Hamdûn b. Ahmed el-Kassâr
 

Hamdûn b. Ahmed el-Kassar

Hazırlayan: Akhenaton

Kategori: Tasavvuf

Hamdûn b. Ahmed b. Ammârreti'l el-Kassâr [1] ya da Hamdûn-ı Kassâr; fıkıh, hadîs ve tasavvuf âlimlerindendir.[2] Horasan'ın [3] Nişâbur kentinde doğmuştur.[4] Nişâbûr Türklerindendir.[5] İsmi, Hamdûn bin Ahmed Kassâr en-Nişâbûrî, künyesi Ebû Sâlih'tir.

Hamdûn Kassâr, Melâmilerin ilk kurucusudur.[6] Melâmîlerin birinci piri ve "Kutb-ul Aktâb"ıdır.[7] Melâmîliğin yayılmasında büyük rol oynamıştır. Melâmîlik, Hamdûn Kassâr'dan önce varsa da, bir tarikat haline onun zamanında gelmiştir.[8]

Hamdûn Kassâr, evliyânın büyüklerinden olup, vecîz sözleri, tatlı ve tesirlidir.[2] Hamdûn Kassâr, Ebü'l-Hasan Bârûsî'nin talebesi olup [2] fikıhta "Süfyan Seyri" mezhebi üzeredir. En gözde öğrencisi de Abdullah Menazir'dir.[9]

Talebeleri sıdk ve ihlâs kazanmaya çalışırlar, farzlara çok dikkat ederlerdi, İbâdetleri, hayrâtı, sünnetleri, nâfile ibâdetleri çok yaparlardı. Riyâya, gösterişe yakalanmaktan çok korktukları için ibâdetlerini gizlerler, görünmesinden korkarlardı. Herkese tatlı söyleyerek, güler yüzlü davranıp, iyilik ederlerdi. Dünyâya düşkün değillerdi. Hamdûn-ı Kassâr'ın talebeleri arasında, kendisine en çok bağlı olan ve kendisinden en çok istifâde eden Muhammed bin Münâzil'di.[2]

Hamdûn Kassâr; Selem b. Hasan el-Barusî, Ebu Turab en-Nahşebî ve Ali en-Nasrabazî'nin sohbetlerine katıldı. Hâdis ilmiyle meşgul oldu. Ateşîn bir vaiz olmasına rağmen vaaz etmezdi.[10]

Hamdûn-ı Kassâr'ın yüksek derecesi, güzel hâlleri ve hikmetli sözleri yayılınca, bâzı büyük zâtlar kendisine mürâcaat edip; "Artık konuşunuz, halka nasîhat ediniz." diye ısrâr ettiler. Kendini buna lâyık görmeyip; "Bir kimse, sustuğu zaman din bozulur, konuştuğu zaman bozukluk kalmaz ise, böyle bir zâtın konuşması doğru olur. Bizim gibilerin halka nasîhat etmesi uygun olmayıp, kalplere tesir etmez. Kalplere tesir etmeyecek sözü söylemek, ilmi hafife almak ve dîni küçümsemek olur." demiştir.[2]

O, yine şöyle demiştir: "Kimde hayırlı bir haslet görürsen o kimseden ayrılma, onun bereketlerinden sana da erişir." [9]

Hamdûn Kassâr, Melâmîlik yolunu tuttuğu için daima nefsiyle uğraşırdı. "Benim nefsim, Fir'avn'in nefsinden beter..." derdi. Nefsini Firavun'dan üstün görenlerin büyüklük tasladığını söylerdi. "Nefsin izzeti olmaz, izzet-i nefs dediğimiz şey, dünyadan ve halkın bize bağlanmasını, itibar göstermesini istemekten başka bir şey değildir." derdi. Kendine ait bir şeyin gizli kalmasını isteyen kimseye başkasına ait şeyleri de ifşâ etmemeyi öğütlerdi. Bir sarhoş gördüğün zamansa, nefsine; "Dön ki, aleyhinde bulunup seni onun gibi günâha sokmasın." derdi.[10]

