Hüsn ü Aşk
 

Hüsn ü Aşk

Hüsn ü Aşk (Güzellik ve Aşk)

Şeyh Galip ve Hüsn-ü Aşk

Şeyh Galib, klâsik edebiyatımızın çerçevesi içinde ayrı bir görüşün ve anlayışın ışığı altında meydana getirdiği renkli ve ince hayallerle örülmüş, açıklanmaya muhtaç manzumeleri yanında, ayrıca kaleme aldığı Hüsn ü Aşk adlı mesnevisiyle sanatının ve şiir söyleme kudretinin zirvesine ulaşmıştır. Galib, bu eserinin «der beyân-t sebeb-i te'lîf» yani «kitabın yazılışının sebebi» kısmında, bir mecliste, Nâbî'nin Hayr âbâd adlı kitabının övüldüğünü, meclistekilerin ona benzer bir eserin yazılamayacağında birleştiklerini, Nâbî'nin de hikâyesinin konusunu İranlı şair Şeyh Attâr'dan aldığını ve orada bulunanların âdeta kendisine, imtihan mahiyetinde bu çeşit bir eser yazmasını teklif ettiklerini söylemesi üzerine Hüsn ü Aşk'ı yazdığını anlatır.

Nâbî'nin Hayr-âbâd'ının konusu, İranlı şair Fahreddin-i Gürgânî'nin "Vîs ü Râmîn"inde geçen bir hikâyesinin Şeyh Attar'ın "İlâhi-nâme"sinde hülâsa edilmiş şeklinden alınmış olmakla birlikte birkaç motif müstesna konu itibariyle Galib'in "Hüsn ü Aşk"ı ile bunların bir benzerliği yoktur. Nâbi'ninki tamamen Attâr'ınkinin taklidi gibidir. Abdülbaki Gölpınarlı'nın yaptığı araştırmaya göre Hüsn ü Aşk'ta İbn Sînâ'nın "Risâletü't-tayr"ından ziyade Şihâbeddin-i Suhreverdî-i Maktûl'un "Mûnistu'l-uşşâk"ının etkisi görülmektedir. Bu eserin kısaca özeti şöyledir:

«İlk yaratılmış olan aklın, Tanrıyı, kendini ve kendinden sonra yaratılanları bilmesinden Hüsün, Aşk ve Hüzün meydana geliyor. Dört unsurdan da (toprak, yel, su, ateş) insan yaratılıyor. Bunun üzerine, padişah olan Hüsn, insanı, Aşk ta Hüzün ile birlikte Hüsn'ü bulmaya giderler. Melekût yani ruhlar ve melekler halkı Hüsn'ün emriyle Aşk'a tâbi olur. Daha sonra Aşk, Mısır'da Zelîha'nın odasında görünür, Zelîha, ona kim olduğunu sorunca, her gün bir yerde olduğunu Can adındaki bir şehirde Tanrı kitabını okuyan Hıred (akıl) adlı bir ihtiyarın bulunduğunu ve buraya Aşk'ın kemendiyle ulaşılacağını ve Hüsn'e de ancak böyle varılacağını söyler.»

Hüsn ü Aşk'ta, "Mûnisü'l-uşşâk"ın tesirinde kalarak Fuzûlî tarafından yazılmış olan "Rûh-nâme" ve "Hüsn ü Aşk" da denen "Sıhhat u Maraz"ın da etkisi görülmektedir. Burada geçen Hüsn ve Aşk, rûhun iki sıfatıdır. Birtakım olaylardan sonra Aşk, Hüsn'ü görür, gerçeğe ulaşır. Bunlar dışında, bu meşhur mesnevide Türk asıllı Nizâmî-i Gencevî ile ayrıca Fuzûlî'nin "Leylî vü Mecnûn"unun etkilerine rastlanır. Şairimizin, eserinde bu iki şairi anması, onların kitaplarını okuduğunu gösteren delillerdir.

Bundan başka, büyük bir mürşid olarak gördüğü, medhiyeler yazdığı ve Monlâ-yı Rûm (Anadolu'nun ulu bilgini) unvanıyla andığı Mevlânâ'nın (ö: 1273) Mesnevisinden de yer yer istifade ettiği, bazı motif ve bazı beyitler aldığı anlaşılmaktadır. Meselâ meşhur:

Giydikleri âftâb-ı temmuz
İçdikleri şu'le-i cihansûz

beyti, Mesnevî'nin birinci cildindeki «Kıssa-i A'rabî-i derviş ve mâcarâ kerden-i zen bâ û ez fakr u derd» adlı hikayenin «Gündüz vakti elbisemiz, güneşin harareti; geceleyin yastığımız, yorganımız ise ay ışığıdır.» anlamına gelen beytinden alınmıştır [1]. Bu benzerlikler, onun eserine gölge düşürecek noktalar değildir. O, zaten Mesnevî'den istifade ettiğini Hüsn ü Aşk'ın sonunda «Fahriye-i Şairnâme» bölümünde:

Esrârını Mesnevî'den aldım
Çaldım velî mirî mâlı çaldım

Fehmetmeğe sen de himmet eyle
Ol gevheri bul da sirkat eyle
[2]

beyitleriyle açıkça söylemektedir. Bu söylediğimiz bazı benzerliklere rağmen hemen ifade edelim ki bu eser, yukarıdakilerin bir taklidi veya bir başka şekli değildir. Şekil itibariyle divan tekniğinde görülürse de ifade tarzı, kullandığı terkipler yenidir ve o zamana kadar bu tipte bir eser vücuda getirilmemiştir. Mazmunlar divan edebiyatının mazmunlarıdır ama, hikâyenin konusu gibi öyle mistiktir, öyle hayâlîdir ki Hüsün, yani güzellik mutlak güzelliktir... [3] Şair, eserinde yeni bir tarz ve dil kullandığını Hüsn ü Aşk'ın sonunda:

Tarz-ı selefe tekaddüm ettim
Bir başka lügat tekellüm ettim

Ben olmadım ol gürûha pey-rev
Uymuş belî Gencevî'ye Husrev

Zannetme ki şöyle böyle bir söz
Gel sen dahi söyle böyle bir söz

Erbâb-t sııhan temâm ma'lûm
İşte kalem işte kişver-i Rûm

Gördün mü bu vâdî-i kemîni
Dîvan yolu sanma bu zemîni

Engüşt-i hatâ uzatma öyle
Beş beytine bir nazîre söyle

beyitleriyle anlatmaktadır.

Bugüne kadar benzersiz kalan bu esere Galib'in ölümünden sekiz yıl önce çağdaşlarından Refîî-i Âmidî Mehmed adında biri "Nazm-ı Dakâyık" adlı mesnevisîyle nazîre yazmışsa da maalesef bunda muvaffak olamamıştır. Bu mesnevinin asıl adı Cân u Cânân'dır. Burada Aşk, Cân; Hüsün, Cânân adını almıştır.

Hüsn ü Aşk'ın. tasavvûfî bir eser olması yanında diğer bir özelliği edebiyatımızda o zamana kadar yazılmış olan mesnevi tarzındaki hikâyelerden şiir bakımından üstünlük cehdidir.[4] Şair, bu eserinin üstünlüğüne kanidir. Hakikaten de bu mesnevi, divan edebiyatının teknik ve estetiği içinde Sebk-i Hindî akımına uyarak meydana getirilmiş bir şaheserdir. Bir başka söyleyişle o, klâsik edebiyatın anlatış tarzı ile Sebk-i Hindî'nin ince ve hayalî ifade tarzını bir araya getirerek son derece renkli, canlı ve heyecanlı bir eser ortaya koymuştur. Dikkat edilirse eğer bu eser, yalnız bir seyr ü sülûk'un tasavvufî kelimelerle anlatılışından ibaret olsaydı kuru kalırdı. Bizce Hüsn ü Aşk'ı güzelleştiren, yücelten, eşsiz ya- pan üç unsur şunlardır: Konunun taklid olmayışı, canlı bir anlatım, Sebk-i Hindî'nin ince, düşündürücü ve renkli örnekleri. Aşağıdaki beyitler bu sözlerimizin açık örnekleridir sanırız:

Her kûçede bir bahâr-ı fîrûz
Her goncede bir kabâ-yt nevrûz

Bilmem ne şarâb içirdi hurşîd
Etfâl-i çemen hep oldu Cemşîd

Meddeyledi cûy-i şîri mehtâb
Çalkandı gümüş suyuyla sîmâb

İnşânı rutubet etti mahmûr
Oldu müje şehd-i hâba zenbûı

Ol feyz ile. oldu hâre vü seng
Hem-şa'şaa-i harîr-i gül-reng

Her gonce ki çıktı gülsitandan
Râz açtı zemîn ü asmândan

Sûsen boyanırdı yâsemenden
Kan damlar idi ruhı semenden

Gizli Öpüşüp gül ü karanfil
Nerkislere el salardı sünbül

Gülşende fısıltı oldu peyda
Ettiler anı nesîme ifşâ

Bu beyitler, seçtiğimiz örneklerde açıklandığı için burada fazla bir şey söylemiyoruz.

