Hangi Dönemlerde Şekillenen İslam’a İman Ediyoruz?
 

Hangi Dönemlerde Şekillenen İslam’a İman Ediyoruz?

Kuran vahy edilmeye başladığı sıralarda Mekke Arapları geleneksel ve çok bağlı oldukları dinlerini yaşıyorlardı. Putlarına sıkı sıkıya sarılmışlardı ve asla bırakmak istemiyorlardı. Halbuki, Hz. İbrahim (AS)'in dini olarak bildikleri ve tanıttıkları bu din, kendilerine ulaşıncaya kadar çok büyük değişikliklere uğramıştı. Şekilde bir çok özelliğini koruyor görünmesine rağmen düşünsel özellikleri zamanla kaybolmuştu Kurân'ın özellikle Mekkî ayetlerinde Arapların dinî hayatlarıyla ilgili ayrıntıları anlatan ayetler çoktur. Bu ayetler Arapların inançlarındaki dengesizliği ortaya çıkararak onları zaman zaman düşünmeye sevk etmek amacıyla indirilmişlerdir.

“Yahut dua ettiği zaman darda kalmışa kim yetişiyor da kötülüğü açıp kaldırıyor ve sizi yeryüzünün halifeleri yapıyor. Allah ile birlikte başka bir ilah mı? Ne de az düşünüyorsunuz. Yahut karanın ve denizin karanlıkları içinde size yol gösteren kim? Ve rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci gönderen kim? Allah ile birlikte başka bir İlah mı? Allah koştukları ortaklardan çok yücedir, münezzehtir." (27/62-63)

Mekke'de bu türden çarpık düşüncelerin yanı sıra Hz. İbrahim (AS)'dan kalma ve Kurân'ın kullanabileceği bir çok şekil ve isim de hâlâ yaşamaktaydı. Kurân'ın vahyi sırasında bu isimler canlılık oranlarına göre az veya çok kullanıldı. Araplar da Ku'ân'ın bu tür kelimeleri hangi amaçla kullandığının farkındaydılar. Yaptıklarını da bilinçli olarak yapıyorlardı.

Mekkeliler Hıristiyan ve Yahudi topluluklarıyla ilişki içinde bulunmalarına rağmen bu toplulukların kültürlerinden pek fazla etkilenmemişlerdi. Ehl-i Kitab'ın elinde bir semavi kitap bulunmasına karşılık Mekkelilerin ellerinde böyle bir kitap yoktu. Bu nedenle din farklı kaynaklardan besleniyordu. En önemli simgeyi de Kabe oluşturuyordu. Hz. İbrahim (AS)'in dini ile ilgili bir çok ismin ve şeklin de uzun zaman Mekke'de yaşayabilmesinin en önemli etkenlerinden birisi yine Kabe idi. Hac, kurban, salât ve oruç gibi ibadetlerin tahrif edilmiş olmalarına rağmen yaşadığı bilinen bir gerçek.

— Onlar Mescid-i Haram'dan geri çevirdikleri ve onun velisi (yöneticisi) olmadıkları halde neden Allah onlara azap etmesin? Onun velileri sadece muttakilerdir. Fakat çokları bilmezler. Onların Beyt (Kabe) yanındaki salatları da ıslık çalmadan ve el çırpmadan başka bir şey değildi. "O halde inkârınızdan dolayı tadın azabı." (8/34-35)

— İnkâr edenler Allah'ın yolundan ve gerek yerli, gerek dışarıdan gelen bütün insanlar İçin ibadet yeri yaptığımız Mescid-i Haram'dan geri çevirenler (bilsinler ki), kim orada (böyle) zulüm İle haktan sapmak İsterse ona acı bir azab tattırırız. (22/25)

— Bir zamanlar İbrahim'e Beyt'in yerini açıklamıştık. "Bana hiç bir şeyi ortak koşma ve tavaf edenler, ayakta duranlar, rükû ve secde edenler için evimi temizle. İnsanlar içinde haccı ilan et; gerek yaya, gerek uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler (demiştik). (22/26-27)