Hamdûn Kasâr, 884 yılında Nişâbûr'da vefât edip, Hîre ismindeki kabristanda defnolundu. Ebû Türâb Nahşebî, Ali Nasrâbâdî, Ebû Hafs Nişâbûrî gibi büyüklerin sohbetlerinde bulundu.Nefsin arzularına uymaması, haram ve şüphelilerden sakınması çok fazlaydı.[2]

Hamdûn Kassar ve Melâmîlik

Melâmîlik, bir İslamiyet dini hareketidir. "Melâmet", sözlükte "kınamak", "ayıplamak" ve "sitem etmek" manalarına gelir. Melâmîlik yoluna bağlanan kimseye de "Melâmî" denir.[8][11] Tasavvuf ıstılahında ise yaygın olarak yapılan tarif şöyledir: Yaptığı iyilikleri gösteriş olur endişesiyle gizlemek, kötülükleri ve işlediği günahları ise nefsiyle mücadele etmek için açığa vurmak. Bu tanımlardan da anlaşıldığı gibi, melâmetin temel vasfı, riyâdan (ikiyüzlülükten) kaçınmak amacıyla gizlilik ve şöhretten sakınmaktır.[12]

Melâmîlik, başta Mevlevîlik olmak üzere h.4. asrın sonlarında oluşmaya başlayan, h.5. ve 6. yüzyıllarda gelişen tarikatları etkilemiş, birçok bâtınî mezhep ve mesleklerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.[11]

Melâmîlik için büyük mutasavvıf Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, "Fi hi ma fih" adlı eserinde şöyle buyurmaktadır; "Kurân'da Allah, nimet dedi, sen ekmek anladın. Nimet ise ilâhî aşktır yani Allah aşkı. Ben aşkzâdeyim, dinim aşk, imanım aşk…" [13]

Melâmîliğin bir tarikat olduğunu söyleyenler yanında; kuralları belli bir tarikat olmadığını, her türlü gösterişten ve dünya kaygısından uzak kalmayı benimseyenlerin genel adı olduğunu ileri sürenler de vardır. Melâmîliğin bir tarikat olmadığı düşüncesi, kurucusunun ve kuruluş tarihinin bilinmediğinden dolayıdır.[8][11]

"Melâmîliğ"in ya da diğer adıyla "Melâmiyet"in [14] meslek olarak neşredilmeye başlanmasından itibaren tarihi seyrini üç devrede incelemek mümkündür. Birinci devre Melâmî Piri, Hamdûn Kassar'dır.[4] Bu devre, Hamdûn Kassâr'dan dolayı "Kassâriyye-yi Melâmiyye" [6] ya da "Tarikat- ı Aliyye-i Sıddikiyye" [15] olarak da nitelendirilmektedir.[6] Hicrî üçüncü yüzyılda Nişabûr'da zuhûr etmiştir.[15]

Hamdûn Kassar ile başlayıp Mevlâna Celâleddin Hazretleri ile son bulan ilk devre Melâmiliği, bir devrin özelliğini yansıtır.[7] Birinci devre Melamiliği, bir bakıma ilk züht hareketi içerisinde doğmuş bir tavır, bir davranış biçimiyken sonraki yüz yıllarda züht hareketi bir manifesto niteliğini kazanmıştır. Hamdûn Kassar'la başlayan muhalif duruş; kurumlaşan, kendi özgün hiyerarşisini oluşturan ve yüzeysel bir gösteriş halini alan tasavvuf hareketine ciddi eleştiriler getirmiştir. Horasan Melamiliği olarak da anılan bu dönemde Melamiler, mutasavvıflar tarafından iyi karşılansalar da bir süre sonra Melamet düşüncesindeki esneklik nedeniyle hızla yayılan Melami dalgasının tesiri ile Melamiliğin sulandırıldığını iddia etmeye başlamışlardır. Bu iddialara paralel olarak, Melamilerin yer yer zındıklık ve mülhitlik ithamları ile karşı karşıya kaldıklarını görülmektedir.[16]