Hüsn ü Aşk yazıldığı tarihten itibaren herkesin takdirini kazanmıştır. Esrar Dede, böyle bir eser yazılmadığını söyleyerek onu överken,[5] Ziya Paşa'da şöyle söyler:

Güyâ ki o şâir-i yegâne Gelmiş bu kitâb için cihâne [6]

Muallim Nâci ise şu şekilde fikrini açıklar:

«Bu manzûme, galattan, haşivden sâkin olmamakla beraber pek parlak parçalan hâvidir. Lisânımızda mesnevi tarzında yazılmış eş'âr-ı eslâfın en güzellerinden addolunur.» [7]

Edebiyat tarihçilerimizden Abdülhalim Memduh; «... O üslûb-ı mutasavvıfâne hakikaten zarif, nahîf bîr mevlevînin lisânına yakışır. O vech-i ifadede o kadar güzel tevriye ve telmîhlere tesadüf olunur ki naziresini yapmak Şeyh Galib olmağa tevaffuk eder..» sözleriyle onu medh eder.[8] Recâizade Ekrem, Victor Hugo ile karşılaştırır ve onun parlak hayallerinin benzerlerini Şeyh Galib'de bulabileceğimizi söyler.[9]

Fuad Köprülü de şu fikirleri ileri sürer: «Sanatının unsurları o zamana kadar gelen şairlerden farklı değildi farklı olmasına da imkân yoktu. Fakat o, bu eski unsurları, yeni parlak renklerle boyayarak ve yeni nisbetler dairesinde telif ederek yeni bir âlem yaratmağa muvaffak oldu...» [10]

Batılı yazarlardan J.W. Gibb. Osmanlı Şiiri Tarihi adlı tanınmış eserinin 4. cildinde Hüsn ü Aşk hakkında şu sözleri söylemektedir: «... bu manzume ile, Osmanlı Türkleri, Iran edebiyatının en parlak eserlerine eşit bir eser yaratmışlardır. Ne Nizamî, ne Sa'dî, ne Câmî, ne de büyük İran şairlerinden bir başkası bu kadar yüksek bir şiir olgunluğuna varabilmiştir.» [11]

Hüsn ü Aşk'ın Konusu

Benî Muhabbet (sevgi oğulları) adındaki Arap kabilesi içinde kabile büyüklerinden birinin bir oğlu; bir başkasının da bir kızı olur. Oğlana Aşk, kıza da Hüsn adını verirler. Kabilenin nişanladıkları bu gençler, Edeb denen okulda Munlâ-yı Cünûn adındaki hocadan ders okudukları sırada birbirlerine âşık olurlar. Bazen içinde Feyz havuzu bulunan Ma'nâ gezinti yerinde buluşmaktadırlar. Buranın mihmandarı olan Suhan bilgili ve yol gösteren bir ihtiyardır. Kabilede Hayret adlı biri, iki sevgilinin bir arada bulunmasına engel olunca birbirinden ayrılan aşıklar Suhan vasıtasıyla mektuplaşırlar. Aşk'ın Gayret adlı bir lalası, Hüsn'ün de İsmet adlı bir dadısı vardır. Aşk, Gayret'in de yardımıyle Hüsn'ü istemeye gider. Fakat, kabile büyükleri, Kalb ülkesine gidip oradaki kimyayı getirmedikçe Hüsn'ü vermeyeceklerini söylerler. O da bunun üzerine Gayret'le yola koyulur. Yolda içine düştükleri derin bir kuyuda karşılaştık- ları bir cadı bunları hapseder. Bu sırada Suhan yetişir ve kuyu dibinde İsm-i A'zam (Allanın en büyük adı) yazılı ipe sarılıp kurtulmalarını söyler. Buradan kurtulduktan sonra yollan Gam harabelerine uğrar. Kış mevsiminin hüküm sürdüğü burada bir cadı Aşk'a gönül verir. O, kabul etmeyince Aşk'ı çarmıha gerdiği sırada gene Suhan yetişir ve Aşk'a Hüsn'den bir kılıç ile bir at; Gayret'ede iki kanat getirir. Yolda gulyabânîlerle savaşırlar. Bu sırada Ateş denizine rastlarlar. Cinler, onun kıyısındaki mumdan gemilere binmelerini teklif ederlerse de kabul etmezler. Buradan kurtulup Çin ülkesine varırlar. O sırada bir dudukuşu şekline bürünen Suhan, Aşk'a, Çin padişahının Hüş-Rübâ adlı kızına kapılırsa Zâtu's- suver kalesine hapsedeceğini söylerse de o, Hüsn'e benzettiği Hüş-Rübâ'ya gönlünü kaptırır. (Aşk aldanmıştır. Huş-Ruba onu sarhoş etmiş kılıcını elinden almıştır ve maddî varlığı, insan benliğini temsil eden Zâtu's-Suver kalesine kapamıştır.) Gayretle burada mahbus kaldıkları sırada gene Suhan yetişir ve Aşk'a kaleyi ateşe vermesini söyler. O da böyle yaparak kurtulurlar. Nihayet, kutlu bir sabah vakti Suhan, bir hekim kılığında gelir ve Aşk'ı Kalb kalesine götürür orada Hüsn'ün sarayına ulaşırlar. O anda Hayret, İsmet, Munlâ-yı Cunûn ve diğerleri gelirler. Ma'nâ gezinti yeri de görünür, işte bu sırada Suhan, cadıyı öldürenin, yolları temizleyenin, hekim kılığına girenin hep kendisi olduğunu, Aşk'a yanlış yol tut- tuğunu ve Aşk'ın Hüsn; Hüsn'ün de Aşk'tan ibaret olduğunu, birliğe ikiliğin sığmadığını anlatır. Sonunda Hayret, Aşk'ı alıp Hüsn'e götürür ve gayp perdeleri (bilinmezlik, sır perdeleri) açılır. Aşk, Hüsn'ün kendisi olduğunu anlar. Yani, kendisi kendisine kavuşur.