Yukarıdaki ayetlerden haccın, salâtın ve bazı ibadet şekillerinin Hz. İbrahim (AS) döneminde tesis edildiğini ve uygulandığını anlıyoruz. Kurân'ın bu tür amelî konularda detaya inmemesinin kısa ve öz olarak geçiştirmesinin elbette bir amacı vardı. Bazı değişiklikler yaparak, bu tür şekli ibadetleri olduğu gibi kabullenen Kurân'dan detaylı bilgi beklenmemelidir. Çünkü Kurân, bu şekillerde örfe uyup, yeni bir şekil getirmekten, insanları şekille uğraştırmamak amacıyla kaçınmış, asıl ağırlığı düşünsel alana kaydırarak toplumların Allah'a şirksiz iman etmelerini istemiştir. Kurân belli bir dönem içinde arzuladığı bu seviyeye ulaşmış ve müminlerin kafalarında yeteri kadar değişiklik yapmıştır. Bu dönem içinde müminler, imanı her şeyin üstünde tuttular ve bozulmaması için büyük çaba harcadılar, Ancak, İslâm topraklarının büyümesi, Müslümanların değişik kültürlerle tanışması veya yöneticilerin topluma yeteri kadar sahip çıkarmamaları gibi çeşitli nedenlerle İslâm hızlı bir yozlaşma dönemine girdi. Bu yozlaşma döneminin başlangıcı ve nedenleri üzerinde sonuca ulaşamayan çok büyük tartışmalar yapılmıştır. Bunun için tartışmalı olan bu dönem ve nedenleri hakkında yeni bir tartışmaya girmeyeceğiz. Görüş beyan edeceğimiz konu; varlığı inkâr edilemeyen bu dönem ve imanımızı etkileyen sonuçları hakkında olacaktır. Kur'ân kendisinden önceki dönemin kelimelerini yeni anlamlar yükleyerek kullandığı gibi, Kurân sonrası dönemde de Kurân kelimeleri değişik amaçlarla ve yeni anlamlarla yüklenerek kullanıldı. Bu nedenle Kurân kelimelerinin bugün verilen anlamları hangi dönemlerde kazandığı son derece önemlidir. Çünkü, bu anlamlar bizim imanımızın hangi dönemlere, göre şekillendiğini, ayrıca bu dönemlerin kendilerine mahsus olan ve zamanı geçmiş olan konularını gerekmediği halde nasıl gündemde tuttuğumuzu gösterecektir.

Siyasi kargaşaların çoğaldığı ve hiziplerin çıktığı dönemler, İslâm düşüncesinin de bozulduğu dönemlerdir. Bu düşüncelerimiz bazı kişilerce yanlış yorumlanabilir. Şunu unutmamak gerekir ki, bütün peygamberlerin getirdikleri din zamanla dejenere edilmiş ve Allah bu yanlışları temizlemek amacıyla yeni bir elçi göndermiştir, ilgili ayetlere dikkat edilecek olursa Peygamberlerin tamamen inançsız olan topluluklara değil, Allah'a şirk koşan topluluklara geldiği görülür. Vahyin ilk muhatabı durumunda olan Mekkeliler de aynı şekilde yanlış ve bozuk bir inanca sahiptiler. Fakat Kurân'ın getirdiği isimlere hiçbir zaman yabancı değildiler. Çünkü Kurân, önce onların Allah'ı yanlış tanıdıklarını anlatıyordu.

— Gökleri ve yeri kim yarattı? Size gökten (kim) su indirdi de onunla sizin bir ağacını dahi bitiremeyeceğiniz gönül açan bahçeler bitirdi? Allah ile birlikte başka bir ilah mı var? Hayır, onlar sapan bir kavimdir.

— Yahut şu dünyayı durulacak yer yapan, aralarından ırmaklar çıkaran, orada sağlam dağlar yaratan ve iki deniz arasına bir perde koyan kimdir? Allah İle birlikte başka bir ilah mı var? Hayır onların çoğu bilmiyorlar.

— Yahut dua ettiği zaman darda kalmışsa kim yetişiyor da kötülüğü açıyor ve sizi yeryüzünün hakimleri yapıyor? Allah ile birlikte başka bir İlah mı var? Ne de az düşünüyorsunuz?

— Yahut karanın ve denizin karanlıkları İçinde size yol gösteren kim ve rahmetinin Önünde rüzgârları müjdeci gönderen kim? Allah ile birlikte başka bir ilah mı var? Haşa, Allah onların koştukları ortaklardan çok yücedir, münezzehtir. (27/60-61 -62-63)