Kurucusunun adına izafeten "Kassâriyye" olarak da anılan birinci devre, Melâmîliğin Abbâsîler döneminde, h.750/m.1258 başlarında Horasan'ın esnaf tabakası arasında bir karsı tasavvuf hareketi olarak doğmuş eski Hind ve Îran kültürleri ile beslenerek Fütüvvet teşkîlâtının içinde gelişimini sürdürmüştür. Başlangıçta "fakr ve tecerrüd" gereği, kendilerini her türlü dünyâ ihtiyâcından uzak tutmaya çalışan Melâmetîler, Hamdân Kassâr'ın sistemlestirdiği ilkeler doğrultusunda Allah'a ulaşmak için kendilerini aşağılayıp kınamayı, dışarıya karsı yalnızca kusurlarını gösterip yaptıkları iyilikleri gizlemeyi temel hayât felsefesi kabul etmişlerdir.[17]

Birinci devre temsilcilerinin ifâdesiyle; "Hak teâlâ ile beraber olmak için sırrını gizlemek, yakınlık ve kulluk adına kendini kınamak, halka yalnızca kusur ve kabahatlerini gösterip iyiliklerini gizlemek sûretiyle (halkın) kınamasını celbetmek" demek olan Melâmîlik, başta Nişâbur olmak üzere Herat, Belh  ve Kâbil gibi merkezlerde temsil edildi. Temsil edenlerin kimliklerine bakarak bu kişilerin esnâf sınıfından oldukları gözlenir. Bu kimliklere örnek olarak; Ahmed b. Hadraveyh, Ebû Turâb-ı Nahşebî, Ebû Hafs el-Haddâd, Hamdun b. Ahmed Kassâr ve Şâh Şucâ-i Kirmânî gösterilebilir.[18]

Melamilerin bu tür suçlamalarla karşı karşıya kalmasının iki temel nedeni vardır. Birincisi; yerleşik, Sünni akideyle uyum içinde bulunan tasavvuf hareketlerine muhalefet etmesi ve diğeri de Melamiliğin diğer tarikatlardan farklı olan "kutb" anlayışıdır. Nitekim Osmanlı mülkî idâresi, bu pervâsız tavırlarından dolayı binlerce müridi olmasına aldırış etmeden İsmail-i Masukî ve on iki müridini At Meydanında idam etmekten çekinmemiştir. Bu acıklı durum, geride kalan Melamilerin çok ciddi bir takip altında olmaları sonucunu doğurmuş ve Melamilik inanç sisteminde derin izleri olan Hurûfîlik ve Şiiliğin etkisiyle Melamiler takiyye yaparak şehirlere yerleşmiş, halkın arasında yaşamaya başlamışlardır.

Birinci devre Melamilerinin çıkışlarının en büyük dayanağı riyâyı zemmetmeleridir. Hamdûn Kassâr'dan başlayarak bütün Melâmeti önde gelenleri için kaçınılması gereken gerçek düşman riyadır. Yaptığın işlerde içine sinen bir durum varsa o riyanın izi ve ihlasın yokluğu olarak algılanmaktadır. Ali Bolat, Süllemi'den "Zahirin ibadetlerle süslenmesi şirk, batının hallerle süslenmesini irtidat saymak" cümlesini aktarır ve devamında "Melametiliğin üzerinde durduğu en temel prensibin 'riya' ile mücadele olduğu"nu aktarır.Yine İbn Nüceyd'den naklen "Kişi, bütün fiillerini riya ve bütün hallerini de iddia olduğunu bilmeden, Melametilerin hallerinden her hangi birisine ulaşamaz." ibaresini Melametilerin riya konusundaki hassasiyetlerini izah ederken kullanır.[16]

İkinci devre, "Bayrâmî Melâmîliği" diye de anılan devredir. Bu devrenin piri, Hacı Bayrâm-ı Velî [6] ve onun halifelerinden Emîr Sikkîni (Bıçakçı Seyyid Ömer Dede)dir. Üçüncü devre, İmam-ı Rabbânî'nin (Müceddidiyye) kolundan bir kol olan "Melâmiyye-i Nûriyye"dir.[15] Bu dönemin Melâmî Piri, Seyyid Muhammed Nurul Arabî hazretleri olup, 1887'te Usturumca'da vefat etmiştir.[6] Bu zât, Mısır'dan Üsküp'e gelerek "Nakşîbendî el-Halvetî el-Melâmî" târikâtını kurmuştur.
"Arab Hoca" ve "Noktacı Hoca" diye de anılır.[15]