Hüsn ü Aşk tasavvufî sembolik bir hikâye olup tasavvufta seyr ü sülûk'u yani dervişlikte olgunluğa erişmek için takip edilen manevî yolculuğu anlatmaktadır. Lügatta seyr, yolculuk; sülük ta bir yola girme, bir tarikata bağlanma anlamına gelmektedir. Daha açık bir ifadeyle seyr ü sülük şudur: Tasavvufta Vahdet-i Vucûd inancına göre Mutlak Varlık telâkki edilen Tanrı'nın zâtî iktizâsı yani dileği zuhur etmektir (meydana çıkmak). Bu zuhur, onun kendisini bilmesidir. Tanrının zuhura olan bu meyli, kendinden kendine olan bir aşktır. Bu âlemin bir varlığı olan insan da insanlık suretine gelinceye kadar Tanrının sıfatlarını yüklenerek önce, bilgi âlemine oradan göklere, sonra su, hava, ateş ve toprak denen dört unsura, oradan cansızlar, bitkiler ve canlılar denen mevâlid âlemine geçmiş ve nihayet insanlık su- retini kazanmıştır. Buna göre, zuhurun bir ucu Tanrı, öbür ucu insandır. İnsanın olgunluğa ermesi; aslı olan Tanrıya ulaşması için insanlığa gelinceye kadar maddeten ne kadar âlemden geçmişse; bu sefer manevî bir yolculukla insanlıktan Tanrı makamına yükselmesi, ulaşması gerekir, îşte seyr ü sülük budur.

Bu manevî yolculuğa çıkmayanlar tabiat âleminde kalırlar. Manevî yolculuk ise o yolları bilen birinin terbiyesine girmek; iradesini onun iradesine vermekle mümkündür. Tarikata giren bir kişi bağlandığı şeyhin bilgi, irade ve kontrolü altında yaradılışın sırrını ihrâk etmeye çalışır. Mânevî yolculuğa giren kişi, olgunluğa üç durakta, merhalede ulaşır. Birinci durakta bütün işlerin Tanrı işi olduğunu hayır, şer, iyi, kötü diye bir şey olmadığını; ikinci merhalede bütün sıfatların Tanrının tek sıfatı olduğunu; üçüncü merhalede Tanrı zuhurundan ibaret olan kâinatın Tanrıdan ayrı bir varlığı olmadığını anlar, idrak eder. Böylece, olgunlaşan insan, kâinatla Tanrıyı ayrı görmez; hiçbir şeyi inkâr etmemekle braber hiç bir şeye de bağlanmaz.

Manevî yolculuğa çıkan kişi yani sâlik bu devre içinde itiyadlarını, alışkanlıklarını terketmeye çalışır az yer, az içer, ibadet eder, zikirde bulunur, kendi nefsini daima kontrol altında tutar, tevekkülün, sabrın, kanâatin anlamlarını anlar. Bunlar, dayanılması müşkil olan şeylerdir. Fakat hakikatte birer imtihandır. Sûfîyi olgunluğa hazırlayan ana esaslara tahammül edemeyen kişi yan yolda kalmış demektir. Tasavvufî eserlerde bunlar, sâlikin karşısına çıkan engeller ve müşkiller olarak tanımlanmaktadır. Hüsn ü Aşk'ta Aşk, bütün engelleri aşmış, olgunluğa ulaşmış ve hakikati anlamıştır.

