyla Fort Wayne, Minneapolis, Winnipeg, St Louis ve Leesburg, Virginia’da çinko kadmiyum sülfür gazıyla yüklü bulutlar saldı. Ordu, Donanma ve CIA’nın ortaklaşa gerçekleştirdiği deneylerde New York ve San Francisco’da yaşayan on binlerce kişi solunum yoluyla bulaşan mikroplara maruz bırakıldı. CIA, MKULTRA projesini başlattı. Resmi olarak 11 yıl süren bu araştırma programı, zihin kontrolünde kullanılabilecek ilaçların ve biyolojik silahların üretimi ve denenmesi için tasarlanmıştı.

1955: Geniş kitlelere biyolojik maddeleri bulaştırabilme yeteneğini ölçmek isteyen CIA, ordunun biyolojik silah cephaneliğinden alınmış bir bakteriyi Florida’daki Tampa Körfezi’ne saldı.

1956: Amerikan ordusu, sıtma mikrobu taşıyan sivrisinekleri Georgia’nın Savannah ve Florida’nın Avon Park bölgelerine bıraktı. Her deneyin ardından kendilerini kamu sağlığı görevlileri olarak tanıtan ordu ajanları mikrobun kurbanlar üzerindeki etkilerini inceledi.

1965: Philadelphia’daki Holmesburg Eyalet Cezaevi’ndeki tutuklulara, ABD’nin Vietnam Savaşı’nda bitki örtüsünü ve ormanları yok etmekte kullandığı yüksek oranda zehre sahip Portakal Gazı’nın kimyasal bileşeni olan dioksin verildi. Tutukluların daha sonra kanser taramasından geçirilmeleri, Portakal Gazı’nın başından beri kanserojen bir madde olduğundan kuşkulanıldığını gösterdi.

1969: Savunma Bakanlığı’ndan Dr. Robert MacMahan, 5-10 yıl içerisinde, "insanın bağışıklık sistemine saldıran ve hiçbir ilaçla tedavi edilemeyen sentetik bir virüs geliştirmek için" Amerikan Kongresi’nden 10 milyon dolar ödenek talep etti.[7]

1970: Ödeneğin sağlanmasının ardından CIA gözlemi altında yürütülen proje, ordunun çok gizli biyolojik silah tesisi olarak bilinen Fort Detrick’teki Gizli Operasyonlar Bölümü’nde başlatıldı. Burada, AIDS benzeri virüsleri ayrıştırmak için moleküler biyoloji teknikleri kullanıldığı yolunda spekülasyonlar giderek arttı. ABD, DNA’larındaki genetik değişiklikler ve varyasyonlar nedeniyle hassas olan belli etnik grupları hedef almak ve yok etmek amacıyla tasarlanmış "etnik silahları" geliştirme çalışmalarını yoğunlaştırdı.[20]

1975: Fort Detrick’teki Biyolojik Silah Merkezi’nin virüs bölümüne "Fredrick Kanser Araştırma Tesisleri" adı verilerek Ulusal Kanser Enstitüsü’nün (NCI) denetimine verilir. ABD Donanması’nın burada kansere neden olan virüsleri geliştirmek amacıyla özel bir virüs kanser programı başlattığı tahmin ediliyor. Bilim adamları burada, aynı zamanda, hiçbir bağışıklığın bulunmadığı bir virüs ayrıştırdılar. Bu virüse sonradan HTLV (İnsan T- hücresi Lösemi Virüsü) adı verildi.

1977: Senato’da yapılan oturumlarda 239 yerleşim bölgesinin 1949-1969 yılları arasında biyolojik maddelerle zehirlendiği doğrulandı. San Francisco, başkent Washington, Key West, Panama Kenti, Minneapolis ve St. Louis bu bölgelerden sadece birkaçı.

1978: Salgın Önleme Merkezi (CDC) tarafından gerçekleştirilen deneysel Hepatit B aşılama çalışmaları New York, Los Angeles ve San Francisco kentlerinde başladı. Araştırma denekleri bulmak için verilen ilanlarda özellikle çok eşli eşcinsel erkekler arandığı vurgulandı.

1981: İlk AIDS vakalarının New York, Los Angeles ve San Francisco’daki eşcinsel erkekler arasından çıktığı doğrulandı. Bu vakaların ortaya çıkması AIDS’in Hepatit B aşısı yoluyla bulaştığı yönünde spekülasyonları n da yayılmasına neden oldu.

1985: Öldürücü bir koyun virüsü olan VISNA HTLV’ye (İnsan T-hücresi Lösemi Virüsü) çok benzediği ortaya çıktı. Bu benzerlik, iki virüsün ortak evrimsel ilişkisine işaret etmekteydi.