İlk devre Melâmiliği pîri olan Hamdûn el-Kassâr'ın tarikat silsilesi şöyledir:

  1. Hz. Muhammed (s.a.v.),
  2. Hz. Ebu Bekir,
  3. Habib b. Ma'zam Kureşi,
  4. Muhammed b. Müslim,
  5. Ebu İyad b. Mansûr el-Kûfî,
  6. Fadl b. İyaz el-Kûfî,
  7. Feth b. Ali Al-Mûsili,
  8. Ebi Hüseyn Sülem b. Hüsseyn Al—Barûsi,
  9. Hamdun Al - Kassaar.[15]

Hamdûn Kassâr'ın en çok önem verdiği hocası Şeyh Nahsâbî yolu ile İbrahim Edhem'e dayanmaktadır.[7]

Melâmîlikte Muhyiddîn İbnü-l Arâbî'nin "Vahdet-i Vücûd" görüşünün derin etkisi vardır. Melâmîler, kaçınılması mümkün olmayan cemaatle namaz dışındaki ibadetlerini ve Allah'a yakınlıkla ilgili hallerini halktan gizlerler. Bunları açığa çıkarırlarsa kendilerini kınarlar. Gerçek durumlarını sezdirmemek için halk içinde sıradan bir insan gibi giyinip kendilerini belli etmeden yaşamaya çalışırlar. Görünüş ve gösterişe değer vermezler. İnsanlara yalnız kötü taraflarını gösterip iyiliklerini gizlemede çok ileri gittiklerinden, çevresindekiler onları kusurlu kimseler sanarak ayıplar ve kınarlar. En hoşlanmadıkları şey, kibir ve gösteriştir. Bu kötü huylardan korunmak, Melâmîlikte bir kuraldır. Özel giysileri ve tekkeleri yoktur. Melâmîler kimseye dertlerini açmazlar. Çünkü kula ihtiyacı bildirmek, muhtaçtan yardım istemektir. Bu sebeple ihtiyacı Allah'tan dilemek ve Peygamber'in yolundan gitmek, kulluğun iki esasıdır. Birbirlerinin yardımına koşarlar. Bu konuda Hamdun Kassar; "Mümin, kardeşi için gece kandil, gündüz asa olmalıdır." der.[8][11]

Hamdûn Kassâr, Melâmî'yi şöyle tanımlamaktadır: "Melâmî; bâtınında bir iddiası, zâhirinde de yapmacık ve riyâsı olmayan, Allah ile aralarındaki sırdan, mahlûkat bir tarafa, kendi zâhirî kimliğinin bile haberdâr olmadığı kimsedir." [4] Onun benimsediği görüş, tarikatların şekilciliğinden kurtulup, Asr-ı
Saadet'te olduğu ve Peygamber Efendimiz'in sade yaşamı gibi, halkla beraberliği seçerek, Allah sevgisini gönülde yaşatmak olmuştur.[6]

Hamdûn Kassâr'ın ve kendisinden sonra gelenlerin yapmak istedikleri şey, hep bu "Kesrette Vahdet" olan, sünnet ve şeriât-ı aslında olduğu gibi yaşatarak, şekilciliği kaldırmak, olduğu gibi görünmektir.[6] Yine o, Melâmet ehlinin havf ve recâ arasında kurulması gereken dengeye dikkat çekerek, "Melâmet, kaderilerin havfı, mürciilerin recasıdır." demiştir.[12]