Bu bilgilerden de anlaşıldığına göre Hüsn ü Aşk'takı vak'alar ve şahıslar birer sembolden ibarettir. Hüsn sevilen'i yani mutlak güzelliği; Aşk seveni yani dervişi, manevî yolcuyu; Mekteb-i edeb (edeb okulu) dergâhı; Moll-yı Cunûn mürşidi; Suhan aracıyı, yardımcıyı; Gayret çabayı; ismet dürüstlüğü, Kalb kalesi gönlü; yoldaki olaylar, felaketler ve gam harabeleri tahammülü; Hûş-Rübâ aklı çelen nefsi; Kalb kalesine yapılan yolculuk sâliktekî nefis mücadelesini ve tarîkatte çileyi temsil etmektedir.

Hüsn ü Aşk'ın Yazma ve Basmaları

İstanbul Kütüphanelerindeki yazmalar

  1. İstanbul Üniversitesi Kütüphanesindekiler ; T.Y. 1348, T.Y. 1635, T.Y. 1996, T.Y. 5519 ve 5531 numaralı olanlar Divan olup Hüsn ü Aşk bunların sonunda yer almaktadır. T.Y. 5733.
  2. Süleymaniye Kütüphanesindekiler: Halet Efendi kısmı No: 679, 680, 171 (bu 171 numaralı nüsha Şeyh Galib'in el yazısiyladır); Düğümlü Baba Kısmı No: 418; Hüsrev Paşa kısmı No ; 502; Hasan Hüsnü kısmı No: 1041; Hacı Mahmud kısmı No: 3642.

Hüsn ü Aşk ilk olarak Vasfi Mahir Kocatürk tarafından 1944'te «Hüsn ü Aşk'ın Bugünkü Dille Neşre Çevirisi» adı altında yeni harflerle nesre çevrilmişse de bu baskı eksiktir. Baş tarafta tahmîd, Na't ve diğer bazı şiirler alınmamış, izahı güç beyitler de atlanmıştır. Eserin tıpkı basımı ve tam çevirisi Abdülbaki Gölpınarlı tarafından yapılmış ve 1968'de Altın Kitaplar Yayınevi tarafından «Şeyh Galib, Hüsn ü Aşk» adıyla yayımlanmıştır.

Hüsn ü Aşk'ın basmaları ise şunlardır:

A. Divanı ile birlikte 1252/1836'da Bulak'ta basılmıştır. 92 sayfadan ibarettir.

B. Ebüzziya Tevfik baskısı. Hüsn ü Aşk, Eser-i Galib Dede, Kitabhane-i Ebüzziya, İstanbul 1304.

C. Mahfel Mecmua-i İslamiyesi yayınlarının ikincisi olmak üzere Tahirü'l-Mevlevî (Tahir Olgun) tarafından 1339/1923'te İstanbul'da basılmıştır. Şeyh Galib- Prof.Dr. Ali ALPARSLAN- Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları No: 964-1988 Yılı-Birinci Baskı

Kaynaklar

[1] Mesnevî-i Ma'nevî, defter-i evvel, s. 46. (Muhammed Ramazâni nşr. Tahran, 1316.
[2] Divan, Hüsnü Aşk, s. 91.
[3] A. Gölpınarlı, Şeyh Galîb, Seçmeler ve Hüsn-ü Aşk, s. 39.
[4] A. Gölpınarlı, Şeyh Galib, Hüs ü Aşk, s. 37.
[5] Esrar Dede, Tezkire-i Şuarâ-yı Mevleviyye (yazma) s. 286 - 7
[6] Ziya Paşa, Hârâbat Mukaddimesi
[7] Muallim Naci, Esâmi, s. 236.
[8] Abdülhalim Memduh, Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniyye, s. 62-64.
[9] Recâizade Ekrem, Kudemâdan Birkaç Şair, s. 53 – 54.
[11] Köprülüzâde Fuat, Divan Edebiyatı Antolojisi, s. 585.
[12] J. W. Gibb, A Hıstory of Ottoman Poetry, C. IV, s. 195

Alıntı

Prof. Dr. Ali Alparslan, "Şeyh Galib". Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları No: 964-1988 Yılı-Birinci Baskı





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: derya, 26.10.2010, 12:40 (UTC):
ya hangi döneme ait? acaba öğrenebilir miyim?



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36704879 ziyaretçi (102759399 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.