Kur'ân'ın bu ayetleri ışığında düşünürsek; Arapların dininde İbrahim (AS)'den kalma nitelikler bulunmasına rağmen, itikâdî özelliklerinin değiştiğini, fakat Kurân'ın bazı sorularla bu özellikleri yeniden canlandırmaya çalıştığını görürüz. O günkü toplumun inandığı dinde samimi olduğu ve İbrahim (AS)'in dini zannettiği de unutulmamalıdır. Halbuki, dinleri Hz. İbrahim (AS) ve Hz. Muhammed (AS) arasında geçen dönem içinde çok büyük değişikliklere uğramıştı. Arapların dinlerinin doğru olduğu konusundaki zanları da haliyle yanlıştı. Bu durumda olan kişilerin her şeye rağmen İbrahim (AS)'in dinine olan yakınlıkları ne kadardır, İbrahim (AS), ne Yahudi ne Hıristiyan nede müşrikti. Tarihin her döneminde bu tür yozlaşmalar olmuştur. Bizim açımızdan da son derece önemli olan bu düşünce yozlaşması üzerinde düşünmek zorundayız. Belirli dönemlerde çeşitli düşüncelerin saldırısına uğramış olan İslâm aldığı yaralardan kurtulamadan insanların önüne çıkmıştır. Daha sonraki dönemlerde bu bozukluk ve yanlışlarıyla birlikte insanlar tarafından kabul gören İslâm'ın gelenek yoluyla yıllar sonrasına aktarılmış olması -aynı kategoride değerlendirilmese bile- geçmiş dinlerle karşılaştırılmalıdır. İnanç sisteminin oluşması açısından, dinin geçirdiği siyasî ve sosyal dönemler önemlidir. Hz. Peygamber (AS)'in yaşadığı dönemle daha sonraki dönemler gerçekten çok farklıdır.

Kur'ân, tevhid ve şirk'in sınırlarını kesin bir çizgiyle ayırmıştır. Özellikle nasıl bir İlah'a iman edileceği hususunda Kur'ân insanları yeteri kadar aydınlatmış ve hiçbir noktayı eksik bırakmamıştır. Örneğin; gaybı bilme konusunda Allah'ın sınırlan çiğnenmiş, Peygamberin ve bazı bilgin vs. kişilerin de gaybı bildiği inancı yerleştirilmiştir. Kur'ân'ın ikinci plana atıldığı dönemlerde yerleşen ve günümüze kadar da gelen bu anlayış Kur'ân tarafından kabul edilmemekte ve eleştirilmektedir.

— De ki: Gaybı bilmek Allah'a mahsustur. (10/20)

— Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. Onları O'ndan başkası bilmez. (6/59)

Yukarıdaki ayetler hiçbir kula gaybı bilme özelliği verilmediğini ifade etmektedir. Aynı zamanda bu sıfatın yalnızca Allah'a mahsus olduğu da açığa çıkmaktadır. Birçok ayette aynı durum söz konusu edildiği halde ısrarla bazı kişilerin gaybı bilebileceği anlayışının ve inancının muhafaza edilmesi bu inanışın hangi dönemlerde çıkan bir düşünceye göre şekillendiğini göstermektedir.

— De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Ve ben gaybı da bilmem; size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum. (6/50) Bu ayetten, değil sıradan insanların peygamberin dahi vahiy haricinde gaybı bilmesinin mümkün olmadığı anlaşılmaktadır.

Kulluk, dua, şefaat, sığınma, velayet gibi tevhidin oluşmasında çok önemli bir yer teşkil eden kelimeler de yine Peygamberimiz (AS)'dan sondaki dönemlerde tahrifata uğramış ve toplumun inancındaki yerini bu haliyle almıştır.

— İyi bil ki, hâlis din yalnız Allah'ındır. O'ndan başka velîler edinerek: "Biz bunlara, sırf bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz." diyenlere gelince): Şüphesiz ki Allah, onlar arasında, ayrılığa düştükleri şeyde hükmünü verecektir. Allah, yalancı, nankör olan kimseyi doğru yola iletmez. (39/3)

Ayette anlatılan yanlış anlayışı günümüz Müslümanlarında rahatlıkla görebiliriz. Oysa insanları Allah'a yaklaştırma konusunda herhangi bir aracının olması Kurân'daki Allah inancına ters düşmektedir. Bu anlayışın doğuşunun dört halifeden sonraki döneme rastladığını tarih kitaplarından tespit etmek mümkündür. Kurân'la taban tabana zıt olan bu inanışın İslâmî olarak değerlendirilmesi nasıl yapılacaktır. Örneklemelerini Kurân ayetleriyle çoğaltabileceğimiz bu tür konular oldukça kabarıktır. Müslümanların kafasında yıllardan buyana yerleşmiş olan bu düşünceler aslında Kurân'ın indiği çağın düşünceleri değildir. İmanımızın yeniden Kurân'a göre şekillenmeye ihtiyacı olduğunu söylemek herhalde yanlış olmaz. Aksi takdirde Kitab'ın "doğru yolu gösterme" özelliği kalkacak ve Müslümanlar ellerinde Kurân olmasına rağmen doğru yoldan mahrum kalacaklardır.

KAYNAK BELİRTİLMELİ






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36928058 ziyaretçi (103155082 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.