Hamdun Kassâr, melâmet yolunun ne olduğunu soran İbrahim el-Kannâd'a "Halk için süslenmeyi, her hal ve davranışta halkın rızasını gözetmeyi kesinlikle terk etmen ve kınayanın kınamasının seni Allah yolundan alıkoymamasıdır." der. Buradaki halkın tavrını dikkate almama ve kınayanın kınamasına aldırmama meselesi, kişinin kendisi dışında oluşmuş dindarlık ölçülerine bir tepkidir. Melâmetînin özellikleri arasında sayılan, kişinin nefsini kınaması/eleştirmesi de aslında bu meseleyle ilgilidir. Çünkü bu, herkese kendi durumuna ve konumuna uygun bir dindarlık anlayışı oluşturma yükümlülüğü getirmektedir. Bu işi dışarılarda bir yerde aramak yanlış ve boşunadır. Melâmet ehlinin "sufilerce kabul gören ve benimsenen çoğu şeye karşı" olmasının geri planında bu anlayışın önemli bir yeri vardır.[19]

Hamdun Kassâr'ın özellikle üzerinde durduğu konular tevazu, zühd, fakr, melamet, ihlas, tevekkül,açlık, samt, riyadan sakınma, fütüvvet ve nefse muhalefet olarak sıralanır. Hamdun Kassâr, melamet ehlini, "bâtınlarında bir iddiası, zahirlerinde de yapmacık ve riyası olmayan, Allah ile aralarındaki sırdan, mahlukat bir tarafa, kendi zahiri kimliğinin bile haberdar olmadığı kimselerdir." şeklinde tanımlamaktadır. Onun bu tanımında, "mutlak anlamda gizlilik" esası üzerinde durduğu görülür. Bu nedenle o, kalbi zikirden yanadır ve ibadetlerin gizli olarak yerine getirilmesini savunur.[12]

Hamdûn Kassâr; "Nefsimi Firavun'un nefsinden yüksek görmem, çünkü ikisi de nefistir. Fakat gönlümü Firavun'un gönlünden yüksek görürüm." buyurmuş ve bu sözleri ile de nefsine karşı tutumunu beyân etmiştir. Çünkü Ahzab Suresi ayet 72 de; "Biz, emaneti yerlere göklere ve dağlara verdik (arz ve teklif ettik) onlar yüklenmekten çekindiler. Endişeye düştüler. İnsanoğlu yüklendi. Çünkü o pek zalim, pek cahildir." buyrulmuştur.[7]

Hamdûn Kassâr, "Ne zaman yolda bir sarhoş görürsün iki tarafa sallanır; sen de sallan. Nefsine kibir ve ucb gelmesin, onu tenkit etme. Sen de onun o müptelâ olduğuna uğramayasın." diyen Hamdûn Kassâr, etrafında fazileti telkin eder ve Melâmîliğin sorumluluktan kaçmak olmadığını beyân eder.[7]

Horasan melâmetîliğinin piri kabul edilen Hamdûn Kassâr, birgün Nişabur mahallelerinden birinde dolaşırken fetâların önderi Nûh el-Ayyâr ile karşılaşır ve ona "Fütüvvet nedir?" diye sorar. Nûh, "Senin fütüvvetin mi, benim fütüvvetim mi?" diye karşılık verir. Hamdûn, her ikisini de tanımlamasını ister. Bunun üzerine Nûh, şöyle der: "İyi elbiseyi çıkarırım, hırkayı giyerim ve bu elbiseye layık davranışlar sergilerim. Böylece bir sufi olmayı ümid ederim ve bu elbiseden dolayı Allah'tan utanarak günahlardan uzak dururum. Sen ise, insanlar sana hizmet etmesin ve önünde eğilmesinler diye sufi hırkasını giymezsin. Benim fütüvvetim şeriatın zâhirine uymak; senin fütüvvetin ise kalbinin sesine kulak vermektir." [19]

İyi amelleri gizleme konusunda, her ikisi de Nişâbûrlu sûfilerden olan Ebu Hafs Haddâd ile Hamdûn Kassâr, farklı görüşlere sahiptir. Ebu Hafs, bu yola henüz girenleri amel ve mücâhedeye devama özendirmek için iyilikleri göstermek taraftarıdır. Hamdûn Kassâr ise böyle düşünmemektedir. Burada görüşlerden birinin doğru veya yanlışlığı söz konusu değildir. Nitekim Ebû Osman Hîrî, "Her iki görüş de doğrudur. Her birinin de doğru olacağı bir vakit vardır." demiştir.[20][19]

Vecîzelerinden

Bir gece, vefât etmek üzere olan hasta bir dostunu ziyârete gitti. Yanında bulunurken hasta vefât etti. Hamdûn-ı Kassâr, hemen orada yanan mumu söndürdü ve; "Dostumuzun vefât etmesiyle; mum, vârislerin oldu. Onların ise, mumu kullanmamıza izin verip vermeyeceklerini bilemiyoruz." buyurdu.

