Hakiki ve Mecazi Aşk
 

Hakiki ve Mecazi Aşk

Soru: Dindar çevrede neden kimi aşkı kötülerken kimileri övüyor..doğru olan hangisi..kimi seveceğimizi kime aşık olacağımızı biz mi seçiyoruz.Allah kaderi ile belirlemiyor mu.aşkı yaratan Allah değil mi..aşkı Allah yaratıyor kimi seveceğimizi O belirliyor.bu aşk neden övgüye layık olmasın.aşık olan insan ki sevdiğine organ gerektiğinde düşünmeden organını bağışlıyor,sevdiğine doğru bir kurşun geliyor olsa önüne atılıyor.böyle bir şey cinsellik sebepli olabilir mi..gerçekten dine göre aşk nedir merak ediyorum.

Cevap: Aşk, şiddetli sevginin adıdır. Tasavvuf dilinde, Allah'a muhabbet anlamında kullanılır. Allah'a muhabbet, velayet yollarının en keskin kuvvetidir, en mühim maye ve iksirdir.[1]

İnsan, aşkı ya mecazi kullanır, ya da hakîkî. Mecazî aşk, fanilere gönül bağlamaktır. Hakiki aşk ise, Allah'ı sevmektir. “Mecaz hakîkate köprüdür” fehvasınca, bazen mecazî aşk, hakîkî aşka vesile olur.[2]

Bu konunun en çarpıcı misali, Leyla-Mecnun kıssasıdır denilebilir. Mecnun, Leyla'ya sevgisinden deli-divane olur. Çöllere düşer. Gözleri Leyla'ya benziyor diye, çölde ceylanlarla arkadaş olur. Birgün bulunduğu yere bir köpek gelir. Kimse ilgilenmezken, Mecnun köpeğe büyük ilgi gösterir. Niye böyle yaptığını sorarlar, “Siz bilmiyorsunuz, bu köpek Leyla'nın diyarından gelmiştir” der. Neticede, Leyla'yla bir araya geldiğinde, hayır, der, Leyla sen değilsin, Leyla başka... Böylece Leyla'dan Mevla'yı bulur. Kendisindeki mecazî aşk, gerçek aşka inkılap eder.

Yunus Emre'ye “bana Seni gerek Seni” dedirten de, aynı İlâhi aşktır. Yunus Emre ve Mevlâna gibi Hak aşığı olan zatlar, aşktan bahsettiklerinde “İlahî aşkı” kastederler. Bundan sonraki “aşk” ifadelerine bu noktadan bakmak gerektir.

Her şeyden evvel “aşk” fikrî bir mesele değildir; hâlî ve vicdanîdir. Yani, matematiğin, kimyanın meseleleri gibi, net ifadelerle anlatılması ve anlaşılması mümkün olmayıp, ancak halen ve vicdanen bilinir. Bu noktada aşk, sübjektif bir karakter arz eder. Mevlâna, bunu şöyle dile getirir: Biri “Aşıklık nedir?” diye sordu. “Benim gibi olursan anlarsın” dedim. Kalem ki, çarçabuk yazıp gidiyordu. Aşkın tefsîri bahsine gelince, tahammül edemeyerek yarıldı. Akıl, aşkın şerhinde çamura batmış merkep gibi aciz kaldı.[3]

Mevlâna'nın verdiği şu misalden hareketle, aşık olmayı manevî bir sarhoşluk olarak anlayabiliriz. “Bir sarhoş meyhaneden çıkıp da yolunu şaşırınca, çocukların maskarası ve eğlencesi olur. O sarhoş, böylece sekr halinde bulunur. Çocuklar ise, onun şarap zevkinden ve sersemlik neşesinden habersiz olarak arkasına takılır. Allah'ın aşkından sarhoş olanlardan başka, bütün halk çocuk mesabesindedir. Heva ve hevesten kurtulmuş olanlardan başkası, büluğa ermiş değildir.” [4]

Şu sözler ise, İlahî aşktan nasibini almayan ve dünyanın fani işleri içinde boğulup gidenlerin halini anlatır: “O çocuklar bir kamışa binerler ve ‘bu bizim burağımız veya mübarek gidişli düldülümüzdür' derler. Yüklenmiş oldukları kamışı taşıdıkları halde, cehillerinden böbürlenirler ve kendilerini ata binmiş vehmederler.” [5]