1986: Ulusal Bilimler Akademisi Tutanakları’na (83: 4007-4011) göre HIV ve VISNA virüsleri, HTLV ile neredeyse aynıydı (ufak bir kısım hariç yüksek oranda benzerlik taşıyordu). Bu bilgi, HTLV ve VISNA virüslerinin, doğada hiçbir bağışıklığı bulunmayan yeni bir virüs ayrıştırmak amacıyla birleştirilmiş olabileceği spekülasyonlarını doğurdu.

Kongre’ye sunulan bir rapor, ABD hükümetinin ürettiği bu yeni virüslerin, aralarında dünyada bilinen hiçbir tedavisinin bulunmayacağı şekilde genetik mühendislik yoluyla üzerlerinde oynanmış virüslerin ve kimyasal maddelerin bulunduğu gerçeğini ortaya koydu.

1987: Savunma Bakanlığı, biyolojik silah geliştirilmesini yasaklayan uluslararası bir sözleşme bulunmasına karşın, ülke çapında 127 tesiste ve üniversitede araştırma çalışmalarını sürdürdüğünü kabul etti.

1994: Houston’daki MD Anderson Kanser Merkezi’nden Dr. Garth Nicholson, "gen izleme" adı verilen bir teknikle, Çöl Fırtınası Operasyonu’ndan dönen askerlerin birçoğunda, biyolojik silah yapımında kullanılan bir mikrop olan mycoplasma incognitus’un değiştirilmiş bir cinsini keşfetti. Moleküler yapısının yüzde 40’ına HIV protein tabakası katılmış olması mikrobun insan yapımı olduğunu göstermektedir.

Senatör John D. Rockefeller, Savunma Bakanlığı’nın en az 50 yıldır yüz binlerce askeri personeli deneylerde kobay olarak kullandığını ve bilinçli olarak tehlikeli maddelere maruz bıraktığını açıklayan bir rapor yayımladı. Bu maddelerin arasında, hardal gazı, sinir gazı, radyasyon ve Körfez Savaşı sırasında kullanılan kimyasallar bulunuyor.

1995: ABD Hükümeti, insanlar üzerinde tıbbi deneyler gerçekleştirmiş Japon savaş suçlularına ve bilim adamlarına biyolojik silah araştırmalarıyla ilgili bilgi karşılığında maaş ve dokunulmazlık teklif ettiğini kabul etti.

Dr.Garth Nicolson, Körfez Şavaşı’nda kullanılan biyolojik silahların Houston, Texas ve Boca Raton Florida’da üretildiğini ve Texas Cezaevi’ndeki tutuklular üzerinde denendiğini gösteren kanıtları ortaya serdi.

1996: Savunma Bakanlığı, Çöl Fırtınası’na katılan askerlerin kimyasal maddelere maruz kaldığını kabul etti.

1997: 88 Kongre üyesi, biyolojik silah kullanımı ve Körfez Savaşı Sendromu ile ilgili soruşturma açılmasını talep eden bir mektup imzaladı.[7]

18.) İlgili Videolar



19.) Kaynaklar

[1] Şu an "Air Force Flight Test Center", "Detachment 3" ayrıca "Dreamland", "Watertown Strip", "Paradise Ranch", "The Box", "Groom Lake", "Neverland" ve "diğerleri..." şeklinde de bilinmektedir
[2] https://tr.wikipedia.org/wiki/51._Bölge
[3] http://www.radikal.com.tr/dunya/abd_51bolgenin_gercek_oldugunu_acikladi-1146475
[4] http://www.zaman.com.tr/dunya_abdli-bilim-adami-uzaylilara-ait-oldugu-iddia-edilen-fotograflari-yayinladi_2254075.html
[5] Deline Uranium Team, "If only we had known : the history of Port Radium as told by the Sahtuot’ine.", NWT 2005.
[6] http://www.gazetevatan.com/cia-in-50-yillik-gizli-deneyi--536742-garip-ama-gercek/
[7] http://ahmetdursun374.blogcu.com/abd-nin-insanlik-disi-deneyleri/8497969
[8] http://www.deepwebtr.info/gizli-rus-deneyi/
[9] https://tr.wikipedia.org/wiki/Manhattan_Projesi
[10] Joy Hakim, "A History of Us: War, Peace and all that Jazz", Oxford University Press, New York 1994, ISBN 0-19-509514-6.
[11] https://tr.wikipedia.org/wiki/Trinity_(Nükleer_deneme)
[12] https://www.biliste.com/insan-deneyleri/
[13] http://www.swans.com/library/art11/lproy26.html
[14] ABD Dışişleri Bakanlığı Arşivi, "ABD Dış İlişkileri 1961-1963", Cilt:10, Küba, 1961-1962 Washington DC
[15] https://tr.wikipedia.org/wiki/Philadelphia_Deneyi
[16] https://tr.wikipedia.org/wiki/Mongoose_Operasyonu
[17] Vitaminsizlikten kaynaklanan bir hastalık
[18] https://en.wikipedia.org/wiki/Philadelphia_Experiment
[19] http://www.bielek-debunked.com/
[20] Military Review, Kasım 1970.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36868216 ziyaretçi (103045562 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.