Kendisine sordular ki: "Eski büyüklerin sözleri, bizim sözlerimizden daha tesirliydi. Bunun hikmeti nedir?" cevâbında buyurdu ki: "Onlar, Allahü teâlânın rızâsı, İslâmiyet'in izzeti, yükselmesi ve nefislerinden kurtulmaları için konuşurlardı. Biz ise nefsimiz için, dünyâlık ele geçirmek ve insanlar tarafından kabûl görmek için konuşuyoruz. Böyle olunca, elbette sözlerimiz kimseye tesir etmez."

Kendisinden nasîhat isteyen bir kimseye, "Dünyâ için hiçbir şeye kızma." buyurdu.

Buyurdu ki: "Kim kendi nefsini, Firavun'un nefsinden daha hayırlı zannederse, kibirli olduğunu göstermiş olur."

"Geçmiş büyüklerin ahlâk ve yaşayışlarını inceleyen, kendi kusurlarını anlar ve büyüklerden geri kalma sebeplerini öğrenir. Ashâb-ı Kirâm'ın, Selef-i Sâlihîn'in, velîlerin hayat hikâyelerini okumak, iyi huylu olmaya sebep olur."

"Kendinde bulunduğu zaman gizli kalmasını istediğin bir şeyi, başka birinde görürsen ifşâ etme."

"Bir sarhoşla karşılaşırsan, ona buğzetme, kötü söyleme, çünkü, o duruma sen de düşebilirsin."

"Size iki şey tavsiye ediyorum; 1) Âlimlerle sohbet edin, 2) Câhillerden uzaklaşın."

"Cömertlik kadar güzel, cimrilik kadar çirkin bir huy bilmiyorum."

"Söz öyle olmalı ki, tekrar etmeye lüzum kalmamalı, tesirini hemen göstermelidir."

"Dostlar arasındaki ülfetin, yakınlığın kalkması, dünyâ sevgisindendir."

"İçinden çıkamadığınız mevzûlarda, âlimlere gidip sorunuz. Onlardan istifâde edebilmeniz için; kendinizi hiç kabûl edip, câhil olduğunuzu söyleyerek, samîmiyet, tertemiz bir kalp ve edep ile gitmeniz lâzımdır."

"Âlim, ilmi onunla amel etmek, ilme uymak için öğrenir. Sözü dinlenilen ve yaşayışı büyüklerin yaşayışına uygun olan kimsedir. Âlimler huşû sâhibidirler. Süsleri verâ ve takvâ, sözleri Allah-u teâlâyı zikir ve O'nun emir ve yasaklarını insanlara bildirmek, susmaları Allah-u teâlânın nîmetlerini tefekkürdür. İnsanlara çok nasihat ederler. İnsanların ayıplarını yüzlerine vurmazlar. Allah-u teâlâdan başka her şeyden yüz çevirirler. Hepsi âhirete yarayan işlerle meşgûl olurlar.

Hamdûn-ı Kassâr, Gafleti şöyle târif etmiştir: "Kulun Rabbini unutup, O'nun rızâsını aramayı bırakıp, nefsinin esiri olmasıdır. Dünyâ için süslenen kendisine bir fayda ve zarar vermeye gücü yetmeyen kimselere, insanlara karşı gösteriş yapmasıdır. Böyle kimseden daha aşağı kimse yoktur. Dünyâyı gözünde küçültmezsen, dünyâ ehli gözünde küçülmez. İnsan gücü yettiği kadar kendi kusurlarını görmeye çalışırsa, kendini beğenme belâsından kurtulur."