Üstteki ifadelerde olduğu gibi, tasavvuf ehli divanlarında “şarap-meyhane” gibi mazmunlara sıkça yer vermişlerdir. Mânâdan nasibini almayanlar bu ifadeleri zahirine göre değerlendirmişler, o büyük zatları yanlış tanımış ve anlatmışlardır. Mevlâna, buna şöyle dikkat çeker:

“Senin içtiğin şarap haramdır.
“Biz helal olan şaraptan başka içmiyoruz.
“Çalış da yokluktan varlığa ulaş.
“Tanrı şarabıyla sarhoş ol.” [6]

Nitekim yüce Allah, “Onların Rabbi, onlara tertemiz bir şarab takdim eder” (Dehr suresi,21) buyurmaktadır. Ayette geçen “şarab” kelimesi, şu anda Türkçemizde kullandığımız “içki” anlamında olmayıp, “temiz içecek” mânâsındadır.

Şu muhavere aşıklar arasındaki mertebe farklılığına işarettir: İlahî aşk mensublarından Yahya b. Muaz, Bayezid-i Bistami'ye şöyle der: “Muhabbet kadehinden o kadar içtim ki, sonunda mestoldum.” Bayezid, şu anlamlı cevabı verir: “Muhabbet şarabını kase kase içtim. Lakin ne şarap bitti, ne de benim hararetim geçti.” [7]

Evet, Hak aşığı olan zat, her şeyi “Mevla'nın diyarından” gelmiş olarak görür. Daha önce ifade ettiğimiz gibi, Mecnun her vesileyle Leyla'yı hatırladığı gibi; âşık da “Her şey bana Seni hatırlatıyor” der, varlıklardan Allah'ı bulur, Allah'ta fani olur. Hatta, Hallac-ı Mansur gibiler, kendilerini tamamen yok farz edip “Ene'l-Hak” bile derler. Şüphesiz, böyle aşıkların bu gibi sözleri, şerîatın zahirine aykırıdır. Manen sarhoş iken böyle söylemişlerdir. Mevlâna, böylelerin halini, kıpkızıl hale gelen demirin “ben ateşim” demesine benzetir.[8] Ancak, şu mühim hatırlatmayı da yapmadan edemez: “Sen, sarhoş olanlardan kılavuzluk arama!” [9] Yani, böyle zatlar, hidayet üzere olmakla beraber, peşinde gidilecek kimseler değildir.

Mevlâna'nın bu son sözü, bu konudaki ifrat-tefrît görüşleri düzelten istikametli bir ifadedir. Zira, bir kısım insanlar, Hallac-ı Mansur gibileri göklere çıkarıp, onları en üstün mertebelerde sanmakla ifrat ederken; bazıları da onları küfürle itham edip tefrît etmişlerdir.

Tekrar aşığın dünyasına dönecek olursak... Evet, aşık bu dünyada kendini gurbette görür. “Vatan sevgisi imandandır” [10] hadisini tasavvufî mânâsıyla değerlendirir. Gerçek vatanı “Bezm-i Elest” olarak kabul eder. Şu dünya zindanındaki günlerini tamamlayıp, İlahî huzura vuslatı en büyük gaye bilir. [11]

“Aşık, gamdan da, sürurdan da hâlîdir. Baharsız, hazansız daima yeşil ve tazedir.” [12] Onun hali, şu manaları terennüm eder:
“Hoştur bana Senden gelen
“Ya gonca gül, ya da diken
“Ya hil'atu ya da kefen
“Narın da hoş, nurun da hoş.”
Aşık, Allah'tan gelen lütfu ve kahrı lütuf olarak görür. Mevlâna, buna şöyle dikkat çeker: “Gerek âlim olsun, gerek cahil olsun, isterse aşağılık biri bulunsun, herkes lütuf ile kahrı fark eder. Lakin, kahırda gizlenmiş lütfu, yahut lütuf içindeki kahrı az kimse bilir.” [13][14]

Kaynaklar

[1] Nursî, Mektubat, s. 450
[2] Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, s. 203
[3] Mevlana, I, 137.
[4] Mevlana, V, 1583-1584.
[5] Mevlana, V, 1588.
[6] Mevlana, VI, 54 (İzbudak).
[7] Tahiru'l-Mevlevi, 1, 72
[8] Mevlana, VII, 436.
[9] Mevlana, VII, 567.
[10] Aclunî, I, 345.
[11] Bkz. Mevlana, XI, 995.
[12] Mevlana, III,, 907.
[13] Mevlana, IX, 390-391.
[14] www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=show_qna&id=4153





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: ahmet erdoğlu, 07.05.2010, 13:13 (UTC):
aşkım napıyorsun



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36901643 ziyaretçi (103104283 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.