"Tevekkül nedir?"
diye sorulunca; "On bin dinar paran olsa bir dinar da borcun olsa bu borcun üzerinde kalmasından ölmeden önce emin olmamandır. Aynı şekilde on bin dinar borcun olsa, bunu ödeyecek hiçbir şey de bırakmasan, Allah-u teâlânın o borcunu ödeyecek bir vesile vermesinden ümit kesmemendir." [2]

Kaynaklar

[1] Fereç Hüdür, "Kurân Dışı Oluşumların Eleştirisi ve Kurân'a Arzı", Kurân Araştırmaları, www.aliaksoy.net/wp-content/kurandisiolusumlar.pdf
[2] Evliyâlar Ansiklopedisi, "Hamdûn-ı Kassâr" maddesi, Türkiye Gazetesi Yayınları, İstanbul 1992, İhlas Gazetecilik, c.6, s.417-419.
[3] İrfan Görkaş (öğretmen), "İslâm Felsefesi Bakımından Horasan Erenleri", www.hbektasveli.gazi.edu.tr/dergi_dosyalar/15-191-212.pdf
[4] Davud Yılmaz, "Hz. Pîr Seyyid Muhammed Nûrül Arabiyyül Melâmî", s.7-8.
[5] Orhan Hançerlioğlu, "Düşünce Tarihi", Remzi Kitabevi, Eylül 1995, s.34.
[6] Muhammed Ziya Ceran, "Tarikatların Doğuşu ve Nakşiyye-i Melâmiyye'nin Özellikleri", Ankara 1998, www.muhammedziyaceran.com/TARiKATLARiNDOGUSU.pdf
[7] Davud Yılmaz, "İnsan-ı Kâmil ve Sırları", www.melamilik.com/Kitaplar/insan-i_kamil.pdf, s.73.
[8] www.dunyadinleri.com/melamiyye.html
[9] Prof. Dr. Cavit Sunar, "Ana Hatlarıyla İslam Tasavvufu Tarihi", Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Yayın no: 143, Ankara 1978, s.44-45.
[10] Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmazi "Hamdun Kassar -kuddise sirruh -", www.hasankamilyilmaz.com/index.php?option=com_content&task=view&id=70&Itemid=29
[11] Abdusselam Arı, "Melâmîlik" maddesi, Şamil İslam Ansiklopedisi, www.sevde.de/islam_Ans/M/melamiyye.htm
[12] Hamza Kılıç, "Melâmetin Tanımı", www.sufizmveinsan.com/arastirma/melamet.html
[13] Davud Yılmaz, "Gönül Sohbetleri", Melâmîler Kültür ve Dayanışma Derneği, 1. baskı, İzmir 2007, s.50.
[14] Prof. Dr. Mustafa Kara, "Balkanlar'da Türk Tasavvuf Edebiyatı'na Genel Bakış", Uludağ Üniversitesi, İlâhiyat Fakültesi Dergisi, 2002, c.10, sayı: 2, s.5.
[15] Prof. Dr. Cavit Sunar, "Melâmîlik ve Bektâşîlik", Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Yayın no: 125, Ankara 1975, s.9-10..
[16] Yrd. Doç. Dr. Bekir Kayabaşı, "Sârbân Ahmed Dîvânı'nda Melâmîlik", Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 5/1 Winter 2010, www.turkishstudies.net/Makaleler/313431607_37kayaba┼č─▒bekir.pdf
[17] "Balkanlarda Tasavvuf", www.metinizeti.com/libra/BalkanlardaTasavvuf.pdf
[18] Yağmur Say, "Seyitgazi (Nacoleia) Bölgesinde Sosyal Yaşam ve Dinsel Örgütlenme", www.aleviakademisi.de/dosyalar/Seyitgazi.pdf
[19] Doç. Dr. Himmet Konur (D.E.Ü. İlahiyat Fakültesi, Tasavvuf Anabilim Dalı Öğretim Üyesi), "Horasan'ın İslam ve Tasavvuf Tarihine Katkısı (Hicri 1-5 Asırlar)", D.E.Ü.İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı XXI, İzmir 2005, s.16-19.
[20] Sülemi, "Risaletü'l-Melâmetiyye", haz: Ebu'l-Alâ Afîfî, Mecelletü Külliyyeti'l-âdâb, Kahire 1942, VI, 86.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36893797 ziyaretçi (103090703 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.